Ebû Hüreyre (r.a.)

İslâm tarihinde, künyesi ile meşhur olan bu büyük sahabe, Yemen civarındaki yaşayan Ezd kabilesinin Devs koluna mensubdur. Süleym bin Fahm kabilesinden’dir. Takriben Miladi 600 yılında Yemen’de doğan Ebû Hüreyre,78 yaşlarında iken Hicri 57 veya 58. Miladi 678 yılında Medine-i Münevvere’de. vefat etmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.)

Ebû Hüreyre
أبُــو هـُــرَيْـــرَة


 Baba Adı    :    Ümeyr bin Amr.
 Anne Adı    :    Ümeyme bint-i Sübeyh
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 600 yılların’da Yemen’in Devs, bölgesinde dünyaya geldi.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 57-58. Miladi 677-78 Yılların’da Medine’de vefat etti. Kabri Medine’de Cennetü’l-Baki’de, Hz.Osman’ın ayak ucunda medfun’dur. Allâh-u Â’lem.
 Fiziki Yapısı    :    Geniş omuzlu, saçı çift örgülü, sakalına kına yaktığı için kızıl sakallı idi. Başına siyah sarık sarardı.
 Eşleri    :    1-Sufeyhâ bint-i Suheyb bin Hâris, 2-Daha sonra Sahabiden Utbe bin Ğazvan’ın bacısı ve Hz.Osman’ın baldızı Büsre bint-i Ğazvan ile evlenmiştir.
 Oğulları    :    Muharrer, Muharriz, Abdurrahman, Bilâl,
 Kızları    :    Said bin Müseyyeb’in hanımı olan bir kızı.
 Gavzeler    :    Hayber sonrası meydana gelen seferlerin ekserine iştirak etmiştir.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Yemen’den Medine’ye Muhacir’dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    5374 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ebû Hüreyre el-Devsiy Umeyr bin Amr bin Abdüzişşera bin Târif bin Âttab bin Ebi Sa’b bin Minbe bin Sa’d bin Sâ’lebe bin Süleym bin Fehm bin Ğanm bin Devs.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Hüreyre. (kedicik babası)
 Kimlerle Akraba idi    :    Utbe bin Ğazvan’ın eniştesi, Hz.Osman’ın bacanağı olurdu.



Ebû Hüreyre (r.a.)

İslâm tarihinde, künyesi ile meşhur olan bu büyük sahabe, Yemen civarındaki yaşayan Ezd kabilesinin Devs koluna mensubdur. Süleym bin Fahm kabilesinden’dir. Takriben Miladi 600 yılında Yemen’de doğan Ebû Hüreyre,78 yaşlarında iken Hicri 57 veya 58. Miladi 678 yılında Medine-i Münevvere’de. vefat etmiştir. Kabile ve soyu: Ebû Hüreyre el-Devsiy Umeyr bin Amr bin Abdizüşşera bin Târif bin Âttab bin Ebi Sa’b bin Minbe bin Sa’d bin Sâ’lebe bin Süleym bin Fehm bin Ğanm bin Devs.

Ebû Hüreyre (r.a)’ın asıl ismi hakkında bir çok rivâyetler vardır. Cahiliye devrindeki adı, bazı kaynaklarda, Abdüşşems, Abdüamr, Sükeyn, Amr bin Abdüğanm, gibi farklı şekillerde kaydedilmektedir. Diğer ismi ise, Abdurrahman bin Sahr ed-Devsi. Veya Abdullah olduğudur. Bu iki ismin cahilliye devrinde olduğu, zikredilmekle beraber, Abdurrahman ismi genellikle İslâmiyet’den sonra konulduğuna göre, eski adının Ümeyr olması daha çok kuvvet kazanmaktadır. Veya Abdüşşems olub, Resûlullâh tarafından Abdurrahman ve Abdullah olarak değiştirilmesidir.

Ebû Hüreyre (r.a)’in ceddinin yemendeki Beni Abdi’ş-Şems’den geldiğini ileri sürenlerde vardır. Fakat, ne olursa olsun, bütün bunlara rağmen, tarihde meşhur olan, Ebû Hüreyre, lakab ve künyesi ile veya bu isim ile tanınmaktadır. Bu isim ve künyesiyle ilgili en yayğın rivâyete göre: koyun otlatırken bulduğu kedi yavrularını (ar, hir, kedi ismi tasğiri Hüreyre) elbisesinin eteğine koyub onlarla oynadığı için kendisine Ebû Hüreyre dendiği şeklindedir.

Veya; Resûlullâh (s.a.v) ile ilk karşılaştıkları zaman, Resûlullâh’ın ona Ebû Hüreyre diye hitab etmesi bu künyenin Resûlullâh tarafından verilmediğini göstermektedir. Diğer bir rivâyete göre; Kendisine bu ismi halk diğer bir rivâyete göre ise Resûlullâh (s.a.v) vermiştir. Kendisinin ifadesine göre; bir kedi beslermiş, bu kediyi geceleri bir ağaç üstünde yapmış olduğu bir yuvada yatırırmış. Kedi’yi çok sevdiğinden ve ona düşkünlüğünden dolayı kendisine Ebû Hüreyre, yani kedicik babası lakabı takılmıştır. Ebû Hüreyre (r.a)’ın bu adla anılmaktan hoşlanmadığı kendi-sine zaman zaman Resûlullâh (s.a.v)’ın hitab ettiği gibi:

      “-Ebâ Hir!”denmesini arzu ettiği de rivâyet edilmektedir.

Asıl adı unutulan, Ebû Hüreyre (r.a)’in, babası, ve annesi’nin adları hakkında dahi çok değişik rivâyetler vardır. Babasına, Ğanm, Abduğanm, Âiz, Âmir, Amr, Umeyr, Hâris, Abdüşşems dendiği gibi, Annesinin adının Ümeyme veya Meymune bint-i Subeyh veya Sufeyh olduğu kaydedilmek-tedir. Ebû Hüreyre (r.a)’in yetim olarak büyüdüğünü söylemesi, babasını küçük yaşta kaybettiğini gösterir.

Amcası, Sa’d bin Ebû Zübâb’ın, Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ebû Bekr, ve Hz.Ömer’ın devirlerinde Devs kabilesinin reisliğini yapması, yakaladığı Kureyşli insanları onlardan intikam almak adına öldüren, dayısı Sa’d bin Subeyh’in devrinin tanınmış yiğitlerinden biri diye bilinmesi, bazı iddia-ların aksine Ebû Hüreyre (r.a)’in hem baba hem de anne tarafından tanın-mış bir âileye mensub olduğunu göstermektedir.

Başka bir rivâyette ise şöyledir:

Ebû Hüreyre’nin ismi ve soyu: Umeyr bin Amr bin Abdüzişşerâ bin Tarif bin Gıyas bin Ebi Sa’b bin Huneyye bin Sa’d bin Sâ’lebe bin Süleym bin Fehm bin Ğanm bin Devs’tir.

Ebû Hüreyre (r.a)’in câhiliye devrınde adı; Abdüşşems, Abdi Nühm, Abdiğanm, Sükeyn, Umeyr, Amir Abd bin Amr, Kerdüs, Büreyr, olduğu- da rivâyet edilir. Bu isimlerden kuvvetli ve doğru olanın Abdurrahman bin Sahr ed-Devsi, olduğu bildirilmiştir. İslâmiyet devrinde ise; Abdullah veya Abdurrahman’dır. Ebû Hüreyre (r.a)’in annesi ise: Meymune bint-i Subeyh’dir. Ebû Hüreyre, Yemen’in Devs kabilesindendir. Künyesi: Ebû Hüreyre’dir. Yani kedicik babası demektir. Ebû Hüreyre’ye:

      “-Sen, ne için Ebû Hüreyre, künyesini aldın?!”diye sorulmuştu.

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Ben, ev halkıma aid davarları güderdim. Benim, bir de kediciğim vardı. Onu geceleri, otların içine koyardım. Gündüz olunca, onu, yanımda götürür onunla oynardım. Beni, Ebû Hüreyre diye bununla künyelediler!”

Veya bir rivâyette şöyle de denilir:

      “-Ben, bir gün kaftanımın yeninin içinde bir kedicik taşıyordum. Resûlullâh (s.a.v) beni gördü!”

      “-Nedir bu?”diye sordu.

      “-Kedi yavrusu!”dedim

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), bana:

      “-Ey Ebû Hüreyre; kedicik babası!”diye buyurdu, demiştir.

Ebû Hüreyre (r.a), bundan sonra, asıl ismi yerine, hep bu künye ile anılmıştır. İslâm tarihi boyunca’da Ebû Hüreyre diye meşhur olmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a)’in dayısı Sa’d bin Sufayh, Devs Oğullarının en azılılarındandı. Kureyş’den birisini eline geçirdiği zaman, onu, Kureyş tarafından daha önce öldürülen yakını Ebû Üzeyhirü’d-Devsi’nin yerine öldürmedikçe, kimse onu elinden alamazdı.

Ebû Hüreyre, yetim olarak yetişmiş, ve yoksul olarak da, Medine’ye hicret etmiştir. Ebû Hüreyre (r.a), Medine’ye hicret ettiği zaman, otuz yaşını aşmıştı. 1

Hicretten iki yıl kadar önce, Miladi 620 yıllarında Resûlullâh (s.a.v), Mekke’de halkı öğütleyib kurtuluşa, İslâm dinine dâvet ettiği ve Kureyş müşriklerinin, Arablardan yanlarına gelenleri Resûlullâh’dan korkutarak İslâmiyeti önlemeye uğraştıkları sıralarda, Devs Kabilesinin en seçkin, en itibarlı, ve en akıllı adamlarından Şair, Tufeyl bin Amr, Mekke’ye gelmiş, Resûlullâh (s.a.v) ile görüşerek Müslüman olmuş ve:

      “-Ey Allâh’ın Peyğamberi! Ben, kavmımın içinde sözü dinlenir bir kişiyimdir. Yanlarına dönünce onları, İslâmiyete dâvet edeceğim!”demişti.

Tufeyl bin Amr’ın yurduna döner dönmez, ilk işi, babasıyla karısını İslâmiyete dâvet etmek olmuş, onlar da, Müslüman olmuşlardı. Bundan sonra, Tufeyl bin Amr, bütün Devs kabilesi halkını İslâmiyete dâvet etti. Devsiler, Tufeyl’e ağırdan davrandılar, aldırış etmediler.

Tufeyl bin Amr, Mekke’ye geri dönüb Resûlullâh’ın yanına geldi:

      “-Yâ Resûlallâh! Devs kabilesi, kalb, göz oyunları ve faizle uğraşa-rak bana ğalebe çaldılar. İslâmiyetten kaçındılar, Allâh’a ve Resûlüne âsi oldular. Allâh’a, onlar âleyhinde dua et!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh, Kâbe’ye döndü, ellerini kaldırdı. Halk:

      “-Devs kabilesi helâk oldu, gitti!”dediler.

Oysa ki, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Allâh’ım! Devs kabilesini doğru yola erdir! Onları, bize getir!” diyerek dua etti.

Tufeyl bin Amr’a da:

      “-Kavminin yanına dön! Onları, İslâmiyete davet etmeye devam et! Kendilerine yumuşak davran!”buyurdu.

Tufeyl bin Amr’da, tekrar yurduna döndü. Halkı, İslâmiyete dâvete başladı. Tufeyl’in dâvetine Ebû Hüreyre’den başka icâbet eden olmadı. Fakat, Tufeyl bin Amr, Devsileri İslâmiyete dâvetten asla geri durmadı. Hicretin yedinci yılında, Resûlullâh’ın Hayber’de bulunduğu sıralar da, Tufeyl bin Amr, Devs kabilesinden kendisine tâbi ve Müslüman olan yetmiş veya seksen ev halkıyla birlikte Medine’ye hicret edib geldiler. Gelenlerin seksen veya doksan ev halkı oldukları da, rivâyet edilir. İbn-i Hacer ise, yetmişbeş kişi olduklarını söyler.

Medine’ye gelmekte olan Devsiler arasında, Ebû Hüreyre (r.a) ile Abdullah bin Üzeyhir’de bulunuyordu. Ebû Hüreyre, Medine’ye gelirken, uzayıb giden gece yolculuğundan sıkılıyor, sabırsızlanıyor ve şu beyti okuyordu:

      “-Ey yolculuk gecesi! Ben, bıktım onun uzunluğundan ve sıkıntı-sından! Fakat, kurtaranda, O’dur beni, küfür ve inkâr yurdundan!”

