Ebû Zerr El-ğifâri

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), Beni Ğıfâr kabilesine mensub olub, doğum tarihi ise bilinmemektedir. Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in ismi ve babasının adı hakkında kaynak eserlerde çeşitli isimler zikredilerek bir çok ihtilaflar olmuştur.

Ebû Zerr El-ğifâri

Ebû Zerr El-ğifâri
أَبُـو ذ َرّ َالــغِــفَــا رِيّ


 Baba Adı    :    Cünade bin Süfyan.
 Anne Adı    :    Remle bint-i Vakisa’dir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Bilgi yok.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Mekke yakınlarında Rebeze köyünde Hicri 31-32, Miladi 652 yıllarında vefat etti. Kabri, Rebeze’dedir.
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu esmer tenli sık ve ak sakallı, ak saçlı iri yapılı kuru zayıf bir zat idi.
 Eşleri    :    Leylâ
 Oğulları    :    Zerr
 Kızları    :    Bir kızı vardı fakat, ismini bilemiyoruz.
 Gavzeler    :    Hendek ve sonraki savaşlar…
 Muhacir mi Ensar mı    :    Beni Selime’den Medine’ye Muhacirdir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    281 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Cündüb bin Cünâde bin Süfyan bin Ubeyd bin Haram bin Ğifar bin Müleyl bin Damra bin Bekr bin Abdümenat bin Kinâne bin Hüzeyme bin Müdrik, bin İlyas bin Mudar
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Zerr el-Ğifari, Mesihü’l İslâm
 Kimlerle Akraba idi    :    Üneys bin Cünâde ile ana baba bir kardeş, Amr bin Abese ile ana bir kardeştir.



Ebû Zerr El-ğifâri'nin Hayatı

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), Beni Ğıfâr kabilesine mensub olub, doğum tarihi ise bilinmemektedir. Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in ismi ve babasının adı hakkında kaynak eserlerde çeşitli isimler zikredilerek bir çok ihtilaflar olmuştur. Usdül Ğabe’de onun için şöyle denilir; Cündüb bin Cünâde. Ekser kişiler bunu sahih bulur. Bazıları; Berir bin Abdullah. veya Büreyr bin Cünâde, Veya Berire bin İşrikeh, veya Cündeb bin Seken, en meşhur olan Cündüb bin Cünâde bin Kays. Kabile neseb ve soyunu şöyle sayar: Cündüb bin Cünâde bin Süfyân bin Ubeyd bin Haram bin Ğifar bin Müleyl bin Damra bin Bekr bin Abdümenat bin Kinâne bin Hüzeyme bin Müdrike bin İlyas bin Mudar’dır.

İbn-i Hacer el-İsâbe’sinde şöyle der:

Meşhur zâhid, doğru sözlü, ismi ve babasının ismi hakkında ihtilaf edilmiştir. Meşhur olan ismi ise; Cündüb bin Cünâde bin Seken, İbn-i Abdullah veya Berir olduğu da söylenmiştir. Bin Süfyân, bin Ubeyd, bin Haram, bin Ğifar. Annesinin ismi: Ramle bint-i Vakisa el-Ğifariye dir.

Bazı eserlerde Seken bin Cünade bin Kays bin Büreyr bin Ömer olarak zikredilmektedir. Bazı eserlerde ise Cündüb bin Cünâde bin Kays bin Amr olarak zikredilmektedir. Bazılarında adının Berir, Büreyr, Yezid, Yüreyr, babasının adının Seken veya Abdullah olduğu da söylenmektedir. Cündüb bin Cünâde ismi daha doğru olması muhtemel’dir. Zira annesinin adının Ramle bint-i Vakia’el Ğifari, Künyesi ise; Ümmü Cündüb’dür.

İslâm tarihinde isminden daha ziyade Ebû Zerr el-Ğifâri künyesi ile meşhur olub bununla zikredilmektedir. Lakabı ise; Mesihü’l-İslâm dır. Bu lakabı ona, bizzat Resûlullâh (s.a.v) vermiştir.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın mensub olduğu Ğifar kabilesi, Haram olan aylarda bile, kervanlara baskın yapmaktan, yağmacılıktan, ve yol kesmek-ten çekinmeyen, bir kabile idi. O, kabilenin geçimleri câhilliye devrinde kervanları soymak, onları yağmalamak ve eşkıyalık yapmak idi. İşte böyle bir âile geleneğine bağlı olan Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), genç yaşlarında iken âilesinin yolundan gitmişti. Müslüman olmadan önce Ebû Zerr el-Ğifâri-’nın de yol kesib yağmacılık yaptığı, hatta kabilesi içinde cesareti ve atılganlığı ve gözü pek yağmacılarından olduğu nakledilir. O kadar büyük bir nam ve şöhret yapmıştı ki, ismini duyan korkudan titrerdi. Sahâbeden Amr bin Abese (r.a) onun anne bir kardeşi’dir.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın Müslüman oluşu:

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) câhiliye devrinde geçimi için eşkiyalık yapar, yol keserdi, dedik. Bununla beraber, O, Câhiliye devrinde, herkesin eliyle ağaçtan taştan yaptıkları cansız putlara ilâh deyib taparlarken, O, Allâh’a ibadet eder, ve onu bir tanır, putlara tapmazdı. Zira Müslüman olmadan iki üç yıl kadar önce haniflerle tanışıb onlara katılmış ve Allâh’a ibâdete başlamıştı. Bunu, Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), bir gün, Sahabeden Abdullâh bin Sâmit (r.a)’a şöyle anlatır:

      “-Ey kardeşim’in oğlu! Ben, Resûlullâh (s.a.v)’e kavuşmadan iki üç yıl önce namaz kılardım!”dedi.

Abdullah bin Sâmit:

      “-Kime kılardın?”diye sordu.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Allâh’a!”dedi.

Abdullah bin Sâmit:

      “-Nereye doğru yönelirdin?”diye sordu.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Rabbım, beni, nereye yöneltirse, oraya doğru yönelir, yatsıyı kılar-dım. Gecenin sonu geldi mi, tâ güneş, üzerime vuruncaya kadar, bir örtü gibi serilirdim!”dedi

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Ben, kavmimin tapageldikleri putlardan yüz çevirmiştim!”dediği zaman Abdullah bin Abbas (r.a) ona:

      “-Senin taptığın ne idi?”diye sormuş.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Hiçbir şey değil!”demiştir.

Mekke halkından bir adam, bir gün Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’a:

      “-Mekke’de, bir zât çıkmış senin dediğin gibi Lâ ilâhe illâllâh diyor ve kendisinin, Peyğamber olduğunu söylüyor!”diye haber vermiş

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Kimlerdendir O?”diye sorunca,

Mekkeli adam:

      “-Kureyşdendir!”demişti.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) der ki:

“-Ben, Ğifar oğulları kabilesinden bir adamdım. Mekke’de bir zât zuhur etmiş, kendisinin, Peyğamber olduğunu söylüyormuş, diye bize bir haber erişti. Yüce Allâh, daha o zamanlar, kalbime İslâmiyetin sevgisini düşürdü. Kardeşim Üneys’e:

      “-Hayvanına bin, şu vâdiye doğru git! Kendisine, gökten haber gel-diğini söyleyen O, adam’la konuş! Söyledikleri şeyleri dinle! Kendisi hakkında, benim için bilgi edin! Haberini al bana getir!”dedim.

Kardeşim Üneys, Mekke’ye kadar gitti. O’nunla, buluştu, kendisinin söylediklerini dinledikten sonra, döndü. Yanıma geldi.

      “-Ne yaptın? Ne haber var sende?”diye sordum.

Kardeşim Üneys:

      “-Mekke’de, senin dininde, bir Adam’a rastladım ki, kendisini, Allâh’ın gönderdiğini, söylüyor!”dedi.

      “-Halk, O’nun hakkında, ne söylüyor?”diye sordum.

      “-Şâir, Kâhin, Sihirbaz!”diyorlar dedi.

Üneys, şâir kişilerden di. Anlatmaya şöyle devam etti:

      “-Ben, gerçekten, Kâhinlerin sözünü, dinledim, O’nun söylediği, Kâhinlerin sözü değil! O’nun sözünü, şiirin her çeşidine de, tatbik ettim. Vallâhi, benden sonra, ona şiir demeye kimsenin dili varamazdır! Vallâhi, O, muhakkak Sâdıktır. Kâhinler ise, muhakkak yalancıdırlar! Vallâhi, ben öyle bir Zât, görmedim ki: Hayr’ı iyiliği, ahlaki faziletleri emrediyor, şerden, kötülükten’de sakındırıyor. O’nu, ahlâki faziletleri, emrederken ve öyle bir söz söylerken gördüm ki, o söz, şiir değildir!”dedi

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) der ki:

“-Vallahi, ben, kardeşim Üneys’den daha üstün bir şâir duymadım. Kardeşim, Üneys’e:

      “-Sen, bana, bu hususta, arzu ettiğim, gönlüme şifa verir, müşkille-rimi giderir bir haber getirmedin! Kendim gidib O’nu görürüm!”dedim

Kardeşim Üneys:

      “-Olur! Fakat, Sen, Mekke halkından sakınıcı ol! Çünkü, onlar, O’na karşı, son derecede kin besliyorlar! Hep surat asıb duruyorlar!”dedi.

Hemen, azık dağarcığımı, su tulumumu yüklendim. Elime bir asa al-arak yollara düştüm. Mekke’ye ulaştım. Resûlullâh’ı, şahsen tanımıyor, başkasından, sormayı da, hiç uyğun bulmuyordum. Mescid-i Haram’da bulunuyor ve Zemzem suyundan içib duruyordum. O sırada yanıma, Ali bin Ebû Talib uğradı ve:

      “-Şu adam, her halde, ğarib’dir sanırım?”dedi.

      “-Evet ğarib’im!”dedim.

      “-Öyle ise, kalk, benimle birlikte bizim eve gidelim!”dedi.

Onunla birlikte gittim. Ne o, bana bir şey sordu, ne de ben, ona bir şey haber verdim. Sabaha çıkınca, Resûlullâh’ı sormak için, kuşluk vakti, Mescid-i Haram’a gittim. Fakat, hiç kimse, O’nun hakkında, bana, bir haber vermedi. Yine, Ali bin Ebû Talib, bana uğradı da:

      “-Bu adam için, daha, yerini öğrenmek zamanı gelmedi mi?”dedi.

Ben:

      “-Hayır!”dedim.

Ali bin Ebû Talib:

      “-Gel, benimle bizim eve gidelim!”dedi.

Evlerinde bana:

      “-Senin işin nedir? Sen, bu şehre, ne için geldin?”diye sordu.

      “-Gizli tutacağına ve işim hakkında, bana, kılavuzluk edeceğine söz verirsen, sana, haber veririm!”dedim.

Ali bin Ebû Talib:

      “-Öyle yaparım!”deyince, ben de şöyle dedim:

      “-Bize erişen habere göre: Burada, bir zât, ortaya çıkmış, kendisinin, Peyğamber olduğunu söylüyormuş, O’nunla, konuşması O’ndan, işittik-lerini ezberleyib bana haberini getirmesi için, kardeşimi, göndermiştim. Kardeşim, gönlüme şifa verecek bir haber getirmedi. Kardeşimin getirdiği haber, gönlüme şifa vermediği için, O’nunla, bizzat kendim buluşub gör-üşüb konuşmak üzere geldim!”dedim.

Ali bin Ebû Talib:

      “-Sen, geldiğine, isabet ettin, akıllılık ettin! Bu zât; Allâh’ın Resülü-dür. Hak Peyğamberi’dir. Sabahladığın vakit, sen, beni, takib et! Ben, senin için korkulacak bir şey görürsem, ya ayakkabımı, düzeltiyormuşum gibi, duvara doğru yönelir, dururum. Ya da, su döküyormuşum gibi, yaparım. Sen durub beni bekleme! Git! Ben, geçib gidersem, sen, arkam-dan gel ve benim girdiğim yere, sen de, gir!”dedi.

