Hamza Bin Abdûlmuttalib/Peygamberin Amcası Hz Hamza

Hz.Hamza bin Abdülmuttalib (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası olub takriben, Miladi 567 yılın da, Nübüvvetten 43 yıl kadar önce Mekke’de dünyaya ğeldi. Hicretin 3. Miladi 625 yılında Medine civarında bulunan Uhud Dağı civarında, Uhud Savaşı’nda şehâdete ererek Seyyidü’ş-Şühedâ mertebesine erdi.

Hamza Bin Abdûlmuttalib/Peygamberin Amcası Hz Hamza
Hamza Bin Abdûlmuttalib/Peygamberin Amcası Hz Hamza

 Baba Adı    :    Abdülmuttalib bin Haşim.
 Anne Adı    :    Hâle bint-i Üheyb, bin Abdimenaf, bin Züh-re, bin Kilâb, bin Mürre. Hz.Emine’nin amcası kızı dır.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben, Miladi 567. yılında Nübüvvetten 43 yıl kadar önce, Mekke’de dünyaya ğeldi.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri üçüncü yılın, Şevval ayının yedisi veya on birinde, Miladi 24 Mart, 625. yılın Cumartesi günün de, Uhud Savaşı’nda şehid edildi. Kabri, Medine’de Uhud şehidliğindedir.
 Fiziki Yapısı    :    Ne uzun ne de kısa boylu, orta boylu, çok cesur, güçlü ve kuvvetli biriydi. Çok heybetli bir hali vardı. Iyi güreşçi ve mahir kılınç kullanıcısı idi. Çok güzel saçları ve gür sakalı vardı.
 Eşleri    :    1-Selmâ bint-i Umeys 2-Havle bint-i Kays 3-el-Mille bint-i Mâlik el-Evsi.
 Oğulları    :    Yâ’la, Bekir, Âmir, Umâre, veya Emetullâh
 Kızları    :    Ümame (asıl ismi Fâtıma’dır)Ümmü Varaka.
 Gavzeler    :    Kendi adıyla Hz.Hamza Seriyyesi, Ebvâ, Aşire, Beni Kaynuka, el-Küdr, es-Sevik, Bedir ve Uhud Savaşları..
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke’den, Medine’ye. Muhacirdir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    1 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Mekke’de iken Zeyd bin Hârise, Medine de ise, Külsüm bin Hidm ile din kardeşi ilan edilmişti.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Hamza bin Abdülmuttalib bin Haşim bin Abdimenaf bin Kusay’dır.
 Lakap ve Künyesi    :    Seyyidü’ş-Şüheda, Ebû Yâla, Ebû Ûmâre, Allâh’ın Arslanı manasında Esedullâh
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası ve süt kardeşi, Hz.Abbas’ın kardeşi, Resûlullâh, Hz.Câ’fer, Hz.Abbas, üçü bacanaktırlar.



Hz Hamzanın Hayatı



Hz.Hamza bin Abdülmuttalib (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası olub takriben, Miladi 567 yılın da, Nübüvvetten 43 yıl kadar önce Mekke’de dünyaya ğeldi. Hicretin 3. Miladi 625 yılında Medine civarında bulunan Uhud Dağı civarında, Uhud Savaşı’nda şehâdete ererek Seyyidü’ş-Şühedâ mertebesine erdi. Babası: Abdûlmuttalib bin Hâşim, Annesi ise:Hâle bint-i Üheyb bin Abdimenaf bin Zühre bin Kilâb bin Mürre’dir. Bu kadın, Hz.Amine’nin amcası kızı dır. Künyesi: Ebû Ya’lâ veya Ebû Umâre’dir. Lâkabı ise; çok cesur ve muharrib olması, ve şecaâtine binâen, Allâh’ın Arslanı manasına gelen Esedullâh’dır.

Hz.Hamza bin Abdülmuttalib, Resûlullâh (s.a.v)’ın öz amcası olup aynı zamanda O’nun süt kardeşidir. Resûlullâh (s.a.v), doğduğunda O’nu süt annesi Hâlime hatuna verilene kadar, daha önceleri Hz.Hamza (r.a)’nı emziren Ebû Leheb’in azadlı cariyesi Süveybe hatun tarafından emziril-miştir. Bundan dolayı da süt kardeşi olurlardı. Aynı zamanda Hamza (r.a), Resûlullâh (s.a.v), Ca’fer bin Ebû Tâlib, ile Hz.Abbas, üçü bacanaktırlar.

Hz.Hamza (r.a), ne uzun ne de kısa boylu, orta boylu, çok cesur, güçlü ve kuvvetli biriydi. Çok heybetli bir hali vardı. İyi güreşçi ve mahir kılınç kullanıcısı idi. Çok güzel saçları ve gür sakalı vardı. Çok iyi bir pehlivan ve avcılığa çok meraklı idi. Ayrıca, mükemmel ok atarak, çok güzel kılıç kullanırdı. Câhilliye zamanında bütün gününü av avlamakla geçirirdi. Onun adı, kaplan avcısı Hamza, idi. Onu şehid eden Vahşi bin Harb şöyle demiştir:

      “-Vallâhi, kendisini, uyurken, bulsam, uyarmaya cesâret edemem!”

Hz.Hamza (r.a)’nın Müslüman oluşu:

Hz.Hamza (r.a), İslâmiyetin ilk çıktığı yıllarda Kureyş’in ileri gelen adamlarının yaptığı gibi oda İslâmiyet’e karşı biraz soğuk davranmıştır. Ancak yeğeni ve süt kardeşi olan Hz.Muhammed ile çocukluk ve gençlik yıllarını amca yeğen birlikteliğinden ziyade iki samimi dost ve arkadaş gibi geçirmişlerdi. Resûlullâh (s.a.v)’den takriben iki veya dört yaş kadar büyük olmasına rağmen, yeğeni Muhammed (s.a.v)’e çok düşkün biriydi. Hemen, hemen aynı kuşak olduğu için de O’nu çok severdi. Resûlullâh (s.a.v)’ın İslâmiyeti neşir ve tebliğ etmesindeki çalışmalarına’da sesini hiç çıkartmazdı.

Hz.Hamza (r.a), yeğeni Hz.Muhammed’e Peyğamberlik gelmesinin altıncı yılında, yani Miladi 615 yılının sonlarına doğru, birinci Habeşistan hicreti’nden sonra Müslümanlığı kabul etmiştir. Onun İslâmiyet’e girişi, Siyer kitablarında uzun, uzun teferruatına kadar anlatılmaktadır. Çünkü, Hz.Hamza (r.a)’nın İslâm ile müşerref olması, Mekke’de başlı başına bir hâdise, bir milad, bir dönüm noktası olmuştur. Zira onun kahramanlığı ve kılıcının kudreti herkes tarafından bilinip takdir edilmekte idi. Bütün Mekkeliler, onun adalet adına olan şiddet ve hassasiyetinden korkarlardı. Hz.Hamza, Allâh’ın dinini kendileriyle güçlendirdiği sayılı kişilerdendi.

Resûlullâh (s.a.v), bir gün, Sâfa tepesinde otururlarken Ebû Cehl ile Adiy bin Hamra, ve, İbn-i Âs’da oraya uğradılar. Ebû Cehl yanına gelerek O’na ve İslâmiyet dinine ağıza alınamayacak küfürler ve hakaretlerde bulunup sövüb saydı. O’nun dinini ayıplamak Risâleti’ni küçümsemek gibi, Resûlullâh (s.a.v)’ın hiç sevmediği pis sözleri söyleyip kendilerini çok incitti. Resûlullâh (s.a.v), ona hiç cevap vermedi ve kalkıp evine gitti. Abdullâh bin Cüd’an’ın azadlı kölesi bir kadın evinden Ebû Cehl’in bütün söylediklerini işitmişti.

Ebû Cehl, Resûlullâh (s.a.v)’e söyleyeceklerini söyledikten sonra Kâbe’nin yanındaki Kureyşilerin toplandıkları yere gitti onlarla oturdu. Çok geçmeden Hz.Hamza (r.a), oku yayı omuzunda olduğu halde avdan dönup oraya geldi. Kendisi iyi bir avcı idi ve daima avlanmaya giderdi. Avdan döndüğü zaman da, Kâbe’yi tavâf etmedikçe, sonra da Kureyşilerin toplantı yerlerine uğramadan, onları selâmlamadan, biraz konuşmadan, evine gitmezdi. Hz.Hamza (r.a), Kureyş yiğitleri arasında, en şerefli, ve en güçlü olanı, taşkınlığa, ve haksızlığa, zülme, hiç dayanmayan bir yapıda idi. Sâfa tepesinden Kâbe’ye doğru giderken azadlı cariye ona:

      “-Yâ Ebû Ûmâre! Kardeşinin oğlu, ve yeğenin Muhammed’e biraz önce Ebû’l-Hakem bin Hişam (Ebû Cehl) tarafından yapılan kötülüğü bir görmüş olaydın hiç dayanamazdın. O’nu orada otururken bulup kendisine sövdü saydı hoşuna gitmeyecek pis sözler söyledi O’nu incitti. Sonra da dönüp gitti. Muhammed’de ona hiçbir cevap vermedi!”deyince,

Yüce Allâh, Hz.Hamza’nın iyiliğini istediği için kadının söylediği bu şeylerden son derece öfkelendi, ve hiç kimsenin yanında duramayıp Ebû Cehl’i görmek için hızla Mescid’i Hârem’e indi. Karşılaşınca da, ona yapacaklarını yapacaktı. Ebû Cehl’in, Kureyşilerin bir cemaatinde oturdu-ğunu görüncü. Ona doğru vardı, baş ucunda dikilip durdu. Ve, hemen yayını omuzundan hızla çıkartıb, şiddetle kaldırıb Ebû Cehl’in başına vurdu. Başını fena halde yardı.

      “-Sen misin yeğenim Muhammed’e söz söyleyen söven sayan kişi?! İşte, bende, O’nun dinindenim, O’nun söylediklerini söylüyorum! Haydi, gücün yetiyorsa, de diyeceklerini! Haydi, gücün yetiyorsa O’na yaptıkla-rını bana da yap! Haydi, ne duruyorsun yap bakayım!”dedi.

Ebû Cehl’in mensub olduğu Mahzum Oğulları’ndan bazı kimseler Hz.Hamza’ya karşı Ebû Cehl’e yardım etmek üzere ayağa kalkıverdiler:

      “-Biz, seni dininden dönmüş görüyoruz!”dediler.

Hz.Hamza (r.a):

      “-O’nun dininin gerçek olduğu, bence artık açıkça belli olmuştur. Beni O’ndan kim men’ edebilir ki. Ben, Muhammed’in Allâh’ın Rasülü olduğuna şehâdet ediyorum! Muhammed’in söylediklerinin hepsi haktır, ve, gerçektir. Vallâhi ben ondan artık ayrılmam. Eğer, sözünüzde sadıksa- nız haydi bana engel olunuz bakayım?!”dedi.

Ebû Cehl, etrafındakilere:

      “-Bırakınız Ebû Ûmâre’yi. Vallâhi, ben onun kardeşinin oğluna çok kötü sövüp saymıştım!”dedi. Bu olaylardan hemen sonra, Hz.Hamza (r.a) evine geri döndü. Hz.Hamza (r.a) evine geri dönünce, Şeytân’ı Lâin, ona şiddetle vesvese vermeğe başladı, ve:

      “-Sen, Kureyş’in ulu kişisi seyyidisin. Şu dinden dönen kişiye uyup atalarının dinini bıraktın hâ?! Ölmek bile senin bu yaptığın şeylerden senin için daha hayırlıdır!”diyerek kalbini zihnini karıştırmaya başladı.

Öyleki, bir ara öfkeye kapılarak neredeyse babalarının ve kavminin dinini bıraktığına pişman olur gibi oldu. Geceyi gözüne uyku girmeksizin sabaha kadar ağır düşünceler ve şüpheler içinde geçirdi, sonunda:

      “-Ey Allâh’ım! Şu yaptığım şey, doğru ise, onun doğru olduğunu, kalbime, tasdik ettir! Değilse, bu hususta, benim için çıkar bir yol, ilham kalbime doğdur!”diyerek yüce Allâh’a yalvardı.

Sonra, Kâbe’ye gidip göğsünü, hak ve hakikate açmasını, ve, kendi-sinden şüpheyi gidermesini yüce Allâh’dan diledi. Ertesi gün, sabahleyin erkenden Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardı. Uykusunu kaçıran, kendisine vesvese veren tüm şübhe ve tereddütlerini, Resûlullâh’a haber verdi.

      “-Ey Kardeşimin Oğlu! Ben, öyle bir iş içine düştüm ki, onun çıkış yolunu bilemiyorum? Ey Kardeşimin Oğlu! Senin, bana, içime sinen bir söz söylemeni, çok arzu ediyorum!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), ona, va’z ve nasihatte bulundu. Âhiret azâb ve nimetlerini anlattı. Onu, azab ile korkuttu. Cennetle sevin-dirdi. Yüce Allâh, Resûlullâh (s.a.v)’in sözleri ile onun kalbine imân’ı ve İman’ın tadını yerleştirdi. Kalbini, yakin hâli ile doldurdu.

Hz.Hamza (r.a), bu yolda söylediği bir şiirinde şöyle dedi:

      “-Kalbimi, İslâmiyet’e, Hanif olan Din’e yönelttiği zaman, Allâh’a hamd ettim. O din ki, kullarının bütün yaptıklarından haberdar olan hepsi-nin iyisini, kötüsünü bilen, mâsiyetleri sebebiyle, kendilerini, açlıktan, susuzluktan öldürmeyip lütfüyle muâmele eden, kudretiyle her şeye üstün gelen Rabbülâlemin tarafından gelmiştir. Onun emirleri, bize okunduğu zaman, kalb ve akıl sâhibi olanların gözlerinden, yaşlar, boşanır. Onlar, açık Kûr’ân Âyetleri olarak Ahmed Aleyhisselâm’a gelmiştir ki, Ahmed Mustafa, içimizde, sözü dinlenir, kendisine, boyun eğilir. O’nu, bâtıl ve sert sözle, bürümeğe, örtmeğe kalkmayınız. Hayır! Vallâhi, biz, o kavmla, aramızdakini, kılıçla halletmedikçe, kendisini, hiç bir kimseye vermez, O’na, yardımı, kesmeyiz dir!”

Hz.Hamza (r.a)’ın Müslüman oluşu, Resûlullâh (s.a.v)’ı, çok sevin-dirdi ve güçlendirdi. Gerçekten de, Hz.Hamza, Allâh’ın Dinini, kendileri ile güçlendirdiği, sayılı kişilerdendi. Hz.Hamza (r.a), Müslüman olunca, Kureyş’ın müşrikleri Resûlullâh (s.a.v)’in güçleneceğini korunacağını, Hz.Hamza’nın, O’nu koruyacağını anladıklarından, Resûlullâh (s.a.v)’e baştan beri yaptıkları işkencelerin bir kısmından vaz geçtiler. 1

Abdullâh İbn-i Abbas (r.a) der ki:

“-En’âm Sûresi’nin şu Âyeti, Hamza (r.a) hakkında nazil olmuştu:

      “-Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanların arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kişi, içinden çıkamayacak bir halde karanlıklarda kalan, ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu hiç? Kâfirlerin yapmakta oldukları, kendilerine süslü gösterilmiştir!” 2

Âyet-i kerimede bahsedilen bir ölü iken diriltilen, nura kavuşturulan kişi, Hz.Hamza (r.a)’dır. Karanlıktan çıkamayan kişi ise, Ebû Cehl idi. 3

O günlerde henüz sayıları az olan Müslümanlar, böyle bir kahraman ve, Kureyş’ın ileri gelen bir Seyyidi, Peygamber amucası’nın Müslüman olmasıyla büyük bir desteğe kavuşmuş oldular. Allâh Rasûlünün amcası, Hz.Hamza, Resûlullâh (s.a.v)’den her ne kadar bir kaç yaş büyük olsada, Müslüman olduktan sonra, ne amcalığı, ne yaşça büyüklüğü, en küçük bir imtiyaz unsuru göstermeden daima O’nun emrinde bir islâm fedaisi oldu:

Hz.Hamza (r.a)’dan hemen sonra, Diğer bir İslâm kahramanı olan Hz.Ömer’de İslâm ile müşerref olmuş ve Erkam bin Ebî’l-Erkam’ın evine iman etmeye gelmiştir. Bu gelişi sırasında Dârü’l-Erkam’da bulunanlar Hz.Ömer’in sesini işitince, Resûlullâh (s.a.v)’in ashabından bir kişi kalkıp kapının gediğinden dışarıya baktı. Hz.Ömer’i, kılıcını kuşanmış olarak, görünce, korktu. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına döndü:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, Ömer İbn-i Hattab’dır. Kılıcını kuşanmış bir haldedir!”dedi.