Devsiler, Hicretin yedinci yılında, Resûlullâh (s.a.v)’in Hayber’de bulunduğu sırada; Medine’ye geldiler. Ebû Hüreyre (r.a), der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), Hayber’e gittiği sıralar da, Medine’ye Muhacir olarak gelmiştim. Sabah namazını, Resûlullâh (s.a.v)’in Medine Mescid-inde yerine imamlığa vekil olarak bıraktığı Siba’ bin Urfuta’nın arkasında kıldım. Siba’ birinci Rekâtta Meryem Suresini, ikinci Rekâtta Mutaffif’in suresini okudu. Namazdan sonra kendi kendime:

      “-Eyvah! Ebû Filan’a! Ben, amucamı, iki ölçekle gerimde bıraktım ki, o bir şey satın alırken, büyüğünü, satarken de eksiğini kullanırdı!” dedim. Yani, ölçü ve tartıda hile yapardı.

      “-Namazımızı kıldıktan sonra, Siba’ın yanına vardık o, bize bir miktar azık verdi!”

Devsiler, Hayber’e kadar giderek orada Resûlullâh (s.a.v)’ile buluş-tular. Devsiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize, savaşta, sağ yanında yer ver! Yâ Mebrur sözünü de, bize savaş parolası yap!”dediler. Resûlullâh da, öyle yaptı.

Ebû Hüreyre (r.a), Devsiler ile birlikte Hayber’e vardığı zaman, Resûlullâh (s.a.v), Natat kalesini fetih etmiş, Ketibe kalesini de, kuşatmış bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v), Ebû Hüreyre’yi görünce ona;

      “-Sen, kimlerdensin?”diye sordu.

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Devs’tenim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, Devs içinde kimi gördümse, onda hayır gördüm!”buyurdu.

Ebû Hüreyre, Resûlullâh’a İslâmiyet bey’atı yaptı. Ebû Hüreyre, gel-irken, yolda kölesini ğayb etmişti. Resûlullâh (s.a.v)’ile oturduğu sırada, köle çıka geldi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Hüreyre! İşte, kölen, geldi!”buyurdu.

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Sen, şâhid ol ki; Yâ Resûlallâh! o, hürdür. Ben, onu, Allâh rızası için azad ettim!”dedi. Resûlullâh (s.a.v), Devsilere, Hayber ğanimetinden hisse verdi. 2

Devsiler arasında bulunan Ebû Hüreyre (r.a), Medine’ye gelince, Resûlullâh (s.a.v)’in Mescidinin Suffasındaki Muhacirler arasına yerleşti. Ebû Hüreyre (r.a), Medine’ye ulaştığı günden itibaren kendisini tamamen dine verdi ve Resûlullâh’ın yanında bulunduğu sürece dünyevi hiçbir arzu peşinde koşmadı. Bazılarının ğanimetlerden daha fazla pay almaya çalış-tığı günlerde Resûlullâh’ın, ğanimet tâlebinde bulunub bulunmadığını sorması üzerine Allâh’ın verdiği ilimden kendisine bir şeyler öğretmesini canu gönülden istedi. İslâmiyeti geç benimsediği için kaybettiği yıllarını telâfi etmek amacıyla, açlıktan bayılacak dereceye geldiği halde Mescid-i Nebevi’deki Suffe’den ayrılmazdı.

Ebû Hüreyre (r.a) der ki:

“-Annem, müşrik bir kadındı. Kendisini, İslâmiyet’e dâvet ettikçe, hep, benden kaçınır, dururdu. Yine, bir gün, onu İslâmiyet’e dâvet etmiş-tim. Bana, Resûlullâh (s.a.v)’in âleyhinde, hiç hoşlanmayacağım sözler işittirdi. Ağlayarak Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardım, ve dedim ki:

      “-Yâ Resûlallah! Ben, annemi, İslâmiyet’e dâvet edib duruyorum. O ise, hep bana karşı koyuyor. Bugün onu tekrar İslâmiyet’e dâvet etmiş-tim. Kendisi bana, Senin âleyhinde, hiç hoşlanmadığım sözler işittirdi. Ebû Hüreyre’nin annesini hidâyete erdirmesi için Allâh’a dua buyur!”

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Allâh’ım! Ebû Hüreyre’nin annesine hidâyet ver, doğru yolu göster!”diye dua buyurdu.

Ben, hemen, Resûlullâh (s.a.v)’in bu duasını, anneme müjdelemek için gittim. Kapının önüne geldiğim zaman kapı, kilitlenmiş bulunuyordu. Annem, ayaklarımın seslerini işitmişti. Bana:

      “-Ey Ebû Hüreyre! Dur olduğun yerde!”diye seslendi. İçeriden, su sesleri işittim. Annem, yıkanıb gömleğini giydi, ve baş örtüsünü başına almadan kapıyı açtı ve:

      “-Gir içeri ey Ebû Hüreyre!”dedi. İçeri girdim.

Annem:

      “-Eşhedü en lâ ilâhe illâlâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluh: Ben şehâdet ederim ki: Allâh’dan ğayri ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki: Muhammed, Allâh’ın kulu ve Resûlüdür!”dedi.

Hemen evden çıkarak, Resûlullâh’ın yanına vardım. Sevincimden ağlamakta idim.

      “-Yâ Resûlallâh! Müjde! Yüce Allâh, Senin duanı kabul etmiş, Ebû Hüreyre’nin annesini İslâmiyet’e hidâyet buyurmuştur!”dedim.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), Allâh’a hamd-ü senâ etti ve:

      “-Hayırlı olsun!”buyurdu.

Ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Beni, ve annemi, bütün Mü’min kullarına sevdir-mesi için de, Allâh’a dua et!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Allâh’ım! Şu kulcağızını ve annesini mü’min kullarına sevdir!” diyerek dua etti. Artık, beni işiten ve gören hiçbir Mü’min halk olunmadı ki, beni veya annemi sevmiş olmasın!”

Ebû Hüreyre (r.a)’ın annesi: Meymune bint-i Subeyh’di. 3

Ebû Hüreyre (r.a), gençliğinde çok fakir bir genç idi denir. Babasının yanında çok sıkıntı içinde yaşamaktaydı. Fakir ve kimsesiz olduğundan Resûlullâh (s.a.v)’in yanından hiç ayrılmadı. Bu arada işçilik yaparak da mümkün olduğu nisbette mâişetini temin etmeye çalıştı.

Ancak Resûlullâh (s.a.v)’in yanında ve yakınında oluşu ve onunla devamlı irtibat halinde bulunması pek çok hadis-i şerifi ezberlemesine sebeb olmuştur. Ebû Hüreyre’nin çok kuvvetli bir hafızası vardı. Öyle ki bir şeyi ezberlediği zaman katiyen yanılmadan yıllar sonra dahi onu tekrar edebilirdi. İşittiklerini unutmamayı şöyle izah etmektedir.

      “-Bir gün Resûlullâh ile bir sohbet esnasında Resûlullâh (s.a.v), beni kendi eli ile bir örtüye sımsıkı sardı. Bu sarmadan sonra işittiklerimi bir daha unutmadım!”demektedir.

Ebû Hüreyre (r.a)’nin Menkibeleri:

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v), Huzeyfe (r.a) ile karşılaşınca, onunla musafaha etmek istediyse de, Huzeyfe bundan kaçındı ve:

      “-Ben cünübüm!”dedi.

Bunu üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Müslüman kimse, kardeşiyle musafaha edince, ağacın yaprakları-nın döküldüğü gibi, onların da günahları dökülür!” buyurdu. 4

Ebû Hüreyre (r.a). anlatıyor:

“-Medine çarşısına uğradım. Çarşının ortasında durarak:

      “-Ey çarşıdakiler! Sizi şuraya gitmekten alıkoyan ne?”diye çağırdım.

      “-Nereye, yâ Ebâ Hüreyre?”dediler.

      “-Şurada, Resûlullâh’ın mirası paylaşılıyor, siz, hâla burada duru-yorsunuz! Gidib, payınıza düşeni almayacak mısınız?”dedim.

      “-Nerede paylaşıyorlar?”diye sordular.

      “-Mescid’de!”dedim.

Bunun üzerine halk koşarak Mescid’e gitti. Ben ise orada onların dönmelerini bekliyordum. Biraz sonra geri döndüler.

      “-Ne oldu?”diye sordum.

      “-Yâ Ebû Hüreyre, Mescid’e gittik. İçeri girdik, fakat paylaşılan bir şey görmedik!”dediler.

Ben:

      “-Mescid’de hiç kimse görmediniz mi?”dedim.

      “-Gördük. Bir kısmı namaz kılıyor, bir kısmı Kûr’ân okuyor, bir kısmı da helâl ve haram’dan bahsediyordu!”dediler.

      “-Yazıklar olsun size! İşte, Resûlullâh’ın mirâsı budur!”dedim. 5

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

      “-Siz bu sözemi hayret ediyor, gülüyor da ağlamıyorsunuz?” 6

Âyetleri nâzil olduğu zaman Suffe Eshabı, yanakları ıslanıncaya kadar göz yaşı döktüler. Onların iniltilerini Resûlullâh (s.a.v), duyunca onlarla beraber kendisi de ağladı Resûlullâh (s.a.v)’ın ağlaması üzerine bizde ağladık.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh korkusundan dolayı ağlayan, Cehennem’e girmez. Tövbe etmeksizin günahda ısrar eden kimse de Cennete girmez. Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allâh-ü Tealâ mutlaka günah işleyen bir kavim yaratır, onları affederdi!”buyurdu. 7

Abdullah bin Rebâh anlatıyor:

“-İçlerinde benim ve Ebû Hüreyre’nin bulunduğu bir heyet Muâviye bin Ebû Süfyân’ın huzuruna çıktı. Aylardan Ramazan’dı. Bir kısmımız da yemek yapıyordu. Ebû Hüreyre, kendilerine lüzumundan fazla yaptı.

Hâşim de:

      “-O, bizi sık sık, evine veya çadırına davet eder!”dedi.

Ben de:

      “-Daha fazla yemek yapıp, onları gelen misafirlerimi konaklattığım yere davet edemez miyim?”dedim.

Yemek yapılmasını emrettim. Akşamleyinde, Ebû Hüreyre ile karşı-laştım ve ona:

      “-Yâ Ebû Hüreyre! Bu akşam bana davetlisin!”dedim.

O da:

      “-Benden evvel davrandın!”dedi.

      “-Evet!”dedim.

Onları davet ettim. O akşam bana geldiler.

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Ey Ensâr! Size bir hatıramızı nakledeyim mi?”dedi.

Mekke’nin fethini anlattı. Ve, şöyle devam etti:

“-Allâh’ın Resulü gelib, Mekke’ye girdi. Ordunun bir kanadında Zübeyr, öbüründe Hâlid, ortada da Ebû Ubeyde vardı. Onlar, vâdiyi ele geçirdiler. Allâh’ın Resulü’de birliğinin başında idi. Kureyş ise, muhtelif kabilelerden, birtakım çapulcu devşirmişti.

Kureyşiler:

      “-Bunları öne süreceğiz. Eğer bunlar kazanırsa, nasıl olsa, bunlarla beraberiz. Eğer, bunlar kaybederse, istedikleri ücretlerini veririz!”dediler.

Allâh’ın Resulü, gözleriyle beni arayıb buldu ve:

      “-Yâ Ebâ Hüreyre!”dedi.

      “-Buyur, yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Bana Ensâr’ı çağır! Sakın Ensâr’dan başkası gelmesin!”buyurdu. Hemen onları çağırdım. Gelib, Allâh’ın Resûlü’nün etrafında toplandılar.

Allâh’ın Resûlü onlara:

      “-Kureyş’in yardakçılarını ve çapulcularını görüyor musunuz?”

Sonra elleriyle onları ayrı ayrı gösterdi.

      “-Ekin biçer gibi onları biçin. İşinizi bitirince de Safa tepesinde buluşalım!”buyurdu. Gittik. Biz onlardan hadsiz, hesapsız kestik. Onlarsa bize bir şey yapamadılar.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Allâh’ın Resulü, Kureyş’in her şeyi mübah kılındı. Bundan sonra, Kureyş diye bir kavim kalmayacak!”dedi.

Allâh’ın Resûlü ise:

      “-Kim, kendi evine girerse, o, emindir. Kim, Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa, o, emindir!”buyurdu.

