Hadice Bint-i Huveylid/Peygamberin İlk Eşi

Hz. Muhammed (A.S)'ın ilk hanımı. Hadice bint-i Huveylid (r.a) validemiz, takriben Nübüvvetten 55 yıl kadar önce, Miladi 555 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Kabile neseb ve soyu ise: Hadice bint-i Huveylid bin Esed bin Abdüluzza bin Kusay bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne dir.

Hadice Bint-i Huveylid/Peygamberin İlk Eşi
Hadice Bint-i Huveylid/Peygamberin İlk Eşi

 Baba Adı    :    Huveylid bin Esed.
 Anne Adı    :    Fâtıma bint-i Zeyd, Beni Amr bin Lüey dir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 555 yılında, Nübüvvetten ellibeş yıl kadar önce Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Nübüvvetin 10. yılı, 17 Ramazan, Miladi 19 Nisan 620 yılında 65 yaşlarında Mekke’de vefât etmiştir. Kabri, Mekke’de Cennetü’l-Mualla’dadır.
 Fiziki Yapısı    :    İki kez dul kalmasına ve o güne kadar üç çocuk annesi olmasına rağmen, tüm Mekke’nin kendisi ile evlenmek için can atacak kadar güzel, Mü’minlerin annesidir.
 Eşleri    :    1-Ebû Hâle Mâlik bin Nebbâş 2-Âtik bin Aiz bin Abdullah bin Amr bin el-Mahzumi 3-Resûlullâh (s.a.v).
 Oğulları    :    1.Eşinden; Hind bin Ebû Hâle, ve; Hâris bin Ebû Hâle, 3. Eşi Resûlullâh’dan;1-Kasım, 2-Tahir, 3-Abdullah.
 Kızları    :    2.Eşinden1-Hind bint-i Âiz. Resûlullâh’dan 1-Zeyneb 2-Rukeyya 3-Ümmü Külsüm 4-Fâtımatü’z-Zehra.
 Gavzeler    :    Savaşlara yetişmedi.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Hicreti göremedi
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    1 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Hadice bint-i Huveylid bin Esâd bin Abdül-uzza bin Kusay bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne el-Kureyşiy el-Esedi dir.
 Lakap ve Künyesi    :    et-Tahire, Ümmü’l-Kasım, Ümmü’l-Hind, el-Kübra.
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’in birinci hanımları. Kız kardeşi Hale Ebu’l-As’ın annesidir. Zübeyr bin Âvvam, Hâkim bin Hizâm’ın halaları, Amr bin Esed, amcası; Varaka bin Nevfel ise babasının amcasının oğludur. Ehl-i beyt’ın, Seyyidlerin, Şeriflerin, Nineleridir.



Hadice Bint-i Huveylid Hayatı



Hadice bint-i Huveylid (r.a) validemiz, takriben Nübüvvetten 55 yıl kadar önce, Miladi 555 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Kabile neseb ve soyu ise: Hadice bint-i Huveylid bin Esed bin Abdüluzza bin Kusay bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Mâlik bin Nadr bin Kinâne dir. El-Kureyşi, el-Esedi’dir. Soy yakınlığı ise; baba tarafından beşinci göbekte, Annesi Fâtıma tarafından; dokuzuncu göbekte Resûlullâh (s.a.v)’ın nesebi ile birleşir. Kureyş’in eşrafından olan babası Huveylid bin Esed, kaynakların önemli bir kısmına göre cahileye döne-mindeki Ficar Savaşları’ndan önce öldü. Annesinin adı; Fâtıma bint-i Zeyd (Zâide) bin Cündeb bin Asem bin Hidm bin Revâha bin Hacer bin Abd bin Mais bin Amir bin Lüey bin Ğalib bin Fihr bin Mâlik’dir. Beni Amr bin Lüey kabilesine mensubdur. Annesinin soyu: Lüey bin Ğalib’de Resûlullâh’ın soyu ile birleşir.

 

Üstün Bir İffet Sahibi Olduğundan Tahire (Temiz Kadın) Lakabıyla Çağırılırdı

Künyeleri ise:Hadicetü’l-Kübra, Tâhire, Ümmü’l-Kâsım, Ümmü’l- Hind’dir. El-Kübrâ sıfatı ise;Resûlullâh (s.a.v)’ın en büyük hanımı olması sebebiyle, daha sonraki dönemlerden itibaren bu sıfat hep kullanılmıştır. Hadice bint-i Huveylid (r.a), Câhilliye devrinde bile çok üstün bir iffet sahibi olması sebebiyle, Tahire lakabıyla çağırılırdı. Ümmü’l-Kasım ve Ümmü’l-Hind künyeleri ise çocuklarından dolayı kendisine verilen birer künyelerdir. Her çocuğunun ismine istinaden verilebilir.

Hz.Hadice (r.a)’ın Âvvâm, Nevfel ve Hizâm adlarında üç tane erkek kardeşi, Hâle ve Rukiyye isminde de iki kız kardeşi vardı. Erkek kardeşle-rinden Avvâm: Zübeyr bin Avvâm’ın babasıdır. Hizâm ise; Hâkim bin Hizâm (r.a)’ın babasıdır. Bundan dolayı Hz.Hadice, Zübeyr bin Avvam ve Hâkim bin Hizâm’ın halaları olmaktadır. Kız kardeşi Hâle ise: Ebu’l-As’ın annesidir. Diğer kız kardeşi Rukiyye mücadeleci ve büyük âlime hanım olan Ümeyme’nin annesidir. Ayrıca; Haniflerden ve kâhinlerden sayılan, Varaka bin Nevfel ise babasının amcası oğludur.

 

Resulullah (A.S) İle Evlenmeden Önce iki Evlilik Yapmıştı

Hz.Hadice (r.a) evlilik çağına gelince önce amcasının oğlu Varaka bin Nevfel ile evlenmesi uyğun görülmüşse de bu evlilik gerçekleşme-miştir. Resûlullâh (s.a.v) ile evlenmeden önce, İki defa evlenmiş, ve, dul kalmıştı. Birinci kocası; Ebû Hâle Mâlik bin Nebbaş, bin Adiyy, bin Zürâre, et-Temimi idi. Bu kocasından Hind bin Ebû Hâle ve Hâris bin Ebû Hâle adlarında iki tane erkek çocukları vardı. Hz.Hadice (r.a)’ın bu kocasından dünyaya gelen Hind bin Ebû Hâle, ve Hâris bin Ebû Hâle adlarındaki bu iki oğlu Üvey babası Resûlullâh (s.a.v)’ın terbiyesi altında yetiştiler. Daha sonraları İslâm dini ile müşerref oldular. Hind bin Ebû Hâle Resûlullâh’ın Şemâil-i Şerifine dair rivâyetleriyle tanınmıştır. İkinci oğlu Hâris bin Ebû Hâle ise İslâm’ın ilk günlerinde Rüknü’l-Yemeni’nin önünde ilk şehid edilen Müslüman kişidir. 1

 

İlk Evliliği 15 Yaşında Gerçekleşmişti

Hz.Hadice (r.a)’nın yaşının küçük olmasına rağmen, çabuk gelişen fiziki yapısı, onu tam bir genç kız gibi göstermesi sebebiyle çok erken denecek yaşta evlenmiş idi. Ayrıca o günün şartlarında bir kız çocuğu çok çabuk evlendirilirdi. Birinci evliliği, kendisi henüz onbeş yaşlarında, ve iki çocuk annesi iken, kocası Ebû Hâle Mâlik bin Nebbaş’ın vefâtıyla son buldu. İki çocuğu ile çok genç yaşta Hz.Hadice validemiz dul kalmıştı.

İkinci kocası; Atik bin Âiz, bin Abdullah, bin Amr, bin el-Mahzum’i ile evlendi. Bu ikinci kocasından da yine adı Hind bint-i Âiz, künyesi, Ümmü Muhammed olan bir kızı oldu. İkinci kocası Atik bin Âiz’den olan kızı Hind bint-i Aiz, bazı kaynaklarda çocuk yaşlarda iken vefat etti denir. Fakat sağlam siyer kaynaklarımız Hz.Hadice’nin kızı Hind bint-i Atik bin Âiz’in yaşadığını ve Nübüvvetin ilk günlerinde İman ettiğini, daha sonra Medine’ye hicret ettiğini, Hicretin beşinci veya altıncı yılında amcasının oğlu Sayfi bin Ümeyye’nin iman edip, Medine’ye gelib yerleşmesinden sonra onunla evlenmiştir. Bu evlilikten Muhammed isminde bir çocuk-larının olduğunu, ondan da nesillerinin devam ettiğini bizlere aktarır. Hatta o nesilden gelenlerin kendilerini Hz.Hadice validemize nisbet ederek: “Benü Tahire” Tahireoğulları diye isimlendirdiklerini ve bunu bir iftihar nişanesi olarak taşıdıklarını biliyoruz. 2

Bazı kaynakların bir kısmında tam tersi, Hz.Hadice’nin önce ikinci kocası Atik bin Aiz ile, onun ölümü üzerine Ebû Hâle ile evlendiği de kaydedilmektedir. Doğrusunu Allâh bilir. İkinci kocası Âtik bin Âiz’in bir savaşta ölmesiyle Hz.Hadice (r.a) yine dul kalmıştır.

 

Babasından ve Ölen Kocalarından Hatırı Sayılır Bir Servet Miras Kalmıştı

Hz.Hadice (r.a)’nın babası Huveylid bin Esed bin Abdüluzza, çok zengin bir kişi idi. Ayrıca çok içki içerdi. Ayık olarak gezmiş olduğu zamanlar çok az idi ki, bu zamanlarda ancak işlerini görürdü. Bu yüzden çabuk öldü. Babasının Ficar Savaşları’ndan önce vefat ettiği de söylenir. Hz,Hadice (r.a)’ya gerek babası Huveylid’den ve gerekse ölen kocaların-dan oldukça yüklü bir miras kalmıştı. Bu itibarla Mekke’nin en zengin kişilerinden sayılıyordu. Servetini, her geçen gün, ticaret kervanlariyle yapmış olduğu ortaklıklarla arttırıyordu.

Hz.Hadice (r.a), zengin, güzel, iffetli, namuslu, ağırbaşlı ve ciddî bir kadın olduğu için, Mekke’nin ileri gelenleri ve zenginleri, kendisi ile evlenmek için can atıb fırsat kollamakta evlenme teklifleri yağdırıyorlardı. Fakat o, bunların hiçbirine değer vermiyordu. İki kez dul kalmasına ve o güne kadar üç çocuk dünya ya getirmesine rağmen, tüm Mekke’nin kendisi ile evlenmek için can atacak kadar çok güzel bir hanımefendiydi. Dirayetiyle, cesaretiyle, vefasıyla, vakarıyla, fedakârlığıyla ve merhameti ile zirveleri zorlayan onurlu bir kişiliğe sahibdi.

Bundan dolayı, kendisine yapılan bu evlenme tekliflerinin hiçbirini kabul etmedi. Yetim kalan oğlu Hind bin Ebû Hale ile ana oğlan beraber yaşar giderlerdi, Mallarını da güvenli bulduğu kimselerle ortaklaşa ticaret yaparak değerlendirirdi. Bilahere tanıdıklarının ısrarlı tavsiyeleri üzerine, çevresinde üstün ahlak sahibi ve güvenilir bir genç olarak tanınıb bilinen Abdülmuttâlib’in torunu Abdullah’ın oğlu, Muhammed (s.a.v) ile ortaklık anlaşması yaptı.

Resûlullâh (s.a.v)’in Hz.Hadice (r.a) İle Tanışıp Evlenmesi:

Hz.Hadice (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in güzel ahlâkını duymuş ve onu takdir etmiştir. Resûlullâh (s.a.v)’in ticaret yapmak için, sermayesi yoktu. Hz.Hadice (r.a), kendisine âid olan malları, götürüb Tihâme’deki Hubâşe Pazarında sattırmak üzere, Resûlullâh (s.a.v)’ı ücretle tuttu ve Kureyşiler- den tuttuğu, başka bir zatı Meysereyi de, ona yardımcı tain edib gönderdi. Hubâşe, Arabların, Pazar yerlerinden bir yer olub Yemen’de idi. Mekke-’ye altı merhalelik, gecelikti.