O gitti. Ben de, gittim. Nihayet, o, Peyğamber Aleyhisselâm’ın huz-uruna girdi. Ben de, kendisiyle birlikte girdim:

      “-Esselâmü Aleyke yâ Resûlallâh!”diyerek, O’nu ilk defa İslâm selâmıyla, ben selâmladım! Bana:

      “-Sen kimsin?”diye sordu.

      “-Ğifar Oğullarından bir adamım!”dedim.

Kendisine:

      “-Yâ Muhammed! Sen, insanları nelere dâvet ediyorsun?”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bir olan ve şeriki bulunmayan Allâh’a imana, ve putları gidermeye ve benim de, Resûlullâh olduğuma şehâdet etmeye dâvet ediyorum!”dedi.

      “-Bana, İslâmiyeti, ve nasıl Müslüman olacağımı bildir!”dedim.

Bana İslâmiyeti bildirince, ben hemen oracıkta Müslüman oldum. Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh, ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve Resûlüh! Diyerek şehâdet getirdim. Resûlullâh (s.a.v)’in yüzünde sevinç belirdiğini gördüm.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebâ Zerr! Sen, şimdi, bu işi, Mekke’lilerden çok gizli tut! Memleketine, geri dön, git!”buyurdu

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, dinimi açıklamak istiyorum!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, Senin hakkında, Mekkelilerden, endişe ediyorum. Öldürülür-sün diye korkuyorum!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, öldürüleceğimi bilsem de, bunu muhakkak, yapacağım!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v), sustu:

      “-Seni, hak dinle Peyğamber olarak gönderen, varlığım, Kudret elin-de bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Mescid-i Haram’da, onların arasında islâmiyeti haykıracağım! İslâmiyeti, haykırarak açıklamdıkça, yurduma dönüb gitmeyeceğim!”dedim.

Kureyşilerin Mescid-i Haram’da halkalandıkları, konuştukları sırada Mescid-i Haram’a varıb en yüksek sesle:

      “-Ey Kureyş Cemaâtı! Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh! Ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve Resûlüh! Ben Allâh’dan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim! Muhammed’in de, Allâh’ın Kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim!”diye bağırdım.

“-Müşrikler:

      “-Adam sapıttı! Adam, sapıttı! Kalkınız yürüyünüz şu Sâbii’nin üze-rine!”diyerek silkinib kalkıverdiler.

Beni öldürürcesine dövdüler yere serdiler O sırada, Abbas bin AbdülmutTalib, yetişib üzerime kapandı ve onlara:

      “-Yazıklar olsun size! Siz, Ğıfar kabilesinden bir adamı, öldürüyor-sunuz da, onun, Ğifar kabilesinden olduğunu ve tüccarlarınızın Şam’a giden yolunun bunların yurdunun üzerinden geçtiğini bilmiyor musunuz? Ey Kureyş cemâatı sizler tüccarsınız. Ticaret yolunuz da, Ğifar yurdunun üzerindedir. Yoksa siz, ticaret yolunuzun kesilmesini mi istiyorsunuz?”

Diye çıkışınca, üzerimden çekildiler başımdan dağıldılar. Ertesi gün, sabahleyin, yine Mescid-i Haram’a vardım. Dünkü söylediğimin aynını tekrar söyledim. Onlar da:

      “-Kalkınız yürüyünüz şu Sâbii’nin üzerine!”diyerek kalkıverdiler.

Dünkü gibi, yine beni öldüresiye dövdüler ve yere serdiler. O sırada yine Abbas, yetişib onlara, dün söyledikleri gibi söyleyince, bıraktılar. Beni öldürdüklerini sandılar. Ben kalkıb, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardım. Resûlullâh (s.a.v), halimi görünce:

      “-Ben, seni, men etmemiş mi idim?!”buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, kalbimde bir istek idi. Ben de, onu yerine getirdim!”dedim.

Bir müddet, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında bulundum:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Sen, ne yapmamı, bana emr edersin? Yâ Resûlallâh! İstediğini, bana emr et!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Emrim, sana, gelince, onu, kavmine haber ver, tebliğ et! Ortaya çıkışımızın haberi, sana eriştiği zaman, yanıma gel!”buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Zerr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Şimdi, ben, ev halkımın yanına döneceğim. Senin, savaşla memur olacağın zamana kadar, bekleyecek, o zaman, yanına gelib sana katılacağım!”dedi.

Ebû Zerr (r.a), gidib Ğazal Seniyyesi’nin aşağısında yerleşti. Ğazal Seniyyesi: Herşâ yolu üzerindedir. Cuhfe ile aralarında üç vadi vardır. Huzâalara aid dağ üstü bir yurd olub meteaddid kuyuları, bulunmaktadır. Ebû Zerr (r.a), burada, Kureyş ticâret kervanı kafilelerinin önünü keserek mallarına el koyuyor ve:

      “-Siz: Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh, diyerek şehâdet getirmedikçe, onlardan, hiçbir şeyi size geri vermeyeceğim!”diyor,

Şehâdet getirenlere, kendilerinden almış olduğu şeyleri, geri veriyor, şehâdet getirmekten kaçınanlara hiçbir şey vermiyordu. 2

Başka bir rivâyette ise Ebû Zerr şöyle anlatır:

Kardeşim Üneys Mekke’ye gidip geldiğinde, bana:

      “-Mekke’ye gittim. Kureyşilerin Sabiî dediği zâtı gördüm. O sana çok benziyor!”dedi.(Sabii bir dinden çıkıp başka bir dine giren demektir.)

Sonra ben de Mekke’ye gittim. Resûlullâh (s.a.v)’e sabiî diyenlerden birini gördüm ve:

      “-Sabii nerede?”diye sorduğumda, beni göstererek:

      “-İşte sabiî, sabiî!”deyib yüksek, sesle bağırdı.

Bunun üzerine bütün orada bulunanlar beni taşladılar. Âdeta üzerin-de, müşriklerin putlarına kurban kestikleri taş gibi kanlar içinde kalmış, tıpkı kandan bir heykele dönmüştüm. Hemen Kâbe’nin örtüsüne gizlen-dim. Orada on beş gün kaldım. Zemzem’den başka yiyecek, içecek hiçbir şeyim yoktu. Kâbe’ye girerlerken Resûlullâh (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a)’i gördüm. Allâh’a yemin ederim ki, Resûlullâh (s.a.v)’e Müslüman selâmı veren ilk insanım. Zira, bu karşılaşmada:

      “-Esselâmû Âleyke yâ Resûlallâh!”dedim.

O, da:

      “-Ve Âleykesselâm ve rahmetullah! Kim sin?”diye mukabele etti.

      “-Ğıfâr Oğulları kabilesindenim!”dedim.

Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Yâ Resûlallâh! Bana izin veriniz de bu zâtı evimde bu gece misafir edeyim!”dedi.

Ebû Bekr’le Mekke’nin aşağısında bir eve gittik. Bana biraz üzüm ikrâm etti. Mekke’den döndüğümde kardeşim Üneyse Müslüman olduğu-mu haber verdim!”

Kardeşim:

      “-Ben de senin dinine giriyorum!”dedi.

Sonra annemize gittik. Oda:

      “-Ben de sizin dininize giriyorum!”dedi.

Daha sonra kabileme gelib onları da İslâm dinine davet ettim. Bana uyarak onların bir kısmı Müslüman oldular!”

Ebû Zerr (r.a) şöyle diyor:

“-Mekke’de Resûlullah (s.a.v) ile bir müddet kaldım. Bana İslâm dinini öğretti. Biraz da Kûr’ân öğrendim. Sonra:

      “-Yâ Resûlallâh! Artık ben dinimi açıklamak istiyorum?!”dedim.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Öldürülmenden korkuyorum!”diye beni menetti.

Ben de:

      “-Öldürülsem de yapacağım!”dedim.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), bana hiç bir şey demedi. Kabe’ye gittim. Kureyşiler toplanmış, kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben açıkça kelime-i şehâdet getirdim. Hemen Kureyşliler bana saldırdılar. Kurban taşı gibi beni kanlar içerisinde bıraktılar. Beni öldürdüklerini zannediyor-lardı. Biraz sonra ayıldım ve Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gittim. Benim o, halimi görünce:

      “-Ben seni dinini açıklamaktan menetmedim mi?”buyurdu.

Ben de:

      “-Yâ Resûlallâh! İçimden böyle arzu ediyordum. Onu yerine getir- miş oldum!”dedim.

Biraz daha Resûlullâh (s.a.v.) ile beraber kaldıktan sonra, bana:

      “-Kabilene git ve İslâm’ı açıktan açığa yaymaya başladığımı duydu-ğunda tekrar yanıma gel!” buyurdular. 3

Ebû Zerr (r.a), memleketine geri döner dönmez önce kardeşi Üneys ile annesi Remle bint-i Vakia’nın İslâm dinine girmelerini sağladı. Sonra Ğifar oğulları kabilesine giderek onlarında İslâm dinini kabul edib girme-lerine vesile oldu. Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye Hicret ettikten kısa bir müddet sonra Ebû Zerr (r.a) Medine’ye geldi. Sonra tekrar Ğifar Oğulları yurduna geri döndü. denilir.

Bazı rivâyetlerde ise; Resûlullâh (s.a.v)’in yapmış olduğu Bedir, Uhud, ve Hendek Ğazveleri’ne iştirak edemedi de, denilir. Medine’ye geldikten sonra artık ömrünün sonuna kadar Medine’de kaldı. Ekseri vakitlerini, Resûlullâh (s.a.v)’ın hizmetlerinde geçirdi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın Menkibeleri:

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Resûlallâh! İbrahim Âleyhisselâm’a gelen sahifeler’de neler vardı?” diye sordum.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-İbrahim (a.s)’e gelen sahifeler de hikmetli, faydalı ve uyulması gerekli olan öğütler vardı!”diye cevab vererek onlardan şu misalleri verdi:

“-Ey kendisine güç kuvvet verilen imtihanlarla karşı karşıya olan mağrur hükümdar! Ben seni dünya serveti biriktiresin diye göndermedim. Ben seni, mazlumları sana beddua edecek durumlara düşürmeyesin diye gönderdim. Şunu bil ki, mazlum kişi kâfir de olsa ben onun dileğini geri çevirmem.

Aklını kullanabilen akıllılar için belirli saatler vardır. Belli bir saatte Allâh’a müracaatta bulunur. Belli bir saatte kendi nefsini hesaba çeker. Belli bir saatte aziz ve celil olan Allâh’ın kudreti hakkında tefekkür eder, yine belli saatlerde’de geçimini temin etmek için çalışır.

Akıllı kimseler şu üç şey dışında başka bir şey için çalışmazlar, öbür dünya için azık hazırlamak, geçimini düzeltmek, ve haram olmayan şey-lerle ihtiyacını karşılamak.

Yine akıllı kimselere düşen, içinde bulundukları durumları iyi değer-lendirmek, ileriyi görmek, işlerini ona göre ayarlamak, ve, dillerini tut-maktır. Lüzumu kadar konuşan kimseler, faydasız şeyler konuşmazlar!”

      “-Mûsâ Aleyhisselâm’a gelen vahiy’de neler vardı, yâ Resûlallâh?” diye sordum.

      “-Gelenlerin hepsi ibret doluydu!”dedi, ve şöyle devam etti;

      “-Yüzde yüz mutlak öleceğini bildiği halde yine’de rahat olanlara hayret ediyorum. Cehennem’in varlığına inandığı halde, hâlâ gülebilen-lere hayret ediyorum. Kadere inandığı halde, dünya işleri için yırtınan kimselere hayret ediyorum. Dünya ve dünyadakilerin devamlı değiştiğini gördüğü halde hâlâ orada huzur bulanlara hayret ediyorum. Kıyamet günü mutlaka hesaba çekileceklerine inandıkları halde ibâdet etmeyenlere hay-ret ediyorum!”

Ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Bana tavsiyelerde bulun?!”dedim.

      “-Allâh’a muhalefetten sakınmanı tavsiye ederim. Çünkü bu, bütün amellerin başıdır!”buyurdular.