Herkes evine girib kapandı. Allâh’ın Resûlü, Hacer-i Esved’e gelib, onu ziyaret etti. Kabe’yi de tavaf etti. Elinde eğri tarafından tuttuğu bir yayı vardı. Tavafını yaparken, Kâbe’nin bir tarafında duran, müşriklerin kendisine ibadet ettiği bir putun yanına gelince, yay aile puta vurmaya başladı ve:

      “-Hak geldi, batıl yok oldu. Batıl yok olmaya mahkumdur!”

Âyetini okudu. Daha sonra Safa tepesine geldi. Kâbe’yi görebileceği yüksekçe bir yere çıktı. Ellerini kaldırdı. Allâh’a dua etmeye başladı.

Ensâr ise düzlükteydi. Birbirlerine:

      “-Hz.Muhammed, memleketini özledi, aşiretine acıdı!”dediler.

O sırada vahy geldi. Vahy geldiğini bizde anlardık. Vahy hali geçin-ceye kadar, kimse Allâh’ın Resûlüne dönüb bakamazdı. Vahy bitti. Allâh- ın Resûlü başını kaldırdı. Sonra:

      “-Ey Ensâr cemâati! Muhammed, memleketini özledi, aşiretine acıdı, diyen siz misiniz?”diye sordu.

Onlar:

      “-Evet, bunu biz söyledik, Ey Allâh’ın Resûlü!”dediler.

      “-O halde size ne diyeyim: Şunu iyi bilin ki, ben, Allâh’ın kulu ve Resûlü’yüm. Allâh’a ve size hicret ettim. Yaşarsam, sizinle beraber yaşa-rım. Ölürsem de, sizinle beraber ölürüm!”buyurdular.

Ensâr ağlamaya başladı.

      “-Vallâhi, bu sözlerimiz, Allâh ve Resûlü’ne karşı olan sevgimizden dolayı söylenmiş sözlerdir!”diyorlardı.

O, ise:

      “-Allâh ve Resulü’de sizi tebrik etmiş ve sizi mazur görmüştür!” buyurdu. 8

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Kadının birisi bana gelerek:

      “-Ben zina yaptım. Doğurduğum çocuğu ise öldürdüm. Tövbe etsem kabul edilir mi acaba?”diye sordu.

      “-Hayır, kabul edilmez! Bu, ne şerefsizlik, bu ne çirkin bir şey!”diye karşılık verdim.

Kadın, ah-u vah ederek yanımdan ayrıldı. Ertesi gün, sabah namaz-ından sonra meseleyi Resûlullâh (s.a.v)’e açarak, kadının bana sorduğu ve benim’de verdiğim cevabı söyledim. Resûlullâh (s.a.v), bana:

“-Ne kötü söz söylemişsin! Yoksa sen:

      “-Onlar Allâh’la beraber başka bir mâbuda tapmazlar. Allâh’ın haram kıldığı canı haksız yere biğayri hak asla öldürmezler. Zina etmezler. Bunları yapan günaha girmiş. Kıyamet günü azabı kat kat olur. Orada zillet içinde edebi kalırlar. Ancak, tövbe eden, inanıb yararlı iş işleyenlerin, Allâh, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allâh bağışlar ve merhâmet eder!” 9

Âyetini okumuyor musun?”buyurdu.

Daha sonra o, kadına bu âyeti okudum. Hemen secdeye kapanarak:

      “- Bana bir kurtuluş kapısı açan Allâh’a hamd olsun!”dedi.

Yine Ebû Hüreyre (r.a) den:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından ayrılınca, Medine’nin bütün evlerin-de o, kadını aradım, fakat bulamadım. Ertesi gece ise kadın kendisi çıka-geldi. Ben de Resûlullâh’ın kendisi için ne söylediklerini haber verdim. Kadın hemen secdeye kapandı ve:

      “- Bana bir kurtuluş ve tövbe kapısı açan Allâh’a hamd olsun!”dedi. Yanında bulunan bir cariyeyi ve cariyenin kızını azad edib, Allâh’a tövbe etti!” 10

Önemli Not:Bu kadının bu suçu iman etmeden önce işlemiş olması tahmin ediliyor. Allâh-u Â’lem.

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Bir gün, Resûlullâh (s.a.v) ile beraber çarşıya gittim. Resûlullâh, elbise satanların yanına oturdu. Dört dirheme bir şalvar satın aldı. Çarşıda parayı hesab eden bir tartıcı vardı. Ona:

      “-Fazlasıyla tart!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), şalvarı eline aldı. Ben onu taşımak istedim. bunun üzerine bana:

      “-Bir kimsenin, kendi eşyasını taşıması daha iyi olur. Ancak, zayıf olub’da, eşyasını taşıyamayana Müslüman kardeşi yardım eder!”buyurdu.

Ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Sen, şalvar mı giyiyorsun?”diye sordum.

      “-Evet. Gece gündüz, hazarda ve seferde şalvar giyerim. Ben örtün-mekle emredildim. Şalvardan daha güzel örten bir şey de bulamadım!” buyurdular.

Yine Ebû Hüreyre’den gelen başka bir rivâyette şu ilave vardır:

“-Resûlullâh (s.a.v) tartıcıya:

      “-Fazlasıyla tart!”buyurunca,

Tartıcı:

      “-Kimseden böyle bir söz işitmedim!”dedi.

Ben de:

      “-Dininde ne kadar câhil ve ahmakmışsın. Sen daha Peygamberini tanımıyorsun!”dedim.

Bunun üzerine tartıcı, elindeki teraziyi atarak, öpmek için Resûlullâh (s.a.v)’ın eline sarıldı. Resûlullâh (s.a.v) elini çekerek:

      “-Bu da ne? Böyle şeyleri Acemler Krallarına yaparlar. Ben Kral değilim. Ben, sadece sizden birisiyim!”buyurdular.

Adam fazlasıyla tarttı. Resûlullâh (s.a.v)’de elbiseyi aldı. 11

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Hz.Ömer (r.a), beni memuriyete tayin etmek için çağırdı. Ben de memur olmak istemedim. Bana:

      “-Senden daha hayırlı birisinin istediği bir vazifeyi, sen beğenmiyor musun?”dedi.

Ben de:

      “-Kimmiş o benden hayırlı olan?”diye sordum.

      “-Hz.Yakub’un oğlu Hz.Yusuf!”dedi.

Ben de dedim ki:

      “-Hz.Yusuf, Allâh’ın Nebisi ve bir Peygamberin oğludur. Ben ise, Ümeyme’nin oğlu Ebû Hüreyre’yim. Bu hususta, beş şeyden korkarım!”

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bu beş şeyi ben de öğrenebilir miyim?”dedi.

      “-Bilmediğim bir şeyi söylemekten, Hakkında hüküm olmayan bir hususta karar vermekten, Dövülmekten, Malımın elimden alınmasından, Namusuma sövülmesinden korkarım!”dedim. 12

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), beni, Ramazan ayında toplanan zekât mallarını muhafazaya memur etmişti. Birisi gelib, zekât mallarından aşırmaya baş-ladı. Hemen yakaladım ve:

      “-Seni, Resûlullâh (s.a.v)’e, götürürüm ha!”dedim.

O da:

      “-Ben, muhtaç bir kimseyim. Benim çoluk çocuğum var. İhtiyaç içindeyim!”dedi.

Bunun üzerine bıraktım. Sabahleyin, Resûlullâh (s.a.v)’e gittim.

      “-Yâ Ebâ Hüreyre! Esirin (yakaladığın şeytan) ne oldu?”diye sordu.

      “-Yâ Resûlallâh! Çoluk çocuğundan, fâkirlikten dert yandı. Ben de acıdım ve bıraktım!”dedim.

      “-Fakat, o, sana yalan söylemiş. Tekrar gelecek!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın bu sözü üzerine tekrar geleceğini anladım ve gözetlemeye başladım. O, tekrar gelib, zekat için toplanan yiyeceklerden aşırmaya başladı. Hemen yakaladım ve:

      “-Seni, doğru Resûlullâh (s.a.v)’e götüreyim mi?”dedim.

      “-Ne olursun, beni bırak. Çünkü ben hem yoksulum. Hem de çoluk çocuğum var, bir daha gelmem!”dedi.

Acıdım ve serbest bıraktım. Sabahleyin tekrar Resûlullah (s.a.v)’ın yanına, gittim.

      “-Yâ Ebâ Hüreyre! Yakaladığın ne oldu?”diye sordu.

      “-Yâ Resûlallâh! Çok muhtaç olduğunu, çoluk çocuğunun bulundu- ğunu söyledi. Ben de, acıdım ve serbest bıraktım!”dedim.

      “-Sana yalan söylemiş. Tekrar dönecektir!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), böyle söyleyince tekrar geleceğini anladım. Zekat malından almak için tekrar geldi. Yakaladım ve:

      “-Seni, mutlaka Resûlullah (s.a.v)’e götüreceğim. Üçüncü defadır, gelmeyeceğim diyorsun ama geliyorsun!”dedim.

Bana dedi ki:

      “-Beni bırakırsan, sana çok faydası dokunacak şeyler öğretirim?”

      “-Neler onlar?”dedim.

      “-Gece yatağa yattığında Âyet’el-Kürsi’yi oku. Allâh, seni korur. Sabah oluncaya kadar sana şeytan yaklaşamaz!”dedi.

Bunun üzerine serbest bıraktım: Sabahleyin Resûlullâh’a, gittim.

      “-Esirin ne oldu?”diye sordu.

      “-Bana faydası dokunacak bir takım sözler öğreteceğini iddia etti. Ben de onu serbest bıraktım!”dedim.

      “-Nedir onlar?”diye sordu.

      “-Bana: Yatağa yattığında Âyet’el-Kürsi’yi sonuna kadar oku. Allâh seni muhafaza eder. Sabah oluncaya kadar, sana şeytan yaklaşamaz dedi!” dedim. Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Yalancı olduğu halde doğru söylemiş. Üç geceden beri konuştuğun kim biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır!”dedim.

      “-O şeytan’dı!”buyurdular. 13

Ebû Hüreyre (r.a) der ki:

“-Kendisinden başka Mâbud olmayan Allâh’a yemin ederim ki, ben açlıktan karnımı yere dayardım, ya da, karnıma taş bağlardım. Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’ile ashâbının Mescid’den çıkıb gittikleri yol üzerine aç ve mecâlsiz oturdum. Bu sırada, Ebû’l-Kasım Resûlullâh (s.a.v), oraya uğradı beni görünce yüzümden halimi anladı ve gülümsedi sonra bana:

      “-Yâ Ebâ Hir!”diye seslendi.

Ben de:

      “-Buyur yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Ardım sıra gel!”buyurdu ve yürüdü ben de kendilerini takib ettim. Resûlullâh Evine girdi. Bende girmek için izin istedim izin verildi girdim. Resûlullâh, eve girince bir bardak süt buldu.

      “-Bu süt nereden geldi?”diye sordu.

      “-Falan kişi veya kadın hediye etti!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), bana:

      “-Yâ Ebâ Hir!”dedi

      “-Buyur yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Haydi Ehl-i Suffe’ye git, onları bana çağır!”buyurdu.

Ehl-i Suffe İslâm konukları idiler. Onların ne sığınacak âileleri ne bir kimseleri ne de malları vardı. Resûlullâh (s.a.v)’e bir sadaka gelince onu hemen onlara gönderirdi. Kendileri ondan bir şey yemezdi. Fakat bir hediye gelirse onu Ehl-i Suffe ile ortaklaşa yer, ondan onlara gönderirdi. O kadar açtım ki Ehl-i Suffeyi süte çağırmak doğrusu benim çok ağırıma gitti kendi kendime:

      “-Bütün Suffe halkına (80 kişi) bir bardak süt ne olur ki? Onların içinde bu süte en çok muhtaç olanda bendim. Bari bana bir yudum bir süt düşse de onunla biraz dermanlansam. Çağrılmaları bana buyrulanlar gel-diğinde, ve onlara dağıttığımda bu bir bardak sütten bana ne düşecek ki sanki? Fakat, Allâh ve Resûlüne itaatsizlik de olmaz ki!”diyerek gidib halkı çağırdım geldiler. İçeri girmek için izin istediler. İzin verilince evde yerlerini aldılar. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebâ Hir!”dedi.

      “-Buyur yâ Resûlallâh?!”dedim.

      “-Şu, süt bardağını al onlara ver!”dedi.

Bende bardağı alıb vermeye başladım. Birine veriyordum o doyun-caya kadar içiyordu. Sonra bana geri veriyordu. Tâ ki, Resûlullâh’a gelin-ceye kadar kana kana içib bardağı bana geri verdiler. Gelenlerin hepside süte kanmışlardı. Resûlullâh (s.a.v), süt bardağını eline alıb bana bakıb gülümsedi ve:

      “-Yâ Ebâ Hir!”dedi

      “-Buyur yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Süt içmeyen bir ben kaldım bir de sen kaldın!”dedi.