Orada, her yıl, Receb ayında üç veya sekiz gün fuar gibi pazarlar açılır alış veriş yapılırdı. Hz.Hadice; yapacağı her sefer için, Resûlullâh’a, ücret olarak genç ve yiğit birer erkek deve verecekti. Bu sefer, Resûlullâh (s.a.v)’ın, Hz.Hadice (r.a) hesabına, Hubâşe’ye, Meysere ile yaptığı ilk seferi idi. Oradan, Tihame kumaşı satın alıb Mekke’ye getirmişler, Hâkim bin Hizâm’a satarak çok güzel bir kazanç sağlamışlardı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın, Hz.Hadice hesabına Yemen’e dört, Şam’a da, bir sefer yaptığı anlaşılmaktadır. Resûlullâh (s.a.v), her sefer için, genç birer erkek deve ücretle, Hz.Hadice hesabına Cüreş’e de, iki sefer yaptı. Cüreş; Yemen’in, Mekke tarafına düşen yerleşim yerlerinden bir yerdir.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, Hadice’den daha hayırlı bir iş veren (patron) görmedim. Ben ve arkadaşım, seferden döndüb de, onun yanında bizim için biriktirilmiş buğday ekmeği, nefis ve turfanda türlü türlü yemişleri hazır bulmadığımız olmamıştır!”diyerek, Hz.Hadice (r.a)’ı övmüştür.

Resûlullâh’ın amcası Ebû Tâlib bir gün:

      “-Ey Kardeşimin oğlu! Ben, malsız bir adamım. Zamanın, üzerimize çöken sıkıntısı, son dereceyi buldu. Kıtlık ve mücadele yılları, bizde ne sermâye bıraktı, ne de, ticaret! İşte, kavminin ticaret kervanı, Şam’a git-meye hazırlanmış bulunuyordur. Hadice bint-i Huveylid’de, bu kervana, yükleyeceği mallarla katılacak, mallarının üzerinde’de, kavminden, bazı adamlar gönderecektir. Kendisinin, senin gibi güvenilir, temiz ve vefâkâr bir insana, çok ihtiyacı vardır. İşlerinden ve ticaretinden bir kısmına seni vekil yapması için, yanına varıb kendisiyle konuşmuş olsaydık iyi olurdu. Yine de, gidib dileğini ona, arz edecek olursan, herhalde hemen kabul eder. Temizliğin sebebiyle seni, başkasına üstün tutar sanırım. Gerçi, ben, senin, Şam taraflarına gitmeni istemiyor ve sana, Yahudilerden bir zarar gelmesinden korkuyorum amma, bundan başka bir fikir, ve bir çâre de, bulamıyorum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Belki de, o, bu hususta bana bir haber salar!”dedi.

Ebû Tâlib:

      “-Ben, onun, senden başkasını vazifelendireceğinden de, endişe ediyorum. Sen, işi, tedbirli olarak taleb et!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Muhterem Amucam! Sen, nasıl istiyorsan, öyle yap!” dedi.

Hz.Hadice, şerefli ve çok zengin bir kadındı, ticaretle uğraşırdı. Güvendiği bazı kimselere sermaye verip aralarında belirleyecekleri şarta göre ve zarar ve ziyan, sermayeye âid olmak üzre, onlarla ortak olur, elde edilen kazançtan bir kısmını onlara verirdi. Hz.Hadice, Ebû Tâlib ile Resûlullâh’ın arasında geçen konuşmayı işittiği zaman Resûlullâh’ın, son derecede doğruluğunu, eminliği ve iyi huyluluğunu bildiği için:

      “-Ben, Onun, bunu, isteyeceğini bilmiyordum!”dedi.

Ardından da hemen, Resûlullâh (s.a.v)’e haber gönderib, evvelce, ticaret kervanını götürenlere verdiğinden daha fazla ücret vermek şatıyla ticaret malını, Şam’a götürmesini teklif etti.

Resûlullâh (s.a.v), gelince:

      “-Ben, Seni, Şam’a göndereceğim ticaret malları üzerinde gönder-mek için yanıma çağırdım. Senin doğru sözlü, son derecede emniyetli, güzel huylu olduğunu biliyorum. Sana, kavminden hiç kimseye vermedi-ğim ücretin bir kaç katını verceğim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Hz.Hadice’nin bu teklifini kabul etti. Amcası Ebû Tâlib ile buluşub durumu ona anllattı.

Ebû Tâlib:

      “-Bu, Allâh’ın, senin için gönderdiği bir rızıktır!”dedi.

Ebû Tâlib, Resûlullâh’a, Şam seferi için, verilecek ücreti belli etme-den yola çıkılmasını, uyğun bulmuyordu. Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ey Kardeşimin oğlu! Bana erişen habere göre; Hadice, filan adamı iki tane erkek genç deve vermek üzere, tutmuş. Biz, sana da, bu kadar ücret vermesine razı değiliz. Senin için, bu hususta, onunla, bir konuşsak olmaz mı?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, nasıl istersen, öyle olsun!”deyince, Ebû Tâlib, Hz.Hadice’nin yanına gitti:

      “-Ey Hadice! Sen, Muhammed’i, tuttun mu? Haber aldığımıza göre; Sen, filan zâtı, iki tane erkek ve genç deve vermek üzre, tutmuşsun. Biz Muhammed için, dört tane erkek ve genç deveden başkasına râzı değiliz!”

Hz.Hadice (r.a):

      “-Sen, bunu, bize uzak ve düşman olan bir kimse için bile, dilemiş olsaydın, yine kabul ederdik. Kaldı ki, bize, akraba ve dost olan birisi için dilemiş bulunuyorsun ki, bu, nasıl kabul edilmez?”dedi.

 

Hz. Muhammed (A.S) Hz. Hadice'nin (R.A) Ticaret Kervanının Başında 

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’nin ticaret mallarını, Şam taraflarına götürüb satmak üzre kölesi Meysere ile birlikte, Mekke’den yola çıktı. Hz.Hadice, Huzeyme bin Hakimü’s-Sülemiyyi’n-Nehdi’yi de, yardımcı olmak üzere yanlarına kattı. Huzeyme, Hz.Hadice (r.a)’nin akrabasındandı. Her yıl, Hz.Hadice (r.a)’yi görmeye gelirdi. Hz.Hadice, kölesi Meysere’ye Resûlullâh hakkında:

      “-Ona, hiç bir işde itaatsizlik etme! Onun hiç bir görüşüne de, aykırı davranma!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Amucaları, ve Amuca mevkiinde bulunanlarıda, Resûlullâh ile ilgilenmelerini, kervan halkına tavsiye ettiler.

Hicaz ile Şam arasında, Hz.Hadice’nin mal yüklü develerinden ikisi, yorulub geride ve ticaret kervanından, gittikçe uzakta kalmaya başlamıştı. O sırada, Resûlullâh, önde bulunuyordu. Meysere, hem kendi hayatından, hem bu develerin durumundan korktu. Koşarak Resûlullâh (s.a.v)’ın yanı-na gelib durumu, haber verdi. Resûlullâh, hemen, develerin yanına geldi. Develerin ayaklarının altını ve kemiklerini, elile oğuşturduktan sonra, yanlarından ayrıldı. Develer, koşmaya başladılar ve böğürerek kafilenin önüne geçtiler! Huzeyme, bu olayı görünce, Resûlullâh’ın hal ve şânının büyük olacağını, anladı. Hizmetine ve korunmasına, çok özen gösterdi.

Ticaret kervanı, Şam topraklarında ki Busrâ’ya yetişti. Resûlullâh, Busrâ çarşısında Râhiblerden bir Râhib’in Manastırının yakınındaki bir ağacın gölgesine indi. Denildiğine göre; altına inilen ağaç, çok yaşlı bir zeytin ağacıydı. Manastırda eğleşen Râhibin ismi, “Nastura” idi. Kendisi, Meysere’yi iyi tanırdı. Savmasından başını, Meysere’ye doğru çıkarıb:

      “-Ey Meysere! Şu ağacın altına inmiş olan Zat, kimdir?!”diye sordu.

Meysere:

      “-Bu, Kureyşilerden Hârem halkından bir zat’tır!”dedi.

Rahib Nastura:

      “-Şimdiye kadar, bu ağacın altına, Peyğamberden başkası inmemiş-tir! Kendisinin gözlerinde biraz kırmızılık var mı?” diye sordu.

Meysere:

      “-Evet! Vardır ve bu kırmızılık gözlerinden hiç ayrılmazlar!”dedi.

Râhib Nastura:

      “-İşte, O’dur O, Peyğamberlerin sonuncusu! Ne olurdu, ben, O’nun Peyğamber olarak gönderilmesi emr olunacak o zamana, erişeydim!”dedi.

Meysere, Busra Râhibi Nastura’nın bu sözlerini de, aklında tuttu.

Resûlullâh Mekke’den getirdiği malları, orada sattı ve satın almak istediği malları da, oradan satın aldı. Sattıkları mallardan, o güne kadar, hiç kazanamadıkları bir kazancı sağladılar.

Meysere:

      “-Yâ Muhammed! Hadice için, kırk yıl ticaret yapsaydık, Senin yüzünden, elde ettiğimiz şu kazançtan daha fazla bir kazancı sağlayamaz idik!”dedi.

 

Ben, Lat ve Uzza'ya Yemin Etmedim Etmem

Resûlullâh (s.a.v), Busra pazarın da sattığı mal üzerinde bir Yahudi tüccarı ile aralarında, anlaşmazlık çıktı. Yahudi, Resûlullâh’a:

      “-Lât’ü Uzzâ’ya yemin et!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, şimdiye kadar, onlar adına hiç yemin etmemişim. Onların yanından da, yüzümü çevirerek geçerim!”deyince,

Yahûdi:

      “-Yerinde olan söz, senin söylediğin sözdür!”dedi ve tenhâ bir yerde Meysere’nin yanına varıb:

      “-Ey Meysere! Bu Zât, Vallâhi, Peyğamber’dir! Varlığım, Kudret Elinde bulunan O Allâh’a yemin ederim ki; O, muhakkak, Âlimlerimizin kitablarında sıfatlarını buldukları Peyğamber dir!”deyince Meysere, bunuda aklında tuttu.

Ticaret kervanı, Mekke’ye geri dönmek üzere Busra’dan ayrıldılar. Meysere, öğle sıcağının şiddetlendiği sıralarda, devesinin üzerinde gider-ken, Resûlullâh’ı, iki meleğin, güneşten gölgelediklerini görmüştü. Bunu da aklında tuttu. Yüce Allâh, Meysere’nin kalbinde, Resûlullâh (s.a.v)’e karşı derin bir sevgi uyandırmış, sanki, o Resûlullâh’ın bir kulu ve kölesi olmuştu. Ticaret kervanı, Mekke yakınlarına kadar gelib, Merru’z-Zahran bölgesinde bulunduğu sırada:

Meysere:

      “-Yâ Muhammed! Sen, benden önce Hadice’ye git! Senin yüzünden yüce Allâh’ın, ona neler yaptığını, haber ver de, o da, Seni anlasın!”dedi.

O sırada Hz.Hadice, içlerinde, Nefise bint-i Münye’nin de, bulundu- ğu bazı kadın arkadaşları ile birlikte konağının üst katında oturuyordu. Resûlullâh (s.a.v) devesinin üzerinde iken, iki bulut’un, güneşten gölgeler bir halde, Mekke’ye girdiğini gördü ve bunu kadın arkadaşlarına da, gösterdi. Hepsi de hayret içinde kaldılar. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Hadice’nin konağına vardı. Malların satışından, ne kadar kazanç sağladıklarını, ona, haber verdi. Bu haber Hz.Hadice’yi çok sevindirdi. Resûlullâh, Busra’dan Mekke’ye getirdiği mallarıda, Hz.Hadice’ye teslim etti. Hz.Hadice, onları satıb iki kat veya bu miktara yakın bir kâr daha elde etti.

 

Meysere: bu yolculuk sırasında olan biteni Hz.Hadice’ye anlattı.

Rahib Nastura’nın Resûlullâh hakkında söylediklerini, Mal satışı sırasında, Resûlullâh’a itimatsızlık gösteren Yahûdi’nın sonunda neler söylediğini, iki bulud’un Resûlullâh’ı güneşin şiddetli sıcağında nasıl gölgelediklerini, gider ve gelirken gördükleri şeyleri yorulan iki deveyi, nasıl yürütüb hızlandırdığını, O’nun Eminliğini, temizliğini, uğurluluk ve bereketliliğini, kitab ehli olanların, O’nun hakkında neler söylediklerini, kendisi ile yemek yediği zaman, doyduğunu ve artan yemeğin ise hiç yenilmemiş gibi durduğunu anlattı.