      “-Daha, yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Kûr’ân okumanı, Azîz ve Celîl olan Allâh’ı zikretmeni tavsiye ederim. Çünkü senin için bunlar, dünyada ışık, âhirette ise azıktır!” buyurdular.

      “-Başka yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Çok gülmekten sakın. Çünkü, çok gülmek kalbi öldürür, yüzdeki nuru giderir!”buyurdu.

      “-Başka ne tavsiye edersiniz yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Cihad et. Çünkü cihad, Ümmetimin ruhbanlığıdır!”buyurdu.

      “-Başka, yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Az konuş! Çünkü az konuşmak, şeytanı kovmak için bir vesiledir, ibadetlerinde yardımcındır!”buyurdu.

      “-Başka, ya Resûlallâh?”dedim.

      “-Düşkünleri sev, onlarla otur, kalk!”buyurdu.

      “-Başka ne tavsiye edersin ya Resûlallâh?”dedim.

      “-Senden yükseklere değil, senden daha aşağı durumda olanlara bak! Çünkü bu, Allâh’ın sana verdiği nimetleri küçümsememen için yapılacak en iyi harekettir!”buyurdu.

      “-Başka ne tavsiyede bulunursunuz, yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Acı da olsa gerçeği söyle!”buyurdu.

      “-Başka, yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Kendi ayıbların başkalarının ayıblarını araştırmana mani olsun! İnsanlara ayıbları sebebi ile kızma. Başkalarının hakkında bildikleri şey-ler ve ayıbları sebebi ile onlara kızman ayıb olarak sana kâfidir!”buyurdu.

Sonra da eli ile göğsüme vurarak:

      “-Yâ Ebâ Zerr! Akıl gibi tedbir, günahlardan sakınmak gibi takva, ve güzel ahlâk gibi asâlet yoktur!”buyurdular. 4

Süfyan-ı Sevrî’den:

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) Kâbe’de ayağa kalkarak şöyle dedi:

      “-Ey İnsanlar! Ben, Cündüb el-Gıfarî’yim, öğüt veren şefkatli karde- şinizin yanına geliniz!”

Bunun üzerine halk etrafına birikti. O, etrafındakilere şöyle dedi:

      “-Biriniz bir yolculuğa çıkmak istese, kendisine yarayacak ve yete-cek kadar azık almaz mı?”

Oradakiler:

      “-Evet, alır!”dediler.

Bu cevab üzerine şöyle devam etti:

      “-Kıyamet yolculuğu sizin bu yolculuğunuzdan daha uzundur. Onun için size yarayacak azıklar alınız!”

Halk:

      “-Nedir o bize yarayacak olanlar?”diye sorduklarında:

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

“-Büyük felâketlerden korunmak için Haccediniz!Uzun sürecek olan mahşer gününün şiddetinden kurtulmak için oruç tutunuz! Kabrin yalnız-lığına karşı gece karanlığında iki rekât da olsa teheccüd namazı, kılınız! Büyük bir gün olan kıyamet’de beklemeyi düşünerek ya hayır konuşun ya da susun! Kıyametin güçlüklerinden kurtulmak umuduyla mallarınızdan sadaka veriniz! Zamanınızı iki kısma ayırınız! Birinde ahiret için çalışın. İkinci kısmında da helâl yoldan rızık kazanmak için çalışın.

Üçüncü bir bölüm sizin için zararlıdır, faydası yoktur. Onu iste-meyin. Kazancınızı da ikiye ayırın! Helâlinden kazandığınız bu birinci kısımdan evlâd ve iyalinizin geçimini sağlayın. İkinci kısımdan da ahiret-iniz için harcayın. Bunların dışında üçüncü bir kısmın sana faydası yok zararı vardır. Onu istemeyiniz!”diye cevab verdi. Sonrada sesinin çıktığı kadar::

      “-Ey insanlar! Asla ulaşamayacağınız şeylere karşı olan hırsınız sizi öldürmüş!”diye bağırdı.

Abdullah bin Muhammed’den:

“-Bir ihtiyarın şöyle dediğini duydum! Duyduğuma göre, Ebû Zerr el-Ğifari (r.a) şöyle söylermiş:

      “-Ey insanlar! Ben, size sadece öğüt veriyorum! Ben, size karşı çok şefkatliyim. Kabrin yalnızlığından kurtulmak için gecenin karanlığında namaz kılınız! Mahşer gününün sıcaklığından korunmak için dünyada oruç tutun! O, zor günün korkusundan emin olmak için sadaka veriniz! Ey insanlar! Ben, size sadece öğüt veriyorum. Ben, size karşı çok şefkat-liyim!”

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’dan:

      “-Ölmek için doğuyorlar. Harab olması için imâr ediyorlar! Geçici şeylere düşkün oluyorlar, ebedî olanı terk ediyorlar! İnsanların istemediği iki şey ne güzeldir! Ölüm ve fakirlik!”

Hıbban bin Ebî Cebele’den:

Ebû Zerr (r.a) ve Ebû’d-Derdâ (r.a) şöyle dediler:

      “-Ölmek için doğuyorsunuz. Harabe olması için imar ediyorsunuz! Fâni olanlara karşı hırs gösteriyorsunuz, ebedi olanı ihmal ediyorsunuz! İstenmeyen şu üç şey ne güzeldir: Ölüm, hastalık ve fakirlik!” 5

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) şöyle derdi:

“-Bir malda üç ortak vardır. Birincisi kaderdir. O, malını hayra mı götüreceğini, yoksa helâk ve ölüm gibi şerre mi götüreceğini sormaz. İkincisi mirasçıdır. O da, senin bir an önce ölmeni malına sahip olmayı bekler. Eğer bu ikisinden biri olmak istemiyorsan, malını tasadduk et.

Çünkü, Allâh-u Teâla:

      “-Sevdiklerinizden infâk etmedikçe geçek hayra eremezsiniz!” 6

Buyuruyor. İşte bak, bu deve, benim malımın içinde en çok sevdiklerimden di. Onu tasadduk etmeyi daha uygun buldum!” dedi. 7

Abdullah bin Sâmit anlatıyor:

      “-Ebû Zerr, maaşını aldığı, zaman cariyesi de yanındaydı. Cariye, bu maaşın bir kısmiyle Ebû Zerr’in bütün ihtiyaçlarını karşıladı. Ebû Zerr cariyeye artan yedi dirhemi de bozdurmasını emretti!”

Ben:

      “-Onları da herhangi bir ihtiyaç ve misafir için saklasan!”dedim.

O ise:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bana Allâh yolunda sarf edilmeyerek biriktiri-len altın ve gümüş, sahibi için ateştir!”buyurmuştur.

Bu sebeble bunları saklayamam!”dedi.

Ahmed bin Hanbel’in tahriç ettiği bir hadiste bu ibare şöyledir:

      “-Kim altın ve gümüş biriktirirde yüce Allâh yolunda infak etmezse, kıyamet günü o para, sahibini yakan bir ateş olur!” 8

Ebû Esmâ’dan:

“-Ebû Zerr, Rebeze’de iken Ebû Esmâ, onun yanma gitti. Ebû Zerr’in yanında hiç bir çekiciliği ve cazibesi olmayan çirkin ve siyah bir kadın, vardı. Konuşma esnasında Ebû Zerr:

      “-Bu siyahlı kadın bana ne diyor biliyor musun? Bana, Irak’a gidib oraya yerleşmemi söylüyor. Eğer, ben Irak’a gitsem, Iraklılar beni dünya malına boğarlar. Halbuki dostum Resûlullâh (s.a.v) bana, Sırat Köprüsü üzerinde engebeli ve kaygan bir yol vardır!”demişti.

      “-Bizim o köprüden taşıyabileceğimiz kadar bir yükle geçmemiz, ağır ve büyük yükle gitmemizden daha hayırlıdır!”dedi.

Abdullah bin Hıraş anlatıyor:

“-Ebû Zerr’i Rebeze’de, siyah bir şemsiye altında otururken gördüm. Hanımı da siyahtı. Ebû Zerr bir çul üzerine oturmuştu. Ona:

      “-Bu kadından çocuğun olmuyor!”dediler.

O:

      “-Yine de Allâh’a şükür! Bu dünyada vermiyor ama, öbür dünyada verir!”dedi.

      “-Başka bir kadınla evlensen?”dediler.

      “-Beni alçaltacak bir kadınla evlenmem, beni yükseltecek bir kadın almamdan daha iyidir!”dedi.

O zaman:

      “-Bari, şu çuldan daha iyi ve yumuşak bir yaygı alsan?”dediler.

      “-Allâh’ım sen affet, nem varsa istediğinizi alın!”diye karşılık verdi.

İbrahim’et-Teymî babasından naklediyor: Ebû Zerr’e:

      “-Filân ve falan gibi sen de arazi almak istemez misin?” dediler.

      “-Kral olmak istemiyorum. Bana, her gün bir miktar su (veya süt) cuma günleri ise bir ölçek buğday yeter!”dedi.

Bir başka rivâyette Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) şöyle diyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v) zamanında benim günlük gıdam, bir sa’, idi. Ölünceye kadar, daha fazlasını yemem!” 9

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), anlatıyor:

“-Bir gece dışarı çıkmıştım. Baktım, Resûlullah (s.a.v), yalnız başına yürüyordu. Yanında kimse yoktu. Herhalde başka birinin yanında olma-sını istemiyordur, diye düşündüm. Ve ben de alaca karanlıkta yürümeye başladım. Birden geri dönünce beni gördü.

      “-Kim o?”dedi.

      “-Ebû Zerr! Uğrunda canım feda olsun!”diye cevâb verdim.

      “-Gel Ebû Zerr!”buyurdu.

O’nunla birlikte bir müddet yürüdüm. Bu defa:

      “-Otur şuraya!”diyerek; beni, çevresi taşlarla kaplı geniş düz bir yere oturttu ve:

      “-Ben dönünceye kadar burada otur!”buyurdu.

Siyah taşlarla kaplı bir arazide yürümeye başladı. Nihayet, onu göz-den kaybettim. Yerimde bir hayli bekledim bir müddet sonra gelirken onun şöyle dediğini işittim:

      “-Zina bile yapsa, hırsızlık da etse!”Yanıma gelince sabredemedim:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü kurban olayım! Taşlı yerde kendisiyle konuş-tuğun kimdi? Sana cevab veren hiç bir kimseyi göremedim!”dedim.

“-Bu Cebrâil’di! Bana kara taşlı yerde göründü ve:

      “-Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimsenin, cennete girece-ğini ümmetine müjdele!”dedi.

Ben:

      “-Ey Cibril, hırsızlık yapsa da, zina etse de mi?”diye sordum.

      “-Evet!”dedi.

Bu defa ben, O’na:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Gerçekten hırsızlık yapsa zina etse de mi?” dedim.

      “-Evet, hattâ şarab bile içse!” buyurdu.

Yani nasuh tevbe edip vaz geçerse manasındadır. 10

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

Resûlullâh (s.a.v)’ın arkasından yürüyordum, bana;

      “-Ebû Zerr! Sana cennet hazinelerinden birini göstereyim mi?”dedi.

      “-Gösterin yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh!”buyurdular. 11

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’den:

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

“-Cennete ilk girecek insanı ve cehennemden en çok çıkacak olanı biliyorum; kıyamet günü hesaba çekilmek üzere bir adam getirilir:

      “-Büyük günahlarından bahsetmeden ona küçük günahlarını gösterin!”buyrulur. Kendisine de:

      “-Şu, şu günlerde şöyle şöyle, yaptın!”denir.

Adam, yaptıklarını kabul eder, inkâr etmez, fakat işlediği diğer büy-ük günahların hesabının sorulmasından korkar. Bunun üzerine:

      “-İşlediği her bir kötülüğün yerine ona, bir iyilik sevabı verin!”diye emredilince, adam:

      “-Benim başka günahlarım da var, onları burada göremiyorum!”der.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v)’ın, azı dişleri görününceye kadar güldüğünü gördüm!” 12

Esmâ bin Yezid anlatıyor:

Ebû Zerr el-Gifârî, Resûlullah’a hizmet ediyordu. hizmetini bitirince Mescid’e gider, orada yatardı. Mescid’den başka kalacak yeri yoktu. Bir gece, Resûlullâh (s.a.v) Mescide girdi. Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in Mescid-de uzanarak uyuduğunu gördü. Ayağıyla dokunarak Ebû Zerr’i uyandırdı. Ebû Zerr kalkıb oturdu. Resûlullâh (s.a.v) ona sordu:

      “-Senin burada uyuduğunu görüyorum. Yatacak yerin yok mu?”