O gün Dar-ı Erkam’da Müslüman olarak bulunan Hz.Hamza (r.a) diğer Âshab’ı kiramı şu sözleri ile teskin etmiştir:

      “-Ona izin ver! Eğer, o, iyilik için geldi ise, kendisine bol bol ikrâm ederiz. Eğer, kötülük için geldi ise, kendi kılıcıyla öldürürüz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Ona izin veriniz gelsin!”buyurdular.

Kapıdaki zat, Bilal-i Habeşi ona izin verdi. Resûlullâh (s.a.v), kalkıp ona, doğru vardı, ve, kendisiyle avluda karşılaştı. Belindeki kuşağından veya ridasının toplandığı yerden tutup kendine doğru hızlıca çekti ve:

      “-Ey Hattab’ın oğlu Ömer! Ne getirdin? Vallâhi, Allâh’ın, sana, bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum!”buyurdu.

Hz.Ömer İbn-i Hattab (r.a):

      “-Ey Allâh’ın Rasülü! Ben, Allâh’a, Allâh’ın Rasülüne ve O’na, Allâh’dan gelen şeylere iman edeyim diye Senin yanına geldim!”dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’û-Ekber!”diyerek tekbir getirdi.

Resûlullâh (s.a.v)’ın ashabı’ndan olan ve Dar-ı Erkam’da bulunan-lar’da Hz.Ömer’ın Müslüman olduğunu, anladılar. Onlar da tekbir getir-diler. Tekbir sesleri, Mekke yollarında duyuldu. Daha sonra Hz.Ömer’in ısrarı üzerine Resûlullâh (s.a.v)’den:

      “-Yâ Resûlallâh! Açıktan İslâmiyeti insanlara beyan edelim!”diye izin alınıp iki saf halinde Mekke sokaklarına çıkıldı.

Bu safların birinin başında Hz.Ömer, diğerinin başında, Hz.Hamza vardı. Sert adımlarla yerleri tozutup inletircesine Tekbirler ile Mescid-i Hârem’e inildi. Kureyş müşrikleri bu hal üzerine, bir Hz.Hamza’ya bakı-yorlar, bir Hz.Ömer’e bakıyorlardı. Onlar o günkü gibi benzerine hiç uğra-madıkları, hüzün ve kedere uğradılar. 4

Hz.Hamza (r.a), Mekke’de iken, Resûlullâh (s.a.v) tarafından, Zeyd bin Hârise ile din kardeşi olarak ilan edilmişti. Bundan çok memnun olan Hz.Hamza, bu din kardeşini çok sever ve daima onu hayırla yad ederdi. Ğazaya çıktığında bütün varını yoğunu ona teslim ve vasiyet ederdi. Hicreti Nebevî’de Hz.Hamza, diğer sahâbîler gibi Medine’ye hicret etti. Kuba’da Ensâr’dan Sa’d bin Heyseme veya Külsüm bin Hidm’in evine misafir oldular. Resulullah (s.a.v), Muhacir ile Medineli Ensâr’ı birbirleri ile din kardeşi ilan ederken, Hz.Hamza (r.a) ile, Külsüm bin Hidm’i din kardeşi ilan etmiştir.

Hicretin ilk yıllarında Resûlullâh (s.a.v), Medine şehrinin korunması için Muhacirlerden askerî, bir birlik meydana getirmiş ve duruma ve böl-genin vaziyetine göre Muhacirinden birini kumandan olarak tâyin edip emrine küçük bir miktarda asker vererek kabileler üzerine ya gönderiyor veya Medine etrafında devriye gezdirerek emniyet tedbirleri alıyordu.

Hicretten sonra Mekke’de kalıbta, hicret edemeyen Müslümanlara, müşriklerin verdikleri eziyetlerinden caydırmak, ve Medine’ye hicret eden muhacirleri Medine’de rahatsız eden, bu yolda durmadan Medinelilere tehditlerle dolu haberler salan, Mekke müşriklerini bu hareketlerinden vaz geçirtmek için, onları Şam ticaret yollarında sıkıştırmak üzere zaman zaman Resûlullâh (s.a.v), üzerlerine küçük askeri seriyyeler gönderirdi. Bu askeri seriyyelerin ilki olduğu rivayet edilen meşhur Sifü’l-bahr Seferi gelmektedir. Bu sefere, Hz.Hamza (r.a) komuta etti.

Sifü’l-Bahr Seferi:

Hz.Hamza (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye hicretinden yedi ay sonra Ramazan ayı, Miladi 623 yılının Mart ayında Sifü’l-bahr Seferine gönderilmiştir. Seferin mevkii Kızıldeniz kıyısında Sifü’l-bahr denen İs nahiyesinde, Cühenilerin arazindedir. Kureyş Müşrikleri Mekke’de iken Müslümanlara ve Resûlullâh (s.a.v)’e yapamadıklarını Medine’de onlara yapmak, rahat bırakmamak için Medine munafıklarını Mekke’den gelen muhacirlere karşı kışkırttırmaya, ve, bu yolda tehdit etmek gayesi ile dur-madan tehdit mektubları gönderiyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v)’ı ve Müslümanları öldürmeleri veya Medine’den sürülüp çıkartmaları yolunda münafıkların başı olan Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül ile Evs ve Hazrec kabilesinin müşrik ve münafık olan kişilerıne durmadan açık ve gizli gizli talimatlar vermekte idiler. Aynı zamanda Müslümanlara İslâm Şeriât’ından önceki şekliyle de olsa Hac ve Umre yolunu da kapatmışlardı. Bu maksad ile onların Suriye ticaret yollarını keserek kendilerini ticari ve iktisadi bakımdan sıkıntıya düşürüp bu işten vaz geçirtip yola getirmekti.

Resulullah (s.a.v), Sifü’l-bahre gönderilmek üzere ilk defa olarak Hz.Hamza (r.a) için bayrak bağladı. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hamza (r.a)’nı Sifü’l-bahre yolladığı sıralarda diğer Amcası oğlu Ubeyde bin Hâris’i Seniyet’el-Mer’eye göndermiş ve kendisine bayrak bağlamış olduğundan bayrağın hangisine ilk önce bağlandığı ihtilaflıdır. Hz.Hamza Ramazan ayında, Ubeyde bin Hâris ise, Şevval ayında sefere çıkmıştır.

Resûlullâh (s.a.v), Sifü’l-bahr’e göndermek üzere İslam tarihinde ilk defa Hz.Hamza (r.a) için beyaz renkli bir bayrak bağladı. Baş kumandan- lık bayrağına “Liva” her hangi bir bayrağada “Raye” denir. Hz.Hamza’nın emri altına, Muhacirlerden otuz süvari verildi, Ensâr’dan hiç kimseyi vermedi. Bunun sebebi ise: Akabe bey’atın da Ensâr’a sadece Medine’de Resûlullâh (s.a.v)’i korumak şartı koşulduğundan ileri geldiği için, Bedir Savaşına kadar, Ensâr’dan hiçbir kimseyi askeri seferlere göndermedi. Bu dönem de, onlara, sadece, kendisini ve Muhacirleri korumakla vazifelen-dirdi. Bazı siyerciler bu görüşe katılmayıp bilakis, Hz.Hamza’nın emri altında olanlardan 15 kişinin Ensâr’dan olduğunu söylerler. En doğrusunu Allâh bilir.

Kureyşin ticaret kervânı içinde, Ebû Cehl’in de bulunduğu halde Şam’dan Mekke’ye dönerlerken, Medine’nin güney batısın’da Kızıl Deniz’e yakın bir nahiye olan, İs yakınındaki Sifü’l-bahr’e gelmişti. İslâm Mücahidleri Sifü’l-bahre, vardıkları zaman, Kureyş’ın ticaret kervânını koruyan üçyüz kadar süvariyle karşılaştılar. Çarpışmak için saf bağlayıp mevzi aldılar. Ortalık tam gerilmiş savaş havası eserken iki tarafında dostu ve müttefiki olan, Mecdi bin Amr bin Cühen’i hemen yetişip iki tarafın aralarına girdi. Bu zat, o bölgede ikâmet eden Cüheni kabilesinin reisi idi. Kâh, bu tarafa, kâh, o tarafa, gide gele, en sonunda iki tarafı’da çarpış-maktan vaz geçirtmeye muvaffak oldu.

Mecdi bin Amr el-Cüheni Müslümanların o gün sayıca çok az ve müşriklerin ise onlardan kat, kat fazla sayıda bulunduklarını, ve, bu ilk karşılaşma ve çarpışmada, Müslümanların yenilebileceklerini düşünüp, onların henüz yeni olan devletlerinin bekasını umarak böyle bir girişimde bulunmuştu. Onun İslâmiyet hakkında henüz hiçbir bilgisi olmadığı, ve, ona, hiçbir kimse:

      “-Arabulucu ol!”demediği halde kendiliğinden böyle arabuluculuk edişi, ve muhtemel olan bir çatışmayı önleyişi, Resûlullâh (s.a.v)’in de çok hoşuna gitti. Onun için şöyle dedi:

      “-Mübârek iyi ve doğru bir iş yapmıştır!”

Hz.Hamza (r.a), ve arkadaşları’da çatışmasız olarak geri Medine’ye, Kureyşilerde çatışmasız olarak Mekke’ye geri döndüler. Ve bu caydır’ma hareketi kansız bir şekilde başarıyla neticelendi. 5

Hicretin onbirinci ayında da, Resûlullâh (s.a.v) Medine’de yerine Sa’d bin Ebi Vakkas’ı vekil bıraktı. Hz.Hamza (r.a), bizzat Resûlullâh’ın komutası altında altmış kişilik bir seriyye ile, yine aynı gaye üzere Ebvâ seferine gitti. Ebvâ seferine gidilirken Resûlullâh (s.a.v)’in beyaz renkli bayrağını taşıyordu.

Hicretin on altıncı ayının başlarında vaki’ olan Zü’l-Uşeyre Seferine Resûlullâh (s.a.v)’in komutası altında, yüzelli ikiyüz kişilik bir birlikle, yine aynı gaye üzere sefere çıkıldı. Bu sefere çıkılırken, Hz.Hamza yine Resûlullâh (s.a.v)’in beyaz bayrağını taşıyordu.

Bedir Savaşı:

Hicretin ikinci yılın Ramazan ayı, Miladi 624 yılının Mart ayında meydana gelen büyük Bedir Savaşı’nda Hz.Hamza (r.a), en önlerde gelen İslâm kahramanlarından biriydi. Medine’den Bedir’e kadar, takriben yüz altmış kilometrelik yola gidilirken tüm sahabeler binek develerine nöbetle biniyorlardı. Hz.Hamza ile Zeyd bin Hârise ve Ebû Kebşe. üçü bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Bedir Savaşı gününde Melekler başlarına beyaz sarık sarmışlar uçlarını arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız, Cebrâil’in sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi de, kır atlı idiler. Atlarının alınlarında sarkan perçemleri vardı. Resûlullâh (s.a.v) ordusunu savaşa teşvik ederken:

      “-Ashâbım! Melekler, âlâmetli ve nişanlıdırlar. Sizler de, kendinize birer âlamet ve nişan yapınız!”buyurdular.

Bu emir üzerine Hz.Hamza (r.a), göğsüne deve kuşunun kanadını takmıştır. 6

Bedir Savaşı başlamadan önce saflar karşı karşıya gelince müşrik liderlerinden Utbe bin Rebia, çarpışmaya hazırlandığı zaman. Hakim bin Hizâm ona:

      “-Yâ Ebâ Velid! Ey Velid’in babası! Biraz bekle! Biraz bekle! Yoksa, men’ ettiğin bir şeyi ilk işleyen, sen olursun!”dedi.

Fakat, Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid, Hz.Ali’nin dediği gibi:

      “-Hamiyyeti câhiliye! Sadece câhiliyet taassubu, gurûru ve ğayreti ile meydana çıktılar!”

      “-Bizimle çarpışacak kim var?”dediler.

Müşrik Utbe bin Rebia’nın, Sahabe olan oğlu Ebû Huzeyfe (r.a), babası, amcası, ve kardeşi ile çarpışmaya kalınca, Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Sen dur!”buyurdular.

Ensâr gençlerinden Muâz, Muavviz, ve Avf, veya, Abdullâh İbn-i Revaha (r.a) meydana çıktılar. Resûlullâh (s.a.v), Müslümanlarla müşrik-ler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensâr’ın, müşriklerle karşılaşmasından hoşlanmadı. Zaten Resûlullâh (s.a.v)’ın hayatında en bariz bir uyğulama: En riskli görevleri yakınlarına, En ücretli görevleri ise uzaklarına verirdi.

Müşrikler onlara:

      “-Siz kimlersiniz?”diye sordular.

      “-Ensâr kabilesindeniz!”dediler.

Müşrikler:

      “-Bizim, sizlerle hiç bir işimiz yoktur! Biz, bunları istemiyoruz! Biz, Abdülmuttalib oğullarından amcalarımızın oğulları ile çarpışacağız! Ey Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kendi kavmimizden, dengimiz olan-ları çıkar!”dediler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), Ensâr gençlerine saflarına dönme-lerini emr ve kendilerine dua ettikten sonra:

      “-Ey Hâşim Oğulları! Kalkınız! Allâh’ın nurunu, bâtıllarıyle söndür-mek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, zâten yüce Allâh, Peygamberinizi’de, bunun için göndermiş bulunuyordur. Kalk yâ Ubeyde bin Hâris! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!”buyurdular.

Hz.Hamza, Hz.Ali ve amcası oğlu Ubeyde bin Hâris derhal meydana çıktılar. Miğferli oldukları için, Utbe bin Rebia, onları tanımadı.

      “-Konuşunuz ki, kim olduğunuzu tanıyalım. Eğer dengimiz iseniz, sizinle çarpışalım. Siz kimlersiniz?”dedi.

Ubeyde bin Hâris (r.a):

      “-Ben, Ubeyde’yim!”dedi.

Hz.Hamza (r.a):

      “-Ben Hamza’yım!”

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben,de Ali’yim!”dedi.

Müşrikler:

      “-Evet, sizler, bizim şerefli denklerimizsiniz!”dediler.

Ubeyde bin Hâris, yaşlı olduğu için, Utbe bin Rebia ile, Hz.Hamza; Şeybe bin Rebia ile, Hz.Ali de, Velid bin Utbe ile çarpışmaya başladılar. Hz.Hamza, Şeybe’yi, Hz.Ali’de, Velid’i, vakit geçirmeden öldürdüler. Ubeyde bin Hâris ile Utbe ise, Birbirlerini ayakta duramayacak halde yaraladılar. Hz.Hamza ile Hz.Ali, hemen yetişip Utbe’yi’de, öldürdüler. Ubeyde’yi yüklenip müslümanların yanına getirdiler.

Diğer bir rivayete göre:

Utbe bin Rebia:

      “-Kalk ey Velid!”diyerek oğlunu maydana çıkardı.

Hz.Ali ona karşı çıktı. Kılıçla birbirlerine çaldılar. Hz.Ali bir anda Velid’i öldürdü. Utbe ile Hz.Hamza karşılaştı. Kılıçla birbirlerini çaldılar. Hz.Hamza, hiç vakit geçirmeden Utbe’yi öldürdü. Şeybe ile Ubeyde bin Hâris vuruştular. Şeybe Ubeyde bin Hâris’in ayağını vurup kesti. Kesilen ayağının bileğinden kan ve ilikleri akmaya başladı. Hz.Hazma ile Hz.Ali birlikte Şeybe’nin üzerine yürüyüb onu öldürdüler. Ubeyde’yi taşıyarak Müslüman safları hizasına getirdiler. Ubeyde bin Hâris, o halinde:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, şehid değil miyim?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet, sen şehidsin!”buyurdu.

Ubeyde bin Hâris şöyle dedi:

      “-Vallâhi, Ebû Tâlib sağ olaydı, söylediği söze, kendisinden ziyâde, benim lâyık olduğumu anlardı!”dedi

Ebû Tâlib Resûlullâh (s.a.v) hakkında şöyle demişti:

      “-Biz, O’nun çevresinde, çoluk çocuklarımızı unutturacak derecede çarpışıp yerlere serilmedikçe, O’nu, size teslim mi edeceğimizi sanıyor-sunuz?”beytini okudu.

Ubeyde bin Hâris, Bedir’den dönülürken Safra mevkiinde geceleyin vefat etti ve oraya defnedildi. O zaman altmışüç yaşındaydı. Hz.Hamza Bedir’de iki elinde iki kılıçla çarpışıyordu. 7

Bedir Savaşı’nın başında müşriklerin lideri Ebû Cehl çarpışırken, recezler söylüyor ve:

      “-Sen, en şiddetli, en dehşetli bir çarpışmada, en kuvvetli, en yiğit çağdaki deve ile benden intikam alamazsın! Anam, beni bu gibi işler için doğurdu!”diyerek öğünüyordu.