Hz.Hadice, bir tabak üzerinde olğun taze hurma getirtti. Kız kardeşi Hâle’yi ve Resûlullâh (s.a.v)’i davet etti. Tabaktaki hurmadan, doyasıya yedikleri halde, ondan, hiç bir şey eksilmediğini gördü.

Denildiğine göre: Resûlullâh (s.a.v)’in, Hz.Hadice hesabına yaptığı bu ticaret seferinde, Hz.Ebû Bekr’de, Resûlullâh (s.a.v)’e arkadaş olmuş ve Râhib Nastura’dan Resûlullâh (s.a.v) hakkında işitmiş olduğu sözler-den çok duyğulanmıştı.

Hz.Hadice: kölesi Meysere’nin, Resûlullâh (s.a.v) hakkında Rahib Nastura’dan duyub anlattığı şeyleri ve iki bulud’un, onu, güneşin sıcaklı-ğından gölgeleyip koruduğunu görmüş olduğunu, Veraka bin Nevfel’e anlattı. Veraka bin Nevfel, Hz.Hadice’nin Amucasının oğlu idi. Hırıstiyan inancında idi. kendisi, eski semâvi kitabları çok okur, insanların, bütün bildikleri şeyleri bilirdi.

 

Veraka bin Nevfel:

      “-Ey Hadice! Eğer, bu söylediklerin haber doğru ise, hiç şübhesiz, Muhammed, bu ümmetin Peyğamberi olacaktır. Ben zâten gelmesi bekle-nen Peyğamber’ın bu ümmetten çıkacağını biliyorumdur. O’nun gelme zamanı da tam bu zamandır!”dedi

Bir rivâyete göre:

Hz.Hadice Resûlullâh (s.a.v.) ile evlenmeden önce Mekkeli kadınlar bir Receb ayında kendi örf’lerine göre yaptıkları bir bayramda, Mescid-i Hârem’de toplanarak tören yaparlar, bu bayrama gelib katılmaktan, kendi-lerini hiç bir şey alıkoymazdı. Yine bir gün, Kureyş kadınları, Mescid’de putun yanında toplanmış bulundukları sırada, birden peydâ olan bir adam yanlarına gelib en yüksek sesle bağırarak:

      “-Ey Teymâ kadınları! Ey Kureyş kadınları topluluğu! Çok sürmez yakında aranızdan, yurdunuzda Ahmed ismi ile anılan Peygamber zuhûr edecek, Allâh’ın Risaleti ile gönderilecektir. Sizden hangi kadın, O’na zevce olabilirse, hemen olsun!”deyince,

Oradaki bütün kadınlar, adama, taş atmışlar hakaret etmişler, ağır sözler söylemişlerdi. Hz.Hadice ise, onun sözüne karşı, başını önüne eğib duymazdan gelmiş, susmuş hiç bir itirazda bulunmamış, hatta, bundan ümide bile düşmüştü.

Meysere, Resûlullâh’da gördüğü fevkalâde halleri, Hz.Hadice’ye birer birer haber verdiği ve kendisi de, onlardan bazısını bizzat müşahade ettiği zaman, kendi kendine:

      “-Eğer, o Yâhûdinin, söylediği doğru ise, geleceği haber verilen O Peyğamber, ancak, budur!”dedi.

 

Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Hadice’nin Evlenmeleri:

Hz.Hadice (r.a), Câhiliye devrinde Tâhire diye anılırdı. İki kerre evlenmiş ve dul kalmıştı. Kendisinden Ebû Hale adındaki kocasından Hind ve Hâris adında iki erkek çocuğu oldu. Atik adındaki kocasında da, Hind bint-i Âtik bin Âiz adında bir kız çocuğu vardı. Hz.Hadice ile, Resûlullâh (s.a.v)’ın arasında aracılık görevini Ya’lâ bin Münye’nin kız kardeşi olan Nefise bint-i Münye yapmış idi. Mekke Fethi gününde bu sahâbiye kadın gelib Müslüman olmuş Resûlullâh (s.a.v), ona iyilik ve ikrâmda bulunmuştur. Nefise bint-i Münye (Ümeyye) hanımefendi der ki:

“-Hadice bint-i Huveylid, bin Esed, bin Abdüluzzâ, bin Kusayy; işini bilir ve sıkı tutar, sağlam karekterli ve şerefli bir kadındı. Yüce Allâh, onu bu meziyetleri ile birlikte, daha da, şereflendirmeyi ve hayra erdirmeyi diledi. Hadice, o zaman, Kureyş kadınlarının soy sopça, en seçkin, ve üstün, şerefçe en büyüğü, mal bakımından da, en zengini idi. Bunun için, kavminin her erkeği, elinden gelse, onunla evlenmeye can atar, onunla evlene bilmek için, servetini saçardı.

Muhammed (s.a.v), Hadice’nin Şam ticaretinden döndükten sonra, Hadice, kendisi ile evlenmek isteyib istemediğini anlamak üzere yoklama yapmak için, beni, Muhammed (s.a.v)’a gönderdi. O’na:

      “-Yâ Muhammed! Seni evlenmekten alıkoyan, nedir?”diye sordum.

      “-Elimde param yok. Ben, nasıl evlenebilirim ki?”dedi.

      “-Eğer, sana, evlenme masrafı sağlansa da, sen, cemâle, mala, şeref ve dengine dâvet olunsan, icâbet etmez misin?”diye sordum.

      “-Kim, bu kadın ki?”dedi.

      “-Hadice’dir!”dedim.

      “-Sence, bu benim için, nasıl olabilir ki?” dedi.

      “-Orası, bana düşen bir vazifedir!”dedim.

      “-O halde, ben de, dediğini yaparım!”dedi.

Hemen, gidip durumu Hadice’ye bildirdim. 3

Câbir bin Semüre (r.a) den, şöyle rivayet edilir:

“-Resûlullah (s.a.v) önce koyun güderdi. Sonra da koyunları satıp bir ortağı ile deve aldılar. Bilâhare de Hz,Hadice’nin kız kardeşine gidib, onunla mukavele yaptılar. Kervanla götürdükleri ticaret mallarından epey kâr etmişlerdi. Arkadaşları gidip kârlarını alırken Muhammed (s.a.v)’e:

      “-Sen de git!”derlerdi.

Hz.Muhammed:

      “-Sen git, ben utanıyorum!”derdi.

Yine bir seferden döndükleri zaman, Hz.Hadice’nin (kız) kardeşine kârları almaya gittikleri vakit:

      “-Muhammed nerede?”diye sordu.

Ortağı:

      “-O’na da haber verdim. Utandığını söyleyerek gelmedi!”dedi.

Hz.Hadice’nin (kız) kardeşi:

      “-Ben, bu kadar iffetli, temiz, terbiyeli bir kimse görmedim!”diye Hz,Hadice’ye Hz,Muhammed’den bahsedince, Hadice’nin kalbine O’nun sevgisi düştü. Bir aracı göndererek:

      “-Gel, beni babamdan iste!”dedi.

Burada, beni babamdan iste, denen kişi aslında amcası olsa gerek, zira o günlerde babası vefât etmişti. Arab geleneğinde dede ve amca baba gibi telakki edilir idi:

Resûlullâh (s.a.v), ona cevaben:

      “-Baban çok zengin, seni bana vermez!”dedi.

Hz.Hadice tekrar:

      “-Git, konuş. Ne isterse ben sana alırım. Bu işin olması için sarhoş olduğu zamanı kolla!”diye haber gönderdi.

Resûlullâh (s.a.v)’de öyle yaptı ve, Hz.Hadice’nin babasından söz aldı. Söz verdiği günün sabahı gittiği, oturduğu yerlerde ona:

      “-Kızını Muhammed’e vermekle iyi ettin!”diye, akşam ki verdiği sözü hatırlattıklarında, Hz.Hadice’nin amcası:

      “-Hakikaten öyle mi yaptım?”diye sordu.

Onlar da:

      “-Evet!”dediler.

Hemen kalkıb kızının evine gitti, ve:

      “-Halk, seni Muhammed’e verdiğimi söylüyorlar?!”dedi.

Hz.Hadice:

      “-Evet, söz verdin! Sözünü yeme. Muhammed, terbiyeli, namuslu. bir kimsedir!”dedi,

Ve, babasını râzı edinceye kadar ona dil döktü. Babasını râzı ettikten sonra, düğün elbisesi ve bir koç alıb göndermesi için, Hz.Muhammed’e el altından on dört miskal altın gönderdi!”

Hz,Abbâs bin Abdülmuttalib’den yapılan bir rivâyete göre:

“-Resûlullâh (s.a.v), Hadice’ye dünür gönderdi, fakat babası vermedi. Hadice, Kureyş’in ileri gelenlerini de dâvet ederek bir ziyafet verdi. Ziyafette yediler, içtiler ve sarhoş oldular. Hadice, bunu fırsat bilerek:

      “-Beni, Abdullah’ın oğlu Muhammed istiyor. O’na ver!”dedi.

Babası teklifini kabul edince, Hadice, o zamanki âdet üzere, ona yeni bir elbise giydirdi ve kokular sürdü. Babası ayılınca bir de baktı ki üzerin-de yeni bir takım elbise ve çeşitli kokular sürülmüş:

      “-Bana ne oldu? Bu, ne yaa?”diye sordu.

Hz.Hadice de:

      “-Abdullah’ın oğlu Muhammed’e beni verme sözü kestin!”deyince,

Babası:

“Neee? Ebû Tâlib’in yetimine mi? Hayır, asla!”diye bu işin olama-yacağını söyledi.

Hz.Hadice:

      “-Utanmıyor musun? Sarhoşken Kureyşliler yanında verdiğin sözü yiyorsun?”dedi ve onu râzı edinceye kadar uğraştı. 4

Bazı Âlimler anlatılan bu son kısmın zayıf olduğunu da söylerler.

Hz.Hadice, Nefise hatun vasıtasıyla yaptığı yoklama neticesinde ise Resûlullâh’ın kendisi ile evlenmeğe râzı olacağını anlayınca:

      “-Ey amcam’ın oğlu! Sen, akraba olduğun kavminin arasında en faziletli en emniyetli, en güzel huylu en doğru sözlü olduğun için, seninle evlenmeyi arzu ettim. Amucam Amr bin Esed’e gidib beni iste! Sende, şu saatte gel!”diyerek Resûlullâh (s.a.v)’e nikahını kıyması için de, Amucası Amr bin Esed bin Abdüluzza, bin Kusayy’a haber gönderdi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’nin bu evlenme teklifini, Amucalarına duyurdu. Ebû Tâlib, durumu iyice öğrenmek üzere, Resûlullâh’ı yanına alıb, Hz.Hadice’nin evine vardı. Hz.Hadice, Ebû Tâlib’e:

      “-Ey Ebû Tâlib! Amcamın yanına var da, benim kardeşinin oğlu Muhammed bin Abdullah ile nikâhımı kıysın!”dedi.

Ebû Tâlib:

      “-Yâ Hadice! Benimle şaka yapma!”dedi.

Hz.Hadice:

      “-Bu işi Allâh yaptı!”deyince

Ebû Tâlib, hızla hemen ayağa kalktı. O zaman Mudarların Reisleri bulunan Hâşim Oğullarından on kişilik bir toplulukla, Hz.Hadice’nin Amcasının yanına vardı. Aralarında Resûlullâh ile Hz.Hamza ve diğer amcaları da bulunuyordu. Amr bin Esed, o zaman, çok yaşlı idi. Esed’in ondan başka oğlu kalmamıştı.

 

Hadice (R.A) Amcana Söyle de Beni Amcamdan İstesin

Nikah töreninde, Hz.Hadice’nin Amcası Amr bin Esed, Resûlullâh ile Amcaları hazır bulundular. Hz.Hadice’nin Amcası Amr bin Esed, sakalını, sarı yağla yağlayıp taramış, üzerine de Bürd-i Yemâni diye anı-lan Yemen alaca kumaşından ağır bir elbise giyinmişti. Hz.Hadice, koyun kestirib çeşitli yemekler hazırlattı. Yemekler yendikten sonra Hz.Hadice Resûlullâh (s.a.v) efendimize:

      “-Amcan Ebû Tâlib’e söyle de: şu mecliste, beni, Amcam’dan, sana istesin!”dedi.