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Nerede yatayım? Buradan başka yatacak yerim yok!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in yanına oturdu ve:

      “-Seni buradan çıkardıkları takdirde ne yapacaksın?”diye sordu.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’da:

      “-O zaman, Şam’a giderim. Şam hicret edilecek, kalabalık bir diyar-dır. Peygamberler diyarıdır. Ben de onların arasına katılırım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Seni, Şam’dan da çıkardıkları takdirde ne yapacaksın?”diye sordu.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-O zaman tekrar buraya gelirim. Burası evim olur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Burdan ikinci kez çıkardıkları takdirde ne yapacaksın?”diye sordu.

Bu sefer Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Kılıcımı alır; şehid oluncaya kadar savaşırım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) buna güldü. Elini Ebû Zerr’in omzuna koyarak:

      “-Sana bundan daha hayırlısını söyleyeyim mi?”buyurdu.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Söyle! Anam babam sana kurban olsun, yâ Resûlallâh!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Emirlerine boyun eğer, istedikleri yere gidersin. Neticede, bu hal üzere iken, bana kavuşursun!”buyurdu.

Tavus anlatıyor:

Ebû Zerr el-Ğifâri, Rebeze’ye vardığı zaman, halife Hz.Osman’ın siyahi kölesini gördü. Bu köle, halkın başına geçerek, karşı hareket yapmak istiyordu. Ebû Zerr’e de:

      “-Haydi, sen de gel, yâ Ebâ Zerr!”dedi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Hayır! Ben gelemem. Resûlullâh (s.a.v) bana başımızdaki siyah bir köle’de olsa, dinlememi ve itaat etmemi emretti!”dedi.

Gidib, onun arkasında namaz kıldı. 13

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’dan:

“-Bir gün evden çıkarak Resûlullâh (s.a.v)’ın bulunduğu meclise geldim. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Size en cimri insanın kim olduğunu söyleyeyim mi?”dedi.

      “-Söyleyin yâ Resûlullâh!”dediler.

      “-Yanında ismim anılıb da bana salâtu selâm getirmeyen! İşte bu en cimri İnsandır!”buyurdu. 14

Muhammed bin Vâsi anlatıyor:

“-Ebû Zerr (r.a)’in vefatından sonra bir adam Basrâ’dan gelerek annesinden onun ibadeti hakkında bilgi istedi:

      “-Ebû Zerr’in ibadeti hakkında bana bir şeyler anlatman için sana geldim!”dedi.

Kadın:

      “-O, bütün gün, bir kenara çekilir, tefekkür ederdi!”cevabını verdi. 15

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’dan:

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Bana öğüt ver?!”dedim.

      “-Sana Allâh’a âsî olmaktan sakınmanı tavsiye ederim. Çünkü o her şeyin başıdır!”buyurdu.

      “-Ey Allâh’ın Resûlü daha ne tavsiye edersin?”dedim.

      “-Kûr’ân oku, Kûr’ân dünyada yolunu aydınlatır. Kıyamette de sana faydası dokunur!”buyurdular. 16

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’dan, bana:

      “-Hep çocukların ölüyor!”denildiğinde, ben:

      “-Allâh’a hamd olsun ki, ahirette bana şefaatçi olsun diye onları bu dünyadan alıyor!”dedim. 17

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’de şunları anlatıyor:

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v) yanımıza geldi ve:

      “-Allâh indinde en makbul amel hangisidir, biliyor musunuz?”diye sordu. Birisi:

      “-Namaz ve zekât!”

Bir diğeri de:

      “-Cihad!”diye karşılık verdiler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh indinde en makbul amel, Allâh için sevib, Allâh için buğz etmektir!”buyurdular. 18

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’dan:

      “-Resûlullah (s.a.v) bizden ayrıldıktan sonra, gökte bir kuş kanatla- rını çırpsa, bu bize Resûlullâh (s.a.v)’den bir hadis hatırlatırdı!” 19

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) anlatıyor:

“-Allâh yolunda hiçbir kimsenin kınamasına aldırmama hususunda Allâh’ın Resulü benim beş kere bîatımı kabul etti. Daha sonra Allâh’ın Resulü (s.a.v) tekrar beni çağırdı ve:

      “-Biat etmek ister misin, sana mükâfat olarak cennet var!”buyurdu.

Ben de:

      “-Peki!”dedim. Elini uzattı ve bana şart koşarak:

      “-Kimseden bir şey istememen üzere!”buyurdu.

      “-Peki!”dedim.

      “-Kamçın dahi düşmüş olsa, onu bizzat kendin inib alman üzere!” buyurdu.

Allâh’ın Resulü bana şöyle söyledi:

      “-Sana altı gün mühlet, söylenenleri iyi düşün. Yâ Ebâ Zerr!”

Yedinci gün bana:

      “-Gizli ve açık her işinde Allâh’dan korkmanı tavsiye ederim. Eğer bir kötülük yaparsan, bir iyilik yap ki, o kötülüğü yok etsin. Kamçın bile yere düşse hiç kimseden hiçbir şey isteme. Emaneti katiyen zimmetine geçirme!”buyurdular. 20

Abdurrahman bin Hâris bin Ubeyde dedesinden naklediyor:

      “-Uhud Savaşı’nda Ebû Zerr’in gözüne bir ok isabet etti. Resûlullâh onun gözüne tükürdü. Ebû Zerr’in gözü eskisinden daha güzel idi ve daha iyi görüyordu!” 21

Abdullah bin Serces anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ben, Ebû Zerr’i seviyorum!”dedim.

      “-Bunu kendisine bildirdin mi?”diye sordu.

      “-Hayır!”diye cevab verdim.

      “-Öyleyse haberdar et!”buyurdu.

Bende kalkıb Ebû Zerr’in yanına geldim ve:

      “-Seni Allâh için seviyorum!”dedim.

      “-Beni kendisi için sevdiğin Allâh’da, seni sevsin!”diye cevab verdi.

Hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına döndüm ve aramızda geçenleri haber verdim.

      “-Sevdiğini söylemekte dahi bir ecir vardır!”buyurdu. 22

Cündüb (r.a) anlatıyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v), arkadaşlarıyla karşılaşınca, selâm vermeden musafaha yapmazdı!”

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’den:

Birisi bana, sana:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in hakkında bir şey sormak istiyorum!”dedi.

Ben:

      “-Söylerim ama, aramızda kalmak şartıyla!”dedim.

      “-Resûlullâh (s.a.v) ile karşılaştığınız zaman sizinle musafaha eder miydi?”diye sordu.

Ben:

      “-Onunla her karşılaşmamda benimle muhakkak musafaha yapardı!” diye cevab verdim. 23

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’den:

      “-Allâh’a yemin ederim ki, eğer benim bildiğimi bilseydiniz ne han-ımlarınıza yaklaşırdınız ve ne de yataklarınızda yatardınız. Keşke, aziz ve celîl olan Allâh bizi insan olarak yaratacağına, kesilen ve meyvesi yenen bir ağaç olarak yaratsaydı!”derdiniz!” 24

Ebû Zerr (r.a)’dan:

“-Resûlullâh(s.a.v)’e gelib:

      “-Yâ Resûlallâh! Bir kimse, bir kavmi seviyor, fakat onların yaptık-larını yapamıyor. Bu adamın durumu nedir?”diye sordum.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebâ Zerr! Sen sevdiğinle berabersin!”buyurdu.

Ben de:

      “-Ben, Allâh’ı ve Resûlünü seviyorum!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) tekrar:

      “-Sen sevdiğin ile berabersin!”buyurdu.

Ebû Zerr el-Ğifari aynı soruyu tekrarladı. Resûlullâh (s.a.v) aynı şekilde cevab verdi. 25

Mutarrif bin Abdullah anlatıyor:

Ebû Zerr’in bir hadîsten bahsettiğini işitmiştim. Zaten kendisini de görmek istiyordum. Onunla karşılaşınca:

      “-Ebû Zerr, senin sözlerin kulağıma geliyor, ben de bu yüzden senin ile görüşmek istiyordum!”dedim.

O:

      “-Hay ceddine rahmet! İşte karşılaştık. Ne diyorsun bakalım!”diye karşılık verdi.

Ben:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in sana, Allâh üç kimseyi sever, üç kimseye de kızar şeklinde söylemiş olduğu hadîs hakkında soracaktım?”dedim.

      “-Resûlullâh (s.a.v) adına yalan söylemekte hayır görmüyorum!” diye cevab verdi.

      “-Allâh-u Teâlâ’nın kendilerini sevdiği üç kimse kimdir?”diye sordum. Şöyle söyledi:

“-Birincisi, sabırla karşılık beklemeden Allâh yolunda savaşa çıkan ve şehid düşünceye kadar çarpışan kimsedir. Siz Allâh’ın kitabında bu hususta şu âyetin bulunduğunu göreceksiniz:

      “-Şüphesiz Allâh, kendi uğrunda; kenetlenmiş bir duvar gibi, sıra halinde savaşanları sever!” 26

      “-İkincisi kimdir?”diye sordum. Cevabı şu oldu:

      “-Kendisine eziyet eden kötü bir komşusu olub da, komşusu ıslah oluncaya veya ölünceye kadar onun eziyetine sabreden kimsedir!” 27

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’den:

“-Ben, Ehl-i Suffe’den idim. Akşam olunca biz, Resûlullâh (s.a.v)’in kapısına varırdık. O, ashabından her birine emreder, bizden bir iki kişi alıp götürürlerdi. Geriye on veya daha fazla insan kalırdı. Resûlullâh, akşam yemeğini getirir, bizimle beraber yerdi. Yemeği bitirince:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Mescid’de yatın!”buyururlardı.

Bir gün Resûlullâh (s.a.v) yanıma geldi. Ben, yüzü koyun yatıyordum. Ayağıyla dürttü, ve:

      “-Ey Cündüb! Bu, ne biçim yatma böyle? Bu, şeytan’ın işidir!” buyurdular. 28

Ubeydullah bin Abbas anlatıyor:

“-Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) bana dedi ki:

“-Yeğenim! Ben Resûlullâh’ın yanımdaydım ve onun elinden tut-muştum. Bana:

      “-Yâ Ebâ Zerr! Uhud Dağı kadar altınım ve gümüşüm olsa onların hepsini Allâh yolunda harcardım. Ölürken bir gram da olsa bırakmak istemezdim!”

Ben de:

      “-Yâ Resûlallâh, bir kantar da mı olsa dağıtırdın?”dedim.

Dedi ki:

      “-Yâ Ebâ Zerr! Ben en aşağısını söylüyorum, sen de en yükseğini söylüyorsun. Ben, ahireti istiyorum, sen ise dünyayı. Evet, bir gram’da olsa, dağıtırdım!”dedi ve bunu üç defa tekrarladı. 29

Ma’rur bin Sûveyd’den:

“-Ebû Zerr’i son ikâmetgâhı olan Rebeze’de gördüm. Kendisinin ve kölesinin üzerinde kalın kumaştan birer hırka vardı. Halk:

      “-Yâ Ebû Zerr, kölenin üzerindekini de alıb kendine şöyle doğru dürüst bir elbise yapsan. Daha iyi olmaz mı? Köleye de başka bir elbise bulursun?”dediler.

O, zaman Ebû Zerr şöyle karşılık verdi:

“-Annesinin Arab olmaması sebebiyle Bilâl-i Habeşî’yi ayıplamış-tım. O da beni Resûlullâh’a şikâyet etmişti. Resûlullâh, beni çağırdı ve:

      “-Yâ Ebâ Zerr, Cahilliyye âdetlerini hâlâ bırakamadın mı? Onlar sizin kardeşinizdir. Allâh sizleri onlara üstün kılmıştır. Çalışmasını beğ-enmediklerinizi satın. Allâh’ın mahlûkatına eziyet etmeyin!”buyurdu.