Ben de:

      “-Doğru söyledin yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Haydi sende otur iç!”dedi.

Oturub içtim, yine:

      “-İç!”dedi içtim. O, tekrar:

      “-iç!”diyor, bende içiyordum. En sonunda artık:

      “-İçemeyeceğim. Seni hak ve gerçek dinle gönderen Allâh’a kâsem ederim ki, (dişimden tırnağıma) (baştan aşağı) süte doydum. Süte akıb gideceği bir yol bulamıyorum!”dedim.

      “-Öyleyse ver bardağı bana!”dedi.

Bende süt bardağını kendilerine verdim. Allâh’a hamd-ü senâ etti. Besmele çekib geri kalan sütü kendileri içtiler” 14

Başka bir rivâyette ise, Ebû Hüreyre (r.a) şöyle anlatır:

“-Vallâhi birgün açlıktan yüzükoyun yatıyordum:

“-Yine açlıktan karnıma taş bağlıyordum. Bir gün halkın gelip geçti-ği bir yol üzerine oturdum. Hz.Ebû Bekr geçiyordu. Benim ile alakadar olması için, Kûr’ân’dan bir âyet sordum. Hâlimi anlamadı. Daha sonra Hz.Ömer geçti. Ona’da, benimle meşgul olması için, Kûr’ân’dan bir âyet sordum. O da, hâlimden anlamadı. bunlardan sonra, Resûlullâh (s.a.v), geçiyordu. O, vaziyetimi anladı ve:

      “-Yâ Ebû Hüreyre!”dedi.

      “-Buyur, yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Haydi gel!”buyurdu.

Beraber gittik. Evin de, bir şeyler yemek için izin istedim. Bana müsaade etti. Bir kab’da süt buldum.

      “-Bu süt nereden geldi?”diye sordum.

      “-Falancalar hediye olarak getirdiler!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebâ Hüreyre!”dedi.

      “-Buyur yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Ehl-i Suffe’ye git. Onları bana çağır!”buyurdu.

Ehl-i Suffe, İslâm’ın erleriydi. Ne âileleri, ne de, mal ve mülkleri vardı. Resûlullâh (s.a.v)’e bir hediye geldiği zaman, hem kendisine ayırır, hem de, onlara gönderirdi. Kendisine ve ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, kat’iyyen kendisine pay ayırmazdı. Resûlullâh (s.a.v)’ın Ehl-i Suffe’yi dâveti beni üzdü. Halbuki, ben bu kab’daki sütü tek başıma içer’de bununla epeyce bir müddet idare ederim, diye umuyordum. Kendi kendime şöyle dedim:

      “-Ben elçiyim, Ehl-i-Suffe gelince, onlara sütü ben taksim ederim! Bu durumda, bana bu sütten hiçbir şey kalmayacağını biliyorum. Fakat, Allâh’a ve Resûlü’ne itâatten başka çare yoktur!”

Gittim, onları Hâne-i Sâadete çağırdım. Hemen geldiler. Müsaâde istediler. Resûlullâh (s.a.v)’de onlara müsaade verdi. Oturdular

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebâ Hüreyre! Kabı al, ve onlara süt ikram et!”buyurdu.

Süt kabını aldım, ve onlara dağıtmaya başladım. Her biri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkadaşına veriyordu. Ehl-i Suffe’den son-uncusu da içtikten sonra, Resûlullâh’a verdim. Aldı, içinde birazcık süt vardı. Başını kaldırarak bana bakıb gülümsedi, ve:

      “-Ebâ Hüreyre!”dedi.

      “-Buyur, yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Süt içmeyen bir ikimiz kaldık!”buyurdu.

      “-Evet, yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Otur, sen de iç!”buyurdu.

İçtim. O, yine ısrar ediyor:

      “-Daha, daha!”diyordu.

Nihayet, şunu demek zorunda kaldım:

      “-Seni, hak dinle gönderene yemin olsun ki, içecek yerim kalmadı!”

      “-O halde bana ver!”buyurdu.

Süt kabını Resûlullâh (s.a.v)’e, verdim. Geri kalanını kendisi içti!”

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Üç gün hiçbir şey yiyib içmedim. Ehl-i Suffe’ye gideyim diye yola çıktım. Düşe kalka yoluma devam ediyordum. Çocuklar bana:

      “-Ebû Hüreyre delirmiş!”diye bağırıyordu.

Ben de onlara:

      “-Asıl deli sizsiniz!”dedim.

Nihayet Suffe’ye geldim. Resûlullâh (s.a.v)’ın iki tabak tirit getirdi-ğini duydum. Ehl-i Suffe’yi davet etmiş, onlara ziyâfet veriyordu. Beni de davet etsin diye kendisine görünmeye çalışıyordum. Herkes yemeğini yiyib kalktı. Tabağın bir kenarında azıcık bir şey kalmıştı. Resûlullâh, onları toplayıb bir lokma haline getirdi. Parmaklarıyla alarak, bana:

      “-Besmele çekerek ye!”buyurdu.

Nefsim Kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, onu yiyince doydum!”

İbn-i Sirin anlatıyor:

“-Ebû Hüreyre’nin yanında idik. Üzerinde bordo renginde keten bir elbise vardı. Burnunu sildi ve:

      “-Görüyorsunuz ki, Ebû Hüreyre burnunu silecek mendil bulabiliyor. Şaşılacak şey! Ben, Mescid ile Hz.Âişe (r.a)’nın odası arasında yüzüstü yattığımı hatırlarım. Üzerim örtülü idi. Birisi gelib bu halimi görünce delirdiğimi sanıb, ayağını boğazıma dayamıştı. Halbuki, açlıktan öyle perişan bir vaziyette yatıyordum!”

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-İbn-i Affân ve Ğazvan’ın kızının yanında karın tokluğuna çalıştığı- mı hatırlarım. Gece gündüz her yerde onların hizmetinde koşar dururdum. Ğazvan’ın kızı bir gün bana:

      “-Ona yalın ayak gideceksin. Bineğine bindirecek ve peşinden yürü-yerek gideceksin!”demişti.

Allâh’ın işine bakın ki, Ebû Hüreyre, bundan önce bu Büsre bint-i Ğazvan adında ki, kadının yanında ekmek pişiriciliği yapıyordu. Buradan almış olduğu para ile âilesine yardım ediyordu. Ancak kadının işyeri evine oldukça uzak olduğu için her gün bir hayli yol yürümek mecburi-yetinde kalıyordum. Fakat, yıllar sonra aynı kadın dul kalınca onunla evlendim. Ben de şimdi ona aynısını diyorum:

      “-Yalın ayak gideceksin onu bineğine bindirib, yaya yürüyeceksin!”

Abdullah bin Şakik anlatıyor:

“-Medine’de Ebû Hüreyre ile beraber bir yıl kaldım. Bir gün bana, Hz.Âişe (r.a)’nın odasının yanında iken, şunları anlattı:

      “-Üzerimizde sert bir hırkadan başka bir şey yoktu. Bazen günler geçiyor, karnımızı doyuracak hiçbir şey bulamıyorduk. Hatta bazılarımız karınlarına taş bağlarlardı. Açlık hissetmemek için elbiselerine bağladık-ları vaki’ idi!” 15

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

      “-Ashab-ı Suffe’den yetmiş kişi tanırım. Hiçbirinin üzerinde doğru dürüst dikilmiş elbise yoktu. Elbise yerine, ya peştemal gibi sarılan bir etek veya omuzlardan aşağı atılan bir bez parçası kullanılırlardı. Bunların bir kısmı, dizkapağının altına, bir kısmı da topuklarına kadar uzanırdı. Avret yerlerinin görülmemesi için üzerlerindeki örtüleri elleriyle tutar örterlerdı!” 16

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

      “-Ashab’dan yedi kişi aç kalmıştı. Resûlullâh bunlara dağıtmam için her birine birer hurma olmak üzere yedi hurma vermişti!”

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Bir gün evimden Mescide gitmek üzere yola çıktım. Birkaç gün evden çıkmamamın sebebi de, açlıktı. Yolda bir ğrub sahâbeye rastladım.

Bana:

      “-Yâ Ebâ Hüreyre, bu saatte nereye?”dediler.

      “-Acım!”dedim.

      “-Bizde acız!”dediler.

Hep beraber Resûlullâh (s.a.v)’e gittik.

Bize:

      “-Bu saatte gelmenize sebeb nedir?”diye sordu.

      “-Açlık!”dedik.

Resûlullâh, bir tabak hurma istedi. Her birimize ikişer hurma verdi:

      “-Bu iki hurmayı yiyin. Üzerine su için. Bu günlük bu hurmalar size yeter!”buyurdu. Ben hurmanın birini yedim, diğerini de cebime koydum.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebâ Hüreyre! Öbür hurmayı niçin yemiyor sun?”buyurdu.

      “-Anneme saklıyorum!”dedim.

      “-Onu’da ye! Annene ayrıca iki hurma verelim!”buyurdu.

Hemen iki hurma getirib verdi:

      “-Allâh’ım, gerçek hayat, âhiret hayatıdır. Ensârı ve Muhacirleri affet!”diye dua etti.

Onlar da:

      “-Yaşadığımız müddetçe mücadele etmek üzere Muhammed’e biat edenleriz!”diyorlardı. 17

Ebû Hüreyre (r.a), anlatıyor:

“-Müslüman olduktan sonra, o zamana kadar hiç karşılaşmadığım üç önemli hadise ile karşılaştım. Biri, kendisinden hiç ayrılmak istemediğim Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatı. İkincisi, halife Osman (r.a)’ın şehid edilmesi. Üçüncüsü’de azık torbası meselesi!

      “-Yâ Ebâ Hüreyre! Azık torbası meselesi nedir?”dediler.

Ebû Hüreyre (r.a) şunları anlattı:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile bir seferde idik:

      “-Ebâ Hüreyre! Yiyecek bir şeyin var mı?”diye sordu.

      “-Evet, torbamda hurma var!”dedim.

      “-Getir!”dedi.

Hurmayı çıkararak kendisine götürdüm. Hurmaya dokundu, dua etti, sonra, bana dönerek:

      “-On kişi çağır!”buyurdu.

On kişi çağırdım. Doyuncaya kadar yediler. Sonra bütün ordu gelib karnını doyuruncaya kadar, onar onar herkesi çağırdım. Fakat torbamda hala hurma vardı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebû Hüreyre! Eğer ondan yemek istersen, elini içine sok, fakat hepsini boşaltma!”buyurdu.

Bunun üzerine, ben o hurmaları Resûlullâh (s.a.v)’ın hayatı süresin-ce yedim. Ebû Bekr (r.a) devrinde yedim, Ömer (r.a) devrinde yedim, Osman (r.a) devrinde yedim. Fakat Hz.Osman (r.a) şehid edildikten sonra elimde olanlar ve azık torbam yağma edildi. Ondan ne kadar yediğimi söyliyeyim mi? İki yüz vesk’den fazla idi!” 18

Ebû Mütevekkil’den:

“-Ebû Hüreyre (r.a)’ın zenci bir kölesi vardı. Yaptığı bir takım şey-lerle onları bezdirmişti. Bir gün kırbacı kaldırarak:

      “-Eğer, ahirette kısas’dan korkmasaydım sana bu kırbacı vururdum. Fakat değerini tam veren birine seni satacağım. Git, Allâh aşkına!”dedi. 19

İsmâil’den:

“-Hasân-ı Basri, hastaydı. Ziyaretine gittik. Ev ziyaretçilerle tıklım tıklım doluydu. Hasân-ı Basri ayaklarını topladı ve şunları anlattı:

“-Biz de, Ebû Hüreyre (r.a)’ın ziyaretine gitmiştik. Ev ziyaretçilerle dolunca ayaklarını topladı ve:

“-Resûlullâh’ın evine gitmiştik. Yan tarafının üzerine yatmıştı. Bizi görünce ayaklarını toplayarak:

      “-Benden, sonra size ilim öğrenmek isteyenler gelecektir. Onlara hürmet edin, hoş geldiniz deyin ve istediklerini öğretin!”buyurdu, diye anlattı.