 

Ebû Tâlib, hemen kalkıb şu konuşmayı yaptı:

“-Hamd olsun Allâh’a ki, bizi, İbrahim’ın zürriyetinden, İsmail’in neslinden Maadd’ın mâdeninden ve Mudar’ın aslından yarattı. Bize Hacc ve ziyaret edilecek bir Beyt, içinde emniyet ve huzura kavuşulacak bir Hârem ihsan etti. Bizi, Beyt’inin bakıcısı ve Hâreminin yöneticisi kıldı. Bizi, böylece, halkın Hâkimi ve Reisi yaptı. İçinde bulunduğumuz belde-mizi, bize bereketli kıldı. Şimdi, kardeşimin yetim oğlu Muhammed bin Abdullah ile Kureyş’den kim tartılsa Muhakkak, bu, ona soy sopça, akıl ve faziletce üstün tutulur. Kim ölçülse, bu, ondan büyük gelir. Malı az olsa da, mal dediğin nedir ki? Tez geçiçi bir gögedir, alınır, verilir, eğreti bir şeydir. Muhammed’ın Abdülmuttâlib ve Hâşim gibi şanlı Ataların Torunu bulunduğunu bu soyluluğun mal çokluğundan çok daha önemli olduğunu bilirsiniz.

Muhammed, şimdi, kızınız Hadice bint-i Huveylid ile evlenmeyi arzu etmektedir. Aynı şekilde Hadice’de onunla evlenmeyi istemektedir. Hadice’ye, kendi malımdan, Mehr olarak ne vermemi istersiniz? Vallahi, bundan sonra, o yeğenimin haberi büyük, hâl’ü şânı ulu olacaktır!”dedi.

Ebû Tâlib, konuşmasını tamamlayınca, Hz.Hadice’nin Amucasının oğlu Veraka bin Nevfel, kalkıb şu konuşmayı yaptı:

      “-Allâh’a hamd olsun ki: bizi de, anlattığın gibi yarattı. Saydığın şeylerden ziyâde fazl ve şerefle bizi mümtaz kıldı. Biz de, Arabların Ulu kişisi ve Reisiyiz. Siz de böylesiniz. Ne Arablar, sizin faziletinizi inkâr, ne de, insanlardan hiç biri, sizin iftihar ettiğiniz şeyleri, şerefinizi red ederler. Biz de sizin ile hısımlık kurmayı ve şereflenmeyi arzu ediyoruz. Ey Kureyş cemâatı! Şâhid olunuz ki: ben, Hadice bint-i Huveylid’i dört yüz dinar altun Mehirle Muhammed bin Abdullah’a nikâhladım!”dedi.

Ebû Tâlib:

      “-Ben, Hadice’nin Amucasının da konuşmasını isterim!”dedi

 

Hz.Hadice’nin Amucası Amr bin Esed

      “-Ey Kureyş Cemaatı! Siz, şahid olunuz ki: Ben de, Muhammed bin Abdullah’a, Hadice bint-i Huveylid’i nikâhladım!”dedi.

Kureyş’ın tüm Uluları, buna şâhid oldular. Amr bin Esed’in, yeğeni Hz.Hadice’nin Resûlullâh (s.a.v) ile nikâhlanmasını benimsediği ve bun-un, hiç engellenmemesi gerektiğini, bir Ata sözüyle anlatmak istediği de, rivâyet edilir.

Hz.Hadice’ye Mehir olarak oniki ukkiye ve bir neşş altun verildiği yirmi genç ve yiğit deve verilmesi teahhüd edildiği de rivâyet edilir. Sanıldığına göre develer Resûlullâh tarafından Mehire ilave edilmiştir. Bir ûkiyye, kırk dirhemdir. Bir neşş’de yarım ûkiyye, yani yirmi dirhem-dir. Resûlullâh’ın zevcelerinden çoğunun Mehri, on ikişer ûkiyye birer neşş olup bunlar da, beş yüzer dirhemi bulur.

 

Ebû Seleme bin Abdurrahman der ki:

      “-Âişe’ye Resûlullâh (s.a.v), kadınlara kaçar dirhem Mehir verirdi?” diye sordum:

      “-Resûlullâh (s.a.v), zevcelerine verdiği Mehir: on iki ûkiyye bir neşş idi!”dedi. ve:

      “-Neşş, nedir bilir misiniz?”diye sordu.

      “-Bilmiyorum!”dedim.

      “-Neşş, yarım ûkiyyedir. Bunu toplamı, beş yüz derhem eder ki, bu, Resûlullâh (s.a.v)’ın zevceleri için verdiği Mehirdir!”dedi.

Resûlullâh’ın Hz.Hadice ile evlenişi, Busrâ dönüşünden iki ay yirmi dört, yirmi beş gün sonra olub o zaman Resûlullâh, yirmi beş yaşlarında Hz.Hadice ise kırk yaşlarında idi. Hz.Hadice, cariyelerine defler çaldırdı, oyunlar oynattı. Resûlullâh, evden dışarı çıkacağı sırada,

Hz.Hadice şöyle dedi:

      “-Yâ Muhammed! Nereye gidiyorsun? Amucan Ebû Tâlib’e uğra da senin develerinden bir veya iki deve kessin ve halka yemek yedirsin!”

Resûlullâh (s.a.v)’de böyle yaptı. Bu ziyâfet Resûlullâh’ın verdiği ilk velime ziyafeti idi. Resûlullâh, gerdeğe girdiği zaman, Ebû Tâlib, son derecede sevindi ve şöyle dedi:

      “-Allâh’a hamd olsun ki, bizden bütün sıkıntı ve üzüntüleri giderdi!”

Resûlullâh’ın, gerdeğe girdiği ev, Hz.Hadice’nin evi olub, Safa ile Merve’nin arasındaki Attarlar çarşısının arkasında Adiy bin Hamrâü’s-Sekafi’nin evinin arkasında idi. Eve girilince, kapının sol tarafında, bir arşın, bir karış çapında bir taş vardı. Hz.Hadice, ve kızları, daima bu evde oturmuş idiler, Hz.Hadice’nin bütün çocukları, bu evde dünyaya gelmiş kendisi de bu evde vefat etmiştir. Resûlullâh, Medine’ye Hicret edinceye kadar da, buradan ayrılmamıştı.

Resûlullah (s.a.v), Medine’ye hicret ettiği zaman, bu evi, Amucası oğlu Akil bin Ebû Tâlib zabt etti. Muâviye bin Ebû Süfyân hükümdarlığı sırasında bu evi Akil’den satın alıb içinde namaz kılınır Mescid haline koydu. Şu anda bu evin yeri Mescid-i Harem’in içerisinde kalmıştır. 5

Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Hadice (r.a) validemiz, Nübüvveten onbeş yıl kadar önce Mekke’de Miladi 595 yıllarında evlendiler. Bu evlilik akdi sırasında, Resûlullah (s.a.v), yirmibeş, Hz.Hadice (r.a), kırk yaşlarında idiler. Bu mübarek evlilikten, sırasıyla. İlk önce, Kasım, adında bir oğulları oldu. Resûlullah (s.a.v), Ebâ’l-Kâsım diye bu künye ile çağrılırdı. Kâsım iki yaşlarında veya daha küçük yaşta iken Mekke’de vefat etti.

İbn-i İshak’a göre yedi tane evlâdı vardır: Bunların üç tanesi oğlan.

1-Kasım, 2-Tahir, 3-Abdullah’dır. Abdullah ile Tahir’in aynı kişiler oldukları söylenir. Bu çocukların İslâm geldikten sonra doğdukları veya İslam’dan önce doğub öldükleri’de rivâyet edilir. Doğrusunu Allâh bilir.

Dört tanede kızları vardı. Bunlar sırasıyla:

1-Zeyneb, O, doğduğunda Resûlullâh (s.a.v), 30 yaşlarında idi.

2-Rûkeyya, O, doğduğunda Resûlullâh (s.a.v), 33 yaşınlarında idi.

3-Ümmü Külsüm, O, doğduğunda Resûlullâh (a.s) 34 yaşlarında idi.

4-Fâtıma, O, doğduğunda Resûlullah (s.a.v), 35 yaşlarında idi.

Hz.Abbâs (r.a)’dan yapılan bir rivâyette:

      “-Kâbe’nin Kureyş tarafından tamir edildiği yıllarda, Resûlullâh 35 yaşlarında idi!”der.

İlk Vahy ve Hz.Hadicetü’l Kübra (r.a):

Hz.Hadicetü’l Kübra (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın kırk yaşlarına kadar ölen çocuklarının dışında hayatta kalan dört tane kız çocuklarıyla çok mutlu bir hayat yaşamaya devam ettiler. Kocası Hz.Muhammed’ın yaşı, kırk yaşlarına ulaştığı sıralarda, Yüce Allâh, Habibi Hz.Muhammed’ın yüceliğini açıklamayı ve kullarına, onunla Rahmet etmeyi dilediği zaman Kendisine, ilk Vahy ve Peyğamberliğin başlanğıcı olarak, uykuda sık sık sadık rüyalar göstermekle başladı. Hz.Muhammed, hiç bir rüya görmezdi ki, sabahın aydınlığı gibi açıkça çıkmasın!

Hz.Muhammed, Yüce Allâh’ın dilediği kadar bu hal üzere kaldı. Yüce Allâh, bu altı ay içinde, Hz.Muhammed’e uykuda, sonra da uyanık iken, Vahy etti. Sonra kocası Hz.Muhammed’e yalnızlık ve halvet sevdi-rildi. Yüce Allâh, O’na, böylece Halvet’e, yalnızlığa çekilmeyi sevdirmiş kendisine, Halvetten, ve yalnız başına kalmaktan daha sevgili hiç bir şey olmamıştır. Kocası Hz.Muhammed, bazı işleri için, evlerden uzaklaşır, Mekke’nin, dağ aralarındaki ıssız yerlere, vâdilerin içlerine doğru dalar, giderdi. Resûlullâh’ın bu haline bakan Kureyşiler:

 

"Muhammed, Rabbına âşık olmuş!”derlerdi.

Hz.Muhammed (s.a.v), her yıl, Ramazan ayında Hıra Nûr Dağı’nda bir ay i’tikâfa girer, Kureyşilerin yapa geldikleri gibi, yanına gelen yoksul ve muhtaç olanlara yemek dahi, yedirirdi. Kendisinin, i’tikâftan çıktığı zaman, evine gelmeden önce, ilk işi, Kâbe’yi yedi defa, veya, Allâh’ın dilediği kadar Tavaf etmek olur, sonra evine dönerdi. Hz.Hadice’nin de bazen, Kocası Resûlullâh ile birlikte Hira Nûr Dağı’na çıktığı olurdu.

Resûlullâh (s.a.v), kavminin sürü sürü cansız putlara tapıp durduk-larını gördükçe, onlardan uzaklaşmayı, Halvet ve Uzlete çekilmeyi özler, Hira Dağı’na gider, orada yalnız başına kalırdı. Orada, müteaddid günler ve geceler de ibadetle meşğul olurdu.

 

Buhâri Şârihi Bedrüddin’i Âyni:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın o günde ibadeti ne şekilde idi? diye sorulacak olursa: Bu, Tefekkür etmek, düşünmek, ve ibret almaktan ibâret idi. Dedesi Hz.İbrahim (a.s)’ın ibret alması gibi diye cevab veririm!”der.

Veya:

      “-Dedesi Hz.İbrahim (a.s)’ın kendi zamanına kadar gelen mevcud bakiyeyi dini ile ibadet ederdi!”der.

Bu, Halvet, ve yalnızlık hali, bazen günlerce sürerdi. O sıralarda ellibeş yaşlarında olan, dört kız çocuk annesi Hz.Hadice (r.a), bu durum-dan hiç şikayetçi olmazdı. Bilakis kocasına her hususta yardımcı olurdu. Resûlullâh (s.a.v); Hira Dağı’na giderken, yiyecek içeceğini azığını da yanında götürürdü. Azığı tükenince, Hz.Hadice’nin yanına döner, bir o kadar zaman için daha azık alır tekrar giderdi. Bazen onun azığını hazırlar bazen gönderir, bazen de bizzat kendisi Cebel-i Nûr’a kadar götürürdü. O’na sevdiği azığı hazırlar. Resûlullah’ın azığı, çok süt ile et, ya da zeytin yağlı çörek, kuru ekmek peksimet idi. Hira Nûr Dağı, Mekke’nin kuzey-doğusunda Kâbe’ye yaklaşık beş altı kilometre uzaklıkta susuz, otsuz, çorak, oldukça sarp, ve yüksekti.