Bir başka rivâyette bu hadîs şöyle naklediliyor: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

      “-Onlar sizin kardeşlerinizdir. Allâh onları sizin idareniz altına ver-miştir. Kimin kölesi ve cariyesi varsa ona, kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin. Onlara ağır iş vermeyin. Eğer vermeniz gerekiyorsa, onlara yardım edin!” 30

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın bazı kaynaklara göre: Hicretin 3. Miladi 625 yılında meydana gelen Uhud Savaşı’ndan sonra veya Hicri 5. Miladi 627 yılında Hendek Savaşı’ndan sonra Medine’ye hicret etti de denilir. Medine’ye gelince, Resûlullâh (s.a.v), onu, Ashab-ı Suffe arasına aldı. Mescid-i Nebevi’de yatıb kalktığı için, her an, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanın-da hizmetinde bulundu. Hatta Ashab-ı Suffe akşam yemeklerinde zengin sahabilerin evlerine dağıtıldığı zaman bile o, hep Resûlullâh (s.a.v)’ın evine misafir olurdu. Hicretin altıncı yılında meydana gelen Gabe sefer-inde oğlu şehid edildi.

Ğabe-zü Kared Seferi:

Resûlullâh (s.a.v)’in, Ğabe yaylımında yayılmakta bulunan sağmal ve doğurmaları yaklaşmış yirmi devesini, Uyeyne bin Hısnü’l-Fezârî’nin Ğatafan ve Fezârelerden kırk atlı salarak baskın yaptırıb sürdürmesi ve Ebû Zerr el-Gıfârî’nin oğlunu da, şehid ettirmesidir

Başka rivâyete göre: Fezârileri, baskına yollayan, Rebîa bin Bedr’in kızı ve Mâlik bin Huzeyfe bin Bedr’in karısı Ümmü Kırfe idi. Ümmü Kırfe, kendi kabilesinden kırk kişiyi :

      “-Medine’ye dalınız!”diyerek Resûlullâh (s.a.v)’in üzerine salmıştı.

Resûlullâh (s.a.v)’in; sağmal, doğurmaları yaklaşmış yirmi beş tane devesi vardı. Bunlar, beşte bir ğanimet mallarındandı. Beyzâ ve Beyzâ yakınında yayılıyorlardı. O sırada, Medine çevresinde kuraklık olduğun-dan, bu develer, Ğabe ağaçlığına kadar yaklaşmışlardı. Oralarda ılğın ve dikenli ağaçlarla, ekşili acılı otlardan yayılmakta idiler.

Resûlullâh (s.a.v) bu develeri otlağa uşağı Rebah ile göndermişti. Çoban, her akşam, onları sağardı, sağılan sütler, her gece, iki büyük kırba ile Medine’ye getirilir, Resûlullâh (s.a.v)’in ev halkı, onunla geçinirdi. Ebû Zerr el-Gıfârî, bu develerin yanına gitmek için, Resûlullâh (s.a.v)’ den izin istedi. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, o taraflarda, senin, ansızın bir baskına uğramandan korkarım! Uyeyne bin Hısn ve adamlarına hiç güvenemeyiz. Orası, onun semtlerin-den bir semttir!”buyurdu.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bana izin ver, oraya gideyim?”diyerek ısrar edince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, senin, muhakkak, oğlunun öldürüleceğini, kadının da tutulub götürüleceğini, senin de, değneğine dayanarak yanıma dönüb geleceğini görür gibi oluyorum!”buyurdu

Yapılan bu kadar açık uyarmaya rağmen Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), oğlunu, karısını ve gelinini yanına alarak develerin yayıldığı Ğabe’ye gitmişti.

Ebû Zerr el-Ğıfarî, der ki:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Oraya gidersen, başına şöyle, şöyle işler geleceğini görür gibi oluyorum!”diye uyardığı halde, benim İlla ki, oraya gideyim! diye direni-şim, doğrusu, şaşılacak şeydi. Nihayet, vallahi, Resûlullâh’ın dediği oldu, haber verdiği şey, başıma geldi:

Vallahi, biz, yerlerimizde bulunuyorduk. Yatsı vakti, develer sulanmış, ağıllarına alınmış, sağılmış, biz de, uykuya dalmıştık ki, geceleyin, Uyeyne bin Hısn kırk atlı ile gelib bizi kuşattı. Baş uçlarımıza dikilip bize seslendi. Oğlum, onların yanına varınca, onu öldürdüler. Sağmal devele-rin bağlarını çözmeğe uğraşırlarken, onların yanından bir köşeye sıvıştım. Resûlullâh’ın yanına gelib’de olan bitenleri kendisine haber verdim!”

Resûlullâh (s.a.v), gülümsedi”

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in şehid edilen, oğlunun adı Zerr idi ve deve-leri gütmekte idi. Ebû Zerr’in, baskıncılar tarafından yakalanıb götürülen kadınının ismi ise Leylâ idi. Bu baskından sadece üç kişi kurtulmuştu ki, bunlar; Ebû Zerr el-Ğıfârî ile gelini, yani şehid edilen oğlu Zerr’in karısı, kurtulanlar arasında idi.

Seleme bin Ekva der ki:

“-Sabahleyin, Resûlullâh (s.a.v)’ın develerinin sütlerini, Resûlullâh’a getirmek üzere Ğabe’ye doğru yola çıkmıştım. Ğabe dağının yokuşuna vardığım zaman, Abdurrahman bin Avf’ın uşağı bana kavuştu. Çok heyecanlı idi. Ona:

      “-Allâh, iyiliğini versin, ne oldu sana?”dedim.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın sağmal develeri tutub götürüldü!”dedi.

      “-Kim tutub götürdü?”diye sordum.

      “-Ğatafan ve Fezareler!”dedi.

Seleme bin Ekva, böyle, Abdurrahman bin Uyeyne bin Hısn ve yan-ındaki süvarilerin, çobanı şehid ederek Resûlullâh (s.a.v)’in develerini sürüb götürdüklerini haber alınca, Resûlullâh (s.a.v)’in uşağı Rebah’a:

      “-Ey Rebah! Şu atı al da, hemen Talha bin Ubeydullâh’a ulaştır. Resûlullâh (s.a.v)’e de, otlaktaki develerinin baskına uğrayarak sürülüp götürülmüş olduklarını haber ver!”dedi.

Sonra da, Seniyetü’l-Vedâ tepesine çıktı. Müşriklerin atlılarına bakıb bazılarını gördü. Hemen Medine’ye doğru yöneldi. Üç kerre:

      “-Yâ Sabâhâh! Baskına uğradık! Yetişiniz, baskın var! Savaş var!” diyerek bağırdı.

Sesini, Medine’nin iki kara taşlığı arasındaki tüm halka duyurdu. Resûlullâh (s.a.v)’in, Ğadba ismiyle anılan devesi, baskıncı müşriklerin sürüb götürdükleri develer arasında bulunuyordu. Baskıncı müşrikler, Ebû Zerr (r.a)’in kadını Leylâ’yı da, esir edib yanlarında götürmüşlerdi. Kadıncağız bağlı bulunmakta ve baskıncılar da, evlerinin önünde develeri dinlendirmekte idiler. Gece uykuya daldıkları sırada idi ki, kadıncağız, bağından kurtuldu. Hemen bir devenin yanına yaklaştı. Deve, böğürünce, onu bıraktı. Binmek için hangi devenin yanına gidip üzerine elini koymuş ise, o deve, böğürmeğe başlamıştı.

Nihayet, Resûlullâh’ın devesi ğadbâ’nın yanına varmış, gadbâ, biç böğürmemiş, sesini çıkarmamıştı. Çünkü o, yumuşak başlı, uysal bir dişi deve idi. Kadıncağız, gadbâ’nın sırtına oturdu. Sonra, onu ayağa kaldırdı. Başını, Medine cihetine yöneltti ve:

      “-Eğer, yüce Allâh, beni, bu devenin üzerinde kurtaracak olursa, nezir ediyorum, adıyorum ki onu, muhakkak boğazlayacağım!”dedi.

Baskıncılar, kadının deveye binib kaçtığını anladılar ve hemen onu aramağa koyuldularsa da, ele geçirmekten âciz kaldılar. Nihayet, kadın, baskıncıların elinden kurtulub Medine’ye geldiği ve halk, onu, gadbâ’nın üzerinde gördükleri zaman:

      “-Â! Resûlullâh (s.a.v)’ın devesi gadbâ!”dediler.

Kadın ise:

      “-O, adaktır. O, eğer, Allâh, onun üzerinde beni kurtaracak olursa, muhakkak, boğazlanacaktır! Diye adanmıştır!”dedi.

Kadının sözünü, Resûlullâh (s.a.v)’e duyurdular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sübhânallâh! Ğadbâ’ya, ne fena bir karşılık! Bu nasıl bir adak?! Allâh, onu, gadbâ’nın üzerinde kurtaracak, o da, onu tutub boğazlayacak ha!?”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), bir adam gönderib, Ebû Zerr el-Gıfarî’nin kadın-ını getirtti. Kadın, başından geçenleri, Resûlullâh’a birer birer haber verdi arkasından da:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben; Eğer, Allâh, beni bu devenin üzerinde kurtarırsa, onu boğazlamayı Allâh’a adamış bulunuyorum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) gülümsedi. Sonra da:

      “-Be kadın! Gadbâ’ya, ne fena bir mukabele bu! Allâh, seni, onun üzerinde taşısın ve seni, onunla kurtarsın, sen de, tutub onu boğazla-yasın!? Ne, Allâh’a mâ’siyet olan şeyde, ne de mâliki bulunmadığın şeyde adamak olur! Sen, sahib ve maliki bulunmadığın bir deveyi boğazlaya-mazsın! Senin bu adağın, adak değildir.Adak, ancak, Allâh’ın rızasını, onunla kazanmayı dilediğin şeydir. Ğadbâ, benim develerimden bir dişi devedir. Ne Allâh’a mâsiyet teşkil eden bir şey hakkında yapılan adama, ne de, kulun, Âdem oğlunun, mâlik ve sahip bulunmadığı bir şey üzerinde yaptığı adamak yerine getirilir. Haydi, sen, Allâh’ın bereketiyle ev halkı-nın yanına dön!”buyurdular. 31

Daha sonra bu yılın Muharrem ayında yapılan Zâtü’r-Rika Ğazvesi ile Şaban ayında yapılan Beni Mustalik Ğazvesi esnasında Resûlullâh’ın vekili olarak Medine’de kaldığına dair rivâyetler zayıf görülmektedir. Aynı yılın Şevval ayında Miladi 628. yılın Şubat ayında Resûlullâh’ın çobanlarını öldüren Ureynelileri yakalayan yirmi kişilik ğrubun içinde Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’de vardı. Emirlik isteği Resûlullâh tarafından uyğun bulunmadı. Ve bu konuda yetersiz olduğu kendisine ifade edildi.

O günden sonra Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), ölünceye kadar hiçbir devlet görevine talib olmadı. Verilen görevleri de kabul etmedi. Mekke fethinde ve Huneyn Ğazvesi’nde kendi kabilesinin sancağını taşıdı. Resûlullâh ile bir çok seferlere ve ğazvelere katılan Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in Mekke fethi esnasında kendi kabilesinin sancağını elinde tutarak Mekke’ye girdi-ğini bütün eserler büyük bir övgü ile anlatmaktadırlar.