      “-Vallahi bizde öyle kimseler gördük ki, ne hoş geldin dediler, ne iyi davrandılar, ne de istediklerimizi öğrettiler. Yanlarına varıb bir şeyler öğrenmek isteyince de bize kaba davrandılar!”dedi. 20

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Mu’te harbine katılmıştım. Müşrikler bize yaklaşınca hiç kimsenin karşı koyamayacağı hazırlıklardan silah, at, ipek elbise ve altın gibi göz kamaştıran şeyler gördük. Bunun üzerine Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Yâ Ebâ Hüreyre! Ğaliba, sen düşmanın kuvvetini çok fazla görü-yorsun!”dedi.

      “-Evet!”dedim.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Sen bizimle Bedir Savaşı’nda bulunmadın. Biz düşmanı sayı çok-luğuyla yenmedik!”dedi. 21

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v), bana:

      “-Arkadaşlarının benden istedikleri şu ğanimetlerden sen istemiyor musun?”diye sordu.

      “-Ben, yüce Allâh’ın sana vahyettiği ilmi öğretmeni istiyorum!”diye cevab verdim.

Sırtımdaki çizgili elbiseyi çıkararak ikimizin arasına serıverdim. Resûlullâh (s.a.v), bana bazı şeyleri anlattı. Sözlerini can kulağı ile dinle-dim. Bana:

      “-Elbiseni topla ve üzerine giy!”buyurdu.

Bana bahsettiklerinden bir harf bile unutmamaya gayret ettim.

Yine, Ebû Hüreyre (r.a)’den:

      “-Ebû Hüreyre, çok hadis naklediyor!”diyorlar.

“-Allâh’ın huzuruna çıkacağım muhakkak. Eğer, yalan söylersem, O, beni hesâba çekecektir! Yine:

      “-Muhacir ve Ensâr’ın ondan daha fazla hadis-i şerif rivâyet etmesi gerekmez mi?”diyorlar.

“-Muhacir kardeşlerim pazarlar’da alış verişle uğraşıyorlar. Ensâr kardeşlerim ise, bağları bahçeleriyle meşgul. Bana gelince, ben yoksul bir kimseyim. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından hiç ayrılmadım. Diğerleri işle-rinde güçlerindeyken, ben, O’nun yanındaydım. Onların unuttuklarını da ben hatırlardım. Resûlullâh (s.a.v) bir gün şöyle demişti:

      “-Sizden her kim, ben, sözlerimi bitirinceye kadar, elbisesini yere serer, sonra, toplar üzerine giyerse, söylediğim sözleri asla unutmaz!”

Bunun üzerine ben de, hemen sırtımdaki tek yeleğimi yere serdim. Resûlullâh (s.a.v), sözlerini bitirince de toplayıb giydim. O’nu hak din ile gönderen O Allâh’a yemin ederim ki, bugüne kadar onun hiçbir sözünü unutmadım. Vallâhi, eğer, Allâh’ın kitabındaki şu iki âyet olmasa size hiç bir hadis nakletmezdim:

      “-Herkese kitabla açıklandıktan sonra indirdiğimiz apaçık delil-leri ve hidâyetleri belirten âyetleri gizleyenlere Allâh lânet eder, lânet edebilecek olan herkes’de lânet eder. Yalnız tövbe edib amellerini düzelten ve hakkı açıklayanlara gelince, onların tövbelerini kabul ederim. Ben tövbeleri kabul edici ve günahları bağışlayıcıyım!” 22

Ebû Hüreyre (r.a), anlatıyor:

      “-İnsanlar, Ebû Hüreyre, çok hadis rivayet ediyor!” diyorlar.

      “-Mayalı ekmek yemediğim, ipekli elbiseler giymediğim, erkek ve kadın hizmetçilerim olmadığı zamanlarda karın tokluğuna Resûlullâh’ın yanından hiç ayrılmadım. Açlıktan karnımı çakılların üzerine yapıştırdım. Hatta beni evine götürüb, karnımı doyursun diye, bazen ezberimdeki bir âyeti, bir adama okuduğum dahi olurdu. Fakirlere en iyi muamele eden Ca’fer bin Ebû Tâlib (r.a) idi. O, bizi evine götürür, evinde olanı bize yedirirdi. Hatta içi bal veya yağ tulumunu önümüze getirir onu yalar ve içinde kalanları yalardık!” 23

Şufeyye el-Ashabi anlatıyor:

“-Medine’ye girdiğimde halkın bir adamın çevresinde toplandığını görünce:

      “-Kim bu?”diye sordum.

      “-Ebû Hüreyre!”dediler.

Hemen yanına yaklaşarak önüne oturdum. Halka bazı şeyler anlatı-yordu. Konuşmasını bitirib yalnız kalınca kendisine:

      “-Sana, bir şey soracağım. Yalnız, Allâh aşkına, bana Resûlullâh’dan işittiğin, öğrendiğin ve anladığın şeyden bahset!”dedim.

      “-Pekâla, sana, Resûlullâh (s.a.v)’ın bana söylediği, benim de anladı-ğım ve öğrendiğim bir hadisi söyleyeceğim!”dedi.

Ebû Hüreyre, bu sözü söyledikten sonra kendisinden geçti. Epey bir müddet bekledik. Kendisine gelince:

      “-Sana, Resûlullah’ın şu evde, ikimizden başkasının bulunmadığı bir zamanda söylediği bir hadisi nakledeceğim!”dedi.

Tekrar kendinden geçti. Ayılınca, eli ile yüzünü sildi.

      “-Peki, sana, Resûlullâh (s.a.v)’ın, yalnız ikimizin bulunduğu evde bana söylediği bir hadisi nakledeceğim!”

Sonra fevkâlade kendinden geçerek yüzüstü düştü. Uzun bir müddet kendisini tutmak mecburiyetinde kaldım. Ayılınca:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bana şöyle dedi!”diyerek şunları nakletti.

“-Allâh, Kıyâmet Günün de, bütün milletlerin diz çöktüğü bir zaman kulları arasında hüküm vermek için aralarına iner. O’nun huzuruna ilk önce çağırılanlar, hafızlar, Allâh yolunda şehid olanlar ve zenginlerdir.

Yüce Allâh Hafız’a:

      “-Ben, size Peyğamberime indirdiğimi öğretmedim mi?”diye sorar:

Hafız:

      “-Evet yâ Rabbi, öğrettin!”der.

      “-Bildiğinle amel ettin mi?”diye sorar.

Hafız:

      “-Gece gündüz, Kûr’ân okuyub namaz kıldım!”der.

Yüce Allâh:

      “-Yalan söylüyorsun!”buyurunca

Melekler de:

      “-Yalan söylüyorsun!”derler.

Yüce Allâh:

      “-Aksine, filân kimse, ne güzel Kûr’ân okuyor desin diye Kûr’ân’ı öğrendin. Nitekim, dendi’de!”buyurur.

Sonra zengin olan şahıs Allâh’ın huzuruna getirilir.

Yüce Allâh:

      “-Ben, seni servet sahibi yapıp, başkalarına muhtaç olmaktan kurtar-madım mı?”diye sorar.

Zengin:

      “-Evet yâ Rabbi!”der.

Yüce Allâh:

      “-Sana verdiklerimi nerelerde harcadın?”diye sorar.

Zengin:

      “-Akrabalarımı gözettim, sadaka verdim!”der.

Yüce Allâh ona:

      “-Yalan söylüyorsun!”der.

Melekler’de:

      “-Yalan söylüyorsun!”derler.

Yüce Allâh:

      “-Aksine, filân kimse ne cömert kimse, denilmesini istedin. Nitekim öyle dendi de!”buyurur.

Bundan sonra şehid olan kimse huzura getirilir.

Yüce Allâh ona:

      “-Ne için öldürüldün?”diye sorar.

Şehid:

      “-Senin yolunda cihad etmem bana emredildi. Bende şehid oluncaya kadar savaştım!”der.

Yüce Allâh ona da:

      “-Yalan söylüyorsun!”der.

Melekler’de:

      “-Yalan söylüyorsun!”derler.

Yüce Allâh:

      “-Aksine, filân ne cesur kimse desinler diye savaşıb da öldürüldün. Nitekim öyle de, dendi!”buyurur.

Sonra, Resûlullâh (s.a.v), dizlerine vurarak:

      “-Ey Ebâ Hüreyre! Bu üç ğrub kıyamet günü cehenneme ilk girecek olanlardır!”buyurdu.

Ebû Osman el-Medeni anlatıyor:

“-Âta bin Ebû Hâkim, Muâviye bin Ebû Süfyân’ın koruma muhafızı idi. Bana şunları anlattı. Bir adam Muâviye’ye gelerek Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği bu hadisi nakledince, Muâviye bin Ebû Süfyân:

      “-Bu kimselere böyle yapıldıktan sonra acaba diğer insanların hali ne olacak?”diyerek öyle ağladı ki, onun mahvolduğunu zannettik.

      “-Herhalde, bu adam kötü bir haber getirdi?”dedik.

Sonra Muâviye bin Ebû Süfyân, kendisine gelince, yüzünü silerek:

      “-Allâh ve Resûlü doğru söylemiş!”dedi.

      “-Dünya hayatını ve ziynetlerini isteyenlere, biz dünyada amel-lerinin karşılığını hiç eksiltmeksizin veririz. Onların ahirette ateşten başka nasibi yoktur. Dünyada yaptıkları da boşa gitmiştir. Zaten batıl şeylerle uğraşıyorlardı!” Âyetlerini okudu. 24

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

Fakir Muhacirler Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Zenginler yüksek yüksek derecelere nâil oldular. Ve, edebi nimet-lere kavuştular!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu nasıl oluyor?”buyurdu.

      “-Onlar bizim gibi namaz kılıyor, oruç tutuyorlar. Fazla olarak zekât veriyorlar, köle azâd ediyorlar. Biz, ise bunları yapamıyoruz!”dediler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Size, onlara yetişebileceğiniz bir şey öğreteyim mi? Bunu yaparsa-nız sizin durumunuzda olub böyle yapmayanları da geçmiş olursunuz! Sizin gibi yapanların dışında hiçbir kimse sizden daha üstün olamaz!” buyurunca onlar da:

      “-Öğret yâ Resûlallâh!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Her namazdan sonra otuz üçer defa Sübhanallâh, Allâh-u ekber ve Elhamdülillah deyin!”buyurdular.

Ebû Sâlih der ki:

“-Fakir Muhacirler tekrar Resûlullâh (s.a.v)’e, gelerek:

      “-Bunu, zengin olan kardeşlerimiz’de duydular. Onlar da aynı şeyi yapıyorlar?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Zenginlik Allâh’ın dilediğine verdiği bir lütuftur!”buyurdu.

Başka bir rivâyette ise, Resûlullâh (s.a.v) şöyle der:

      “-Her namazdan sonra; otuz üç defa Allâh-u ekber, otuz üç defa Elhamdülillah, otuzüç defa Sübhanallâh der, arkasından da şu duayı yaparsın: La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh, lehül mülkü velehül hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir! Böylece, deniz köpüğü kadar günahın da olsa bağışlanır!”

Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’şöyle demektedir:

      “-Namazı kıldıktan sonra otuz üç kere Sübhanallâh, otuz üç kere Elhamdülillâh, otuz dört kere Allâh-u Ekber, ve on kerre de, Lâ ilahe illallah!”deyin. 26

Ebû Enes Mâlik bin Ebû Âmir el-Esbahi’den:

“-Talha bin Ubeydullah (r.a)’ın yanında idim. Birden bire içeriye bir adam girerek:

      “-Ey Ebû Muhammed! Anlamıyorum, şu Yemen’li Ebû Hüreyre’mi yoksa siz mi Resûlullâh (s.a.v)’ın hadislerini daha iyi biliyorsunuz?” dedi

Talha bin Ubeydullah (r.a):

      “-Vallâhi bizim, Resûlullâh’dan işitmediğimizi onun işittiğinden ve bilmediklerimizi bildiğinden şübhe etmiyoruz. Çünkü, biz varlıklı kim-seleriz. Evlerimiz ve âilelerimiz var. Bizler ancak sabahları ve akşamları Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında kalabiliyoruz. Ebû Hüreyre’ye gelince, o, yoksul bir adamdır. Ne malı, ne âilesi, ne de çocukları vardır. Bu yüzden Resûlullâh (s.a.v)’den hiç ayrılmaz. Resûlullâh (s.a.v) nereye giderse o da oraya gider. Bu sebeble onun bizim bilmediklerimizi bildiğinden, işitme-diklerimizi işittiğinden şübhe etmiyoruz. Aramızdan hiç kimse de onu Resûlullâh’ın söylemediği bir şeyi uydurmakla ithâm edemez!”dedi. 27

Âmir bin Sa’d bin Ebî Vakkas, babasından naklederek anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Ömer’in yanında oturuyordum. Birden Habbâb bin Eret geldi:

      “-Ey Ömer’in oğlu Abdullah! Sen, Ebû Hüreyre’nin neler dediğini duymadın mı?”