Resûlullah (s.a.v), Halvette, yalnız başına bulunduğu sıralarda, bazı ışıklar görür, Sesler işitir. Bunların, Cin ve Kehânetle ilgili olduklarını sanarak, korkar durur, eve geldiğinde hanımı Hadice (r.a)’ya:

      “-Yâ Hadice! Ben, bir ışık görüyorum, bir Ses işitiyorum! Ben bir Kâhin olacağım diye korkuyorum! Vallâhi, ben, şu putlardan ve Kâhin-lerden nefret ettiğim kadar, hiç bir şeyden nefret etmem!”derdi.

 

Hz.Hadice Annemiz de; Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ey Amucam’ın oğlu! Öyle söyleme! Allâh, Seni, hiç bir zaman, öyle yapmaz!”diyerek kocasını teselli ederdi.

İbn-i İshak’ın, Ebû Meysere Amr bin Şurahbil’den rivâyetine göre:

Resûlullâh (s.a.v), hanımı Hz.Hadice’ye dedi ki:

      “-Ben Halvette, yalnız başıma bulunduğum zaman, bir nidâ bir ses işittim. Bunun, benim için, tehlikeli bir hâdise olabileceğinden korktum!”

Muhterem hanımları Hz.Hadice (r.a), dedi ki:

      “-Allâh, korusun! Yüce Allâh’ın, Sana, öyle kötü bir şey yapma ihtimali yoktur. Vallâhi, Sen, emânete riâyet eden el-Emin’sin, Akrabana, iyilik yaparsın, Sözü, doğru söylersin!”

Sonra, Hz.Ebû Bekr (r.a), geldi. Hz.Ebû Bekr, çocukluk çağından beri, Resûlullâh (s.a.v)’ın arkadaşı ve dostu idi. Hz.Ebû Bekr geldiği sıra-larda Resûlullah (s.a.v), evde değildi. Hz.Hadice, Resûlullâh (s.a.v)’ın söylediklerini, ona anlatıb:

      “-Ey Atik! Arkadaşın Muhammed ile Veraka bin Nevfel’e kadar bir gitsen?”diyor du ki, tam o anda, Resûlullâh (s.a.v) gelince, Hz.Ebû Bekr Resûlullah (s.a.v)’ın elinden tuttu:

      “-Haydi, bizimle birlikte Veraka’nın yanına kadar geliver!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Başıma gelenleri, sana, kim haber verdi ki?”diye sordu.

 

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Hanımın Hadice!”dedi.

Bunun üzerine, hep birlikte gidib bu hâdiseyi Hz.Hadice’nin amcası oğlu Veraka bin Nevfel’e anlattılar.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Halvette, yalnız başıma bulunduğum sıralarda, arkamdan bir sesin:

      “-Yâ Muhammed! Ey Muhammed!”diye seslendiğini işittim.

Sesi, işittim, fakat, sesin sahibinini de hiç bir şey göremedim!”dedi.

 

Veraka bin Nevfel:

      “-Bunda, senin için, bir sakınca yoktur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sesi, işitince, korkarak, oradan uzaklaşıyor, başka yerlere doğru gidiyorum!”dedi.

Veraka bin Nevfel:

      “-Öyle yapma! O, Sana geldiği zaman, sana, söyleyeceği seyleri, dinleyinceye kadar, orada, sebat edib dur! Sonra da, gel, dinlediğin o şey-leri bana haber ver!”dedi.

Alkama bin Kays’dan rivâyet edildiğine göre:

      “-Peygamberlere verilecek şeyler kalbleri yatışıncaya kadar önce kendisine uyku halinde verilir. Sonra da uyanıkken vahy olarak indiri-lirdi!”

Hz.Âişe (r.a)’ın bildirdiğine göre:

“-Resûlullâh (s.a.v)’de ilk Vahy ve Peyğamberlik başlangıcı, uykuda sâdık rüya görüldüğü gibi apaçık çıkan, rüyalar görmekle de olmuştur. Peyğamberlik çok büyük ve ağır bir vazife olduğundan, Resûlullâh (s.a.v) ’in, bu ağır vazifeye tedricen yavaş yavaş alıştırılması, hazırlanması, ve onun, kendisine kolaylaştırılması için de, Vahy Meleği olan Cebrail (a.s), uyanık iken gelmeye başlamadan önce, Resûlullah (s.a.v)’e ilk önceleri rüyada gelmeye başlamıştır. Zaten Vahy, Saffat Suresinin 102. âyetinde olduğu gibi Peyğamberlere, uyanık iken geldiği gibi, rü’yada da gelirdi. Peyğamberlerin rü’yası, Vahy’dir Peyğamberlerin gözleri uyur, kalbleri uyumazdı. Resûlullâh (s.a.v) bu gerçeği şöyle açıklamıştır:

      “-Ey Âişe! Benim gözlerim uyur, kalbim uyumaz!”

Hz.Muhammed (s.a.v)’ın yüce Allâh tarafından Peyğamber olarak gönderileceği ve İlahi rahmetin, kullara, O’nunla ihsan olunacağı gün, ve saat gelmişti. Artık, Abd olan Muhammed, Rasül, Muhammed olacak, O’na, Allâh’ın Râsûlü, Resûlullâh denme zamanı gelmişti

Takvimler Miladi 610 yılının Ramazan ayının onbeşinci Cumartesi ve on altıncı Pazar gecelerinde Hira Nur Dağı’ndaki mağarada, uyuduğu sırada, rüyasında, Vahy Meleği Cebrâil (a.s), atlastan bir örtü içinde bir kitâbla gelib Hz.Muhammed (s.a.v)’e:

      “-İkra’ Oku!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Neyi okuyayım?”diye sordu.

Cebrâil (a.s), Resûlullah (s.a.v)’i, nefesi kesilinceye kadar, sıktı. Resûlullâh (s.a.v), kendisini ölecek sandı. Bundan sonra Cebrâil (a.s), bırakıb Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Oku!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Neyi okuyayım?”diye sordu.

Cebrâil (a.s), Resûlullâh (s.a.v)’i, tekrar, nefesi kesilinceye kadar sıktı. Resûlullâh (s.a.v) kendisini ölecek sandı. sonra Cebrâil (a.s), bırakıb Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Oku!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Cebrail (a.s)’ın sıkmasından kurtulmak için:

      “-Neyi okuyayım?”diye sorduğu zaman,

Cebrâil (a.s), Âlak sûresi’nin başındaki beş âyeti okudu. Resûlullâh (s.a.v)’de, onları okudu. Cebrâil ayrılıb gittiği ve Resûlullâh (s.a.v) uyku-dan uyandığı zaman, o âyetler, sanki, bir kitâb olarak Resûlullâh’in kalb-ine yazılmış gibi idi. Resûlullâh, mağaradan ayrılıb Hirâ Dağı’nın ortasına geldiği zaman, gökten, bir ses işitti. Şöyle diyordu:

      “-Yâ Muhammed! Sen, Allâh’ın Resülüsün! Ben, Cibril’im!”

Resûlullâh (s.a.v), başını kaldırıb bakınca, Cebrâil (a.s)’i ayaklarını, göğün ufukuna basmış bir insan sûretinde gördü! Ve şöyle diyordu:

      “-Yâ Muhammed! Sen, Allâh’ın Resûlüsün! Ben, Cebrâil’im!”

Resûlullâh (s.a.v), duraklamış, O’na, baka kalmıştı. Ne bir adım iler-leye biliyor, ne de, gerileye biliyordu! Cebrâil (a.s)’ı görmemek için yüzünü, göğün ufuklarından ne tarafa çevirib baksa, hep, O’nu, öylece, görüyordu! Cebrâil (a.s)’ın sesi, Resûlullâh (s.a.v)’e, kâhi ağaçtan, kâhi dağdan geliyordu! 6

Hz.Hadice (r.a)’ ise kocasını arıyordu. Aramaya gönderdiği adamları Mekke’nin yukarısına kadar, Resûlullâh (s.a.v)’ı, aradılarsa da bir türlü, bulamayıb, geri döndüler. Resûlullâh (s.a.v) ise, hâlen, Hira Nur Dağı’nda Cebrâil ile konuşub görüştüğü yerde dikilib duruyordu. Nihayet, Cebrâil (a.s), oradan ayrılıb gidince, Resûlullâh (s.a.v), hemen evine döndü.

Hz.Hadice Resûlullâh’a yemek yapıb Hira’ya göndermiş, gönderdiği adamlar, Resûlullâh’ı Hira Mağarası’nda bulamamışlardı Bunun üzerine Amucalarının ve Dayılarının evlerine’de, adamlar gönderib arattırmıştı. Oralarda da, bulamayınca, çok kayğılanmıştı.

 

Hadice'ye Olanları Anlatır

Resûlullâh (s.a.v) gelince Hz.Hadice (r.a) hemen kocasına:

      “-Yâ Ebû’l-Kasım! Nerede idin? Vallâhi, Seni, aramak için adamlarımı gönderdim. Onlar, Seni, Mekke’nin üst taraflarına kadar gibib arayıb bulamadılar ve bana geri döndüler!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), gördükleri bütün şeyleri, ona, birer birer anlattı. Rü’ya’da gördüğü şeyleri, kendisine ağır gelen hâdiseyi anlatınca,

Hz.Hadice (r.a):

      “-Sana, müjdeler olsun! Yüce Allâh, Sana, hayırdan başka bir şey yapmaz! Ey amcamın oğlu! Sebat et! Hadice’nin varlığı, Kudret Elinde bulunan’a yemin ederim ki; ben, Senin, bu Ümmetin Peygamberi olacağını umuyorum!”dedi.

Hemen kalktı. Elbisesini, üzerine derleyib toparladıktan sonra, Veraka bin Nevfel, bin Esed, bin Abdüluzza, bin Kusayy’a kadar gitti. Veraka, Hz.Hadice’nin Amucasının oğlu idi. Hıristiyan olmuştu. Kitablar okurdu. Tevrat ve İncil Ehl-i olan Yahudi ve Hıristiyanlardan bir çok şeyler dinlemişti. Hz.Hadice (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın görüb işitib de, kendisine haber vermiş olduğu şeyleri, Veraka’ya haber verince,

 

Veraka bin Nevfel:

      “-Kuddûs! Kuddûs! Pâk ve kusursuz! Pâk ve kusursuz! Veraka’nın varlığı, Kudret elinde bulunana yemin ederim ki, Ey Hadice! Bana, doğru söyledinse, O’na gelen, Nâmûsü’l-Ekber’dir ki, O, Mûsâ’ya da gelmişti O, Muhakkak, bu Ümmetin Peygamberidir! Hemen git, Kendisine söyle, sebat etsin!”dedi.

Hz.Hadice, dönüb Veraka bin Nevfel’in söylediğini, Resûlullâh’a haber verdi. Daha sonra ki günler de, Veraka bin Nevfel, Resûlullâh’a, Kâbe’yi Tavaf ederken rastlayıb:

      “-Ey kardeşimin oğlu! Gördüğün ve işittiğin şeyleri, bana haber ver bakayım?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), olanı biteni haber verince:

Veraka bin Nevfel:

      “-Varlığım, Kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: Sen, muhakkak, bu Ümmetin Peygamberisin! Sana gelen Namûsu-Ekber, Sen-den önce, Mûsâ’ya da, gelmiş olandır. Muhakkak, sen, kendi Kavmin tara-fından yalanlanacaksın! Sana işkence de, yapılacak! Sen, yurdundan da, çıkarılacaksın! Seninle savaşacaklar’da! And olsun ki: Eğer, ben, o günle-re erişirsem, Yüce Allâh’ın dinine, Kendisinin bildiği yardımla yardımda bulunacağım!”dedikten sonra, Varaka Resûlullâh’a varıb başının tepesin-den öptü. Resûlullâh (s.a.v)’de, ayrılıb evine gitti.

Başka bir rivâyette ise:

Hz.Hadice (r.a), Utbe bin Rebia’nın kölesi Addâs’a gitti, Addâs, Hıristiyandı ve Nineva halkındandı. Ona:

      “-Allâh aşkına! Sende, Cebrâil hakkında bana verebileceğin bir bilgi var mı?”diye sordu.