Tebük Seferi:

Resûlullâh (s.a.v), Hicri 9. yılın sıcak bir yaz mevsiminde zorluk ordusuyla birlikte Medine’den Seniyetü’l-Vedâ’dan ayrılıb yola devam ederlerken, bazı kimselerin ordudan geri kaldıkları görüldükçe:

      “-Yâ Resûlallâh! Filan, geri kaldı!”diyorlar,

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Bırakın onu! Eğer, onda, bir hayır varsa, yüce Allâh, onu, size kavuşturur. Eğer, bundan başka türlüsü ise, Allâh, onun hakkındaki hükmünü gösterir!”buyuruyor, her geride kaldığı söylenilen kişi hakkında bu sözünü tekrarlıyordu

      “-Yâ Resûlallâh!Ebû Zerr’de devesi, yorulmuş geride kalmış!”dendi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bırak onu, eğer, onda bir hayır varsa, yüce Allâh, onu, size kavuşturur. Eğer, bundan başka türlüsü ise, Allâh, onun hakkındaki hükmünü gösterir!”buyurdular.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’der ki:

“-Devem, arık olub, yorulduğu için, Tebûk Seferınde arkada kaldım. Kendi kendime:

      “-Onu, bir kaç gün yemleyib besledikten sonra Resûlullâh (s.a.v)’e yetişirim!”dedim.

Bir kaç gün daha yemledim. Sonra, yola devam ettim. Zülmerve’de bulunduğum sıralarda, devem, bana karşı büsbütün inadlaştı. Bir gün, bekledim. Onda, hiç bir kımıldama göremedim. Metâımı, sırtıma aldım. Resûlullâh (s.a.v)’ın arkasından, o şiddetli sıcaklarda, yaya olarak yola düştüm. Halkın, arkası kesilmişti. Bize katılmış olan Müslümanlardan bir kimse göremedim Resûlullâh (s.a.v) konak yerlerinden bir yere konmuş bulunuyordu ki, bir gün, öğleye doğru, Resûlullâh (s.a.v)’e yetişebildim. Susuzluk, bende son dereceye erişmişti. Müslümanlardan, bir gözetleyici, yola bakınca:

      “-Yâ Resûlallâh! İşte, bak! Bir adam, yol üzerinde tek başına yürü-yor!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebû Zerr’mi ola? Ebû Zerr olmasını isterim!”buyurdular.

Müslümanlar, bana dikkatle baktılar.

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi, odur! Ebû Zerr’dir!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, Ebû Zerr’e rahmet etsin! O, yalnız başına yürür! Yalnız başına yaşar. Yalnız başına ölür! Yalnız başına da, ba’s olunub diriltilir!” buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) ayakta idi. Yanına vardım.

      “-Ey Ebû Zerr! Sen, neye geride kaldın?”diye sordu.

“-Devemin haberini, Kendisine haber verince Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Zerr! Bana, gelib kavuşuncaya kadar Allâh, senin attığın her adımına karşılık bir günahını bağışlasın!”buyurdular.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in metaını hemen sırtından indirdiler. Sonra, bir kabla su getirildi. Ebû Zerr, suyu içib susuzluğunu giderdi. 32

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), tabiaten fakir, zahid ve inzivayı seven bir sahâbe idi. Dünyaya hiç değer vermezdi. Bundan dolayı Resûlullâh ona Mesihü’l-İslâm lakabını takmıştı. Resûlullâh (s.a.v), onu çok sever ve hep yanında bulunmasını çok ister, ve bazı konularda onun görüşünü alırdı. Resûlullâh ile birlikte Vedâ Haccı’nı yaparak Medine’ye dönülmüştü ki, kısa bir müddet sonra Resûlullâh (s.a.v), son ölüm hastalığına yakalandı.

Resûlullâh (s.a.v) bu sıralar da Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ı yanına kadar çağırtmış ve kendisini kucaklamışlardı. Resûlullâh’ın vefatından sonra bu Mesihü’l-İslâm lakabına uyğun olarak dünya ile alakasını tamamen kese-rek inzivaya çekildi. O günden sonra Medine’nin bağı bahçesi onun için artık bir harabeden başka bir şey değildi. Resûlullâh’ın vefatından sonra halifeliğe Hz.Ali (r.a)’ın daha layık olduğu kanaatini taşımakla birlikte Müslümanların Hz.Ebû Bekr (r.a)’nı halife seçib biat ettiklerini görünce Kendiside hemen biat etti.

İki yıl gibi kısa bir zaman sonra, birinci halife Ebû Bekr (r.a)’de vefat edince, Ebû Zerr (r.a), iyice içine kapandı. İkinci halife Hz.Ömer (r.a)’ın hilafeti söz konusu olunca hilafetle ilgili görüşü değişmemekle beraber ona da biat etti. Halife Hz.Ömer (r.a) sahabilere maaş bağladığı zaman Bedir Ğazve’sine katılmadığı halde Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ı Bedir Savaşına katılmış gibi kabul ederek ona Bedriler kadar maaş bağladı.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) bu dönemde muhtemelen fetihlere katılmak için Suriye taraflarına gitti. Kendisine bağlanan maaş ile cihad için at satın alıb besledi ve atları başka mücahidlerle nöbetleşe kullandı. Onun atlarının Humus’da bulunduğu da söylenmektedir. Halife Hz.Ömer (r.a) ile birlikte Hicri 18. Miladi 639 yılında Kudüs’ün fethine katıldı.

Hicri 20. Miladi 641 yılında Amr bin Âs ile Mısır’ın fethine katıldı. Mısır fethedildikten sonra orada bir müddet kaldı. Mısır’da iken bir çok hizmetlerde bulundu. Daha sonra, Hz.Ömer’in hilafetinin son yıllarında Medine’ye geldi. Çok sevdiği dostu, halife Hz.Ömer (r.a) İranlı bir köle olan Firüz tarafından namazın üzerinde vurulub şehid edilince, Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) çok üzüldü. Yüreğindeki acı tahammül edilemez bir hale geldi. Bu onun her halinden belli ediyordu. Halife Hz.Ömer’in adı her anıldıkça oturur ağlardı…

Üçüncü halife Hz.Osman’a ilk biat edenlerden olmakla beraber onun yaşlılığı ve yumuşak tabiatı sebebiyle başarılı olmayacağından hep endişe ediyordu. Bu dönemde de fetih hareketlerinin içinde aktif olarak bulundu. Hicri 23. Miladi 643-44 yıllarında Muâviye bin Ebû Süfyân’ın idaresinde Ammûriye’ye kadar giden ordu ile Anadolu’daki birçok fetihlere katıldı. Yine Muâviye bin Ebû Süfyân’ın Suriye valiliği esnasında yapılan Kıbrıs adasının fethine katıldı.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) sonraları Şam’a yerleşti. Çok, sâde bir hayat yaşadı. Gösterişe meyletmediği gibi, meyledenlerden de hoşlanmazdı. Şatafattan uzak kalmayı severdi. Son derece kanaatkardı. Kendisine 4000 dinar maaş bağlanmıştı. Fakat o, bu paranın çok azını kendine sarf ediyor, büyük bir kısmını fakire yoksula tasadduk ediyordu. Çünkü Mü’minlerin kazançlarını Allâh yolunda sarfetmeleri gerektiğine inanıyordu. Âilesi için gerekli olan nafakadan fazlasını biriktirmenin doğru olmadığını söylerdi. Muâviye bin Ebû Süfyân’ın bazı harcamalarını ve Müslümanların ihtiyaç fazlası mallarını Allâh yolunda sarf etmeyib biriktirmelerini Tevbe Sûresi 35-36. âyetlerde geçen “Kenz” olarak niteler şiddetle eleştirirdi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın bu görüşleri bilhassa fakir halk ile yöneti-me muhalif kimseler arasında ilgi gördü. Ve hem yönetim hem de zengin-ler âleyhine bir hareketin başlamasına sebeb oldu. Suriye valisi Muâviye bin Ebû Süfyân ile araları açılınca Muâviye halkın onunla konuşmasını yasakladı ve kendisini ileri gelen bazı sahabilere şikâyet etti. bu tedbirler-den sonuç alamayınca durumu, Halife Hz.Osman’a birdirdi.

Bu arada Şam Valisi Muâviye bin Ebû Süfyân heyetini toplar şöyle bir karara varılır, ve uyğulamaya konur. Şam valisi Muâviye, bin altını bir hizmetçisiyle bir gece yarısı Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’na göndermişti. Onun samimiyetini ölçmek istiyordu. Halka böyle telkin edib de acaba kendisi başka türlü mü yapıyor neyi hedefliyordu?:

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) parayı alır almaz gece olmasına rağmen hemen fakirlere dağıtıverdi. Vali sabah namazından sonra hizmetçisini yanına çağırıb:

      “-Ebû Zerr’e git, Vali parayı başkasına gönderdiği halde yanlışlıkla sana verdim. Ne olur onu bana geri ver, yoksa valinin vereceği cezadan kurtulamayacağım de!”dedi.

Hizmetçi, Ebû Zerr (r.a)’na bu durumu açıklayınca:

      “-Aman evlâdım, valiye söyle ki, yanımda altınlardan hiç biri dahi kalmadı. Bize müsaade etsin de gidib dağıttıklarımdan toplayayım!”dedi.

Bunun üzerine Şam valisi Muâviye onun samimi olduğunu anladı. Ancak onun hakkındaki şikayet mektubu Medine’ye halifeye ulaşmıştı.

Rivâyete göre: Zeyd İbn-i Vehb şöyle demiştir:

“-Rebeze’ye yolum düşmüştü. Orada Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) ile karşılaştım. Ona:

      “-Neden böyle bir uzlet hayatı yaşamayı tercih ettin, bunun sebebi nedir?”diye sordum.

Bana şöyle cevab verdi:

“-Ben Suriye’de iken:

      “-Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları, Allâh yolunda har-camayanlar yok mu? İşte, bunları, elem verici bir azabla müjdele!” 33

Âyeti hakkında Şam valisi Muâviye bin Ebû Süfyân ile aramızda ihtilaf çıktı. Muâviye bin Ebû Süfyân:

Bu âyetin ehl-i Kitab hakkında olduğunu savunuyordu. Ben ise hem, bizim hem de onların hakkında olduğunu savunuyordum. Muâviye bin Ebû Süfyân hemen halife Osman’a bir mektub yazarak beni şikayet etti. Halife Osman’da yazdığı mektub’la beni Medine’ye çağırdı. Oraya gittim. İnsanlar, beni sanki hiç görmemişler gibi Suriye’dan çıkmamın sebebini sormak amacıyla etrafımda toparlanmıştı. Bu durumu halife Hz.Osman’a anlattım, bana:

      “-Dilersen yakın bir yerde uzlete çekil!”dedi.

İşte beni uzlet hayatına sevkeden budur. Eğer başımıza Habeşli bir kimse bir emir olsa onu dinler ve itaat ederim!”dedi.

Yine rivâyete göre: halife Hz.Osman, ona:

      “-Yanımda bulun. Sabahleyin yemeğin, akşamleyin içeceğin deve sütün yanına gelsin?!”diye teklifte bulunur.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) ise:

      “-Sizin dünyanızdaki şeylerin bana gereği yok!”diye cevab verir.

Hz.Osman (r.a):

      “-İstersen, yakın bir köşeye çekil, orada bulun?”der.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Öyle ise, bana izin ver de, Rebeze’ye kadar gideyim?”diye dilekte bulunur. 34

Ebû’l-Alâ’ İbnü’ş-Şihhir’in naklettiğine göre Ahnef bin Kays şöyle demiştir:

“-Kureyş kabilesinden bir topluluğun yanına oturmuştum. Saçları, elbisesi ve görünüşü bakımından sert bir kimse geldi, selâm verdi ve:

      “-Altın ve gümüşü yığıb biriktirib de onları, Allâh yolunda har-camayanlar yok mu? İşte, bunları, elem verici kızdırılmış olan taşları müjdele haber ver!” 35

Bu taşlar onların göğüs uçlarına konulur, sırtından çıkar. Sırtından konulur, göğüs uçlarından çıkar. Bu olay devam edib gider!”dedi.

Sonra gidib direğin yanına oturdu. Ben de gittim yanına oturdum. Onun kim olduğunu da bilmiyordum. Ona:

      “-Sanırım insanlar senin söylediklerinden pek hoşlanmadı!”deyince bana:

      “-Akılları hiçbir şeye ermiyor ki!”dedi.

Yukarıdaki hadisin devamı niteliğinde:

      “-Dostum, bana böyle buyurdu!”dedi.

Ben, dostunun kim olduğunu sorunca:

      “-Dostum Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu!”demiştir.