Habbab (r.a), Ebû Hüreyre (r.a)’den Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle bir hadis-i şerif buyurduğunu işitmişti:

      “-Her kim, bir cenazenin çıktığı evden cenaze ile birlikte çıkar da, Cenaze namazını kılar, mezara kadar gederse, Uhud Dağı kadar büyük iki sevab kazanmış olur. Kim sadece cenaze namazını kılar geri dönerse oda Uhud Dağı kadar bir sevab kazanmış olur!”diye anlattı.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a), hemen Habbab’ı Hz.Âişe’ye göndererek, ona, Ebû Hüreyre’nin bu rivâyetinin doğru olub olmadığını sorub geri gelerek kendisine haber vermesini tembih etti. Sonra mescid’den bir avuç çakıl alarak, devamlı bir elinden diğerine aktarırken Habbab bin Eret (r.a) geri döndü ve Hz.Âişe’nin, Ebû Hüreyre’nin doğru söylediğini açıkla-dığını haber verdi. İbn-i Ömer bunu işitince elindeki çakılı yere atarak:

      “-Doğrusu çok sevab kaçırmışız!”dedi.

Başka bir rivâyette ise, şu ilave vardır:

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Ne bizzat, ne ticaret bizi, Resûlullâh (s.a.v)’den uzaklaştırmaz. Ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın azıcık yemeğine kanaat ederek, bana bir şeyler öğretmesini isterdim!”dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’de:

      “-Yâ Ebû Hüreyre! Sen, Resûlullâh (s.a.v)’den ayrılmazdın. O’nun hadislerini de daha iyi bilirsin!”dedi. 28

Ebû Ümâme anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Halkı zâlim olan filan köyün fethi için hazırlık yapın! İnşallah ora- yı feth edeceksiniz. Binekleri huysuz olanlar, ve binilecek hayvanı zayıf olanlar, benimle beraber gelmesin!”buyurunca,

Ebû Hüreyre hemen annesinin yanına gelerek:

      “-Savaş hazırlığımı yap! Çünkü, Allâh’ın Resûlü cihad için hazırlık emri verdi!”dedi.

Annesi:

      “-Savaşa gideceksin, öyle mi? Biliyorsun, sen yanımda olmadan ben bir yere çıkamam!”deyince,

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’den ayrılamam!”diye cevab verdi:

Bunun üzerine, Annesi göğsünü açıb memesini çıkararak:

      “-Gidersen, emzirdiğim süt sana haram olsun!”diye yemin etti.

Ebû Hüreyre, gizlice Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek meseleyi haber verdi. Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Siz gidin, ben işi hallederim!”buyurdu.

Daha sonra, Ebû Hüreyre, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelmişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın kendisinden yüz çevirdiğini görünce:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, benden yüz çevirdiğini görüyorum. Herhalde sana bir şeyler söylenmiş!”deyince, Resûlullâh (s.a.v) ona:

“-Sen, annesinin memesini çıkararak:

      “-Gidersen, sütüm sana helal olmaz!”diye yemin ettiği kimsesin.

Yoksa, sizden herhangi biriniz, Anne ve babasının yanında olunca, kendisinin Allâh yolunda olmadığını mı zannediyor? Tam aksine, onların gönlünü alır ve haklarını öderse, Allâh yolunda cihad etmiş gibi sayılır!” buyurdular.

Ebû Hüreyre (r.a) der ki:

      “-Bu söz üzerine, annem vefat edinceye kadar, iki yıl bekledim ve cihada katılmadım!” 29

Buradaki cihad, nafile hükmünde olan bir cihaddır. Farz hükmünde seferberlik mahiyetinde olan cihad değildir. Yoksa, Farz hükmünde ki cihad için olsa, Ebeveyn’in izni gerekmez.

Sâ’lebe bin Ebû Mâlik anlatıyor:

Ebû Hüreyre, Bahreyn valisi iken, sırtında bir yük odunla çarşıya geldi. O zaman Mervan’ın yardımcısı idi ve:

      “-Valinin yolundan çekil, ey İbn-i Ebû Mâlik!” dedi.

Ben de:

      “-Bu kadarı yeter artık!”dedim.

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Sırtında odun yüklü olan valinin yolundan çekil!”dedi. 30

Ebû Ğassab ed-Dabbi anlatıyor:

“-Bir gün Zahru’l-Hârre’de babamla beraber yürüyordum. Yolda Ebû Hüreyre ile karşılaştım.

      “-Kim bu?”dedi.

Ben:

      “-Babamdır!”diye cevab verdim.

Bana:

      “-Babanın önünde yürüme! Arkasından veya yanından onu takib et! Babanla kendi arana kimseyi sokma! Uçurumun kenarında dolaşma! Onu korkutursun! Ve, yine babanın baktığı etsiz kemiği bile kemirme! Belki, onu arzu edebilir!”diye tavsiyede bulundu. 31

Ebû Osman en-Nehdi’den:

      “-Ebû Hüreyre’nin evinde yedi gece misafir kaldım. Ebû Hüreyre, onların hizmetçisi ve karısı geceyi üçe bölmüşler, birbiri peşinden kalka-rak evlerinde sabaha kadar namaz kılındı!” 32

Müslim bin Bişr’den:

“-Ebû Hüreyre hastalandığı zaman ağladı.

      “-Yâ Ebâ Hüreyre! Seni ağlatan nedir?”diye sorulduğunda,

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Ben sizin, bu dünyanız için ağlamıyorum. Beni, ağlatan, yolumun uzaklığı ve azığımın azlığıdır. Cennetle cehennem arasında bir uçurum-dayım. Hangisine götürüleceğimi bilmiyorum!”cevabını verdi. 33

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v) şöyle dua ederdi:

      “-Allâh’ım dört şeyden sana sığınırım. Faydası olmayan, ilim’den, ürpermeyen kalb’den, doymayan nefis’den ve kabul olmayan dua’dan!” 34

Mervân bin Hâkem’in kâtibi, Ebû Zûayzia’dan:

      “-Mervân, Ebû Hüreyre (r.a)’nı yanına çağırarak ona Resûlullâh’ın hadislerinden sormaya başladı. Beni’de, onun, oturduğu sedirin arkasına oturtmuştu. Ebû Hüreyre (r.a)’in anlattıklarını aynen yazıyordum. Ertesi yılbaşında onu tekrar çağırarak bu defa bir perde arkasına oturttu ve daha önce sorduklarını tekrar sordu. Ebû Hüreyre, daha önce söylediklerine ne bir şey ilave etti, ne bir şey eksiltti, ne birini önce, ne birini sonra söyle-yerek anlattıklarının sırasını bozdu!” 35

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-İmanınızı yenileyin!”

Sahâbe:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! İmanımızı nasıl yenileriz?”diye sorunca:

      “-Çok çok, Lâ ilâhe illallâh deyin!”buyurdular. 36

Ebû Nadre’den:

“-Tuhfe’li bir ihtiyar bana şunları anlattı:

“-Medine’de Ebû Hüreyre’nin evine misafir olmuştum. Doğrusu, ashâb arasında onun kadar misafirperver ve misafire hürmet gösteren birini daha görmedim. Bir gün yanındaydım. O, sedirin üzerinde idi. Yanında çakıl taşı veya hurma çekirdekleri ile dolu bir torba vardı. Bunlar ile Ebû Hüreyre (r.a) tesbih çeker, torbadaki taşlar bitince yerde otur-makta olan siyahi kadın cariyesi taşları tekrar torbaya doldurarak Ebû Hüreyre’ye uzatırdı.

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

      “-Üzerinde ikibin düğüm bulunan bir ipim vardı. Onu baştan sona tesbih gibi çekmeden uyumazdım!” 37

Ebû Yezid el-Medini’den:

“-Ebû Hüreyre, Medine’de Resûlullâh (s.a.v)’ın minberi üzerinde, Resûlullâh (s.a.v)’in çıktığı basamağın altındaki basamakta durarak şöyle bir konuşma yaptı:

“-Ebû Hüreyre’ye İslâmı nasib eden Allâh’a hamd olsun. Hamd, Ebû Hüreyre’ye Kûr’ân-ı Kerimi öğreten Yüce Allâh’a mahsustur. Hamd, Ebû Hüreyre’ye Muhammed (s.a.v)’ı, ihsan eden Allâh’a mahsustur. Hamd, beni mayalanmış ekmekle doyuran, ince kumaş giydiren Allâh’a mahsus-tur. Hamd, benim yanında karın tokluğuna çalıştığım Ğazvan’ın kızı ile beni evlendiren Allâh’a mahsustur. Önceleri beni o, kendi işine koşturur-du. Şimdi ise, ben, onu, işimde koşturuyorum. Kıyamet yaklaştığı halde kötülükler işleyen Arabların vâyy haline! Çünkü küçükler, gelişi güzel hükümler verir ve öfkelenince adam öldürtürler.

Müjdeler olsun sizlere, Ey Arab olmayanlar! Kuvvet ve iradesi ile yaşadığım Allâh’a yemin ederim ki, eğer, bu din Süreyya yıldızında asılı olsa, sizden bazıları yine de o dini kabul ederek icabında amel ederler!”

Ebû Hâbibe’den:

“-Halife Osman (r.a), evinde mahsur iken Ebû Hâbibe oraya girdi. Ebû Hüreyra (r.a), içeri girib halife Osman’la konuşmak için müsaade istediğini duydu. Halife Osman (r.a), kendisine izin verdi. Bunun üzerine Ebû Hüreyre (r.a) ayağa kalkarak Allâh’a hamd-ü senadan sonra şunları söyledi:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu duydum:

      “-Benden sonra, fitne ve ihtilaflarla karşılaşacaksınız. Bu söz üzerine birisi, o zaman ne yapmamızı emredersiniz? Yâ Resûlallâh!”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Başınızdaki âmirinize ve arkadaşlarına itaât ediniz!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), bu sözü ile Hz.Osman (r.a)’ı kastediyordu. 38

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Kıyâmet günü şefaâtine nâil olarak bahtiyar olacaklar kimlerdir?”diye sordum.

      “-Yâ Ebâ Hüreyre! Senden önce, bunu bana kimsenin sormadığını sanıyorum. Sen, bunu hâdise olan düşkünlüğünden dolayı soruyorsun, herhalde? Kıyâmet günü şefaâtime nâil olmak suretiyle bahtiyar olacak-lar, bütün kalbiyle, Lâilahe İllallâh diyenlerdir!”cevabını verdi. 39

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v):

      “-Zırhlarınızı giyiniz!”buyurdu.

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Düşman mı geldi?”dediler.

      “-Hayır! Cehennem’ın ateşinden korunmak için zırhlarınızı giyin! Sübhanallâh, el-Hamdülillâh, Lâ ilahe illallâh, Allâh-u ekber, deyin! Bunlar, Kıyâmet gününde önünüzden ve arkanızdan sizi korurlar. Bunlar Allâh’ın rızasını kazanmanıza vesile olan amellerdir!”buyurdu.

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

Bir gün hurma fidanı dikerken Resûlullâh (s.a.v) yanıma geldi:

      “-Ebâ Hüreyre! Nedir, o diktiğin?”dedi.

      “-Hurma!”dedim.

      “-Sana, hurma fidanı dikmekten daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Sübhanallâh, Elhamdüllillâh, lâ ilâhe illallâh, Allâh-u ekber, de! Bunların her biri için cennete birer ağaç dikilir!” buyurdu.

Ebû Hüreyre (r.a)’dan:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cennet bahçelerine uğradığınız zaman, fırsatı kaçırmayın, fayda-lanın!”buyurdu.

Ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Cennet bahçeleri nerede dir?”dedim.

      “-Mescidlerdir!”buyurdu.

      “-Oralardan nasıl faydalanırız?”dedim.

      “-Sübhanallâh! Elhamdülillâh! Lâ ilâhe illallâh! Allâh-u ekber! Demek suretiyle!”buyurdu. 40

Resûlullâh (s.a.v), bir gece evinden çıkıb, Ebû Hüreyre’ye gelib:

      “-Bana ashâbımı çağır!”buyurdular.

Ebû Hüreyre (r.a)’de:

“-Ashâbı Suffe’yi birer birer uyandırdı. Resûlullâh’in kapısında top-landılar, sonra izin istediler, izin verilince içeri girdiler. Resûlullâh, onla-rın önlerine içinde arpadan yapılmış yemek bulunan küçük çanak koydu.