Addâs:

      “-Kuddûs! Kuddûs! Pâk ve kusursuz! Pâk ve kusursuz! Halkı, putla-ra tapan şu beldede Cebrâil’in adı anılır mı hiç!”dedi.

Hz.Hadice (r.a):

      “-Sen, O’nun hakkında bildiğini, bana haber ver?”dedi.

Addâs:

      “-Cebrâil, Allâh’ın Nâmûsu’l-Ekberidir. O, Allâh ile Peyğamber- leri arasında Allâh’ın Emin, elçisidir. Mûsâ ve İsâ Âleyhisselâmların Sâhibi dir. O, Peyğamberden başkasına asla gelmez!”dedi. 7

İbn-i Kesir’de şöyle, değişik bir rivâyet vardır:

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’ye dedi ki:

“-Ey Hadice!Rüyada gördüğüm şeyi ve uyanıklık halinde iken işitib- de korktuğum şeyi mi gördüm acaba? Doğrusu Cebrâil, bana açıkça gör-ündü. Benimle konuştu. Bana bir kelâm okuttu. Ben de ondan koktum. Sonra tekrar bana döndü ve benim bu ümmetin peyğamberi olduğumu bildirdi. Ben, eve dönerken önünden geçtiğim her taş ve ağaç, bana:

      “-Esselâmü Âleyke yâ Rasûlallâh!”dedi.

Hz.Hadice (r.a) dedi ki:

      “-Yâ Muhammed! Müjdeler olsun sana, Allâh’a yemin ederim ki ben, yüce Allâh’ın sana hayırdan başka birşey yapmıyacağını biliyorum. Şehâdet ederim ki Sen, bu Ümmet’in peyğamberisin ki, Yahudiler seni bekliyorlardı. Kölemin öğütçüsü ve Rahib Nastura, yirmi sene önce bunu bana bildirmiş ve seninle evlenmemi tavsiye etmişti. Yemek yerken, ve içerken, ağlarken ve gülerken hep seninle olmamı emretmişti!”

Bundan sonra Hz.Hadice (r.a) Mekke yakınındaki bir rahibe gitmiş ona yaklaşınca rahib onu tanımış ve:

      “-Ey Kureyş kadınlarının hanımefendisi, neyin var?”diye sormuş.

Hz.Hadice (r.a)’da:

      “-Cebrâil’den bana haber vermen için sana geldim!”demişti.

Rahib de şöyle konuşmuştu:

      “-Sübhanallâh! Noksanlıklardan münezzeh olan Rabbimiz yücedir. Ehli’nin putlara taptığı bu beldelerde Cebrâil’den söz etmek de neyin nesi oluyor? Cebrâil Allâh’ın güvenilir kulu ve elçisidir. Onu peyğamberlerine göderir. O, Hz. Mûsâ ve İsâ’nın arkadaşıdır!”

Hz.Hadice (r.a) aldığı bu güzel cevablardan dolayı Cenâb-ı Allâh’ın, Kocası Hz.Muhammed’e ikrâm etmekte olduğunu anlamış, bu defa da Utbe bin Rebia’nın Addas adındaki kölesinin yanına gitmiş, ona da aynı şeyleri sormuş, o da Rahib’in söylediklerinin aynısını söylemiş ve bazı şeylerde eklemiş, sonra konuşmasını şöyle sürdürmüştü:

“-Cebrâil (a.s), Allâh’ın, Firavun ve kavmini suda boğduğu esnada, Hz.Mûsâ ile beraberdi. Allâh’ın Tur Dağı’nda kendisiyle konuştuğu esna-da yine Hz.Mûsâ (a.s) ile beraberdi. O, Allâh’ın kendisiyle güçlendirdiği Meryem oğlu İsâ (a.s)’ın da arkadaşıdır. Bunun üzerine, Hz.Hadice (r.a), sevinerek yanından ayrılmıştır. 8

Ramazan ayının on yedisinde, Pazartesi günü, Hira Mağarası’nda seher vakti uyanık bulunduğu sırada Resûlullâh’a, Hakk’ın Emr’i geldi. Vahy Meleği Cebrâil (a.s), bir insan sûretine girmiş, en güzel bir sûrete bürünmüş, en güzel kokular sürünmüş gibi güzelce kokar olduğu halde, göründü. Cebrâil Âleyhisselâmın üzerinde sırmalı atlastan elbise vardı.

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-İkra, Oku!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, okuma bilmem!”dedi.

O zaman, Melek, Resûlullâh (s.a.v)’i tutup tâkatı kesilinceye kadar, sıktı. Sonra bırakıb:

      “-Oku!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, okuma bilmem!”dedi.

Yine Melek, Resûlullâh (s.a.v)’i tutub ikinci kerre tâkatı kesilinceye kadar, sıktı. Sonra bırakıb:

      “-Oku!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, okuma bilmem!”dedi.

O zaman, Melek, Resûlullâh (s.a.v)’i tutub üçüncü kerre sıktı. Sonra da bırakıb:

      “-Oku! Her şeyi yaratan Rabbinin ismiyle oku, O, insanı, pıhtılaşmış bir kandan yarattı. Oku! Senin, Rabbin, kalem ile yazma-yı öğreten, insana bilmediğini öğreten, kerem ve ihsan sahibidir!” 9

Cebrâil Âleyhisselâm:

“-Yâ Muhammed! Yüce Allâh, Sana selâm söylüyor ve Senin için:

      “-Sen, Benim bütün cinlere ve insanlara gönderdiğim Resûlümsün! Onları, Lâ ilâhe illâllâh Kelime-i Tevhid’ine dâvet et!”buyuruyor dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Yüce Allâh tarafından, Cebrâil (a.s)’ın getirib tebliğ ettiği Risâlet vazifesini kabul ederek evine dönerken, hiç bir ağaca ve taşa rastlamadı ki, kendisini Selâmlamasın! Resûlullâh (s.a.v), yüreği, titreyerek eve gelib Hz.Hadice’nin yanına girdi:

      “-Beni, sarıb örtünüz! Beni, sarıb örtünüz!”buyurdu.

Korku ve, titremesi, gidinceye kadar, vücudunu, sarıb örttüler.

 

İmam Zühri’nin bildirdiğine göre;

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’ye:

      “-Uykuda rüyada görüb de, sana söylemiş, anlatmış olduğum şeyi, Rabbım, bana, Cebrâil (a.s)’ı göndererek açıkladı!”buyurdu.

Yüce Allâh tarafından gelenleri ve Cebrâil (a.s)’dan işittiklerini haber verdi ve:

      “-Doğrusu, kendim hakkında korkmuştum!”dedi.

Hz.Hadice (r.a):

      “-Öyle söyleme! Vallâhi, Allâh, Seni, hiç bir zaman, utandırmaz, üzüntüye düşürmez! Çünkü, Sen, akrabânı, görür gözetirsin. İşini gör-mekten âciz olanların yükünü taşırsın. Yoksula verir, hiç kimsenin kazan- dıramayacağını kazandırırsın. Konuğu ağırlarsın. Hak yolunda karşılaştık-ları musibet ve felâket hâdiselerinde halka yardım edersin. Sözü doğru söylersin. Emâneti, yerine verirsin. Güzel huylusun!”dedi.

Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’i yanına alıb Amucasının oğlu Veraka bin Nevfel’in yanına götürdü.

Veraka, Cahiliye devrinde Hıristiyanlığa girmiş bir kimse olub Arabça yazı bilir ve İncil’den, Allâh’ın dilediği kadar bir şeyler yazardı. Çok yaşlanmış ve gözleri de, görmez olmuştu. Ona:

      “-Ey Amucamın oğlu! Dinle bak! Kardeşinin oğlu, ne söylüyor?” dedi. Veraka bin Nevfel:

      “-Ne gördün, neler işittin Kardeşimin oğlu?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v), gördüklerini, işittiklerini, ona haber verince,

Veraka bin Nevfel:

      “-Senin bu gördüğün, Allâh tarafından Mûsâ Âleyhisselâm’a indiril-miş olan Nâmûsü’l-Ekber’dir. Âh! Keşke, kavminin, Seni yurdundan çıkaracakları zaman, ben, sağ ve genç, dinç olsaydım!”dedi

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onlar, beni çıkaracaklar mı ki?”diye sordu.

Veraka bin Nevfel:

      “-Evet! Çıkaracaklar. Çünkü, Senin gibi, bir şey getirmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa ve işkenceye uğramasın! Eğer, ben, Senin dâvet günlerine yetişirsem, Sana, son derece yardım ederim!”dedi.

Fakat, ne yazık ki, çok kısa bir zaman sonra Resûlullâh (s.a.v)’ın tebliğ devrini görmeden Veraka bin Nevfel Mekke’de vefat etmişti. 10

Resûlullâh (s.a.v), Veraka için daha sonraları şöyle demiştir:

      “-Onu gördüm. Üzerinde beyaz elbise vardı. Onu cennetin ortasında gördüm üzerinde ipek vardı!”

Veya:

      “-Keşişi Cennet’te gördüm. Üzerinde ipek elbiseler vardı. Çünkü o, bana iman etmiş ve beni tasdik etmişti!”

Bu hadis’de ki, keşiş sözü ile Veraka bin Nevfel kasd edilmiştir. 11

Veraka bin Nevfel, yeğeni Hz.Hadice (r.a)’ya:

      “-Cebrâil, Allâh ile Peyğamberleri arasında Allâh’ın Eminidir. Sen, kocan Muhammed’i, görmüş olduğu şeyleri gördüğü yere kadar götür! Kendisine gelen şey, gelince, başını aç! Eğer, O, Allâh tarafından ise, Muhammed, gördüğü şeyi, bir daha göremez!”dedi.

Hz.Hadice (r.a) da öyle yaptı. Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Ey Amucamın oğlu! Amcamın oğlu Varaka bin Nevfel, oraya Cebel-i Nûra beraber gitmemizi istiyor, istersen beraber gidelim?!”

      “-Gidelim yâ Hadice!”

Beraber Hira’ya giderler. Dağın zirvesine beraber çıkar beklerlerler. Hz.Hadice kocası Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ey Amucamın Oğlu! Şu sana gelen sâhibin olan Melek geldiği zaman, bana, haber verebilir misin?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Haber verebilirim!”buyurdu.

Hz.Hadice:

      “-Öyle ise, O, Sana gelince, bana, haber ver!”dedi.

Cebrâil Âleyhisselâm, daha önceleri geldiği gibi, yine geldi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’ye:

      “-Yâ Hadice! İşte, Cebrâil, yanıma geldi!”buyurdu.

Hz.Hadice (r.a):

      “-Kalk, gel de, ey Amucamın oğlu! Sol dizimin üzerine otur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) oturunca,

Hz.Hadice (r.a):

      “-Onu görüyormusun?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Görüyorum!”buyurdu.

Hz.Hadice:

      “-Kalk da, sağ dizimin üzerine otur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), kalkıb onun sağ dizinin üzerine oturdu.

Hz.Hadice (r.a):

      “-Onu, yine görüyor musun?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Görüyorum!”buyurdu.

Hz.Hadice (r.a):

      “-Kalk da, kucağıma otur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), kalkıb Hz.Hadice’nin kucağına oturdu.

Hz.Hadice (r.a):

      “-Onu, hâlâ görüyor musun?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Görüyorum!” buyurdu

Resûlullâh, kucağında olduğu halde, Hz.Hadice başörtüsünü açtı ve:

      “-Yine, onu, görüyor musun?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır! Göremiyorum!”buyurdu.

Bunun üzerine Hz.Hadice (r.a):

      “-Ey Amucamın oğlu Muhammed! Sebat et! Müjdeler olsun ki, vallâhi, bu, Sana gelen cin şeytan değildir. O, Nâmus’u ekber Cibril’dir. Ve, Sen, Allâh’ın Resûlüsün!”diyerek O’nu ilk tasdik eden kişi oldu. 12

Hira Nur Dağı’ndan Evlerine dönerlerken yoldaki neye rastlasalar Essâlâtü ve Selâmu Âleyke yâ Resûlallâh! der, Resûlullah (s.a.v)’e, selâm verirlerdi. Artık, Cebrâil (a.s.) O, Kutlu evin hususi bir misafiri idi.