Fakat, savaş şiddetlenince Mahzumoğulları müşriklerden bir çok kimselerın öldürüldüğünü görünce:

      “-Ebü’l-Hâkem bin Hişam’ın (Ebû Cehl’in) yanına yaklaşılmaz! Rebia’nın oğulları, acele ettiler ve boşuna ölüp gittiler! Onları, kabileleri koruyamadılar!”dediler.

Ebû Cehl’in etrafında deve sürüsü veya orman gibi oldular. Onu ortalarına aldılar. İçlerinden birisini Ebû Cehl’e benzetmeyi, onun gibi giydirmeyi kararlaştırdılar. Yani onu korumak için dublör kullanma yolu-na gittiler. Abdullâh bin Münzir adında birini, onun gibi giydirib ona ben-zeterek onu dublör olarak hazırladılar. Hz.Ali, Abdullâh bin Munzir’i Ebû Cehl sanarak üzerine yürüdü:

      “-Al bunu! Ben, Abdülmuttalib’ın oğlundan!”diyerek onu, bir ham-lede Ebû Cehl’in gözleri önünde öldürdü.

Bundan sonra, Mahzumoğulları, Ebû Kays bin Fâke, bin Muğire’yi, Ebû Cehl’e benzeterek giydirdiler. Ve meydana saldılar. Hz.Hamza’da, onun üzerine yürüdü ve:

      “-Al bunu da, ben Abdulmutalib’in oğlundan!”diyerek Ebû Cehl’in gözleri önünde onu öldürdü.

Mahzumoğulları, bu sefer de, Harmele bin Amr’ı, Ebû Cehl gibi giydirdiler. Hz.Ali, ona doğru vardı. Onun da işini bitirdi. Bunu üzerine, Ebû Cehl ve adamları, Hâlid bin Alem’i, Ebû Cehl gibi giydirmek istedi-lerse de, Hâlid yanaşmadı, bundan kaçındı. 8

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Bedir’de o gün, gündüz ilerleyince Mü’minlerle müşriklerin safları birbirine karışmıştı. Kum tepesinin üzerinde müşriklerden birisiyle Sa’d bin Hayseme (r.a) çarpışıyordu.Nihayet, müşrik, Sa’d bin Hayseme’yi şehid etti. Müşrik, başına miğfer geçirmişti ve atlı idi. Hemen atından indi Hz.Ali’yi tanıdı. Hz.Ali ise onu tanımadı. Müşrik ona:

      “-Ebû Talib’in oğlu! Çarpışmak için gel!”dedi.

Hz.Ali, onunla çarpışmaya niyetlenince, müşrik yüksekten aşağı inib Hz.Ali’ye doğru geldi. Hz.Ali (r.a), orta boylu olduğu için, o da müşrik’in yaptığı gibi yapmak istedi. Müşrik:

      “-Ey Ebû Tâlib’ın oğlu! Kaçıyor musun?”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Hayır, yakınında yer alacağım!”dedi.

Ayaklarını, pekiştirdikten sonra, döndü. Müşrik, Hz.Ali’ye yaklaşıb kılıç vurdu. Hz.Ali, kalkanına siperlendi. Müşrik’in kılıcı onun kalkanına saplanıb ondan savunub kaldı. Vurma sırası, Hz.Ali’ye gelmişti. Onu, iki omuzundan göğsüne doğru vurdu. Zırhını enlemesine biçince, müşrik titredi ve sarsıldı. Hz.Ali, kılıcı’nın, onu öldürdüğünü sandı. O sırada, arkasından bir kılıncın parladığını ve şakıdığını görünce, Hz.Ali başını eğdi. Kılıcı parlatan kişinin:

      “-Al bunu da, ben Abdülmuttalib’in oğlundan!”derken, müşrik’in kellesi miğferiyle birlikte yere yuvarlandı.

Hz.Ali arkasına dönüp baktığı zaman Hz.Hamza’yı gördü. 9

Hz.Hamza (r.a), savaşçı olarak ilk defa Bedir Ğazvesi’nde kendisini göstermiştir. Bu ğazvede birçok müşriki mübârezede katletmiştir. Bunu gören müşriklerden Cübeyr bin Mut’im, bin Adyy’in amcası, Tuayme bin Adiyy, hemen ortaya atılmış ise de, Hz.Hamza onu da öldürmüştür. Sonra düşman saflarına dalarak adetâ onları eritmiştir. Bu savaşta savaşçılığın bütün ustalığını göstererek adetâ başlı başına bir ordu olmuştur.

Hz.Ali (r.a) şöyle anlatmıştı:

“-Bedir Savaşı ğanimetlerinden benim payıma yaşlı bir erkek deve düşmüştü. Ayrıca Resûlullâh (s.a.v), bana beşte birlik paydan da yaşlı bir erkek deve vermişti. Ben Resûlullâh (s.a.v)’ın kızı Fâtıma (r.a) ile evle-neceğim için hazırlık yapmakla meşğuldum. Kaynukaoğullarından bir kuyumcu ile sözleştim. Birlikte gidib izhır otu toplayacaktık. Maksadım ise topladığım izhırları satarak, vereceğim düğün yemeğini rahatça hazır-layabilmekti. Ben devemin sırtına yükleyeceğim semer, çuval ve ip gibi malzemeleri tedarik etmekle uğraşırken sahib olduğum iki deve Ensâr’-dan birisinin evinin yanına çökmüş bekliyordu. Ben içerde hazırlıklarımı tamamlayıp dışarı çıktığımda gördüklerim beni şaşkına çevirdi:

Develerimin hörgüçleri kesilip koparılmış, karınları boydan boya deşilmiş ve ciğerleri, iç orğanları çıkartılıb alınmıştı. Bu manzara karşısın-da gözlerime inanamadım. Şaşkınlığımı biraz üzerimden atınca:

      “-Kim yaptı bunu?”diye sordum.

Oradakiler:

      “-Hamza bin Abdülmuttalib yaptı. Şu anda da işte şu evde Ensâr’dan birileriyle birlikte içki içiyorlar!”dediler.

Bunun üzerine hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gittim. O sırada Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında Zeyd bin Hârise’de vardı. Resûlullâh (s.a.v), yüzümdeki ifadem den sıkıntımı ve ciddi bir problem ile karşılaştığımı anlamıştı. Bana:

      “-Ne oldu sana böyle?!”diye sordu.

Ben:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Benim başıma daha önce böylesine kötü bir olay hiç gelmedi; yaşadığım en kötü günlerden biri! Buğün, Hamza benim develerime saldırıp hörgüçlerini kesmiş ve karınlarını deşip iç orğanları çıkarmış. Şu anda da işte orada Ensâr’dan birisine ait bir evde içki içme alemindeler!”

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v) ridâsını istedi ve boynuna atıp dışarı çıktı. Ben de Zeyd bin Hârise ile birlikte arkasına düşüp O’nu takib ettim. Oraya varınca Resûlullâh (s.a.v), Hamza’ya, yaptıklarının çok yan-lış olduğunu, bunu ona yakıştıramadığını söyledi. Hamza, kör kütük sar-hoştu; gözleri kan çanağına dönmüştü. Hamza, Resûlullâh (s.a.v)’e şöyle bir baktı ve Resûlullâh (s.a.v)’ı aşağıdan yukarıya doğru süzerek önce göz-lerini ayaklarına dikti, sonra dizlerine, sonra başını yavaş yavaş kaldırarak göbek kısmına sonradan başına biraz daha kaldırarak yüzüne bakıb:

      “-Siz hepiniz babamın köleleri değil misiniz!?”dedi.

Bu söz üzerine, Resûlullâh (s.a.v), onun ne dediğini bilmeyecek kadar sarhoş olduğunu anladı, ve gerisin geri çıktı. Bizde onunla birlikte dışarı çıktık!”

Bazı rivâyetlerde, Hamza, içki meclisinde iken orada şarkı söyleyen bir cariyenin bulunduğu, devenin etini pişirib oradakilerle birlikte yedik-leri nakledilmiştir. Hatta bu şarkıcı cariye:

      “-Ey Hamza! Dışarda bağlı duran iki semiz deveden haberin var mı?!”diyerek onu ğaleyena getirecek bir şiir okumuştu.

Hamza (r.a)’da, bıçağını develerin boynuna dayadı, Develeri kanlara boyadı. Sonra da en iyi yerlerinden etleri pişirip içki içenlere sundu.

Resûlullâh (s.a.v), Hamza’yı uyardıktan sonra aldığı tepki üzerine gerisin geriye çekilmesinin sebebi şudur: Resûlullâh (s.a.v), Hamza’nın daha da ileri gidebileceğini, sözlü tepkiyi bırakıb fiili saldırıya da geçebil-eceğini düşündüğü için bu şekilde hareket etmiştir. Böylece Hamza’nın ne yaptığını daha rahat görebilmek ve herhangi bir saldırı durumunda onu etkisiz hale getirebilmek için tetikte olmaktır.

İbn-i Cüreyc tarafından nakledilen bir rivâyette bu olayın içki haram kılınmadan önce yaşandığı kayıtlıdır. Zaten Resûlullâh (s.a.v)’ın Hamza’ya daha fazla ısrar etmeyib geri çekilmesinin nedeni de budur. 10

Bedir Ğazvesi’nden hemen sonra, aynı yılın Şevval ayının ortala-rında, Medine’nin yakınlarında oturan Benî Kaynuka Yahudileri İslâm’a karşı cebhe aldı. Rivayet edildiğine göre; Müslüman bir arab kadını, bazı şeyler satmak üzere Kaynukaoğulları çarşısına gidib alış veriş yaptıktan sonra Yahudilerden bir kuyumcunun dükkanına oturmuştu. Orada bulunan Yahudiler, kadının yüzünü açmak istedilerse de, kadın buna yanaşmadı. Kuyumcu bu kadıncağızın elbisesinin etek kısmını, iğne veya diken ile arkasına iliştirdi. Müslüman kadın ayağa kalkınca, edeb yerleri göründü.

Yahudiler gülmeye başladılar. Kadın feryad etti. Müslümanlardan biri, Yahudi kuyumcunun üzerine atılıb, onu orada öldürdü. Yahudiler’de toplanıb, Müslümanı şehid ettiler. Şehid edilen Müslüman’ın âilesi de, Yahûdilere karşı Müslümanlardan imdad istediler. Müslümanlar, Yahûdi-lere kızdılar. Bu yüzden’de, Kaynukaoğulları Yahûdileri ile Müslümanla-rın arasında husûmet başladı.

Beni Kaynuka Yahudilerini tedîb etmek için, derhal oraya giden Resûlullâh (s.a.v), İslâm sancağını yine amcası Hz.Hamza (r.a)’ya verdi. Müslümanların muhasarasına dayanamayan Benî Kaynuka Yahudileri, oturdukları yeri terk edib, Medine’den ayrılmak mecburiyetinde kaldılar. 11

Hicretin ikinci yılında Hz.Hamza, civardaki bâzı kabileler üzerine gitmiş ve onları korkutmaktan başka ayrıca bir kabile ile ahidnâme imza-lamaya muvaffak olmuştur.

Yine aynı yıl, Uşeyre Seferi’nde Müdlecoğulları üzerine yapılan sefer de, Hz.Hamza, yine islâm sancağını tutmuş ve bu kabile ile bir sulh anlaşması yapılmıştır.

Uhud Savaşı:

Hicri üçüncü yılın Şevval ayının yedisi, Miladi 25 Mart 625 yılının Cumartesi gününde meydana gelen Uhud Savaşı: Bu savaş Kureyş müş-riklerinden bir kısmı, Bedir Savaşı günü öldürülüb kör kuyuya atılmışlar, bir kısmı da, kaçarak Mekke’ye ulaşmışlardı. Ebû Süfyan Sahr bin Harb- da Şam’dan Kureyş’ın ticaret kervânıyle Mekke’ye geri dönmüş getirdiği bütün ticaret mallarını öteden beri olduğu gibi el sürmeden Dârü’n-Nedve denen yere koymuştu. Kureyş’in Eşrâfından, Esved bin Muttalib, Cübeyr bin Mut’im, Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebû Cehl, Hâris bin Hişam, Abdullah bin Ebi Rebia, Huveytıb bin Abdüluzza, ve Huceyr bin Ebi Uhab gibi kişiler, Ebû Süfyan Sahr bin Harb’ın yanına vardılar.

      “-Ey Ebû Süfyan! Getirdiğin ve tuttuğun şu ticaret malları, çok iyi bilirsin ki, Mekkelilerin mallarıdır ve Kureyş’in ticaret kervânına aittir. Mekkeliler, bu ticaret mallarıyla Muhammed’e karşı büyük bir ordunun hazırlanmasını canu gönülden temenni ederler. Babalarımızdan, oğulları-mızdan, kabilelerimizden nice sayılı kimselerin nasıl öldürülmüş olduk-larını gördün!”dediler.

Bunlar, Ebû Süfyan’a ve ticaret kervânında hissesi bulunan Kureyşi-lerden bazılarına:

      “-Ey Kureyş topluluğu! Muhammed, sizi mahvetti. En hayırlı kişi-lerinizi öldürdü. Muhammed’le çarpışmak üzere, şu malla bize yardımcı olunuz. Belki öldürülenlerimizin öcünü ondan, böylece almaya muvaffak oluruz!”dediler.

Ebû Süfyan:

      “-Kureyşiler, bu fedakârlığı göze alıyorlar mı? Buna, gönüllü ve istekliler mi?”diye sordu:

      “-Evet!”dediler.

Ebû Süfyan:

      “-Zâten, ben, bunu özleyen ve kabul edenlerin ilkiyim. Abdimenaf-oğulları’da, benimledirler. Vallâhi, asıl mahvolan, ve öcü alınacak olan benim. Oğlum Hanzale ve kabilemin en soylu ve şerefli kişileri Bedir Savaşı’nda öldürüldü!”dedi.

Ticaret kervânında bulunan malların bedelleriyle Resûlullâh (s.a.v)-’ın üzerine asker göndermeye, Kureyşileri, Ebû Süfyan’ın dâvet ve teşvik ettiği, malların altın karşılığında satışları yapılarak ordu hazırlandı.

Kureyşiler:

      “-Ey Ebû Süfyan! Sen, bu ticaret malını sat! Bu işe ondan sağlana-cak kazancı ayır!”dediler.

Ticaret malı, bin deve yükü idi ve sermayesi elli bin dinar altın idi. Kureyşiler, her dinar’da bir dinar kazanç sağlamışlardı. Bin deve yükü malın altın mukabilinde satışı yapıldı. Hissedarlara yalnız ana sermayeleri verildi. Elli bin dinarlık kazanç da, hazırlanacak bu orduya bağışlandı. bağışlanan bu mallar ile büyük bir intikam ordusu hazırlandı. Ebû Süfyan, Bedir’e gelmeyen, veya, Bedir Savaşı’na katılmadan yoldan dönenlerin ticaret kervanındaki mallarının tamamına el koydu. Zühre oğulları bunlar-dandı. Bu hazırlıklarla beraber civar kabilelere de haber salınıp onlardanda Muhammed’e karşı yardımları alınmak üzere elçiler gönderilib destekleri istendi. Ve, destek sözü alındı.

Bu hususta zındık Yahudi şairlerin rolleri de çok büyüktü. Örneğin Bedir zaferinden hemen sonra Yahûdi şair Kâ’b bin Eşref gibiler, bizzat Mekke’ye kadar gelerek, müşrike kadınları Müslümanlara karşı şiddetli bir şekilde kışkırtmalarda bulundular. Onlara:

      “-Bedir’de öldürülen babalarınızın, kardeşlerinizin, ve oğullarınızın intikamları alınıncaya kadar yas tutun! Kocalarınızın yanına yataklarına gitmeyin! Onların intikamları alınmadıkça kirli elbiselerinizi çıkarmayın! Yıkanmayın, hoş kokular sürünüb süslenmeyin! Hatta kocalarınıza karşı kadınlık ilişkilerini kadınlık görevlerinizi yapmayın!”demişlerdi.

Mekkeli müşrike kadınlarda bu telkinler doğrultusunda kocalarına karşı kadınlık güçlerini kullanıb, onları Müslümanlara karşı intikam alma yönünde oldukça zorluyorlardı.

Öyle ki, bazı vurucu kişileri, türlü vaadlerle kiraladılar. Cübeyr bin Mut’im’in kölesi Habeşli Vahşi bin Harb gibi çok iyi karğı atmakta çok maharetli ve becerekli idi. Mızrağını attığı yere yapıştırır, isâbet edeme-diği pek az olurdu. Cübeyr bin Mut’im, Vahşi’yi çağırdı. Ona:

      “-Halk ile sefere çık! Eğer, Muhammed’in amcası Hamza’yı benim amcam Tuayme bin Adiy’ın yerine öldürürsen, sen hür ve âzadsın!”dedi.