      “-Ey Ebû Zerr! Uhud Dağını görüyor musun?”dedi.

Ben, hemen dönüb güneşe baktım, vakti anlamaya çalıştım, zira beni bir şey için oraya gönderecek zannettim:

      “-Evet görüyorum!”dedim.

Bunun üzerine o, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Uhud Dağı kadar altınım olmasını ve üç dinar hariç hepsini infak etmeyi isterim!”buyurdular.

Ebû Zerrr şöyle demiştir:

      “-İnsanlar akıllarını kullanmıyor. Dünya malı biriktiriyorlar. Allâh’a yemin ederim ki, bu dünyalarını istemiyorum, ölünceye kadar onlardan her hangi bir dini mesele de sormayacağım!”

Rebeze, Mekke ile Medine arasında bilinen bir yerdir. Hz.Osman’ın halifeliği sırasında Ebû Zerr (r.a), buraya çekilmiş ve orada vefât etmiştir. Bu hadisede çekilme sebebine de yer verilmiştir. Ebû Zerr (r.a)’a inzivaya çekilmesinin sebebini Zeyd İbn-i Vehb sormuştur. Çünkü o dönemde Hz.Osman karşıtları Ebû Zerr’i uzaklaştırdığı için Hz.Osman’ın âleyhinde konuşuyordu. Ebû Zerr’de bunun kendi seçimi sonucu olduğunu onlara açıklıyordu. Hz.Osman sahib olduğu görüşten dolayı başkasına gelecek bir mefsedeti önlemek için onun şehirden uzaklaşmasını emretmiş, Ebû Zerr’de Rebeze’yi seçmiştir. Ebû Zerr, Resûlullâh (s.a.v) zamanında da Rebeze’ye giderdi.

İbn-i Sa’d’ın “Tabakât” adlı eserinde belirtildiğine göre, Kûfe’li bir grub insan Ebû Zerr’e Rebeze’de:

      “-Bu adam (Osman) sana yapacağını yaptı, ne dersin onu öldürelim mi?”diye sormuşlar o da:

      “-Hayır, Osman, benim doğu illerinden batı illerine gitmemi bile emretse ona itaat ederim!”demiştir. 36

Medine’de dahi kendi şehsi görüşlerini açıklamaktan vazgeçmemesi üzerine Halife ve kendisinin de muvafakati üzerine Rebeze’ye gidib orada yaşaması uyğun görüldü. Medine’ye üç mil kadar mesafede, Mekke yolu üzerinde bir su kenarında bulunan Rebeze’de Ğifar kabilesinin bazı men-subları zaman zaman burada çadır kurub otururlardı; Resûlullâh (s.a.v)’ın zamanında zekât develerini burada otlatırdı. Halife Hz.Osman (r.a), tenha olması ve burada Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın tanıdıklarının bulunması gibi sebeblerle bu yeri seçmişti.

İbn-i Sa’d ise; Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın Rebeze’ye kendi isteğiyle gittiğini kaydetmektedir. Buna karşı Ya’kubi ve muhtemelen ondan fay-dalanan Mes’udi onun Mekke, Basra, Kûfe veya Şam’a gitmeyi arzu ettiğini, ancak halife Osman (r.a)’ın bunu kabul etmediğini ileri sürmek-tedirler: Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın, Rebeze’ye halife Osman ile araların-daki anlaşmazlık sebebiyle gittiği kesin olmakla beraber burayı hangisinin uyğun gördüğünü tesbit etmek hiç mümkün değildir. Hz.Osman’ın Ebû Zerr’e Rebeze’ye giderken bir miktar deve ile iki hizmetçi verdiği, ayrıca günlük hesabıyla atâ maaş bağladığı nakledilir.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) âilesiyle birlikte Rebeze’ye hareket ettiği sırada Hz.Ali ile oğulları Hasan ve Hüseyin, Ammâr İbn-i Yâsir, ve Akil bin Ebû Talib bir müddet birlikte yürüyerek onu uğurladılar. Rebeze’de iki yıl kadar münzevi bir hayat süren Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), halife Hz.Osman (r.a)’ın isteği üzerine zaman zaman Medine’ye gidib geldi. Halifeye isyan edeceklerini söyleyerek kendisine buhususta liderlik teklif eden bazı yönetim âleyhtarlarına yüz vermediği gibi, onlara halifeye bağlı kalmalarını ve onu küçük düşürecek hertürlü hareketlerden uzak durma-larını tavsiye etti.

Câyı ibret bir hadise:

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’a izin verilince, kalkıb Rebeze’ye gider. Fakat, Hz.Osman, zenci kölesini, onun üzerinde vazifelendirir. Namaz için kamet getirilince, Ebû Zerr, gerileyib zenci köleye:

      “-İleri geç! Namazı, sen, kıldır.! Çünkü, ben, üzerime dikilen, zenci bir köle bile olsa, onu, dinlemek ve kendisine boyun eğmekle emrolun-dum! Sen de, zenci bir kölesindir!”der. 37

Bir zât anlatıyor:

      “-Ebû Zerr’e bir şeyler götürmüştük. Bizzat kendisine vermeyi isti-yorduk. Bu sebeble Rebeze’de ki, köyüne kadar geldik. Kendisini aradık, bulamadık!”

Bize:

      “-Hacca gitmek istedi. Kendisine izin verildi ve gitti!”dediler.

Biz de, Mekke’ye kadar giderek Minâ denilen yerde onu bulduk. Biz yanında iken kendisine:

      “-Osman (r.a), namazı dört rekât kıldı?”denildi.

Ebû Zerr bunun üzerine çok kızdı ve ağır söyledi, ve:

      “-Ben Resûlullâh (s.a.v)’le beraber namaz kıldım. O iki rekât kılmış idi. Ben, Ebû Bekr ve Ömer (r.a) ile de iki rekât namaz kıldım!”dedi.

Sonra, Ebû Zerr kalktı ve kendisi de namazı dört rekât olarak kıldı. Bunun üzerine Ebû Zerr’e:

      “-Halifeyi ayıpladığın şeyi, kendin de yaptın, bu nasıl şey?”denildi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

“-İhtilâf kötüdür. Allâh’ın Resûlü, bize bir hutbe irad ederek şöyle buyurmuştu:

      “-Benden sonra başınızda devlet reisleri bulunacak. Onları hafife almayın. Onlara karşı saygılı davranmayanlar İslâm ile alâkalarını kesmiş olurlar. İşledikleri hatayı düzeltmedikleri müddetçe de tövbeleri makbul değildir. Eğer eski fikrinden cayıb, devlet başkanına saygı gösterirse, daha önce ona sayğısızlık etmemiş sayılır!”

Resûlullâh (s.a.v), onların bize üç hususta baskı yapmamasını emret-miştir: İyiyi emretmek kötüden sakındırmak halka sünnetleri öğretmek!” 38

Hak bildiği bir meseleyi hak adına haklı bir ortamda söylemekte hiç kimseden çekinmeyen Ebû Zerr (r.a) herkese bildiği hakikatleri anlatmaya devam etti. Hattâ meydana gelen rahatsızlıklar sebebiyle Halife kendisini fetva vermekten bile men’ etmişti.

Ebû Zerr el-Ğifari (r.a); Hacca gitiği son sene de Orta Cemre’de oturub başına biriken halkın sorularını cevabladığı sırada, başına dikilen bir adam ona:

      “-Mü’minlerin Emiri, Fetva vermekten seni men’ etmedi mi?” demesi üzerine;

      “-Sen, benim üzerimde gözcü müsün?! Keskin kılıcı (boynunun üze-rine eli ile işareti ederek) şuraya koysanız, ben de Resûlullâh (s.a.v)’den işittiğim bir sözü, siz kılıcınızı çekmeden önce infaz edileceğime kanaat getirsem, hiç tereddüd etmeden, muhakkak, bir gerçeği söyleyebileceğimi bilsem, yine söylerim!”demiştir.

Rebeze de iken ona Şam valisi Habib bin Mesleme’nin:

      “-Geçiminde, bundan, yardımlan, yararlan!”diye gönderdiği üçyüz dinar değerinde altunu, ihtiyacı olmadığını bildirib:

      “-Ben, fazla olan şeyden korkarım!”diyerek ona, geri çevirmiştir.

Kendisine geçimlik vermek isteyen bir Zât’a da:

      “-Yanımızda, sütünü içeceğimiz keçilerimiz, bizi taşıyacak merkeb-lerimiz, hizmetimizi görecek hizmetlimiz, elbisemizden fazla olarak bir de abamız var! Ben, şu fazladan dolayı hesab vermekten korkuyorum!”

Demiş, verilmek istenilen şeyi, almaktan kaçınmıştır. Ebu Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın terikesi: iki dişi deve, ve bir erkek merkeb, ile bir miktar keçi, ve beş on yük devesinden ibaretti. Ebû Zerr el-Ğifâri uzun boylu, esmer tenli, sık ve ak saçlı, ak sakallı iri yapılı kuru, zaif bir Zât idi.

Ebû Kilâbe’nin rivâyetine göre:

      “-Mina Mescidine girmiştim. Orada, bakınca: Kuru, esmer tenli bir ihtiyar gördüm. Üzerinde, kıtr (alacalı bez)’den bir elbise, bulunuyordu. Kendisinin, Ebû Zerr olduğunu, öğrendim!”demiştir. 39

Bu tarif Ebû Zerr (r.a)’ın fiziki yapısının son tarifi olsa gerek.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın Vefatı:

Üçüncü halife Hz.Osman (r.a) tarafından Rebeze’de ikamet ettiril-diği sırada Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in eceli gelir. Fakat, yanında bir kadını ile uşağından başka bir kimse bulunmaz. Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), onlara:

“-Ölünce, beni yıkayınız. Kefenleyiniz. Sonra da, Cenazemi, yolun ortasına koyunuz! Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara:

      “-Bu, Resûlullâh (s.a.v)’ın Sahâbîsi Ebû Zerr dir! Onun gömülmesi hususunda bize yardım ediniz! Deyiniz!” diyerek vasiyet eder.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in kadını, ağlamağa başlar.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Neye ağlıyorsun?”diye sorar.

Kadın:

      “-Sen, ölüb gidersen, ne elimde, ne avucumda bir şey var, ne de yanımda seni saracak bir kefen var!”der.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

“-Hiç ağlama! Ben, bir gün, Resûlullâh Âleyhisselâm’ın yanında bir kaç kişiyle birlikte bulunduğum sırada, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sizden birisi, kır (çorak) bir yerde vefât edecek. Onun cenazesinde, Mü’minlerden, küçük bir topluluk hâzır bulunacaktır!”

Buyurduğunu işitmiştim. O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, topluluklar içinde ve köylerde vefat ettiler. Onlardan, benden başka kimse sağ kalmadı. Şimdi, kır yerde ben ölüyorum! Yolu, gözet! Benim, söylediğim bu şeyin, doğru olduğunu göreceksin! Vallâhi, ben, şimdiye kadar, ne yalan söylemişim, ne de yalanlanmışım dır!”der.

Kadın ise:

      “-Ben, bunu nasıl umayım ki hac yolcularının da arkası kesilmiş bulunuyordur?”der.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’de:

      “-Sen, yolu gözetmeye bak!”der, ve vefat eder.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a), vefât edince, kadını ile uşağı, onun dediğini yaparlar, cenazesini de yolun ortasına koyarlar O sırada, Umre yapmak maksadıyla Iraklılar’dan, içlerinde Abdullah İbn-i Mes’ûd’un da bulun-duğu küçük bir kafile çıka gelir. Yol üzerindeki cenaze, onları, korkutur. Develer, ürküb az kalsın çiğneyecek olur.