Zeyd bin Hârise’den rivâyet edildiğine göre:

Cebrâil Aleyhisselâm, Resûlullâh (s.a.v)’e Ramazan ayının on yedi-sinde pazartesi günü Abdest almayı, namaz kılmayı da öğretmişti. Burada şunu görüyoruz. Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece, ilk Vahy geliyor, Pazartesi günü ise ilk abdest, ve, ilk namaz başlıyor.

Resûlullâh (s.a.v), Hira Dağı’ndan döndüğü ve Mekke’nin yukarı taraflarında bulunduğu sorada Cebrâil (a.s) gelib vâdinin bir köşesinde ökçesini yere vurdu. Oradan, bir su kaynadı. Cebrâil (a.s), ondan Abdest aldı. Resûlullâh Cebrâil (a.s)’ın abdest alışına bakıyordu. Cebrâil (a.s), Namaz için nasıl abdest alınıb temizlenileceğini görsün diye, yüzünü, dirseklerine kadar ellerini yıkadı. Ağzını, su ile çalkaladı. Burnuna, su çekti. Başını ve kulaklarının arkasını, ıslak eli ile mesh etti. Ayak bilek-lerine kadar ayaklarını yıkadı. Abdest bittikten sonra, avucuna su aldı. Edeb yerine su serpti. Resûlullâh (s.a.v)’e de, Abdest almasını, emr etti. Resûlullâh (s.a.v), Cebrâil (a.s)’dan gördüğü gibi, Abdest aldı.

Bundan sonra, Cebrâil, Namazın, nasıl kılınacağını, Resûlullâh’a göstermek için, kalkıb iki rekât Namaz kıldı ve bu Namazda, yüzünün üzerine dört secde yaptı. Resûlullâh (s.a.v)’e de, kendisi ile birlikte namaz kılmasını emr etti. Resûlullâh (s.a.v) de, Cebrâil (a.s)’ın ki gibi, Namaz kıldı. Bundan sonra, Cebrâil (a.s), oradan ayrılıb gitti.

Yüce Allâh, Resûlullâh (s.a.v)’ın gözünü aydın, yüzünü güldürmüş, Allâh’dan özlediği, gönlünün hoşlandığı ibadet emri gelmiş bulunuyordu. Derin bir inanç ve sevinç içinde eve döndü. Yüce Allâh’ın, kendisine olan üstün ikrâmını, Hz.Hadice (r.a)’ya haber verdi. Onu’da, sevince boğdu. Hemen elinden tutub o suyun yanına götürdü. Namaz için, nasıl Abdest alınıb temizlenileceğini göstermek üzere, Cebrâil (a.s)’ın, kendisine gös-terdiği gibi, Abdest aldı. Hz.Hadice (r.a)’da Resûlullah (s.a.v)’ın göster-diği gibi, Abdestini aldıktan sonra, Resûlullâh (s.a.v), Cebrâil (a.s)’ın, kendisine kıldırmış olduğu namaz gibi, ona namaz kıldırdı.

Resûlullâh (s.a.v), kendisine Peyğamberlik geldiği, pazartesi günün-de ilk namazı kılmıştı. Hz.Hadice (r.a)’da, aynı günde, günün sonuna doğru, ilk defa aynı namazı kılma mutluluğuna ermişti. Resûlullâh ile Hz.Hadice (r.a), namazlarını, gizlice kılmaya devam ettiler!” 13

Âfif’el-Kindi şöyle der:

“-Ben ticaret adamı idim. Abbâs bin Abdülmuttâlib de ticaret adamı idi. Yemene gelir, ıtır koku satın alıb Hacc mevsiminde satardı. Kendisi dostumdu. Câhiliye devrinde Mekke’ye gidip, Abbas bin Abdülmuttâlib-’ in evine inmiştim. Âile halkıma, Mekke elbisesi ve ıtırından satın almak istiyordum. Abbas’ın yanında oturuyor, güneş gökte yükseldiği zaman, Kâbe’ye bakıb duruyordum. O sıralarda olğunluk çağına ermiş bir genç, Kâbe’nin yanına vardı.

Başını, göğe kaldırıb baktı. Sonra da ayakta Kâbe’ye yöneldi. Sonra bir çocuk gelib O’nun sağına durdu. Çok geçmeden, bir kadın gelerek onların arkalarına durdu. Sonra olğun genç, eğilib rükûa varınca, çocuk- da, kadın da, rükü ettiler. Olğun genç, rükûdan başını kaldırıb doğruldu. Çocuk’da, Kadın’da, rükû’dan başlarını kaldırıb doğruldular. Olğun genç, secdeye gitti. Çocuk’da, kadın’da, secdeye gittiler.

Ben dedim ki:

      “-Ey Abbâs! Ben, büyük bir iş, şaşılacak bir hadise görüyorum!?”

Abbas bin Abdulmuttalib:

      “-Evet! Büyük bir iştir!”dedi, ve, bana:

      “-Bu olğun genç, kimdir biliyor musun?”diye sordu.

”-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

      “-Bu, Muhammed bin Abdullah, bin Abdülmuttâlib’dir, Kardeşimin Oğludur!”dedi.

      “-O’nun yanındaki şu çocuk kimdir biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

      “-O, Ali bin Ebû Tâlib, bin Abdülmuttâlib’dir. Kardeşimin oğludur. Şu kadının kim olduğunu biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim

      “-O da, Hadice bint-i Huveylid’dir ve şu kardeşim oğlunun zevce-sidir. Kardeşimin oğlu, bize, senin şu gördüğün ve onların’da sâlik bulun-dukları bu dini, kendisine, göklerin ve yerin Rabbi olan yüce Allâh’ın emrettiğini söylemektedir. Vallâhi, ben bütün yer yüzünde bu dinde şu üçünden başka bir kimse bulunduğunu bilmiyorum!”dedi.

Yıllar sonra Afif’el-Kindi şöyle der:

      “-Ah! Ne olurdu, o zaman, iman edeydim de, ikinci erkek Mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” 14

Daha sonraki günler çok sıkıntılı günlerdi Resûlullâh (s.a.v), Cebel-i Nûr’a çıkmaya devam ettiği günlerde. Hz.Hadice (r.a), ona azık, erzak götürmeye devam ediyordu. O zaman yaşı takriben 60 yaş civarındaydı. Resûlullâh (s.a.v), dağa doğru geleni görünce: Birden irkilir, böylesi sıcak bir günde, şehir merkezinden kilometrelerce uzaktaki mesafeye bu sıcak havada, bu saat’de, kim gelir acaba, Dost mu düşman mı? Nûr Dağı’na doğru, hem de zirveye doğru gelen kim ola ki?

Ebû Zûr’â dedi ki;

Ben, Ebû Hüreyre (r.a)’den işittim şöyle dedi:

“-Resûlullâh (s.a.v), Hıra Dağı’nda iken yanına Cebrâil (a.s) gelmiş-tir de şöyle demişdir:

      “-Yâ Resûlallâh! İşte, şu gelen Hadice’dir. Sana doğru gelmektedir. Yanında bir kab var, içinde katık, yahut beraberinde (bohçasında) yiyecek ve içecek getiriyor. Hadice senin yanına ulaştığında ona Aziz ve Celil olan Rabb’ından, ve ben’den selâm söyle! Ve kendisine, Cennet’de inci’-den yapılmış bir saray bir köşk verileceğini müjdele ki, onun içinde gürültü patırtı yok, çalışma ve meşakkat de yoktur!”

Sahâbinin biri Abdullah bin İbn-i Ebû Evfâ’ya:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Hadice (r.a)’yi Cennet deki bir ev ile müjdeledi mi?”diye sordum.

Abdullah bin Ebi Evfa:

      “-Evet, O, Hadice’ye Cennet’de inciden yapılmış, içinde hiçbir gür-ültü, patırtı ve hiçbir çalışma ve meşakkat olmayan bir ev ile müjdelemiş- tir!”dedi 15

Muhammed (s.a.v)’e, Nübüvvet verildiği zaman onu ilk defa tasdik eden, destekleyen hanımı Hz.Hadice olmuştur. Bu bakımdan Hz.Hadice, Cenab-ı Allâh’ın selâmına; Hz.Âişe ise; yalnız Cebrâil (a.s)’in selâmına muhatab olmuşlardır.

Hz.Hadice (r.a) hakkında pek çok eserler yazılmıştır. Bu müstakil eserlerde Hz.Hadice’nin hayat hikâyesi en ince noktasına kadar uzun uzun anlatılmıştır. Resûlullâh (s.a.v)’ın hadislerinde, Hz.Hadice (r.a)’den büyük bir övgü ile bahsetmektedirler:

Hz.Âişe (r.a)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

      “-Resûlullâh’ı hanımı Hadice’den kıskandığım kadar hiçbir kimse-den kıskanmazdım! Yâ Hadice’ye yetişmiş olsam hâlim nice olurdu. Bunun tek sebebi Resûlullâh (s.a.v)’ın onu çokça hatırlaması idi. Hatta bir koyun kestiğinde bile Hadice’nin dostlarını bir bir dolaşır ve onlara o etten hediye ederdi!”

Yine Hz.Âişe’den:

      “-Hadice’yi kıskandığım kadar, hiçbir kimseyi kıskanmadım. Oysa, Resûlullâh (s.a.v), Hadice’nin ölümünden sonra benim ile evlenmiştir. Bunun sebebi şudur: Resûlullâh (s.a.v), Hadice’yi Cennette elde edeceği değerli mücevherattan inciden bir köşkle müjdeledi ki orada ne gürültü var ne de yorğunluk!”

Hz.Ali bin Ebû Tâlib (r.a)’dan rivâyete göre şöyle demiştir.

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu işittim:

      “-Sizin döneminizdeki en hayırlı kadın Hûveylid kızı Hadice’dir. geçmiş asırdaki kadınların en hayırlısı da İmran kızı Meryem’dir!”

Enes bin Mâlik (r.a)’dan Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu.

      “-Yeryüzünde yaşayıb giden kadınlardan örneklik bakımından sana şunlar yeterlidir; İmrân’ın kızı Hz.Meryem, Hûveylid’ın kızı Hz.Hadice, Muhammed’ın kızı Hz.Fâtıma, ve Fir’avun’un karısı Âsiye!” 16

Hz.Âişe (r.a) şöyle dedi:

“-Bir kerre Hadice’nin kız kardeşi Hâle bint-i Huveylid Medine’ye gelib Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna girmek için izin istemişdi. Resûlullâh bu iki kız kardeşin seslerindeki benzeyişle Hadice’nin izin istemesini hatırladı ve bunun için ferahlanıb sevindi de:

      “-Aman Allâh’ım! Bu Hâle! Bu Hâle’nin sesi!”deyiverdi.

Bunun üzerine ben kendimi tutmayarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Hâle’de kim?”deyib kıskandım.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu Huveylid’ın kızı, Hadice’nın kardeşi Hâle!”deyince,

Ben:

      “-Yâ Resûlallâh! İhtiyarladıktan ağzının iki tarafında diş etlerinin kızartısından başka bir beyazlık kalmayan, ve zamanın değişmeleri içinde ölen ihtiyar, Kureyş kadınlarından bir kocakarının nesini bu kadar anar-sın? Allâh, onun yerine sana, ondan daha hayırlısını (genç ve bâkiresini) vermişdir!”diye Resûlullâh’ı karşıladım!” 17

Resûlullâh (s.a.v)’in rengi değişti. Hz.Âişe’ye şöyle dedi:

      “-Vallâhi Allâh bana ondan daha hayırlısını vermedi. İnsanlar beni inkâr ettiğinde o beni tasdik etti. İnsanlar beni (muhasaraya alıb her şey-den) mahrum ettiğinde malıyla destekledi. Diğer kadınlardan olmadığı halde Allâh onunla bana çocuk ihsan etti!”

Hz.Âişe kendi kendine şu kararı vererek sesini kesti.

      “-Vallâhi, bundan sonra, onu, hiç dilime dolamayacağım!”

Hz.Âişe daha önceleri Hadice hakkında konuşurdu:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v) Hz.Hadice’nin bahsini anınca Âişe (r.a) ona şöyle dedi:

      “-Sanki dünyada Hadice’den başka kadın yok gibi!”