Yapılan propağandalarla Sakıf, Kinâne ve daha başka kabileler halkı Mekke’ye toplandılar. Kureyş Müşrikleri Ebû Süfyan’ın komutası altında üç bin kişi idiler bunlardan yüz kişisi Sakıflılardandı. Orduda ikiyüz atlı süvari, üç bin deve vardı. Askerin yediyüz kişisi zıhlı olup hepside tam teçhizatlı idiler.

Müşrikler Bedir’in intikamı için Medine’ye Uhuda gelirken onları motive etmek için, tahrik edici şarkılar söyleyerek onları kışkırtıp çoştur-sunlar diye, Kureyş kadınlarının şöhretlilerinden bir kısmını yanlarına almışlardı. Bu kadınlar giyinip süslenmiş, yanlarına deflerini de almışlar, Bedir’de öldürülmüş olanların isimlerini anarak ağlayacaklar erkekleri savaşmaya kışkırtacaklardı.

Resûlullâh’ın amucası Abbas (r.a), o günlerde Resûlullâh (s.a.v)’ın emriyle Mekke’de oturmakta, oradaki Müslümanlara kuvvet ve destek olmakta, orada bütün olub bitenleri Resûlullâh (s.a.v)’e bildirmekte idi. Medine’ye gelmek istediği zaman Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Sen, bulunduğun bu yerde daha güzel Cihad etmektesin! Senin, Mekke’de oturman, daha hayırlıdır!”diye cevab yazdırmıştı.

Hz.Abbas (r.a), Kureyş müşriklerinin maksad ve hazırlıklarını yazılı olarak Resûlullâh (s.a.v)’e bildirdi. Hz.Abbas, yazıb ağzını mühürlediği ve üç gün içinde Resûlullâh (s.a.v)’e ulaştırılmak şartıyla, Ğıfaroğulların-dan kiraladığı bir adama teslim ettiği yazısında şöyle dedi:

      “-Kureyşiler, üzerine yürümek üzere derlenmiş toparlanmışlardır! Üzerine yürüyüb geldikleri zaman, yapabileceğin şeyi yap! Hazırlanmakta onlardan öne geç, onlardan önce davran! Sana doğru yöneldiler, geliyor-lar. Üç bin kişidirler. İki yüz atlıları, yedi yüz zırhlıları, üç bin de, develeri var. bütün silâhlarını yanlarına aldılar!”

Müşrikler, Mekke’den çıktılarından kısa bir zaman sonra mektub Resûlullah (s.a.v)’e ulaşınca hemen tedbir alındı. Müşrikler Şevval ayının beşinde Perşembe günü Medine’ye gelerek Uhud Dağı yakınlarındaki Urz arazisine yerleşib, Müslümanların ekili olan arazilerine, hayvanlarını ve, davarlarını saldılar. Ekinleri yağma ettiler.

Resûlullâh (s.a.v), Medineli Müslümanlar’dan Hubab bin Münzir’i, müşriklerin durumlarını keşf etmek üzere gönderdi. Hubab (r.a), Uhud’a kadar gizlice gidib de düşman hakkında keşifte bulunduktan sonra, tekrar geri gelip gizlice Resûlullâh (s.a.v)’e bilgilerini verdi.

Kureyşiler, Uhud’un Kanat Vâdisi’nde, Sebha ovasındaki Ayneyn (iki su kaynağı) denen tepeye kadar ilerleyib vâdinin Medine yamacındaki bir köşesine kondular.

Evs ve Hazrec kabilerinin ilerde gelenlerinden olan Sa’d bin Muaz, Üseyd bin Hudayr, Sa’d bin Ubâde gibi, ve daha başkaları, müşriklerin Medine’ye ani bir baskın yapmalarından korkarak silâhlandılar. Cuma gecesini, Mescid’de Resûlullah’ın kapısı önünde geçirdiler. Medine, o gece, sabaha kadar nöbet tutulup beklenildi.

Resûlullâh (s.a.v), Cuma gecesi bir rüya gördü. Sabahleyin yanına gelen Müslümanlara:

      “-Ben, vallâhi, bir rü’ya gördüm. Hayra yordum. Rü’yamda, boğaz-lanmış bir sığır gördüm. Kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını gördüm. Ellerimi, sağlam bir zırh’ın içine soktuğumu gördüm!”buyurdu.

Başka bir rivayette ise:

      “-Ben, kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikar’ın ağzında bir gedik açıldığını gördüm! Boğazlanmış bir sığır gördüm! Arkasından da, bir koç gördüm!” buyurdu.

Sahabeler:

“-Yâ Resûlallâh! Bunları, ne şekilde yordun? Diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sağlam zırh giymek, Medine’ye, ve Medine’de kalmaya işarettir. Orada kalınız! Kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğramayacağıma işarettir! Boğazlanmış sığır, Ashabımın şehid düşmele- rine işarettir! Onun arkasından bir koç’un getirilmesine gelince, koç, askeri bir birliğe işarettir, ki inşaallâh, onları da, Allâh öldürecektir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) bu rü’yayı yorarken:

      “-Kılıcımda gedik açılması, Ehl-i beyt’imden bir kişinin öldürül-mesidir!”de, buyurmuştu.

Resûlullâh (s.a.v), rü’yasında kılıcında gedik açılmasından hoşlan-mamıştı. Büyük siyerci İbn-i Ukbe’ye göre:

“-Kılıcında gedik açılması Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzü ve dudağının yaralanmasına, dişinin kırılmasına işâretti. Resûlullâh (s.a.v)’ın, rü’yasını şöyle anlattığı ve yorumladığı da, rivayet edilir:

      “-Rü’yamda kılıcı yere çarptım, kılıcın ağzı kırıldı! Bu, Uhud günü Mü’minlerden bazılarının şehid düşeceklerine işarettir! Kılıcı tekrar yere çarptım, eski düzgün haline döndü. Bu da, Allâh’dan bir feth geleceğine, Mü’minlerin toplanacağına işarettir!”

Resûlullâh (s.a.v)’ın gördüğü bu rü’yadan mülhem olarak Kureyş müşrikleriyle Medine dışında çarpışmayı uyğun görmüyordu. Resûlullâh, durumu, Muhacir ve Ensâr’ın büyükleri ile konuştu. Bu konuşmaya, baş münafık olan Abdullah bin Übey, bin Selül’ü de, çağırtmıştı. Halbuki, Resûlullâh (s.a.v), o zamana kadar, onu, meşveretlerin hiçbirine çağırdığı olmamıştı. Resûlullâh (s.a.v) Sahabelerine şöyle dedi:

      “-Eğer, Medine’de müdâfaada kalmayı uygun görürseniz, müşrik-leri, oldukları yerde kendi hallerine bırakırsanız. Onlar, üzerinize gelme-yip kondukları yerde bekler, dururlarsa, kötü, güç bir durumda bulunmuş olurlar. Eğer, Medine’ye girip size saldıracak olurlarsa, Medine’de kendi-leriyle çarpışırız. Sizler de, bu yoldaki görüşlerinizi bana açıklayınız!”

Resûlullâh (s.a.v), çarpışmak için Medine’den dışarı çıkmayı hiç hoş görmüyordu. Hatta meşhur münafık Abdullah bin Ubey, bin Selül’de aynı kanaatteydi. Yüce Allâh’ın Uhud’da ve başka yerlerde şehidlikle şereflen-dirdiği Müslümanlardan ve daha önce Bedir Ğazvesıne katılmak fırsatını kaçırmış olan bazı sahabeler:

      “-Yâ Resûlallah! Sen, bizi, düşmanlarımıza karşı savaşa çıkar ki, onlar, bizim kendilerinden korkuya düşmediğimizi, sinmediğimizi görüp bilsinler!”dediler.

Baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy, İbn-i Selül:

      “-Yâ Resûlallâh! Medine’de dur. Sakın, onlara karşı çıkma! Çünkü, vallâhi, biz, ne zaman, Medine’den, düşmanlarımıza karşı çıkmış isek, muhakkak, musibet ve mağlubiyete uğramışızdır. Aksine ise, ne zaman, düşmanımız, Medine’ye girip bizim ile çarpışmış ise, muhakkak, onlar musibete, ve mağlûbiyete uğramışlardır! Yâ Resûlallâh! Sen, onları, buyurduğun gibi, kendi hallerine bırak. Onlar, oldukları yerde kalır, üzerimize gelmezlerse, kendileri için çok kötü ve zararlı olan bir yerde tutulub kalmış olurlar. Eğer, üzerimize gelecek olurlarsa, erkekler, onlarla yüz yüze çarpışırlar. Kadınlar ve çocuklar da, damlardan onların üzerine taş yağdırırlar. Eğer, Medine’ye saldırmadan dönüp giderlerse, umduk-larına eremeden, bir şey elde edemeden, geldikleri gibi, geri dönüp gitmiş olurlar!”dedi.

Muhacirlerle Ensâr’ın büyüklerinden çoğunun kanaâtı da, böyle idi.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-O halde, Kureyş müşriklerini, Medine’de bekleyiniz. Kadınlarla çocukları kalelerde, yüksek evlerde bulundurunuz! Kureyşiler, Medine’ye girib bize saldırırlarsa, biz de, onları dar yerlerde sıkıştırarak onlarla çar-pışırız. Çünkü dar yerlerde çarpışma usûlünü, onlardan daha iyi biliriz. Onları, kalelerin, ve yüksek köşklerin üzerinden de, oka, taşa tutarsınız!”

Zira Medine’nin her köşesi, birbirine girmiş, sık evlerle birer kale gibi idi sokak çatışmalarına elverişli idi. Bedir’de bulunamayan, düşman-la karşılaşmayı ve şehid düşmeyi arzulayan bazı gençlerse, Resûlullâh’ın Medine dışına çıkmasını ısrarla istediler ve bu isteklerinde çok direndiler.

Câbir bin Abdullâh (r.a)’ın rivayetine göre, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Medine’de kalır ve onlar, bizim üzerimize yürülerse, Medine’de onlarla çarpışırız!”buyurunca:

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi, onlara câhiliye devrinde bile, Medine’de, üzerimize yürümelerine asla meydan ve imkân verilmemiştir. İslâmiyet devrinde onların Medine’ye, üzerimize kadar yürümelerine nasıl müsaâde buyrulur?”dediler.

Yaşlılardan Hz.Hamza, Sa’d bin Ubâde, Nûman bin Mâlik’le Evs ve Hazrec’den bazı kişiler de, gençlerin düşmanı Medine dışında karşılama- ları hakkındaki bu isteklerini desteklediler. Bedir’de çok dar ve zorlu bir durumda iken üç yüz kişi ile onlara galebe çaldıklarını ileri sürdüler.

Hz.Hamza (r.a):

      “-Sana, Kitab’ı indirmiş olan Allâh’a yemin eder, and içerim ki, bu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça, yemek yemeyeceğim!”dedi.

Hz.Hamza, Cuma günü oruçlu idi. Cumartesi günü Uhud’da müşrik-lerle karşılaştığı zaman da, oruçlu bulunuyordu. Bir çok sahabeler konu-şub kendi görüşlerini arz ederek Medine dışına çıkmaktan yana idiler.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Ben, sizin mağlubiyete uğramanızdan korkuyorum!” buyurdu.

Enes bin Katâde:

      “-Yâ Resûlallâh! İki iyiliğin biri; ister şehidlik, ister zafer ve ğani-met olsun!”dedi.

Cuma günü, Resûlullâh (s.a.v), Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslümanlara va’z etti. Cihadı, Cihad için nasıl hazırlanılacağını anlattı. Düşman karşısında sebat eden, güçlüklere göğüs gerenlerin, Allâh’ın yardımına kavuşacaklarını haber verdi.

      “-Cihadda geri durmak, gecikmek, âcizlikdir. Yardıma kavuşmak, sabır ve sebatladır. Sabır ve sebat ediniz! Sabr ve sebat ettiğiniz taktirde, yardım, sizinledir!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), o gün, cemâata ikindi namazını da, kıldırdı. Halk, toplanmış, Medine’nin Âvali kesiminde oturan halkı da hazırlanmışlar, kadınlar, kalelere yerleştirilmişlerdi. Amr bin Avf Oğulları ve topluluk-ları, Nabt oğulları, ve toplulukları, tamamıyla hazırlanmış, silahlanmış bulunuyorlardı. Resûlullah (s.a.v), onları görünce, geri dönüb evine girdi. Hz.Ebû Bekr ile, Hz.Ömer’de, birlikte girdiler. Resûlullâh (s.a.v)’in, sarığını sarmasına, zırhını giymesine yardım ettiler. Resûlullâh (s.a.v), zırhını, gömleğinin üzerine giydi. Beline de, kayıştan bir kılıç kemeri palaska bağladı ve boynuna kılıcını astı, kalkanını sırtına yerleştirdi.

Sahabeden Sa’d bin Muaz ile Ûseyd bin Hudayr gelib’de, halkın saf saf dizilip dikildiklerini ve Resûlullâh (s.a.v)’in çıkmasını beklediklerini görünce:

“-Kendisi Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkması için, Resûlullâh (s.a.v)’e ısrar edib durdurunuz! Halbuki, O’na emir gökten iner. Siz, bu işi, O’na bırakınız. O’nun emrettiği şeyi işleyiniz. Siz, O’nun hakkında:

“-Vemâ yentikû anil hevâ! İn hüve illâ vahyün yuha!

O, kendiliğinden bir şey söylemez! Ancak, vahy ile konuşur!” 12

Buyrulduğunu görmediniz mi? Siz, O’nun emirlerine itâat ediniz!” dediler.

Resûlullâh (s.a.v), zırhını giyinmiş, silahlarını kuşanmış olarak evden çıkınca, Medine dışında çarpışmak için direnenlerin hepsi, yaptık-larına pişman olub şöyle dediler:

      “-Yâ Resûlallâh! Senin hoşlanmadığın şeyi bizim istememiz asla bize yaraşmaz. Eğer, Medine’de kalmak istiyorsan, Medine’de kal! Sana karşı aykırı hareket etmemiz doğru değildir. Sen nasıl istersen öyle yap!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bir Peygamberin, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allâh, O’nunla, düşmanları arasındaki hükmünü vermeden, zırhını sırtından çıkarması yaraşmaz! Ben, size, ne buyurursam, onu hemen işle-meye bakınız! Haydi, yüce Allâh’ın ismini anarak gidiniz! Sabır ve sebat ettiğiniz taktirde, Allâh’ın yardımı, sizin içindir!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v) zırhlanmış, silahlanmış olarak evinden dışarıya çıktığı zaman, musalla’ya bir cenaze konulmuş bulunuyordu. O, cenaze Neccaroğullarından Mâlik bin Amr’in cenazesi olub, o, Cuma günü vefat etmişti. Resûlullâh (s.a.v) üzerinde zırhı ve silahları olduğu halde Amr’ın cenaze namazını toplanan Mücahidler ile birlikte kıldırdı.

Resûlullâh (s.a.v), üç tane mızrak getirtib onlarla üç sancak bağladı. Evsi’lerin sancağını Useyd bin Hudayr’a, Hazreci’lerin sancağını da Hubab bin Münzir’e, veya Sa’d bin Ubade’ye, Muhacirlerin sancağını da, Hz.Ali’ye veya Mus’ab bin Umeyr’e verdi. Resûlullâh, Halka namaz kıldırmak üzere, Abdullah İbn-i Ümmü Mektum’u Medine’de yerine vekil olarak bıraktı.

Resûlullâh (s.a.v), atını getirtti üzerine bindi yayını okunu omzuna astı. Mızrağını eline aldı. Mücahidler, silâhlandılar. Zırhı bulunanlar da, zırhlarını giydiler ki, onlar yüz kişi kadar idiler. Resûlullah (s.a.v) bin kişilik bir kuvvetle yola çıkmış bulunuyordu. dokuz yüz veya dokuz yüz elli kişi kadar olduğu da, rivayet edilir. Abdullâh bin Cübeyr, piyadelerin başına geçirilmişti. Sa’d bin Muaz ile Sa’d bin Ubade zırhlarını giyinmiş olarak önde Müslümanlarda Resûlullah (s.a.v)’in sağında ve solunda yer-lerini aldılar.

Bedayi’ Hasâ sokağı yoluyla Şeyheyn’e kadar ilerlediler. Şeyheyn Cahilliye devrinde çok yaşlı ve kör bir erkekle bir kadının eğleştikleri iki tepe idi. Resûlullâh (s.a.v), seniyenin başına geldiği zaman dönüp bakınca okçulardan mürekkeb büyük bir askeri birlik gördü:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

      “-Abdullah bin Ubey’in müttefikleri olan Yahudilerden 600 kişilik bir cemaat!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) sordu:

      “-Onlar, Müslüman olmuşlar mı?”