Köle, ayağa kalkıb:

      “-Bu, Resûlullâh (s.a.v)’ın Sahâbelerinden, Ebû Zerr el-Ğifâri’dir! Kendisinin gömülmesi hususunda, bize yardım ediniz!”deyince,

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), kendisini tutamayarak hüngür, hüngür ağlamaya başlar. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, tek başına yürüyüb, tek başına ölecek, tek başına da ba’s olu-nub diriltileceksin!”buyurmakla, ne kadar doğru söylemiş!”dedi

Kendisi, ve arkadaşları inerek Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in cenazesini gömerler. Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’in Tebük’e giderken, Ebû Zerr (r.a) hakkında söylediğini arkadaşlarına anlatır. 40

İbrahim bin Eşter babasından naklederek şöyle anlatıyor:

“-Ebû Zerr el-Ğifâri, ölüm döşeğinde iken, karısı, ağlamağa başladı.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) hanımına:

      “-Niçin ağlıyorsun?”diye sordu.

Hanımı:

      “-Ne seni defnettirecek param, ne de kefenleyecek bezim var. Onun için ağlıyorum!”dedi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

“-Ağlama! Resûlullâh, benim’de içinde bulunduğum bir ğruba:

      “-İçinizden birisi, kupkuru kır bir yerde ölecek. Ve, onu bir ğrub Mü’min gömecek, buyurmuştu. O gün o ğrubda bulunanlardan hiçbiri de böyle bir yerde ölmedi. Şu halde kupkuru bir yerde ölecek olan benim, Vallâhi ben yalan söylemem Resûlullâh’da bana yalan söylememiştir. Sen şimdi yolu, gözetle!”dedi.

Kadın ise:

      “-Nereye? Hacılar döndü, yollar kapandı!”diye cevab verdi.

Hanımı bir kum tepesinin başına çıkıyor, yollara baktıktan sonra Ebû Zerr’in yanına dönerek, onu tedavi ediyor, sonra tekrar tepeye çıkıyordu.

Yine böyle tepenin üzerinde beklerken, uzaktan bir ğrub göründü. Binekleri arkalarında derin bir iz bırakarak ilerliyorlardı. Gelenler devele-rinin üzerinde tıpkı bir akbabayı andırıyordulardı. Kadın onlara elbisesi ile işâret verdi. Bunun üzerine yolcular onun yanına gelerek:

      “-Ne istiyorsun?”diye sordular.

      “-Bir Müslüman ölmek üzere, onu kefenler misiniz?”dedi.

      “-Kim o?”dediler.

Kadın da:

      “-Ebû Zerr el-Ğifâri!”diye cevab verdi.

Yolcular, Ebû Zerr sözünü işitince:

      “-Anamız babamız ona kurban olsun!”diyerek, kırbaçlarını yere atıb, hemen Ebû Zerr’in yanına geldiler.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Sizlere müjdeler olsun!”diyerek, Resûlullâh (s.a.v)’ın söylediği bir sözü nakletti. Sonra da şöyle dedi:

Ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Anne ile babanın iki veya üç evladı ölür de onların arkasından ağlamayıb, sabrederlerse cehennemi görmezler!”buyurduğunu işittim.

Dinleyin:

      “-Eğer, bana kefen olarak yetecek kadar bir elbisem olsaydı, ancak onunla kefenlenirdim. Yahut karımın bana yetecek kadar bir elbisesi olsa idi, onu kendime kefen yaptırırdım. Allâh ve İslâm aşkına beni içinizden emir, kabile reisi, başkan veya postacı olan birisi kefenlemesin!”

Orada bulunanların hepsi de bu vazifeleri yapmışlardı. Ancak içle-rinde bulunan Ensâr’dan bir genç:

      “-Ben, seni kefenlerim. Çünkü söylediklerinden hiç birisi değilim. Seni, şu sırtımdaki ridâma ve torbamın içinde annemin benim için ördüğü iki elbiseye sararım!”deyince,

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a):

      “-Beni sen kefenle!”dedi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’in yanına gelen ğrub da bulunan genç onu kefenledi. Aralarında Hacer bin Edber ve Malikû’l-Eşter’de vardı. Ğrub-takilerin hepsi Yemen’li idi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) anlatıyor:

“-Osman (r.a), Ebû Zerr’i Rebeze’ye (bir hikmete binaen) sürgün etmişti. Ebû Zerr orada hastalandı. Yanında hanımı ve kölesinden başka kimse yoktu. Onlara şu vasiyette bulundu.

“-Beni yıkayıb, kefenlendikten sonra yolun ortasına koyun. Yanı-mızdan geçen ilk kervana:

      “-Bu, Resûlullâh (s.a.v)’ın arkadaşı Ebû Zerr’dir. Onu defnetmek için bize yardım edin!”deyin.

Ebû Zerr vefat edince dediklerini yaparak, yolun ortasına koydular. Ben, Umre yapıb dönmekte olan bir ğrubla birlikte o yoldan geçiyordum. Yolun ortasındaki cenazeyi görünce şaşırdım. Cenaze neredeyse develerin ayakları altında kalacaktı. Ebû Zerr’in kölesi hemen ayağa kalkarak:

      “-Bu, Resûlullâh’ın arkadaşı Ebû Zerr’dir. Onu defnetmek için bize yardım edin!”deyince ben ağlamaya başladım ve:

      “-Resûlullâh, yalnız yürüyecek, yalnız başına ölecek ve yine yalnız haşir edileceksin!”derken doğru söylemiş:

Diyerek devemden indim. Arkadaşlarım da indiler. Onu defnettik. Daha sonra ben onun durumunu Resûlullâh’ın Tebük Seferine giderken ona ne söylediğini anlattım. 41

Ebû Zerr el-Ğifari (r.a) nihayet, Hicri 32.yılın Hac sonrası Zilhicce ayında Miladi 653 yılının Temmuz ayında Rebeze’de vefat etti Cenaze namazını, bir kafile ile oradan geçmekte olan Abdullah İbn-i Mes’ûd’un kıldırdığı söylenir. Evinde Ebû Zerr’e yetecek kadar kefen bezi bulunma-dığı kafiledeki bir gencin onu kendisine ait bezlerle kefenleyib cenaze namazını kıldırdığı da nakledilir.

Diğer bir rivâyete göre ise: Cenaze namazını, Cerir bin Abdullah’ın kıldırdığıda söylenir. Kabri, Medine yakınların da Rebeze köyündedir.

Uzun boylu esmer renkli geniş omuzlu ve saçları beyazlamış haliyle Ebû Zerr (r.a), bir abide gibi idi. Vefatından sonra hanımı, kızı ve bir hizmetçiden ibaret âilesine üç merkeb, birkaç keçi ile harab bir ev ile başka bir şey geriye bırakmadı. Ebû Zerr (r.a)’in oğlu Zerr, sağlığında vefat etmişti. Geriye yalnız bir eşi ile kızı kalmıştır.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın vefatından sonra halife Hz.Osman (r.a)’ın geride kalan âile biryelerini Medine’ye getirtib kendi ailesi arasına aldığı zikredilmektedir. Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) esmer, iri cüsseli, uzun boylu ve gür saçlı bir kimseydi dedik. İslâmiyet’ten önce yol kesen ve canlara kıyan bu sert tabiatlı insan, İslâm terbiyesiyle tamamen değişmiş, fakir ve düşkünlerin hâmisi olmuş, yaptığı hatadan dolayı kendisini bağışlamasını istediği bir zenci (Bilal-i Habeşi)’ın ayağının altına yanağını koyacak kadar mahviyetkâr, hizmetçisiyle aynı elbiseyi giyecek kadar mütevazi bir kimse haline gelmişti. Aynı zamanda cesur, doğru açık kalbli bir kişiydi.

Resûlullâh (s.a.v) onun hakkında:

      “-Ebû Zerr’den daha doğru olanı ne gök gölgelendirmiş ne de yeryüzü üzerinde taşımıştır!”

      “-Konuşan kişi olarak, Meryem oğlu İsa’nın benzeri olan Ebû Zerr’-den daha doğru ve daha vefakâr birini ne Gök altında barındırmış, ne de yeryüzü sırtında taşımıştır!”

Bunun üzerine Hz.Ömer ğıbta eder gibi:

      “-Yâ Resûlallâh, bu meziyeti sadece ona mı tanıyorsun?”deyince:

      “-Evet, siz de onu tanıyın!”buyurdular. 42

Allâh’ın emirlerine te’vile kaçmadan uyar, cihaddan geri kalmaz ve dünyevi zevklere değer vermezdi. Rivâyet edildiğine göre Ebû Zerr (r.a), insanın helâl rızık kazanmak ve âhireti elde etmek için yaşaması gerek-tiğine inanır, üçüncü bir hedefi zararlı görürdü. Dolaysıyla paranın da aile ferdlerine helâl lokma yedirmek ve âhiret yolunda sarf etmek için kazanıl-ması gerektiğini söylerdi.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın ilmi kudret bakımından Abdullah İbn-i Mes’ûd’un dengi olduğu rivâyet edilir. Resûlullâh (s.a.v) ile devamlı bir arada bulunması ve aklına takılan her şeyi O’na sorması sebebiyle ilimde üstün bir seviye kazanmıştır. Bununla beraber, Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın rivâyetlerinin en çok yer aldığı Ahmed İbn-i Hanbel’in el-Müsned’inde tekrarlarıyla birlikte 281 hadis bulunmaktadır. Bu sayı Buhâri ve Müslim- de, otuz üç adettir. İlmi faaliyetlere yeteri kadar zaman bulamaması ve Resûlulâh’ın vefatından sonra uzun yıllar yaşamaması, onun rivâyetlerinin azlığının başlıca sebelerini teşkil eder.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a) dan pek çok sahabi ve Tâbii rivâyette bulun-muştur. Enes bin Mâlik, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Zir bin Hubeyş, Said bin Müseyyeb ve Atâ bin Yesâr, bunlardan bazılarıdır.

Ebû Zerr el-Ğifâri (r.a)’ın servet hakkındaki görüşleri:

      “-Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları, Allâh yolunda har-camayanlar yok mu? İşte, bunları, elem verici bir azabla müjdele!” 43

Elem verici bir azab ile korkutan âyetlere dayanarak diğer sahâbi-lerin aksine, ihtiyaç fazlası malın Allâh yolunda harcanması gerektiğini savunur. Hatta rivâyetlere göre; Resûlullâh (s.a.v)’ın de bu kanaatte oldu-ğunu söylerdi. Halbuki Ashabın bir kısmı bu âyetlerin zekât âyetleriyle neshedildiğini, bir çoğu ise bunların zekât vermeyenleri hedef aldığını söylüyordu. Hz.Ali (r.a) âyetlerin 4000 dirhemden fazla olan malı Allâh yolunda harcamıyarak biriktirenler hakkında indiğini Muâviye bin Ebû Süfyân ise; bu âyetlerle Ehl-i Kitabın kast edildiğini ileri sürmekteydi.

Ebû Zerr (r.a)’ın görüşlerinde sosyalizm ve komünizm’in belirtilerini bulmak isteyenlerin bir sonuca varamamaları çok tabiidir. Zira onun imanı, sahib olduğu ahlaki değerler ve İslâmiyet’ın sosyal adalet anlayışının bir tezahürü olan görüşleriyle bu sistemleri telif etmek mümkün değildir. Ebû Zerr (r.a) yaşadığı ilk devirden itibaren dikkatleri üzerine çekmiş hatta bazen istismar edilerek kendisiyle ilgili haberler dahi uydurulmuştur. 44

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- Usdül Ğabe İbn-i Esir-800 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-30-38 
3- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-289-230 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1870 
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1894-1895 
6- Al-i İmran-92 
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-746 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-503 
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-876 
10- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1347 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1647 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1241 
13- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-662 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1662 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1232 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1636 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1194 
18- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1120 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1605 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-242 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1952 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1122 
23- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1095 
24- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1224 
25- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-920 
26- Saf-2 
27- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1086 
28- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-782 
29- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-737 
30- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-959 
31- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-24-42 Özet. 
32- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-178 
33- Tevbe-34 
34- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-16-179 
35- Tevbe-34 
36- Muhtasar Fethü’l-Bâri-Zekât bölümü-1406-1407-1408-Ve devamı 
37- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-16-180 
38- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-604 
39- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-40 
40- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-180-181 
41- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1409-1410 
42- Sünen-i Tirmizi-Menakıb bölümü-36-3801-3802 
43- Tevbe-34 
44- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-266-268