Resûlullâh’da şu karşılığı verdi:

      “-Halk, beni inkârla karşıladığında, O, bana inandı! Halk, beni yalanladığı zaman, o, beni tasdik etti beni doğruladı! Halk, beni mahrum ettiğinde o, bana ikrâmda bulundu! Malına ortak etti. Allâh, bana ondan evlâd nasib etti! Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı İmran’ın kızı Meryem idi. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı’da Hadice’dir. Cennet kadınlarının üstünü, Hadice bint-i Hüveylid, Fâtıma bint-i Muhammed, Meryem bint-i İmran, Firavun’un hanımı Asiye bint-i Muzahim’dir!”

Bir defasında, Hz.Âişe (r.a), bu konuda ileri geri konuşunca.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, Hadice’nin sevdiklerini severim!”buyurmuştu.

Bir rivâyette de şöyle buyurduğu zikredilir:

      “-Bana, onun sevgisi bahşedildi!”

Yani, Hz.Hadice’yi sevmek, İslâmî bir fazilettir.

Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e ihtiyar bir kadın geldi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim sin?”diye sorduktan sonra aralarında şöyle bir konuşma geçti:

      “-Ben, Müzen’li Cessâme’yim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır, sen, Müzen’li Hassane’sin! Nasılsın? İyi misin? Beni gör-meyeli ne âlemdesin?”

Kadın:

      “-İyiyim. Anam, babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!”dedi.

Bu kadın bize gelince, Resûlullâh (s.a.v), sevinir ve ona ikrâm da bulunurdu. Resûlullâh’a dedim ki:

      “-Yâ Resûlallâh! Annem babam sana feda olsun! Bu ihtiyar kadını ne güzel karşılıyorsun. Hiç kimseye yapmadığını bu ihtiyara yapıyorsun!”

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Yâ Âişe! O, Hadice’nin sağlığında da gelirdi. Muhakkak ki eski dostluğu unutmamak, o dostluğa sayğı göstermek imandandır!” buyurdu, 18

İbn-i İshâk şöyle der:

      “-Resûlullâh (s.a.v), dâvetini reddeden ve kendisini yalanlayan hoş-lanmadığı bir şey işittiğinde bundan son derece kederlenirdi. Ancak, Cenâb-ı Hak, Hz.Hadice vasıtasıyla Resûlü’ndeki sıkıntıları giderirdi. Resûlullâh (s.a.v) onun yanına geldiğinde, Hadice (r.a), O’na sabır sebat telkin eder, kederini hafifletir, O’nu doğrular, insanların durumunu, O’na kolay gösterirdi. Bu durum Hz.Hadice’nin vefâtına kadar devam etti!”

Hz.Hadice (r.a)’ın kız kardeşi, olan Hale bint-i Huveylid’ın oğlu, Ebû’l-Âs bin Rebi, Mekke’de zenginlikte eminlikte ve ticarette sayılı kişilerden idi. geçmiş zamanda Hz.Hadice (r.a), bu yeğeni Ebû’l-Âs bin Rebi ile, biricik kızları Zeyneb bint-i Resûlullâh (r.a) ile evlendirilmesini Resûlullâh (s.a.v)’den istemiş, Resûlullâh (s.a.v)’de buna razı olmuştu.

Resûlullâh (s.a.v), İslâmdan önce, büyük kızı Zeyneb’i Ebû’l-Âs’a nikahladı. Hz.Hadice (r.a) yeğeni Ebû’l-Âs’ı evladı yerinde tutardı. Allâh, Resûlullâh (s.a.v)’i, peyğamberlikle şereflendirdiği zaman, Hz.Hadice ile tüm kızları Resûlullâh (s.a.v)’e iman ettiler. Ebû’l-Âs, ise, iman etmedi. Müşrik olarak kaldı. Mekke devrinde iken İslâm’ın helâl ve haram hükümleri henüz gelmemişti. Nitekim Hz.Zeyneb’in Müslüman olmayan

kocası Ebû’l-Âs, ile o şekil de yaşamalarına devam etmişlerdi.

Nihayet Medine’ye hicret vakii oldu. Ve iki yıl sonra, Bedir Savaşı oldu. Ebû’l-Âs bin Rebi, Kureyş müşrikleri ile beraber Bedir’e gelmiş ve Kureyş’in hezimetinden sonra esir düşmüştü. Mekkeliler esir akrabalarını kurtarmak için Medine’ye kurtulmalık akçesi gönderiyorlardı. O zaman Mekke’de bulunan Hz.Zeyneb’de kocası Ebû’l-Âs’ın kurtulması için, biraz mal ile Annesi Hz.Hadice’nin kendisine gelin olurken hediye ettiği gelinlik ile yemen işi göz boncuğundan yapılmış gerdanlığını, babası Resûlullâh’a, kocası Ebû’l-Âs’ın kurtulmalık akçesinı ödemek üzere gön-dermişti. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’nin aziz hatırası gerdanlığı görür görmez son derece etkilenib ağladı ve ağlayarak:

      “-Eğer, Ebû’l-Âs’ı serbest bırakmayı uygun görürseniz, malını ve o, gerdanlığı kendisine geri verib gönderiniz?!”buyurdular.

      “-Olur yâ Resûlallâh!”diyerek,

Ebû’l-Âs bin Rebi’i serbest bıraktılar Hz.Hadice’nin hatırası olan mal ve gerdanlığı da Hz.Zeyneb’e iâde ettiler.

Hz.Hadice (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ı Mekke devrinde, vefât edene kadar desteklediği gibi, her türlü derdine de derd ortağı olub çare aramak hususunda elinden geleni yapmıştır. Resûlullâh’ın Mekke’de en büyük iki desteği vardı. Bunlardan biri amcası Ebû Tâlib, diğeri ise Hz.Hadice idi.

Hz.Hadice, Nübüvvettin onuncu yılında Şıb Ambarğosun’dan çık-tıktan biraz sonra, hicretten üç yıl önce Ramazan ayında Miladi 19 Nisan 620 tarihinde 65 yaşlarındayken bir hastalık sonucu Mekke’de vefât etti. Hz.Hadice Mekke’nin Hacun (Cennetü’l-Mualla) kabristanına defnedildi. Resûlullâh (s.a.v) bizzat onu kabrine tevdi etmek üzere kabrine indi. Ancak o günlerde henüz cenaze namazı emri olmadığı için cenaze namazı kılınamadı.

Hz.Hadice’nin vefâtından sonra Resûlullâh (s.a.v)’e, musibetler ard arda gelemeye başladı. Aynı yıl’da, Amucası Ebû Tâlib’de vefât etmişti. Hz.Hadice; Resûlullâh (s.a.v) için, İslâm dâvâsında, meşveret edilecek sâdık bir müşâvir, derdleşecek bir derd ortağı idi. Amucası Ebû Talib’de; Resûlullâh’ın kolu kanadı, sığınağı, müşriklere karşı savunucusu ve yar-dımcısı idi. Bu iki musibetin, böyle, biribiri ardınca gelib Resûlullâh’ın üzerinde toplanması Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Şu Ümmet üzerinde bu günlerde toplanan bu iki musibetten, ben, hangisine, en çok yanacağımı, bilemiyorum!”

Dedirttirecek kadar çok ağır geldi. Resûlullâh (s.a.v), Nübüvveti’nin onuncu yılına “Hüzün yılı” adını verdi. 19

Hz.Hadice gerçekten ölmüş müydü? Mânâ olarak asla! Onun o aziz hatıraları, O, Sadık kocası, Resûlullâh’in yanında hayatı boyunca daima dipdiri kalmıştı. Yeri geldiğinde hiç kimseden çekinmeden gözleri dolu dolu ondan bahsederdi. Resûlullâh’in hayatına Hz.Hadice’den sonra, bir çok Hanım annelerimiz girdi. Ama, O’nun gönül dünyası, kendi ifadeleri ile ilk zevcesine ait olacaktı. Çünkü, O, çeyrek asır, kocasının ve evinin, şefkatli Hanım efendisi idi! O evde, O’na hiç bir kadın, bu süre içerisinde ortak olamamış, erkeğinin ufkunu ondan başkası gölgelendirmemişti.

Hz.Hadice’nın vefâtlarından sonra, Resûlullâh (s.a.v), bir çok hanım efendi ile evlendiler. Aralarında genç, bakire, ve güzel, olanlar, soylu ve mevki sahibi olanlar vardı. Ama hiç birisi Hadicetü’l-Kübrâyı mevkiin-den uzaklaştıramadığı gibi, bu muâlla hanımın Resûlullâh’ın gönlünde taht kuran hatıralarını onun gibi elde edemediler.

Bu, Mübârek ve Mualla, Kübra, Hanımefendi, Allâh ondan ebeden razı olsun! Vefât edince gerisinde, Peygamber babalarının hayatını, ve, İslâm tarihini baştan başa dolduracak olan, ve her zaman iftiharla:

      “-Ben kızlar babası değil miyim?!”dedirten,

Dört tane nûr misali kız evladı bırakmıştır. Allâh, Hz.Hadice’ye de, Müslümanlara’da, Resûlullâh (s.a.v)’in pâk soyunun Hz.Hadice’nin çiçek misali Pâk kızı Fâtımatü’z-Zehra’nın çocuklarıyla devam etmesini nasib ederek, o, pâk neslin korunması nimetini bahşetmiştir. Seyyidler, Şerifler, İmamlar, ve Asfiya’ların ninesi, Mü’minlerin Tâhire annesi, Hadicetü’l-Kübra (r.a) Validemizin özelliklerini saymaya sayfalar yetmeyecektir.

Çünkü o, iffetsiz bir zamanın Hz.Meryem’i, Firavunları çok olan bir beldenin Hz.Asiye’si, İlâhi vahye analık yapıp varlığını o yola adayan-ların Hz.Hacer’i, ve Efendimizin Pâk Zevcelerindendir. O, bir vefa abidesi ve bir fedakârlık kahramanı kübra hanımefendidır.

Hz.Hadice (r.a); güzel, soylu, akıllı, son derece dürüst ve zengin bir hanımefendiydi. Her bir konuda kocası Resûlullâh (s.a.v)’e destek oldu. Herkes O’na karşı iken o inandı. Kendisine ilk iman eden insan oldu.

İbn-i Hacer el-Askalani:

      “-Kim güzellik ihdâs ederse, (es-Sebebı kel fail) kendisine bunun sevabı verilir. Ayrıca ondan sonra kıyâmete kadar aynı işi yapanların alacağı kadar sevab da ilave edilir!”

Hadisi şerifini delil göstererek Hz.Hadice’den sonra iman eden bütün kadınların aldığı sevabın aynısını Hz.Hadice’nin de almış olabileceğini söyler.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Hadice’nin vefatından sonra da kendisini hiç unutmadı. Hatta onun dost ve arkadaşlarını da daima gözetti. Onun her-hangi bir hatırasını duyunca veya görünce büyük bir heyecana kapılırdı. Nitekim, Hz.Âişe, Hz.Hadice ile birlikte yaşamadığı halde en çok onu kıskandığını söyler. Sebebi de Resûlullâh (s.a.v)’ın onun hatırasını canlı tutmasıdır. Hadice (r.a)’nın öldüğü yıla hüzün yılı adı verilmişti.

Hicretten üç sene önce Miladi 620. yılın Ramazan ayında vefat eden Hz.Hadice (r.a), Mekke-i Mükerreme’nin Hâcun denen semtinde bulunan Cennetü’l-Muâlla Kabristanlığı’nda medfun bulunmaktadır.

Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman tarafından onun kabrinin üzerine güzel bir kubbe yaptırıldı, ama Mekke Suûd yönetimine geçince, 1926 yılında diğer bütün türbelerle birlikte yıktırıldı.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.



1- El-İsabe İbn-i Hacer el-Askalani-1-444-No-1503 
2- İbn-i Hacer el-İsabe-4-2658-İbn-i Habib, el-Muhabbar-79 İbn-i Hazm, Cemheretü Ensabü’l-Arab-142-M.Emin Yıldırım-Hz.Peyğamber’in Albümü-Siyer Yayınları-İst-2010-sayfa-152-153 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-2-143-153 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1257 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-153-158 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-5-11 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarih-3-13 
8- İbn-i Kesir El- Bidaye ve’n-Nihaye-3-25 
9- Alak-1-5 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-11-16 
11- İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye-17-18 
12- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-17 
13- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-3-18-20 
14- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi -3-92-98. 
15- Sahihi Müslim ve tercemesi-7-338-Hadis No-2432 
16- Sünen-i Tirmizi-Menakıb böümleri-Hadis No-3875-3876-3877-3878 
17- Sahihi Müslim-Hadis No-2437 
18- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1296 
19- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-5-49