      “-Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allâh’a kâsem ederim ki, Muhammed’in ev halkında bu gece gördüğünüz yemekten başka bir şey yoktur!”buyurduktan sonra

      “-Bismillah!”diyerek alınız buyurdu.

Ashabı Suffe ondan istedikleri kadar yedikten sonra ellerini çektiler.

Ebû Hüreyre’ye:

      “-Siz yedikten sonra o yemek ne kadar kalmıştı?”diye sordular.

Ebû Hüreyre (r.a)’de:

      “-Yemek önümüze konulduğu zaman ki, kadar kalmıştı onda yalnız parmakların izi vardı!”dedi. 41

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’in etrafında oturuyorduk. Ebû Bekr ve Ömer’de vardı. Bir ara yüce Allâh’ın Rasûlü yanımızdan ayrıldı ve geri dönmekte geçikti. Başına bir kötülük gelmesinden korktuk. Hemen kalktık. Endişe-lenenlerin ilki bendim, Resûlullâh (s.a.v)’ı aramak için çıktım. Ensâr’dan Neccar Oğullarının bahçesine kadar geldim. Girecek bir kapısını bulurum ümidiyle bahçe etrafında dolaştımsa’da bulamadım. Derken, bir kuyu suyunun bir kanaldan bahçenin içine doğru aktığını görünce, hemen bir tilki gibi diz üstü gezerek kanaldan içeri girdim ve Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldim. Bana:

      “-Ebâ Hüreyre, sen misin?”diye sordu.

Ben de:

      “-Evet, ey Allâh’ın Resûlü!”dedim.

      “-Ne bu hal?”dedi.

Ben de:

      “-Yanımızda idin. Kalkıb gittin, ve geciktin. Biz de, senin başına bir iş gelmesinden endişelendik. İlk olarak da ben endişelendim. Hemen bu bahçeye geldim. Ve, tilki gibi delikten içeriye girdim. Ötekiler de arkam- dan geliyorlar!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Ebâ Hüreyre!”dedi, ve, ayakkabılarını vererek:

      “-Al, şu iki ayakkabı mı götür, bütün kalbiyle Allâh’dan başka İlah olmadığına şehâdet eden kimi görürsen, onu cennetle müjdele!”buyurdu.

İlk karşılaştığım kimse Ömer’di, bana:

      “-Nedir bu ayakkabılar, yâ Ebâ Hüreyre?”diye sordu.

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın ayakkabıları. Onları benimle yolladı ve:

      “-Bütün kalbiyle, Allâh’dan başka hiçbir ilâh olmadığına şehâdet eden kime rastlarsam onu cennetle müjdele!”dememi söyledi dedim.

Ömer eliyle göğsüme öyle bir yumruk vurdu ki yere düştüm.

      “-Dön geri, yâ Ebû Hüreyre!”dedi.

Ben’de Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geri döndüm. Neredeyse ağlaya-caktım. Ömer’de beni takib etmiş arkamdan geliyormuş.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Nen var, yâ Ebâ Hüreyre?”diye sordu.

Bende:

      “-Ömer’e rastladım, ona bu haberi müjdeledim, fakat Ömer göğsü-me öyle bir vurdu ki yere düştüm!”

Ve bana:

      “-Geri dön!”dediğini haber verdim.

Allâh’ın Resûlü Ömer’e dönerek:

      “-Niçin böyle yaptın yâ Ömer?”dedi.

Ömer (r.a):

      “-Anam babam Sana kurban olsun, ey Allâh’ın Resûlü! Sen, ayak-kabılarınla, Ebû Hüreyre’yi bütün kalbiyle Allâh’dan başka hiçbir İlâh olmadığına şehâdet eden kime rastlarsa, onu cennetle müjdelemesi için mi gönderdin?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”diye cevab verdi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Böyle yapmayınız. Zira, ben insanların buna güvenerek, salih amel işlemeyi terk etmelerinden korkarım. Bırakın salih amel işlesinler!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Peki!”buyurdular. 42

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e şöyle dedik:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Seni, dinlediğimiz zaman duygulanıyoruz ve hep ahireti düşünüyoruz. Fakat, senden ayrılınca da, dünya, kadınlar ve çocuklarımız bizi kendilerine çekiyorlar?!”

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Şayet siz benden ayrılınca, yanımda iken bulunduğunuz hal üzere olsaydınız, şüphesiz melekler sizinle müsafaha ederler; ve sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi. Ve şayet günah işlemeseydiniz, Allâh “Ğâfur” oluşunun tecellisi için günah işleyen bir kavim yaratır ve onları affederdi!”buyurdu.

Biz:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! bize cennetten ve içindeki köşklerden bahs-eder mi siniz?”dediler.

Şöyle buyurdular:

“-Cennetteki köşkler, bir altın, ve bir gümüş kerpiç ile yapılmıştır. Çamuru, güzel kokulu misktir. Çakılları inci ve yakuttur. Toprağı zâferan dır. Oraya girenler nimetlere boğulurlar ve onlar üzülmezler. Ebedi hayat nimetine kavuşurlar ve asla ölmezler. Elbiseleri eskimez. Gençlikleri de kaybolmaz. Şu üç grubun duası red olunmaz.

1-Adil devlet adamlarının.

2-İftar vaktine kadar oruçlarını bozmayanların.

3-Mazlum’un duası. Bunlar bulutlar üzerinde taşınır. Mazlum’un duası sebebiyle de, göklerin kapıları açılır. Allâh-u Tealâ şöyle buyurur:

      “-İzzet ve Celâlim Hakkı için geç de olsa mutlaka sana yardım edeceğim!” 43

Osman’ın kölesi Ebû Eyyûb Süleyman’dan:

“-Bir Cuma gecesi sabaha karşı Ebû Hüreyre yanımıza geldi ve:

      “-Yakınlarını ziyaret etmeyen herkese ihtar ediyorum; bizden ayrıl-sın!”dedi.

Sözünü üç defa tekrar etti. Kimse ayağa kalmayınca, sözünü üç defa daha tekrar etti. Bundan sonra, delikanlının birisi, iki yıldır ziyaretine git-mediği halasının yanına gitti.

Halası:

      “-Yeğenim, seni buraya getiren nedir?”diye sorar.

O da:

      “-Ebû Hüreyre’nin şöyle şöyle dediğini işittim de, geldim!”dedi.

Halası’da:

      “-Ona git ve niçin böyle dediğini sor!”dedi.

Delikanlı, Ebû Hüreyre (r.a)’na gelib, o sözlerinin sebebini sorunca, Ebû Hüreyre şu cevabı verdi:

“-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Âdem oğlunun amelleri her Cuma gecesi Allâh-u Teâlâ’ya arz olunur. Fakat Allâh, Sılâ’i Râhm’i kesenlerin amellerini kabul etmez!” buyurduğunu işittim!”

Âmeş anlatıyor :

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), sabah namazından sonra bir halka da oturuyordu. Birden:

      “-Allâh aşkına içinizden Sıla-i Rahm’i kesen varsa, aramızdan ayrıl-sın. Çünkü, Allâh’a dua etmek istiyoruz. Oysa, semânın kapıları Sıla-i Rahm’i kesenlere kapalıdır!”dedi. 44

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle diyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna girdim. Oturarak namaz kılıyordu.

      “-Yâ Resûlallâh! Görüyorum ki, oturarak namaz kılıyorsunuz. Size ne oldu?”diye sordum.

      “-Açlık, Ebâ Hüreyre!”diye cevap verdi.

Ben bu hale ağladım. Bana:

      “-Ağlama, Ebâ Hüreyre! Zira, dünya da Allâh rızası için açlık çeken, kıyamet günü şiddetli hesab görmez!”buyurdular. 45

Ebû Hüreyre (r.a)’ın Kısaca Hayatının özeti:

Ebû Hüreyre (r.a), kısmen Hayber’ın fethine ve daha sonra yapılan ğazvelerin hemen hemen hepsine katıldı. Umretü’l-kazâ’da Resûlullâh’ın kurbanlıklarını Mekke’ye götürmekle vazifeli olanlar arasında yer aldı. Resûlullâh (s.a.v)’ın düşmanlara karşı oluşturduğu bazı özel seriyyelerde görev aldı. Resulullah (s.a.v)’den sonra Yermük Savaşı’na ve Cürcân’ın fethine katıldığı kaydedilmektedir. Resûlullâh (s.a.v)’ın Hindistan’ın feth edileceğini müjdeleyince ömrü yeterse canıyla ve malıyla bu savaşa da katılacağını söylemesi onun cihada karşı duyduğu arzuyu göstermektedir.

Ebû Hüreyre (r.a)’ın Medine’ye geldiği tarihten Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatına kadar dört yıllık bir süre geçmekle beraber Resûlullâh’ın yanında üç yıl kaldığını bizzat söylediğine göre, Alâ bin Hadrami başkanlığında Hicri 8. Miladi 629-30 yıllarında Bahreyn’e gittiği, ve orada bulunduğu süreyi bu zamanın dışında tuttuğu anlaşılmaktadır. Onun Resûlullâh’ın yanında iki yıldan daha az kaldığını ileri sürenler, kendisinin Alâ bin Hadrami’nin ölümüne, Hicri 21. Miladi 642 yıllarına kadar Bahreyn’de kalarak valilik görevini ondan devraldığını zannetmiş olmalıdırlar.

Halbuki, Alâ bin Hadrami (r.a), Hicri 9. Miladi 630 yıllarında bu görevden alınarak yerin Ebân bin Said getirilmiş, halife Hz.Ebû Bekr (r.a) irtidad olayları sırasında Alâ bin Hadrami (r.a)’yi tekrar Bahreyn’e vali olarak gönderirken Ebû Hüreyre (r.a)’nı da onunla birlikte yollamıştır.

İkinci halife Hz.Ömer (r.a), Kudâme bin Maz’un’u zekât ve vergi âmili olarak Bahreyn’e gönderirken, Ebû Hüreyre (r.a)’nı da, orada namaz kıldırıb kazâ yargı işlerine bakmakla görevlendirdi. Daha sonra onu görev yaptığı Bahreyn’e iki defa vali olarak tayin etti. Ebû Hüreyre (r.a), vali-likten ayrılıb Medine’ye geri döndüğü zaman, ikinci halife Hz.Ömer (r.a), valilere uyğuladığı yöntemi aynen ona da uyğulamış ve Bahreyn’den ne getirdiğini sormuştur.

Ebû Hüreyre (r.a), 20.000 dirhem getirdiğini bunu da yaptığı ticaret-ten veya beslemiş ve birhayli üreyen atlarından, biriken maaşlarından ve kölesinin kazancından elde ettiğini söyledi. Fakat halife Hz.Ömer (r.a), sermayesini ve görev esnasında harcadığı parayı aldıktan sonra geri kalanı beytülmale iade etmesini emretti.

Bazı rivâyetlerde ise; Halife Hz.Ömer (r.a)’ın, Ebû Hüreyre (r.a)’na

      “-Allâh’ın ve kitabının düşmanı! Allâh’a aid olan malı mı çaldın?”

Diye çıkıştığı, fakat onun bu ithamı şiddetle reddederek Allâh’a ve kitabına düşman olmadığını, aksine onlara düşmanlık edenlere düşman olduğunu belirttiği, beytülmâle aid malı zimmetine geçirmediğini söyle-diği buna rağmen halife Hz.Ömer’in onun malının yarısına veya tama-mına el koyduğu ileri sürülmektedir.

Ancak, bütün rivâyetlerde özellikle yukarıda belirtildiği gibi yapılan ince tahkikat sonunda Ebû Hüreyre (r.a)’ın dürüstlüğü ortaya çıkınca, halife Hz.Ömer (r.a), ısrarla onu tekrar vali olarak tayin etmek istemiş, fakat, Ebû Hüreyre (r.a), zan altında kalıb’da rencide edilmek istemedi-ğini belirterek bir daha görev kabul etmemiştir.

Hz.Ömer (r.a) gibi âdil bir halifenin Ebû Hüreyre (r.a)’ı bu görevine ısrarla tekrar iade etmek istemesi, onun dürüstlüğü hususunda herhangi bir şübhesinin bulunmadığını açıkça göstermektedir.