      “-Hayır, yâ Resûlallah!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onlara gidin söyleyin geri dönsünler. Çünkü, biz müşriklere karşı müşriklerin yardımını istemeyiz!” buyurdular.

Şeyheyn tepesindeki kararğahda yavaş yavaş Müslümanlar toplan-maya başlanmıştı Resûlullâh (s.a.v) Şeyheyn’de durub ordusunu teftiş etti. Karargahtaki bu teftiş bittiği zaman güneş batmıştı. Bilâl-ı Habeşi, akşam ezanını okudu. Resûlullâh (s.a.v)’de, ashabına akşam namazını kıldırdı. Sonra vakti gelince yatsı namazını kıldırdı. O gece Şeyheyn tepesi karargahı’nda kalındı. Muhammed bin Mesleme (r.a)’ın kumandası altında elli kişilik bir devriye kolu, bütün gece, Müslüman ordusunun çevresinde dönüp dolaşmakla vazifelendirildi. Resûlullâh (s.a.v), ve ordu Şeyheyn’de gecelediler. Seher vakti, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Rüyamda Meleklerin Hamza’yı yıkadıklarını gördüm!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), Cumartesi seher vakti, ordusu ile birlikte, kılavuz Ebû Hasme’yi takiben Şeyheyn’den ayrıldı. Şeyheyn’den derlenip toplan-dığı sırada, müşrikler de, Ebû Amir’in arâzisinin bulunduğu yere kadar harb düzeni halinde yavaş yavaş yürüdüler. Resûlullâh (s.a.v), Uhud’a doğru ilerleyib köprünün bulunduğu yere kadar geldi. Müslümanlar da, müşrikler de, artık birbirlerini iyice görüyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Bilal’i Habeşi’ye emretti. Ezanı okuttu. Kamet getirtti. Saflar bağlandı. Müslümanlara sabah namazını cemaat’e kıldırdı. Resûlullâh’da, Müslümanlar da, üzerlerindeki silâhlarını hiç çıkarmadılar. Namazlarını silâhlı olarak kıldılar. Resûlullah (s.a.v), zırhının üzerine bir zırh daha, takyesinin üzerine de, miğfer (tulga) giydi. O sıralarda, Kureyş müşriklerinin reisi olan Ebû Süfyan, Medineli Müslümanlara şöyle bir haber gönderdi.

      “-Ey Evs ve Hazrec topluluğu! Siz, bizim ile amucamızın oğlunun arasından çıkınız. Bizi, onunla başbaşa bırakınız! Böyle yaparsanız, siz-den ayrılacak, dönüp gideceğiz. Sizinle çarpışmak, bize gerekmez!”dedi.

Medineli Müslümanlar, Ebû Süfyan’ın bu teklifini, sert ve ağır bir cevapla reddettiler. İslâm ordusuyla Medine ile Uhud arasındaki Şavt’a kadar deve kuşu gibi boynunu uzata uzata gelmiş olan münafıkların başı olan Abdullah bin Übeyy, bin Selül’de bu fırsatı değerlendirmek için adete zehrini kusuyordu:

      “-O, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi de, beni dinlemedi. Ey ahâli! Şuracıkta, biz ne diye kendimizi öldürteceğimizi bir türlü anlamadık!”dedi.

Böyle diyerek, kavminden ve münafıklarla kuşku içinde bulunanlar-dan kendisine uyan adamlarıyla birlikte oradan geri döndü. Geri dönenler, İslâm ordusunun üçte birini teşkil ediyordu, ve üçyüz kişi idiler.

Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selül, kendisine uyanları Medine’ye geri döndürmekle kalmamış kendisine uymayan bazı Müslümanları da ayart-maya çalışmıştı. Özellikle, Hârise Oğulları ile Selime Oğullarının elleri yanlarına düşmüş idi. Zira bunlarda, Selime Oğulları Hazrec, Hârise Oğulları ise Evs kabilesine mensub idiler. İbn-i Selül’de bunların liderleri mevkiinde idi. Liderleri Hükmünde olan İbn-i Selül’ün geri döndüğünü ve bu konuşmasını duyub görünce onlarda dönmeye niyetlendilerse de, yüce Allâh, onları korudu’da geriye dönmediler. Kûr’ân-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulur.

“-O zaman içinizden iki ğrub, Allah dost ve yardımcıları iken, yılarak bozulmaya yüz tutmuşlardı. Demek ki, Mü’minler ancak Allah’a dayanmalı!

Gerçekten sizler bir kaç çaresiz iken, yüce Allah, sizi Bedir’de yardımıyla muzaffer buyurdu. O halde Allah’dan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız!

Celalim hakkı için, siz ölümle karşılaşmadan evvel onu temenni ediyordunuz. Fakat, işte onu gördünüz bakıp duruyorsunuz!” 13

Resûlullâh (s.a.v), Uhud’de Şi’b Vâdisi’ne inince, orada, arkaları Uhud Dağı’na dayalı, yüzleri Medine’ye karşı olmak üzere, kararğahını kurdu. O sırada Kureyş müşrikleri, bütün deve ve atlarını, yakınlardaki Samga mevkiinde bulunan Müslümanların ekinliklerine salmış bulunu-yorlardı. Ensâr’dan birisi:

      “-Evs ve Hazrec Oğulları’nın ekinlerini hep yaydıracak mıyız?! Daha ne zaman çarpışacağız?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Biz, emir vermeden, hiç biriniz çarpışmasın!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), ordusunu, çarpışma düzenine koymaya başladı. Solda bulunan Ayneyn tepesine elli tane okçu gönderdi. Abdullâh bin Cübeyr’i onlara kumandan tâyin etti ve:

      “-Vazifeniz; bize yönelecek süvarileri oka tutup püskürtmek, onlar- ın, arkamızdan gelmelerine meydan ve imkân vermemektir. Haydi kalkın, şurdaki yerlerinizi alınız! Bizi, arkamızdan koruyunuz! Düşmanı yenip ğanimet toplamaya koyulduğumuzu görseniz de, sakın bize katılmayınız! Kuşların, bizi kapıştıklarını görseniz de, ben, size adam göndermedikçe, sakın, yerinizden ayrılmayınız! Düşmanları yendiğimizi görseniz de, ben, size haber göndermedikçe, sakın, yerinizden ayrılmayınız! Onların bizi yendiklerini görseniz de, sakın, yerinizden ayrılmayınız ve yardımımıza koşmayınız! Siz, yerinizde durmazsanız, biz, ğalib olamayız!”buyurdular.

Bu okçular, İslâm ordusunun arkasından hiçbir kimsenin gelmesine meydan vermiyecekler, onları, ok’a tutacaklardı. Okçuların kumandanı Abdullâh İbn-i Cübeyr (r.a), belli olmak için beyaz bir elbise giymişti. Okçular, yerlerine yerleştikleri zaman, Resûlullâh onların yanlarına vardı:

      “-Bizi, arkamızdan koruyunuz! Biz, düşmanın arkamızdan gelmesin- den korkarız! Yerlerinizde durunuz, ve buradan hiç ayrılmayınız! Bizim, onları bozub hezimete uğrattığımızı, ordugahlarına daldığımızı görseniz dahi, yerinizden ayrılmayınız! Bizi öldüreceklerini, hatta öldürdüklerini görseniz dahi, gelib bize yardımcı olmayınız ve onlardan bizi korumaya çalışmayınız! Size yöneldikçe, düşman süvarilerini ok’a tutunuz! Çünkü, süvariler, atılan oklara gelemezler! Allâh’ım! Bunları, onlara tebliğ etti-ğime Seni Şahid tutarım!”buyurdu.

Daha sonra, Resûlullâh (s.a.v), ordusunu saf nizâmına koydu:

      “-Beri gel! Geri git!”diyerek safları düzeltti. Omuzları, bir hizaya getirdi. Müslümanları, oklar gibi dizdi.

Ükkaşe bin Mihsan’ı sağ kanad’a Ebû Seleme bin Abdülesed’i sol kanad’a, Ebû Ubeyde bin Cerrah ile Sa’d bin Ebi Vakkas’ı öne, Mikdad bin Amr’ı da gerideki askerlerin başına koydu.

İslâm ordusunda biri Resûlullâh (s.a.v)’e, diğeri ise, Ebû Bürde bin Niyar’a âid olmak üzere iki at vardı. Veya elli süvari vardı.

Resûlullâh (s.a.v), Zübeyr bin Avvam’ı baş süvari olarak tayin edip Hâlid bin Velid’in karşısına koydu. Emir verinceye kadar, yerinden ayrıl-mamasını tenbih etti. Mikdad bin Esved’ı de, başka yanda vazifelendirdi. Hz.Hamza’yı, en öne, zırhsız piyade askerlerin başına dikti. Uhud’de Kureyş müşrikleriyle çarpışan Müslümanların altıyüz, altıyüz elli, yediyüz kişi kadar oldukları bildirilmektedir. Resûlullâh (s.a.v) Uhud’da ordusuna uzun bir konuşma yaptıktan sonra ordusuna Allâh’dan selâm ve selâmet ve muvaffakiyetler diledi. Uhud’da Müslümanlar arasındaki parola; (Emit Emit) “Öldür öldür” sözü idi.

Savaşa girilmeden önce, Hz.Hamza (r.a) deve kuşu kanadından kendisine tuğ yapmıştı. Cumartesi sabahı savaş olanca şiddetiyle başladı. Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebi Talha:

      “-Benimle çarpışmak için kim çıkmak ister şu er meydanına? Ey Muhammed’in Sahabeleri! Siz, bizi kılıçlarınızla öldürünce, Allâh’ın bizi hemen Cehenneme sokacağını, siz, bizim kılıçlarımızla öldürülünce de, sizi hemen Cennete koyacağını söylüyorsunuz! Öyle ise, içinizde benim kılıcımla öldürülüb hemen Cennete girecek veya kılıcıyla beni öldürüb Cehenneme sokacak bir baba yiğit yok mu!”diyerek haykırdı.

Hz.Ali (r.a) çıkıp onun işini bitirdi. Talha vurulub yere düşünce Uhud’da müşriklerin sancağını Talha’nın kardeşi Osman bin Ebi Talha aldı. Hz.Hamza, onu omzundan kılıçla vurub Osman’ın kolunu düşürdü. Böğründen ciğeri göründü.

Hz.Hamza (r.a):

      “-Ben hacıları sulayanın oğluyum!”diyerek geri döndü.

Savaş iyice kızışınca Hz.Hamza, Hz.Ali, Ebû Dücâne ve öteki islâm kahramanları müşriklerin saflarına daldılar. Hz.Hamza Uhud’da iki elinde iki kılıç tutuyor:

      “-Ben, Allâh’ın arslanı’yım!”diyerek önüne arkasına döne döne kılıç sallıyordu. Hz.Hamza (r.a), kendisine kartal kanadından bir tuğ yapmıştı.

Müşriklerin liderlerinden Safvan bin Ümeyye:

      “-Hamza, nerede dir?”diye etrafına bakıyordu.

Hz.Hamza’nın halkı, kıyısıya kesip biçtiğini görünce:

      “-Kimdir bu?”diye sordu.

      “-Hamza bin Abdulmuttalib!”dediler.

Safvan bin Ümeyye:

      “-Ben, bugüne kadar kavmimi öldürmeye onun gibi hurslı bir kimse daha görmememişimdir!”dedi.

Uhud günü bir ara, Resûlullâh’la düşmanlar arasında Hz.Hamza’dan başka kimse kalmamıştı. Hz.Hamza, o gün şehid düşünceye kadar çarpış-maktan geri durmamış o gün, müşriklerden otuz bir kişiyi öldürmüştü. Uhud Savaşı’nın sonlarına doğru okçuların yerlerini terk etmesi sonucu Müslümanlar yenilgiye düştüler.

Câbir bin Abdullâh (r.a)’dan rivayet edildiğine göre;

“-Halkın, Uhud günü çarpışmaktan yüz çevirdikleri sırada, Hamza ağaçların yanında:

      “-Ben, Allâh’ın ve Resûlü’nün arslanıyım! Allâh’ım! Şu Ebû Süfyan ile arkadaşlarının getirdikleri kötülüklerden uzak durur, sana sığınırım. Şu Müslümanların yaptıkları bozğunculuklardan dolayı da, Senden özür ve af dilerim!”diyerek Çarpışmaya koyulmuştu.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) der ki:

“-Hamza bin Abdülmuttalib, Uhud günü Resûlullâh’ın önünde:

      “-Ben, Allâh’ın arslanıyım!”diyerek müşriklerle çarpışmıştı.

Hz.Hamza (r.a)’ın Şehid oluşu:

Habeşli köle Vahşi bin Harb der ki:

“-Hâris bin Amr’ın kızı bana:

      “-Babam, Bedir günü öldürüldü. Eğer, sen, şu üç kişiden birini; Muhammed’i veya Hamza bin Abdulmutalib’i, yahut Ali bin Ebi Talib’i öldürürsen hürsün azadsın! Çünkü, ben, Kureyş kavmi içinde bunlardan başkasını babama denk görmüyorum!”dedi.

“-Ben; Muhammed’in üzerine varmaya güç getirmeyeceğimi biliyor-dum. Çünkü, Ashabı, O’nu yalnız bırakmaz, kimseye teslim etmezler. Hamza’yı ise, vallâhi, uyurken bulsam, heybetinden uyandırmaya cesaret edemem. Ama Ali’ye gelince onu öldürmek için bir fırsat kollayayım bakayım! Dedim. Uhud günü halk arasında Ali’yi aradım. Derken, Ali, göründü. Kendisi, çok uyanık, girişken çevik, çekingen ve etrafına çok bakınan bir adamdı. Kendi kendime:

      “-Benim aradığım hakkından geleceğim adamım bu değil!”dedim.

Tam O sıralar da, Hamza’yı gördüm: Halkı, kasıp kavuruyor, kesip biçiyordu. Ona fırsat kollamak için bir kayanın arkasına gizlendim bir ara, Siba’ bin Ümmü Enmar:

      “-Var mı benimle çarpışacak bir yiğit?” diyerek meydan okuyordu.

Hamza bin Abdülmuttalib ona:

      “-Gel yanıma ey kadın sünnetçisi olan kadının oğlu! Allâh’a ve Resûlüne sen misin meydan okuyan?!”dedi.

Ve, onu, göz açtırmadan, bacaklarından vurup yere serdi. Üzerine çöküp koyun boğazlar gibi boğazladıktan sonra süratle bana doğru gelir-ken beni gördü. Kanat Deresi’nin, sel suları arklarına eriştiği sırada ayağı kayıp yıkılınca ayağı kayıp arka üstü düşmüş karnından zırhı da açılmıştı. Mızrağımı, onun tam istediğim yerinden vurmak için, fırlatıp attım. Böğründen vurdum. Hattâ mızrağımın ucu, mesânesinden dışarı çıktı! Arkadaşlarından bazıları koşup yanına geldiler. Ona:

      “-Ebû Umâre!”diye seslendiklerini işittim. Cevap vermeyince:

      “-Vallâhi, adam öldü!”dedim.

Arkadaşları, onun öldüğüne kanâat getirerek yanından dağıldılar. Beni göremediler. Onlar, oradan uzaklaştıktan sonra, Hamza’nın yanına varıp karnını yardım. Ciğerini çıkarıb Utbe’nin kızı Hind’e götürdüm.

      “-Babanı öldüreni öldürürsem bana ne var?”dedim.

Hind bint-i Utbe:

      “-Üzerimdeki elbise ve eşyam var!”dedi.

      “-İşte, sana, Hamza’nın ciğeri!”dedim.

Hind ciğeri alıb ağzında çiğnedi! Yutamayınca, ağzından dışarı attı, Suyunu mu, yoksa posasını mı atmıştı bilmiyorum. Üzerindeki elbisesini ve takılarını çıkarıp bana verdi. Sonra da bana:

      “-Mekke’ye vardığım zaman, sana on tane de, dinar (altın) var! Bana, onun vurulup düştüğü yeride göster!”dedi.

Gidib gösterdim. Hamza’nın erkeklik uzvunu, burnunu ve kulakla-rını kesti. Onlardan, iki bilezik, iki pazvand, iki tane ayak hal halı yaptı. Bunları takınmış olarak Mekke’ye girdi. Hamza’nın ciğeri de yanında idi. Hind bint-i Utbe, Uhud günü, Hz.Hamza’nın cesedini ele geçirebilirse, ciğerini yemeyi adamıştı. Hind nerede ne zaman Vahşi ile rastlaşsa ona:

      “-Ey Ebû Desme! Haydi göreyim seni! Şifa ver, şifa bul!”derdi.

Hz.Hamza’yı şehid etmek üzere onu sürekli kışkırtır dururdu. Hind bint-i Utbe, Hz.Hamza ve diğer şehidlerin kulak ve burunlarını kestirerek yaptığı gerdanlık ve halkaları Vahşi’ye verip bir kayanın üzerine çıktı. Bağıra bağıra dört beyitte babasının kardeşinin amcasının Bedir’deki öcünü aldığı kalb yarasının soğuyup, iyileştiğini adağını yerine getirdiğini ömrü boyunca ve hatta kabrinde kemikleri çürüyünceye kadar Vahşi’ye minnet ve teşekküre borçlu bulunduğunu ifade etti.

Hz.Hamza’nın ciğerinin Hind tarafından çiğnendiği haber verilince

Resûlullah (s.a.v):

      “-Hind ondan bir şey yedi mi?”diye sordu.

      “-Hayır!”dediler. Bunun üzerine:

      “-Hamza’nın etinden bir şey tadanı Allâh temelli olarak cehenneme haram kılmıştır yaktırmayacaktır!”buyurdular.

Bu ifade çok açık bir mucizedir. O gün için müşrik olan Hind bint-i Utbe, Mekke’nin fethinden sonra imanla şereflenmiş, sahabiye olmuştur.

Hz.Hamza (r.a), müşriklerle çarpıştığı Cumartesi günü oruçlu idi. Orucunu açamadan şehid düştü. Ebû Süfyan, Uhud Savaşı’nın sonunda Hz.Hamza (r.a)’ın cesedinin avurduna mızrağının dipçiği ile vurub:

      “-Ey azğın! Tat, çek artık yaptığının cezasını!”dediği sırada bunu Ehabiş’in lideri Huleys bin Zebban gördü.

      “-Ey Kinâne Oğulları! Geliniz de, şu Kureyş lideri, Ebû Süfyan’ın Amucası oğlunun, etten ve kemikten ibaret bulunan cesedine bakınız ne yapıyor?”diyerek seslenince, Ebû Süfyan:

      “-Eyvah! Benden gördüğün bu hareketi aman ha gizli tut! Bu, bir sürçme ve yanılmadır, oldu bir kerre!”dedi.

Müşrikler, Uhud’den çekilip geri gittikleri zaman, başta Resûlullâh olmak üzre, Müslümanlar, şehidlerin yanlarına vardılar.

Kâ’b bin Mâlik der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v) Uhud günü:

      “-Hamza’nın şehid olduğu yeri göreniniz var mı?”diye sordu.

Câbir bin Abdullâh’dan rivayete göre: Bir zat:

“-Halkın çarpışmaktan yüz çevirdikleri sırada şu ağaçların yanında Hamza bin Abdülmuttalib’ı:

      “-Ben, Allâh’ın ve Resülünün Arslanı’yım! Allâh’ım şu Ebû Süfyan ile arkadaşlarının getirdikleri kötülüklerden uzak durur sana sığınırım şu Müslümanların yaptıkları bozgunculuklardan dolayı da, Senden özür ve af dilerim!”derken gördüm demiştir.

Hâris bin Simme (r.a) şöyle dedi:

      “-Allâh, Seni aziz eylesin! Onun şehid düştüğü yeri ben gördüm!”

Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-Git, orayı bize göster!”buyurdular.

Hâris (r.a), gidip Hz.Hamza’nın başında durdu. Karnının yarıldığını, kulaklarının ve burnunun kesilerek musle yapıldığını gördü.

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi, onun cesedine işkence yapılmış!”dedi.

Başka bir rivayette ise:

Hâris bin Simme’nin dönüşü geciktiği zaman Hz.Ali onu aramaya gitmişti. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Hamza’nın cesedine doğru ilerledi. Yanına vardı. Onun cesedine musle yapılarak kesilib biçildiğini görünce, dayana-madı. Resûlullâh (s.a.v), hıçkırarak ağladı. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) Şehidlerin arasında durarak:

      “-Ben, Kıyâmet gününde şu şehidlerin Allâh yolunda canlarını feda ettiklerine şâhitlik edeceğim! Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz! Allâh yolunda yaralanan yaralılar, Vallâhi, Kıyâmet günü Mahşer’e yaraları kanayarak gelecekler, kanlarının rengi, kan rengi, kokuları’da, misk kokusu olacaktır!”buyurdular.

Hz.Ebu Bekr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Onlar da, bizim gibi Müslüman olan cihad eden kardeşlerimiz değiller mi?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet, ammâ, onlar, sizin gibi ne ecirlerden bir şey yemişlerdir, nede, onların, Benden sonra bir şey yaptıklarını biliyorum!”buyurunca Hz.Ebu Bekr ağladı, ağladı sonra da:

      “-Demek biz, Senden sonraya kalacak olanlardanız!”dedi.

Hz.Hamza’nın karnı yarılmış ciğeri çıkarılmış burnu ve kulakları kesilmişti. Resûlullâh (s.a.v), bu yürekler acısı manzara karşısında:

      “-Eğer, Amucam Hamza’nın bacısı halam Safiyye, üzülmese, ve benden sonra âdet haline getirilmese, onu, kendi haline bırakırım da, o, yırtıcı hayvanların karınlarına ve kuşların kursaklarına yem olurdu! Allâh, beni, herhangi bir yerde Kuryş’e muzaffer kılacak olursa onlardan otuzu-nun cesedini bu şekilde, Hamza’ya karşılık, kesip biçtireceğim!” buyurdu.

Müslümanlar, Resûlullâh (s.a.v)’in amcasına yapılana üzüldüğünü ve onu yapanlara ğazablandığını görünce:

      “-Vallâhi, eğer, Allâh, bizi bir gün, onlara muzaffer kılacak olursa, Arablardan hiçbir kimseye yapılmayan işkenceyi onların cesetlerine yapacağız!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) Hz.Hamza’nın cesedinin başına dikilerek:

      “-Hiç bir zaman, Senin kadar musibete uğramamış ve uğranmaya-caktır! Ben, bunun kadar beni ğazablandıran bir yerde de durmamışımdır! Ey Resûlullâh’ın Amucası! Ey Allâh’ın ve Resûlü’nün Arslanı Hamza! Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey üzüntüleri gideren Hamza! Ey Resûlullâh-’ın koruyucusu olan Hamza! Allâh, Sana rahmet etsin! İyi bilirim ki: Sen, hısım ve akrabâlık haklarını gözetir, daimâ hayırlı işler işlerdin! Eğer, Senden sonra yas tutmak gerekeydi, sevinmeyi bırakıb sana yas tutardım. Vallâhi, Senin yerine müşriklerin ölülerinden yetmişinin cesedini kesip biçeceğim!”buyurdu.

Uhud Seferi’ne çıkılırken, Resûlullâh (s.a.v), zevcelerini ve akrâba kadınlarını Medine köşklerinin en sağlam ve yükseği olan ve Hâssan bin Sâbit’e aid bulunan köşke yerleştirmişti. Hâssan bin Sâbit, Uhud Seferine katılamamıştı. Uhud’de çarpışma başladığı sırada, bir Yahudi gelip köşke yanaştı. İçeri de konuşulanları dinlemeğe yeltendi. Resûlullâh (s.a.v)’ın halası, Hz.Hamza’nın bacısı Hz.Safiyye, Hâssan bin Sâbit’e:

      “-Şu Yahudinin yanına in! öldür onu!”dedi.

Hâssan bin Sâbit:

      “-Allâh, Sana rahmet eylesin ey Abdülmuttalib’ın kızı! Ben, onun yanına inecek kadar cesâretli kişilerden olaydım. Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Uhud’a gider, müşriklerle çarpışırdım!”dedi.

Hz.Safiyye, Hâssan bin Sâbit’ın korktuğunu görünce, eline uzun bir sırık geçirib aşağı indi. Yahudi’yi kaçırmamak için, kapıyı yavaş yavaş araladı. Birden elindeki sırığı onun tepesine indirdi ve onun işini bitirdi. Hz.Safiyye (r.a), köşkün en yüksek tepesine çıkarak uzaklardan savaşın sonucunu öğrenmeye çalışmış, günün sonuna doğruda, kılıcını eline alarak Uhud’un yolunu tutmuştu.

Hz.Safiyye (r.a) kardeşi Hz.Hamza (r.a)’ı görmek istiyor, fakat, ona nelerin yapıldığını henüz bilmiyordu. Yeğeni, Hz.Ali ile, oğlu Zübeyr bin Avvam’a rastladı. Hz.Ali, Zübeyr bin Avvam’a:

      “-Zübeyr! Olanları Annene anlat!”dedi.

Zübeyr bin Avvam (r.a):

      “-Ben, anlatamam. O, senin halan olur. Ona sen anlat!”dedi.

Hz.Safiyye (r.a) de onların her ikisine de kızarak:

      “-Hamza’ya ne yapıldı? Haydi, onu bana gösteriniz?”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ey hala! Geri dön. Halk bozguna uğradı!”dedi.

Hz.Safiyye (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v), nasıl, ne halde?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Hamd olsun iyidir!”dedi.

Hz.Safiyye (r.a):

      “-Öyleyse, O’nu bana göster!”dedi.

Hz.Ali (r.a), Resûlullâh’ı işaretle halasına gösterdi.

Resûlullâh (s.a.v) yaralı idi. Hz.Safiyye, baba anne bir kardeşi olan Hz.Hamza’ya yapılanı muhakkak görmek istiyordu. Resûlullâh (s.a.v), halası, ve, Hz.Hamza’nın kız kardeşi Hz.Safıyye’nin gelmekte olduğunu görünce oğlu Zübeyr’e:

      “-Anneni geri çevir! Kardeşinin cesedini bu halde görmesin!”dedi.

Zübeyr bin Avvam annesini karşılayıb:

      “-Anneciğim! Resûlullâh, Sana, geri dönmeni emrediyor!”dedi.

Fakat, Hz.Safiyye oğluna şu ibret verici cümlelerle karşılık verdi:

      “-Eğer, ona yapılanı bana göstermemek için geri döneceksem, zâten, ben, kardeşim Hamza’nın cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmiş bulunu-yorum. O, bu musibete, Allâh yolunda uğramış bulunuyor, Biz, Allâh yolunda bundan daha beter olanlarına da, râzıyız! Sevâbını Allâh’dan bekliyeceğiz. İnşâallah sabredib katlanacağız!”dedi.

Zübeyr bin Avvam, gelip bunu Resûlullâh’a iletince, Resûlullâh:

      “-Öyle ise, bırak, görsün!”buyurdu.

Zübeyr bin Avvam der ki:

“-Uhud günü bozguna uğrayınca, dokuz tane kadın Uhud’a koşup gelmişlerdi. Şehidlerle karşılaşacakları sırada Resûlullâh (s.a.v), onların şehidleri görmelerini istemedi:

      “-Kadınlara göstermeyiniz! Kadınlara göstermeyiniz!”buyurdu.

Onlardan birisinin annem Safiyye olduğunu söyledim. Ve, ona doğru koştum. Şehidlerin yanına varmadan kendisine kavuştum. Annem güçlü, kuvvetli bir kadındı. Göğsüme vurup beni geriletti ve:

      “-Senin bana engel olmana râzı değilim!”dedi.

      “-Anne! Şehidlerden geri durman için beni Sana Resûlullâh (s.a.v) gönderdi!”dedim,durakladı. Annem Safiyye, Resûlullâh (s.a.v)’ı görünce:

      “-Yâ Resûlallâh! Anamın oğlu Hamza, nerede?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, Şehid düşen Müslümanların arasındadır!”buyurdu.

Resulullah (s.a.v):

      “-Halam Safiyye’nin aklına bir zarar gelmesinden korkuyorum!” diyerek elini, halasının göğsü üzerine koydu ve dua etti.

Manzara gerçekten çok acıklıydı. Hz.Safiyye kardeşi Hz.Hamza’nın cesedinin başucuna oturdu.Sesizce ve derinden inilti ile ağlamaya başladı. İnsanın yüreği bu kadar acıya kolay, kolay dayanamazdı. Onu bu halde gören Resûlullâh’da gözyaşlarını tutamadı, O da onunla ağlamaya başladı. Hz.Safiyye (r.a), ağıt sesini yükseltince, Resûlullâh (s.a.v)’de ağıt sesini yükseltti. O sıralar da Hz.Fâtıma’da gelib ağlamaya başladı. Resûlullâh (s.a.v)’de onunla da ağladı. Hz.Safiyye’de ki, iman, ve teslimiyet, gerçek-ten’de çok büyüktü. Musibetlere karşı Allâh’a sığınmanın ifâdesi olan şu âyeti okudu:

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!”

Bizler Allâh içiniz ve O’na döneceğiz! Sonra da kardeşi Hamza’ya dönerek Cenab-ı Hak’dan onun için af ve mağfiret niyazında bulundu. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Fâtıma ile halası Hz.Safiyye’ye dönerek:

      “-Bana, Cebrâil (a.s) gelib, Hamza bin Abdülmuttalib’in, göktekiler katında Allâh’ın ve Resûlünün Arslanıdır, diye yazıldığını haber verdi!”

Ebû Katâde der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın amucası’nın cesedine Kureyş müşriklerinin yaptıklarını görünce, ben, dayanamıyarak üç kerre, Uhud’deki müşrik ölülerine misilleme yapmak istedim. Her defasında ayağa kalktığımda Resûlullâh bana işaretle:

      “-Otur!”buyurdu. Sonra da:

      “-Sen, Allâh katından sevâbını iste! Ey Ebû Katâde! Kureyş müşrik-lerinin ölüleri bize birer emânettir. Şehidlerimizin cesedlerine yapılanlar, onların azğınlarının birer zulümleri sürçmeleridir ki, Allâh, onları, bunlar-dan dolayı yüzükoyun yerlere çarpacaktır! Sen, amelinin uzun müddet, onların amelleriyle birlikte yerilerek kınanarak anılmasını ister misin?”

Ebû Katâde (r.a):

      “-Vallâhi, yâ Resûlallâh! Ben, onların yapmış oldukları bu şeylere, ancak, Allâh ve Resûlü için, kızdım. Başka bir şey için kızmadım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Doğrusun! Onlar, Peyğamberlerine karşı ne kötü bir kavim idiler!”

Gerek Resûlullâh (s.a.v)’ın ve gerek sahâbilerinin, ilerde müşrikle-rin ölülerini de, aynı şekilde kesib biçerek öclerini alacaklarına yemin etmeleri üzerine Cebrâil (a.s) geldi. Nahl sûresinin son üç âyetini getirdi. Yüce Allâh, bu âyetlerde Müslümanlara ve Resûlullâh’a şöyle buyurdu.

“-Eğer, şiddet yoluyla karşılık verecek olursanız, ancak, size yapılan eziyetin misiliyle şiddet gösteriniz ve şayet sabrederseniz, and olsun ki, sabredenler için elbette daha hayırlıdır!

      “-Ey Resûlüm! Sabret, sabrın da ancak Allâh’ın inayeti yardımı iledir. Onlara karşı mahzun olma, kurdukları tuzaktan da telaş etme, Muhakkak ki Allah, iyi korununan takva sahibleri iledir!” 14

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v) müşriklerin yaptıklarını af etti. Yapılanlara katlandı. Müşriklerin ölülerine mislleme, işkence yapılmasını da, yasakladı. Semüre bin Cündüb (r.a) der ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bize, yeminlerimizden dolayı keffâret ödemeyi emr ve müşriklerin ölülerine misilleme işkence yapmaktan bizi nehy etmedikçe, gazablandığı yerden ayrılmadı. Kendisi de, yemininden dolayı keffâret verdi!”

Harb meydanlarında vurulup şehid düşenler yıkanmazlar. Onların üzerlerindeki elbiseleri de soyulmaz, onunla gömülürler. Bu da ihtimal ki onlar hakkında:

      “-Allâh yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Bilakis onlar Rab’leri katında diridirler!” 15

Buyurulmuş, ve diri oldukları açıklanmış olduğu içindir.

Gerek Hz.Hamza, gerekse diğer şehidler yıkanmadan gömülmüş-lerdir. Ancak, Hz.Hamza’nın o gün cünüb olduğu için melekler tarafından yıkandığını Resûlullah (s.a.v) haber vermiştir.

Vakidi’nin Meğazisinde bahsedilen bu rivayet oldukça dikkat çekici olduğunu belirtelim! Zira, Hz.Hamza (r.a) bir gün önce, Cuma namazını kılmış, Uhud’a gelmiş ve Şehid olduğu Cumartesi günü de oruçlu idi! Oysa; Hanzala bin Ebû Amr’ın bir gecelik evli iken yetiştiremediği için cünüb olarak Uhud’a geldiği, ve şehid olunca da onu melekler tarafından yıkandığının haberi verilmiştir. Yine’de en doğrusunu Allâh bilir deriz!

Hz.Hamza’nın bacısı Hz.Safiyye’nin getirdiği iki hırkadan genişçe olanına Hz.Hamza, diğerine de, Hz.Hamza (r.a)’ın yanında vurulup şehid düşmüş bulunan bir Ensâr’i ye sarıldı.

Zübeyr bin Avvam (r.a) der ki:

“-Annem, yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp şöyle dedi:

      “-Bunları, kardeşim Hamza için getirdim. Bunlara sarınız Onu!”

Hırkalara sarmak için dayım Hamza’nın yanına vardık. Hamza’nın yanında Ensâr’dan bir şehid vardı. Hamza’yı iki hırkaya sarıp Ensâri’yi kefensiz bırakmaktan utandık. Hırkanın biri Hamza’nın, diğer birisi de, Ensâri’nin dedik. Hırkanın biri öbüründen büyük olduğu için aralarında kura çektik. Hz.Hamza’nın sarıldığı büyük hırka, Hamza’ya kısa geldi-ğinden baş tarafına çekilince, ayakları açıldı. Ayaklarına çekilince de baş tarafı açıldı. Resûlullâh (s.a.v), hırkanın baş tarafına çekilmesini, ayakla-rının ızhır otu ile kapatılmasını emretti. Resûlullâh (s.a.v) başını kaldırıp Ashabına bakınca, onların ağladıklarını gördü. Onlara:

      “-Niçin ağlıyorsunuz?”diye sordu.

      “-Yâ Resûlallâh! Amucana geniş bir kefen bulamadık da, onun için ağlıyoruz!”denildi. Resûlullâh (s.a.v):

“-Zaman gelecek, Halkın, kasaba, köy ve çiftliklere gidecekleri ora-larda yiyerek, içerek içerek, giyinip, kuşanarak, binitlere kurularak refah içinde yaşayıp ölecekleri, ev halklarına:

      “-Siz de bizim yanımıza geliniz. Siz, çekirgelik, ağaçsız yerdesiniz!” diye yazacakları bir zaman da, gelecektir!”buyurdu.

Kefen kıt, şehidler de çok olduğu için, yerine göre, bir kefene iki üç şehid birden sarılmak zorunda kalındı. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hamza’nın

cenaze namazını yedi tekbirle kıldırdı. Diğer şehidler, Hz.Hamza’nın yanına getirildikçe, Resulullah Hz.Hamza ile birleştirerek onun cenaze namazını kılmakta idi. Böylece Hz.Hamza (r.a)’ın üzerine yetmişten fazla namaz kılınmış oldu. Yâni, Hz.Hamza’nın yanına dokuz şehid getirildi. Resûlullâh (s.a.v) yedi tekbir ile onların cenaze namazlarını kıldı. Dokuzu kaldırıldı. Hz.Hamza, olduğu yerde bırakıldı. Sonra, dokuz şehid daha getirilip Hz.Hamza’nın yanına konuldu Resûlullâh (s.a.v) yine yedi tekbirle onların cenaze namazlarını da, kıldı. Şehidler kalmayıncaya kadar yedi defa böyle yapıldı.

Hz.Hamza’nın ilk önce dört tekbir ile namazının kılındığı, ğrub halinde kılınan namazların birincisinde dokuz, ikincisinde yedi, üçüncü-sünde beş tekbir alındığı da rivayet edilir. Hatta o zaman Uhud şehidleri- nin cenaze namazlarının kılınmadığı, namazlarının, gömüldükten sekiz yıl sonra kılındığı da, rivayet edilir ise de bu zayıf olarak kabul edilmiştir.

Resûlullâh (s.a.v), Uhud günü, şehidlerin üzerlerinde bulunan silâh-ları, zırhları, kan bulaşmamış, kürkleri soyulduktan sonra kanları ve kalan elbiseleriyle gömülmelerini emretti. Ensâr:

      “-Yâ Resûlullâh! Şehidlerimiz pek çok! Ne yapalım, bize ne buyur-ursunuz?”diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Derin ve geniş kabirler kazınız. Her kabre, ikişer, üçer koyunuz!” buyurdular.

      “-Önce hangilerini koyalım?”diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-En çok Kûr’ân bileni, önce koyunuz!”buyurdu.

Hz.Hamza’yı;kabrine, Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, Hz.Ali ve Zübeyr bin Avvam indirdi. Resûlullâh (s.a.v) kabrin başında oturdu. Abdullâh bin Cahş, Hz.Hamza’nın kabrine konuldu. Hz.Hamza Abdullâh bin Cahş’ın dayısı idi. Uhud’da şehid olanların altmış dördü Ensâr’dan, altı tanesi ise içlerinde Hz.Hamza olmak üzere Muhacirlerdendi.

Resûlullâh (s.a.v) ve sahabeler, Uhud şehidlerini Uhud meşhedine defnettikten sonra akşama doğru Medine’ye döndüler. Ensâr kadınları, Resûlullâh’ın sağ sâlim geri geldiğini görmek için yollara dökülmüş, bakı-şıyorlardı. Resûlullâh (s.a.v), Ensâr evlerinden herhangi bir evin önünden geçerken kadınların Uhud’de şehid olan erkekleri için ağladıklarını, feryad ettiklerini işitti. Gözlerinden yaşlar aktı.

      “-Fakat, amcam Hamza için ağlayanlar yok!” buyurdu.

Bunu duyan Ensâr evlerine yetiştikten sonra kendi şehidlerine ağla-mayı bırakıp Resûlullâh’ın amcası Hz.Hamza için ağlamaya geldiler.

Bunlardan Sa’d bin Muaz (r.a) Resûlullâh’ın evine kadar birlikte gittikten sonra kendi evine kadınların yanına döndü. Sa’d bin Muaz ve Üseyd bin Hudayr, Abdüleşhel oğullarının evlerine döndükleri vakit otuza yakın yaralılarının tedavisi ile uğraşırlarken, kendi şehidleri olan Amr bin Muaz’a ve diğerlerine ağlamayı kesmelerini, hemen gidip Resûlullâh’ın hanesinde iki ğarib gibi, amcasına ağlayan, Resûlullâh ve kızı Fâtıma ile birlikte Hz.Hamza için ağlamalarını kadınlarına emrettiler.

Akşamla yatsı arasında, Resûlullâh (s.a.v)’ın evine göndermediği, Hz.Hamza için ağlamayan hiçbir kadın kalmadı. Muâz bin Cebel, Selime oğulları kadınlarıyla geldi. Abdullâh bin Revâha, Belhâris bin Hazrec kadınlarıyle geldi. Resûlullâh (s.a.v), gecenin üçte birine doğru uykudan uyanınca, bir ağıt işitti.

      “-Nedir bu ağıt!”diye sordu.

      “-Ensâr kadınları, yâ Resûlallâh! Amcanız Hamza’ya ağlıyorlar!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, onlardan da, evlâdlarından da râzı olsun! Ben böylesini iste-memiştim!”buyurdu.

Gece, bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen, onları, erkekleriyle birlik-te evlerine gönderdi. Ertesi günden itibaren de, ağlayıp sızlamayı kesin olarak yasakladı.

Hz.Hamza’yı şehid eden Vahşi bin Harb Mekke’nin fethinden sonra Tâif’e kaçıp oraya yerleşti. Tâifliler, İslâmiyeti kabul ettiklerini bildirmek üzere Medine’ye bir heyet gönderdiklerinde Vahşi bin Harb’de onlarla birlikte Medine’ye gelip Resûlullâh’ın huzuruna çıktı.

Amcasının şehid edilişini kendisinden dinlerken büyük bir teessüre kapılan, Resûlullâh (s.a.v), ona, bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Resûlullâh (s.a.v)’ın Vahşi’yi cezalandırmak şöyle dursun ona kötü bir söz bile söylememekle beraber kendisini görmeye tahammül edemeyeceğini ifâde etmesi, Hz.Hamza’yı ne kadar çok sevdiğini göstermesi bakımından dikkate değer bir olaydır.

Uhud Şehidlerinin Mükâfatı:

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“-Uhud’da kardeşleriniz şehid oldukları zaman, yüce Allâh, onların ruhlarını yeşil kuşların kursaklarına koydu ki, onlar, cennetin ırmakların-dan sulanır, meyvelerinden yerler. Arş’ın gölgesinde asılı altın kandillere gidip yuvalanır, tünerler. Onlar, böyle, yiyecek ve içeceklerinin hoşluğu-nu, güzelliğini görünce:

      “-Keşke, Allâh’ın bize neler ikrâm ettiğini, kardeşlerimiz bilselerdi de, Cihaddan çekinmeseler, çarpışmaktan korkup düşmandan yüz çevir-meselerdi!”dediler.

Yüce Allâh:

      “-Tarafınızdan, Ben, kardeşlerinize bu söylediklerinizi tebliğ eder, ulaştırırım!”dedi, ve, indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:

“- Sakın Allâh yolunda öldürülenleri ölmüşler sanma! Hayır onlar diridirler! Rab’ları katında rızıklanırlar! Allâh’ın lütfundan kendilerine bahşettiği saadetle memnun olarak rızıklanırlar.

Arkalarından şehid olup kendilerine yetişemiyen mücahidlere, onlara bir korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelerler.

Allâh’ın bir nimetini, bir de fadlı ve lütfunu ve Mü’minlerin mükâfatını zâyi etmeyeceğini müjdelerler!” 16

“-Yüce Allâh, onlara görünüb:

      “-Ey benim kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu ziyadesiyle tattırayım?!”der.

Onlar:

      “-Ey Rabbımız! Bize verdiğin nimetlere üstün bir nimet yok ki, iste-yelim. Biz, cennette istediğimiz şeylerden yeyib duruyoruz ya!”derler.

Sonra, yüce Allâh, tekrar görünür ve:

      “-Ey benim kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu ziyadesiyle tattırayım?!”der.

Onlar yine:

      “-Ey Rabbımız! Bize verdiğin nimetlere üstün bir nimet yok ki, isteyelim. Biz, cennette istediğimiz şeylerden yeyib duruyoruz ya!”derler.

Sonra, yüce Allâh, onlara tekrar görünür ve:

      “-Ey benim kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu ziyadesiyle tattırayım?!”der.

Onlar yine:

      “-Ey Rabbımız! Bize verdiğin nimetlere üstün bir nimet yok ki, isteyelim. Biz, cennette istediğimiz şeylerden yeyib duruyoruz ya! Biz, istesek istesek, ancak, ruhlarımızın, cesetlerimize geri çevrilip dünyaya döndürülmemizi ve Senin yolunda çarpışarak tekrar şehid olup öldürül-memizi isteriz!”derler.

Ashab’dan Mikdam bin Ma’dikerib’in rivâyetine göre:

“-Resûlullâh (s.a.v), Şehid için altı haslet vardır.

1-Kanının dökülen ilk damlasıyla şehid’in tüm günahları bağışlanır.

2-Şehid, Cennetteki makamını görür.

3-Kabir azâbından kurtulması için kendisine yardım olunur.

4-Kıyametin en büyük korkusundan emniyet ve selâmette kalır.

5-Şehidin yakınlarından yetmiş kişiye şefaat etme hakkı verilir.

6-Şehidin başına, dünyadan ve dünyadakilerden daha hayırlı ve daha değerli olan Yâkuttan Vakar Tac’ı konur!”

Resûlullâh (s.a.v), bir hadislerinde de:

      “-Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, dünya-dan ayrılan bir Mü’min, dünyaya ve dünyadakilere, gündüzün bir saatinde bile, geri dönmeyi arzu etmezler. Ancak, şehidler, Allâh yolunda çarpışa-rak öldürülmeleri için, dünyaya tekrar dönmeyi arzu ederler!”buyurdu.

Tirmizi’nin rivâyet ettiği bir Hadis’e göre:

      “-Şehidler gördükleri üstün ikrâm ve mükâfattan dolayı: On kerre dünyaya dönüp Allâh yolunda öldürüleyim!”derler,

Resûlullâh (s.a.v), başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar:

      “-Varlığım, kudret elinde bulunan yüce Allâh’a yemin ederim ki, ben, Allâh yolunda öldürülmemi, sonra, diriltilmemi; sonra öldürülmemi, sonra, diriltilmemi; sonra öldürülmemi, sonra, diriltilmemi; sonra öldür-ülmemi ne kadar arzu ederdim!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh yolunda öldürülmek, bütün günahlara keffâret olur, onları örter, bağışlar!”deyince, Cebrâil (a.s):

      “-Borç, müstesna!”diye uyardı.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Borç, müstesnâdır!”buyurdular.

Yine hadislerde açıklandığına göre:

      “-Allâh yolunda öldürülmek, şehitlere pire ısırması ve çimdiklen- mek gibi hafif gelir!”

Resûlullâh (s.a.v) Uhud şehidliği ziyaret edip:

      “-Allâh’ım! Bu kulun ve Peyğamberin, şunların şehid olduklarına ve Kıyâmet gününe kadar kendilerini ziyaret eden ve selâmlıyanlara muka-bele de bulunacaklarına şehâdet eder!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), her yıl, Uhud Şehidlerini ziyâret ederlerdi. Uhud Vadisi’nin ağzına vardığı zaman, yüksek sesle:

      “-Sabrettiğiniz için, selâm olsun size! Âhiret saâdeti ve nimeti ne güzeldir!” âyetini okurdu. 17

Uhud şehidleri anıldığı zaman:

      “-Vallâhi, ashabımla birlikte ben de, şehid olub Uhud Dağı’nın bağ-rında gecelemeyi ne kadar isterdim! Ben, bunların, Allâh yolunda gerçek şehidler olduklarına Kıyâmet gününde şâhitlik edeceğim! Gidiniz, siz de onları ziyâret ediniz. Onlara selâm veriniz! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: Onlar, Kıyâmete kadar, selâm veren kimsenin selâmına, duasına ve ziyâretine mukâbele ederler!”buyururlardı.

Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer ve Hz.Osman (r.a), her yıl Uhud şehidlerini ziyâret ederlerdi. Hz.Fâtıma (r.a), iki günde, üç günde bir Uhud’a gider, amucası Hz.Hamza (r.a)’ın kabrini ziyâret eder, orada ağlar, dua eder, kabri düzeltirdi.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a), ticaret eşyasıyla Medine yakın-larındaki Gabe mevkiine giderken şehid kabirlerinin arkasından gelir üç kerre:

      “-Esselâmü âleyküm!”der, sonra arkadaşlarına döner:

      “-Siz, selâmınıza mukabele edecek, ve karşılık verecek bir cemâata selâm vermez misiniz ki, onlar Kıyâmete kadar, selâm veren kimsenin selâmına mukabele ederler!?”derdi.

Sahabeden Muhammed bin Mesleme ile Seleme bin Selâme (r.a), Uhud’a giderler, ilk önce Hz.Hamza’nın kabri üzerinde durub onu selâm-larlar, onun ve Abdullâh bin Amr, bin Harâm’ın, kabirleri yanında bir müddet dururlardı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Hanımı Ümmü Seleme (r.a)’da her ay Uhud’a gider, şehidleri selâmlardı. Bir gün yine yanında uşağı Teyyihan ile Uhud şehidliğine gitmişti. Teyyihan’ın, şehidleri selâmlamadığını görünce:

      “-Ey ahmak çocuk! Onları, selâmla madın değil mi? Vallâhi, onlar, Kıyâmete kadar kendilerine selâm verenlere mukabele ederler!”dedi.

Fâtımatü’l-Huzâiyye der ki:

“-Uhud Şehidliğinde iken güneş batmıştı. Yanımda kız kardeşim bulunuyordu. Kız kardeşime:

      “-Gel de Hz.Hamza’nın kabrine selâm verip dönelim?”dedim.

      “-Olur!”dedi.

Birlikte varıp Hz.Hamza’nın kabri üzerinde durduk:

      “-Esselâmü aleyke! Selâm Sana! Ey Resûlullâh’ın Amucası!”dedik.

      “-Ve Âleykümesselâmü ve rahmetullâhi! Allâh’ın selâm ve rahmeti size de olsun!”diye selâmımıza karşılık verildiğini işittik!

O zaman, iki kız kardeş, hayretle birbirlerine:

      “-Yakınımızda da, insanlardan hiç bir kimse yok!”dediler.

Attaf bin Hâlid der ki:

“-Bana halam anlattı. Kendisi Uhud Şehid’liğini ziyaret etmişti. Yanımda, dedi, binek hayvanını muhafaza eden iki çocuktan başka kimse bulunmuyordu. Uhud şehidlerini selâmladım. Selâmıma karşılık verildi-ğini ve:

      “-Vallâhi, biz birbirimizi tanıdığımız gibi, sizleri de, tanıyoruz!” dediklerini işitince, tüylerim ürperdi!

      “-Ey çocuk! Katırımı yaklaştır!”dedim ve hemen katıra bindim.

Başka bir rivayete göre: Attaf’ın halası:

“-Hz.Hamza’nın kabri yanında hayvanımdan indim. Orada, Allâh’ın benim için dilediği kadar namaz kıldım. Vâdide, hayvanımın başını tutup duran uşağımdan başka ne bir seslenici, ne de ona cevab verici kimse vardı. Namazımı bitirince, elimle şöylece kabre işâret ederek:

      “-Essâlamü Âleyküm!”dedim.

Yerin altından gelen bir sesin, selâmıma karşılık verdiğini işittim! Yüce Allâh’ın, beni yarattığını, geceyi, gündüzü nasıl şübhesiz biliyor isem, bunu da, öyle biliyorum! Selâmıma karşılık verildiği zaman, bütün tüylerim ürperdi!”demiştir.

Meşhur Sahabe, Câbir bin Abdullâh (r.a) der ki:

“-Muâviye bin Ebi Süfyan, Uhud’da su çıkarmak istediği zaman, Medine vâlisine yazmıştı. Medine vâlisi, Uhud vadisi, volkanik, sert ve kayalık olduğu için. Muâviye’nin yazısına:

      “-Uhud’de Şehid kabirlerinin bulunduğu yerden başka yerden su çıkarmaya güç yetiremiyeceğiz!”diye yazdılar.

Bunun üzerine Muâviye:

      “-Şehidlerin kabirlerini açıp kemiklerini başka bir yere naklediniz!” diye yazdı.

Ben, Uhud Şehidlerinin sanki uykuya dalmış kişiler gibi, adamların omuzlarında, birer birer taşındıklarını gördüm. Hamza’nın ayağının yanı, otsuz, ince çakıllı düz yere değince, kanadı!”

Veya: ayağına demir kazmanın ucu değince, kanadığı da, rivâyet edilir. Halbuki Medine toprağı çorak tuzlu olduğundan, gömülen ölü, kab-rinde bir gecede bozulur. Oysa şehidler hiç bozulmamıştı. Abdullâh bin Amr, bin Haram ile, Amr bin Cemuh, bir kabre birlikte gömülmüşlerdi. Kabirleri, sel suları arkına doğru idi. sel suları onların kabrini oymuştu.

Abdurrahman bin Ebi Sa’asa’nın bildirdiğine göre:

“-Aradan kırk altı yıl geçtikten sonra, kendilerine yeni kabir kazıldı. Oraya kaldırılmak üzere, kabirleri açıldığı zaman, sanki, dün ölmüş gibi cesedleri hiç değişmemiş bir halde bulundu! Abdullâh bin Amr, yaralan-dığı zaman, elini yarasının üzerine koymuş ve öylece gömülmüştü. Kabri açılıp eli yarasının üzerinden ayrılmak ve yanına uzatılmak istenilince, yarası kanamağa başladı! Eli, olduğu gibi bırakıldı. Eli eski yerine, yüzün-deki yarasının üzerine konulunca, kanama durdu. Gömüldükten kırk altı yıl sonra, şehidlerin kabirleri açıldığı zaman, misk kokusu gibi bir koku yayılmıştır.

Başka bir rivâyette ise: Câbir bin Abdullâh (r.a):

Kabri açıldığı zaman babası Abdullah bin Amr bin Haram’ın uyur gibi buluduğunu, az veya çok hiç bir değişikliğe uğramadığını, yüzünün, siyah beyaz çizgili bir kefenle, ayaklarının da, Üzerlik otuyla örtülü bulun-duğunu, aradan kırk altı yıl geçtiği halde, Uhud şehidlerinin hiç değişme-diğini söyler. 18

Hz.Hamza (r.a), son derece titiz bir kimse idi. Ayrıca çok serbest olarak hareket ederdi. En büyük özellikleri ise mert ve kahraman olması idi. Birkaç defa evlenmiştir. Hanımları arasında, Selma bint-i Ümeys’i, Havle bint-i Kays’ı, ve el-Mille bint-i Mâlik el-Evsi’yi sayabiliriz.

Bu hanımlarından Havle bint-i Kays’tan: Umâre, adında bir kızı, el-Mille bint-i Mâlik, el Evsi’den ise: Ya’lâ, Âmir, Emetullâh, adında üç oğlu, Ammâre veya Fâtımâ, Ümmü Varaka adında iki tane kız çocukları olmuştur. Çocuklarından Ebû Ya’lâ’nın çocukları olmuş ise de bunlar uzun müddet yaşamamışlardır. Diğerlerinden ise nesli kesilmiştir.

Hz.Hamza’nın diğer hanımı Hâris el-Hilâliye’nin kızı Selma bint-i Ümeys’e idi. dolaysiyle kayın validesi ise: Hind bint-i Avf, bin Züheyr, el-Kureyşi’dir. Selma bint-i Ümeys (r.a) validemiz’ın annesi, Mekke’nin çok sayğın hanımlarından biridir. Hind bint-i Avf, birkaç kez evlenmiş olub bu evliliklerindende dokuz tane kızları vardı, her bir kızını Mekke’nin önemli âilelerinden birine vererek, onlarla âilevi bağlar tesis etmiştir.

Büyük âlim İbn-i Habib:

      “-Hind’in sahib olduğu damatlar kadar asil damatlara sahib hiç bir Arab kadını yoktur!”demektedir. 19

Selma bint-i Ümeys’e (r.a)’nın, Anne, veya anne baba bir bu kız kardeşlerinin hepside İslâm tarihinde çok meşhur olmuş kişilerdir ki, Resûlullâh (s.a.v) bu bahtlı bacılara:

      “-Mü’mine kardeşler!”pâyesi’ni vermiştir. Bu kızkardeşler şöyledir.

Anne baba bir kardeşleri:

1- Meymûne bint-i Hâris, İslâmdan önce, Câhilliye devrinde Mes’ûd bin Amrü’s-Sekafi ile evli iken onunla anlaşamıyarak ayrıldı. Bu evlilik-ten sonra da, Sehcere bin Ebi Rühm bin Abduluzza ile evlenmişti. O da vefât edince, dul kaldı. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi.

2-Lübabetü’l-Kübra Ümmü’l-Fadl; Hz.Abbas’ın hanımı, Abdullah bin Abbas, Fadl, Kusem, Mabed, Abdurrahman, ve Meşhur hanım muhad-dis ve âlimlerden olan Ümmü Habibe’nin Anneleridir.

3-Lübabetü’l-Suğra; Velid bin Muğire’nin eşi, Hz.Hâlid bin Velid’in muhterem annesi dir.

4-Âsmâi, Ubeyy bin Halef’in eşidir.

5-Azze, Ziyad bin Abdullah bin Mâlik’in hanımıdır.

Anne bir kız kardeşleri ise şunlardır;

1-Zeyneb bint-i Huzeyme: ilk önce, Resûlullâh (s.a.v)’ın amcası oğlu Tufeyl bin Hâris ile evliyken ondan boşandı. Sonra, diğer kardeşi Ubeyde bin Hârise ile evlendi. Onun, Bedir’de Şehâdeti’nden sonra, Abdullah bin Cahş ile evlendi. Onun’da Uhud’da şehâdetinden sonra Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi, üç beş ay sonra da vefat ettiler.

2-Esmâ bint-i Ümeys’e, Hz.Câ’fer bin Ebû Tâlib (r.a)’in eşi, onun şehâdetinden sonra, Hz.Ebû Bekr (r.a) ile evlendi. Onun vefatından sonra ise, Hz.Ali bin Ebi Tâlib (r.a) ile evlendi.

3- Selmâ bint-i Ümeys’e, Hz.Hamza (r.a)’ın eşi, onun Uhud’da şehid olmasından sonra, Şeddâd bin Hâdiyyü’l-Leysi ile evlenmiştir.

4-Selâme bint-i Ümeys’e, sahabeden Abdullah bin Kâ’b’ın eşidir.

Hz,Hamza (r.a)’ın, Selmâ bint-i Umeys’den doğma kızı asıl isminin Fatıma olan Umâme, Mekke’de bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) hicretin yedinci yılında bir yıl önce yapamadığı Umresini kaza etmek üzere Mekke-’ye geldiği sırada, Hz.Alî (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Amcâmızın biricik yetim kızını, müşriklerin arasında ne diye bırakılım?”demiş, Resûlullâh (s.a.v)’de bunu ğayet olumlu karşılamıştır.

Hz.Ali (r.a), Umâme bint-i Hamza’yı, erkekler arasında Kabe’yi tav-af ederken görüb elinden tutmuş ve Hz.Fâtıma’nın yanına getirmişti:

      “-Amcanın kızı yanında dursun!”demiş onu, Hz.Fâtma’nın bindiği devenin hevdecine koymuştu”

Veya;Resûlullâh Mekke’den ayrılırken, Ümâme bint-i Hamza (r.a):

      “-Amca! Amca!”diye seslenerek Resûlullâh’ın arkasına düşmüş Resûlullâh (s.a.v)’de, onu alıb Medine’ye getirmiştir.!”

Daha sonra ise Hz.Hamza’nın kızı Ümâme üzerinde anlaşmasızlık çıktı şöyle ki:Zeyd bin Hârise, Hz.Hamza’nın şehâdetinden sonra, onun çocuklarının velîsi ve vasisi kendisi olduğunu söyledi. Çünkü, Resûlullâh, Zeyd bin Hâris ile Hz.Hamza’yı Mekke’de iken din kardeşi ilan etmişti. Bunun için de, Zeyd bin Hârise (r.a):

      “-Kardeşim Hamza’nın kızını, görüb gözetmeye, ben, daha haklı ve layığım!”dedi.

Hz.Ca’fer bin Ebû Tâlib (r.a), bunu işitince:

      “-Teyze’de, bir annedir! Teyzesi zevcem olarak bulunan Esmâ bint-i Umeys’den dolayı Umâme’yi, görüb gözetmeye, ben, daha haklı ve daha layıkım!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Amcamın kızı hakkında anlaşmazlığa düştüğünüzü görüyorum. Halbuki, onu, müşriklerin arasında gören, çıkarıb getiren benim. Siz, ona, soyca benim kadar yakın değilsinizdir. Ben, onu, görüp gözetmeye, sizden daha haklı ve layıkım dır!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-O halde, aranızda, ben, hüküm vereceğim!”

      “-Ey Zeyd! Sen, Allâh’ın ve Resûlünün dostusun!”

      “-Ey Ali! Sen de, benim kardeşim ve arkadaşımsın!”

      “-Ey Ca’fer! Sen de, bana yaratılışça ve huyca en çok benzersin!”

      “-Ey Ca’fer! Umâme’yi görüp gözetmeye, sen, daha haklı ve lâyık-sın. Çünkü, onun, teyzesi ile evli bulunuyorsun. Kadın, ne teyzesi, ne de, halası üzerine nikahlanıb gelemez!”buyurdu.

Hz.Cafer (r.a)’in, Umâme’yi görüb gözetmesine hüküm verdi.

Resûlullâh (s.a.v), bu hükmü verince, Hz.Ca’fer, sevincinden, ayağa kalkıp Resûlullâh’ın çevresinde tek ayağı üzerinde Hacel yapıp seke, seke yürümeğe başladı. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Yâ Ca’fer! Nedir bu?”diye sordu.

Hz.Ca’fer (r.a):

      “-Bu, Habeşlilerin, sevinçlerinden, krallarına yaptıklarını gördüğüm bir şeydir! Yâ Resûlallâh! Necaşî’de, bir kimseden hoşlandı mı, kalkar, onun çevresinde tek ayağı üzerinde seke, seke yürürdü!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hamza (r.a)’ın kızı, Ümâme bint-i Hamza’yı, daha sonra üvey oğlu olan Hz.Ümmü Seleme’nin oğlu Seleme bin Ebû Seleme ile evlendirmiştir. 20

Bundan önce, Hz.Ali (r.a), Hz.Hamza ile Resûlullâh’ın süt kardeşi olduklarını bilemediğinden, Resûlullâh’a, Ümame’ye sahib çıkılması için amcasının bu güzel kızı ile Resûlullâh’ın evlenmesini teklif etmiş, Fakat, Resûlullâh (s.a.v), buna şöyle bir tepki göstermişti:

      “-Ümame, benim süt kardeşimin kızıdır. Allâh kişinin süt kardeşinin kızı ile evlenmesini haram kılmıştır!”diye hatırlatmıştır.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in Uhud’da şehid olmuş olan meşhur amcası Hz.Hamza (r.a)’ın kızı Umâme bint-i Hamza, o tarihler de Mekke’de idî. Babası Hamza’nın şehâdetinden dahi geç haberdar olmuştu. Ümâme, bazı muhaddisîn’in bize söylememekte itinâ ettikleri bir takım sebeplerden dolayı pederinin arkası sıra Hicrete iştirak etmemiş ve hep Mekke’de kalmıştı. Yoksa, müşriklik dinine sâdık bir halde vatanı Mekke’de kalmış olan annesi, Selma bint-i Umeys’in tesiri ile böyle olmuş olması muhte-meldir!”deniliyorsa da, bu tamamen yalan ve yanlıştır.

Selmâ bint-i Umeys, müşriklik dinine bağlı kalmış değil, bilâkis kız kardeşi Esmâ bint-i Umeys’le birlikte Müslüman olmuştur. Esmâ bint-i Umeys’in Müslüman oluşu ise, Resûlullâh (s.a.v)’in Mekke’de Erkam’ın evine girib orada İslâmiyet’i yaymağa çalışmasından öncedir.

Selmâ bint-i Umeys’e, Hz.Hamza’nin Uhud’da şehid olması üzerine dul kalmıştır. Daha sonraları, Şeddâd bin Hâdiyyü’l-Leysî ile evlenmiştir. Selmâ bint-i Umeys’in, Abdullah bin Şeddâd, Abdurrahman bin Şeddad ismindeki oğulları, bu kocasındandır. Şeddâd bin Hâdiyyü’l-Leysî, Hâşim Oğullarının müttefiki olub Medine’de otururdu. Sonradan evini Kûfe’ye nakletmiş ve orada oturmuştur. 21

Bedir ve Uhud Savaşları’na katılan ve büyük başarılar gösteren, Hz.Hamza (r.a) hakkında Resûlullâh (s.a.v)’ın beyan buyurdukları bir çok hadisi şerifleri vardır. Bunlardan bir kaçını teberrüken burada aktaralım:

      “-Cebrâil bana geldi ve Hamza’nın semada Allâh’ın ve Resûlü’nün arslanı, Esedullâh diye yazıldığını haber verdi!”

      “-Allâh’ın insanları topladığı (mahşer) gününde halkın en faziletlisi Peyğamberlerdir. Onlardan sonra şehidler gelir. Şehidlerin en faziletlisi ise Hamza’dır!” 22

Resûlullâh (s.a.v)’ın dilinden:

      “-Seyyidü’ş-Şüheda!”

Dediği ve şehid olduktan sonra cesedi melekler tarafından yıkanan Seyyid Hamza (r.a)’ın mezarı bugün Medine’de Uhud şehidliğindedir. Onu ziyaret edecekleri beklemektedir.

Hz.Hamza bin Abdülmuttalib (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’den şu meâlde bir tek hadis rivayet etmiştir:

      “-Allah’ım! Senden İsm-i Â’zam’ın ve büyük rızan hürmetine istekte bulunuyorum!”şeklindeki duaya devam ediniz.

Kâ’b bin Mâlik (r.a) Hz.Hamza’nın şehadetinden sonra ona birkaç beyitle ağıt yakmıştır, Onlardan biri:

“-İşte Hamza öldürüldü dedikleri günün sabahı,

Gözlerim haklı olarak ona ağladı.

Ağlamaktan kendini alamadı.

Ağladı, O Ma’bûd’un arslanına!” 23

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



Kaynaklar



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-204-208 
2- En’am-122 
3- Esbabı Nüzül-H.Tahsin Emiroğlu 1969-Konya Yeni kitab basımevi-5-312 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-228-234 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-328 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-142 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-137-139-148 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-149 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-147 
10- Muhtasar Fethü’l-Bâri-Ğanimet-1-3091-Cild-6-Sayfa-425-433, 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-236 
12- Necm-3 
13- Âl-ı İmran-122-123-143 
14- Nahl-126-127 
15- Âl-i İmran-169 
16- Âl-i İmrân-169-170-171 
17- R’ad suresi-24 
18- Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-50-239-Uhud Savaşı Niçin ve Nasıl Hazırlandı, Özetidir. 
19- İbn-i Habib, el-Muhabbar-s-109 
20- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-353 
21- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-356 
22- Rûdâni,Cemu’l-Fevâid-8910-Hâkim, Müstedrek-4876 
23- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-1-532-No-1828