Üçüncü halife Hz.Osman (r.a)’ın hilafetini destekleyen Ebû Hüreyre devlet, işlerine fazla müdahalede bulunmadı. Ancak halife Hz.Osman’ın evi isyancılar tarafından kuşatıldığı zaman kılıcını alıb onun yanına gitti. Fakat, Hz.Osman, Müslüman kanı dökülmesini istemediğini söyleyerek ona kılıcını bıraktırdı. İslâm tarihinde fitnenin başlanğıcı olarak kabul edilen bu olaydan sonra Ebû Hüreyre (r.a) Müslümanlar arasında çıkacak karğaşadan uzak durulması gerektiğini belirtir. Bu fitnelerden kurtulma-nın yeğane yolunun silâha el atmamak olduğunu söylerdi.

Üçüncü halife Hz.Osman (r.a)’ın evinin etrafında toplanan insanlara Resûlullâh (s.a.v)’in, vefatından sonra, bu ümmet arasında fitne fesat ve tefrikaların çıkacağına dair hadisleri söyleyerek onları yatıştırmak istedi. Ancak başarılı olamadı. Sonunda asiler halife Osman (r.a)’nı şehid ettiler. Hz.Osman (r.a)’ın şahadetinden sonra Ebû Hüreyre (r.a) üzüntüsünden ortalıkta görünmemek için ne yapılması lazım ise onu yaptı. Ortalık düze-linceye kadar kendi halinde sessiz sedasız bir vaziyette adeta münzevi bir hayat yaşadı.

Dördüncü halife Hz.Ali (r.a) devrinde meydana gelen olaylarda ise ne, Hz.Ali ne’de, Muâviye bin Ebû Süfyân tarafını tuttu. Bu savaşlarda Sa’d bin Ebi Vakkas, Abdullah İbn-i Ömer ve tanınmış diğer sahabiler gibi Ebû Hüreyre (r.a)’da hiçbir tarafı tutmadı. Bazı Şii kaynaklarında Sıffın Savaşı’nda Muâviye bin Ebû Süfyân tarafını tuttuğuna dair yer alan iddialar asılsızdır. Sıffın Savaşı’nı bütün ayrıntılarıyla ele alan Ğulat-ı Şia mensubu Nasr bin Müzâhim el-Minkari’nin, Ebû Hüreyre (r.a)’dan hiç bahsetmemesi de bunu gösterir.

İmam-ı Zehebi: Muâviye bin Ebû Süfyân döneminde Ebû Hüreyre-nin zaman zaman Medine valiliği yaptığını, Muâviye’nin ondan memnun kalmadığı zaman kendisini azl edib yerine Mervân’ı getirdiğini, bazen de Mervân’ı azledib onu tayin ettiğini söylemektedir. Bu bilgi diğer kaynak-larda yer almamakla birlikte, Hicri 54-57 Miladi 674-677 yılları arasında Medine valiliği yapan Mervân’ın bazı sebeblerle Medine’den ayrıldığında kendi yerine Ebû Hüreyre (r.a)’nı vekil olarak bıraktığı kayd edilmektedir. Bu sırada Ebû Hüreyre (r.a)’ın namazları kıldırıb yarğı davalarına baktığı ve cezaları uyğuladığı belirtilmektedir.

Bu dönemlerde Ebû Hüreyre (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’ın ortaya çıka-cağını haber verdiği, kötü idarecilerden olmaması için, Mervân’ı zaman zaman uyarmıştır. Onun Mervân’dan dünyalık beklediği yolunda ki iddia-ların hiçbiri sağlam rivâyete dayanmamaktadır. Muâviye bin Ebû Süfyân kendisine bir şeyler verdiği zaman sesini çıkarmadığı, vermediği zaman-lar ise ileri geri konuştuğu yolundaki rivâyete karşılık onun, alın teriyle kazandığı bir dirhemi başkasından gelecek yüz binlerce dirheme tercih ettiğini söylediği bilinmektedir.

Ebû Hüreyre (r.a), hayatının son dönemlerinde yabancıların çoğal-dığı, görüşebileceği sahâbilerin azlığı sebebiyle Medine’den ayrıldı ve yakın mesafede bulunan Zülhuleyfe (Bi’r Âli) de ki, veya Akik’taki evine çekildi. Vefatından bir süre önce hastalandı, ve, Hicretin 58. Miladi 678 yılında yetmiş sekiz yaşlarında iken vefat etti. Onun Hicri 57. Miladi 677 veya Hicri 59. Miladi 679 yıllarında vefat ettiği de söylenmektedir.

Ebû Hüreyre (r.a)’ın cenazesi Medine’ye getirildi. Abdullah İbn-i Ömer ve Ebû Said el-Hudri gibi sahabilerin de katıldığı cenaze namazını o günün Medine valisi Velid bin Utbe kıldırdıktan sonra Cennetü’l-Baki’a (Hz.Osman’ın ayak ucuna) defn edildi. Vali Velid bin Utbe onun vefat haberini Muâviye bin Ebû Süfyân’a bildirdiği zaman Muâviye bin Ebû Süfyân, Ebû Hüreyre’nin Hz.Osman’ın destekleyenlerden biri olduğunu söyleyerek onun geride kalan yakınlarına 10.000 dirhem verilmesini ve kendilerine iyi davranılmasını emretti.

İşte; Muâviye bin Ebû Süfyân’ın bu davranışını kendi amaçlarına malzeme ederek bahane eden bazı ard düşünceli kimseler tarafından Ebû Hüreyre (r.a)’ın âleyhinde kullanılmış, güya o, Hz.Osman (r.a)’ın lehinde hadis uydurmasına karşılık mükâfat olarak âilesine yardım edildiğini ileri sürmüşlerdir. Bu kesinlikle yalandır iftiradır!...

Ebû Hüreyre (r.a)’ın Şahsiyeti ve ilmi Hayatı:

Ebû Hüreyre (r.a): Geniş omuzlu, saçı çift örgülü, sakalına kına yak-tığı için kızıl sakallıydı. Başına siyah sarık sarardı. Gecenin üçte birinde uyur, üçte birinde ibadet eder, üçte birinde de hadis müzakere ederdi. Ona yedi defa misafir olduğunu söyleyen Ebû Osman en-Nehdi, Ebû Hüreyre ile hanımı ve evin hizmetçisinin geceleyin sırayla kalkıb ibadet ettiklerini bildirmektedir. Resûlullâh (s.a.v)’e duyduğu derin sevgiyi:

      “-Seni görünce mutlu oluyorum, gözüm gönlüm aydınlanıyor!”diye ifade eder di.

Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra Mescid-i Nebevi’de hadis-i şerif rivâyet ederken onu hatırladığı için gözyaşlarını tutamadığı olurdu. Ebû Hüreyre (r.a) müsbet olan şakadan hoşlanır ve nükteli uyarılarıyla Müslümanları düşünmeye sevkederdi. Mekke’nin fethinden önce hicret ettiği için hicret etme sevâbı alması, üç yıl boyunca Resûlullâh (s.a.v)’ın sohbetinde yakınında bulunması, onu ve annesini mü’minlerin sevmesi için Resûlullâh (s.a.v)’den dua istemesi, ve hadis-i şerif’e gösterdiği ilgiyi takdirle karşılaması onun meziyetlerinin en önemlileridir.

Ebû Hüreyre (r.a)’ın diğer meziyetlerinden biri de annesine göster-diği sayğıdır. Annesinin islâmiyet’i kabul etmeden önce zaman zaman Resûlullâh’ın aleyhinde konuşması gönlünü yaralamış Müslüman olması için Resûlullâh’dan dua etmesini istemiş, Müslüman olduktan sonra da kendisine kusursuz hizmet etmek için annesi ölünceye kadar nâfile hac dahi yapmamıştır.

Resûlullâh (s.a.v) devrinde maddi imkânsızlık yüzünden evleneme- yen Ebû Hüreyre (r.a) daha sonraları önemli sahabiden olan Basra Emiri Utbe bin Ğazvan (r.a)’ın kız kardeşi ve Hz.Osman’ın baldızı olan Büsre bint-i Ğazvan (r.a) ile evlenmiştir. Önceleri yanında işçi olarak çalıştığı bu hanım efendinin, Ebû Hüreyre (r.a) ile evlenmesi, onun şahsiyet ve karekterinden hoşnud olduğunu göstermektedir.

Ebû Hüreyre (r.a)’ın Büsre bint-i Ğazvan ile olan evliliğinden dört oğlu ile bir kızı olduğu söylenmektedir. Bunlar: Muharrer, Muharriz, Abdurrahman ve Bilâl’dir. Oğullarının ilk üçü az da olsa hadis rivâyetiyle meşğul olmuşlardır. Kızı ise, Said bin Müseyyeb ile evlenmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a)’ın Medine’ye hicret ettiği sıralarda yanında bir kölesinin bulunması, Ebû Hüreyre (r.a)’ın İslâmiyet’i kabul ettiği esnada onun fakir olmadığını gösterir. Daha sonra kendisini tamamen Resûlullâh (s.a.v)’ın hizmetine verdiği içinde yoksul düştüğünü göstermektedir. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra, maddi imkânı düzeldiği zaman yeniden elde ettiği kölelerin bir çoğunun hadis rivâyet etmesi ise onların eğitimiyle meşğul olduğunu ortaya koymaktadır.

Ebû Hüreyre (r.a) başta Resûlullâh (s.a.v)’den olmak üzere Ûbey bin Kâ’b, Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, Üsâme bin Zeyd, Hz.Âişe, Fazl bin Abbas, bin Abdulmuttalib gibi sahabilerden ve Kâ’b el-Ahbar gibi Tabiilerden hadis rivayet etti. kendisinden de sayıları 800’e varan pek çok sahabi ve tabii rivâyette bulunmuştur. Bu sahabiler arasında Enes bin Mâlik, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Câbir bin Abdullah gibi en çok hadis eden kişileri, tabiiler içinden ise Hasan-ı Basri, Şa’bi, A’rec diye bilinen Abdurrahman bin Hürmüz, Mücahid, İbn-i Sirin, Hemmam bin Münebbih, Ebû İdris el-Havlâni gibi tanınmış bir çok âlimleri, oğlu Muharrer’i Emevi hükümdarı Mervân bin Hâkem’i saymak mümkündür.

Ebû Hüreyre (r.a)’den hadis rivâyet eden sahabiler arasında, Şiiler’in değer verdiği az sayıdaki sahâbiden biri olan Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin de bulunması önemlidir. Ondan rivâyette bulunan sahâbi ve tâbiilerden, rivâ-yetleri Kütüb-i Sitte’de yer alanların isimleri, bazı tabakat kitablarında verilmiştir. Ebû Hüreyre (r.a)’den hadis rivâyet edenler arasında Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Dımaşk, Mısır ve diğer önemli beldelerde kadılık yapmış olan tanınmış otuzyedi şahsiyetin bulunması öğrencilerinin değeri hakkında fikir vermektedir.

Kıraati Ûbey bin Kâ’b’dan arz yoluyla tahsil eden Ebû Hüreyre (r.a) daha sonra bu ilmi öğretmeye başladı. On kıraat imamından biri olan Ebû Ca’fer el-Kari ile A’rec Abdurrahman bin Hürmüz, İbnü-l Cezeri, Ebû Ca’fer ile Nâfi’ bin Abdurrahman’ın kıraatlerinin Ebû Hüreyre (r.a)’na dayandığını söylemektedir. Ebû Reyye’nin ileri sürdüğü gibi, kendilerin-den Kûr’ân öğrenilmesini Resûlullâh (s.a.v)’ın tavsiye ettiği dört kişi arasında adının geçmediğini söyleyerek Kûr’ân kıraatinde Ebû Hüreyre’-nın bir yeri bulunmadığını iddia etmek, Asr-ı Saâdet’te Kûr’ân öğrenimini dört sahabi ile sınırlamak olur ki bunun doğru olmadığı açıktır.

Ebû Hüreyre (r.a), sahâbiler arasında binden fazla hadis rivâyet etmeleri sebebiyle “Müksirün” diye anılan yedi sahabi arasında ilk sırayı almaktadır. İbn-i Hazm’ın naklettiğine göre onun rivâyetleri mükerrerleri ile birlikte 5374’ü bulmaktadır. Ahmed İbn-i Hanbel’in el-Müsned’indeki rivâyetleri 3862’dir. Bu rakamı 3848 veya 3879 olarak tesbit edenler de vardır. Ebû Hüreyre (r.a)’nı en çok hadis bilen ve hadisleri en iyi ezberleyen sahabi konumuna getiren çeşitli sebeblerin başında, onun Resûlullâh (s.a.v) ile ilgili her şeyi öğrenme, hadisleri ezberleme konu-sundaki şiddetli arzusu ve dolaysiyle Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından ayrılmaması gelmektedir. 46

Ebû Hüreyre (r.a), sade bir şekilde giyinirdi. Ancak giyinmiş olduğu elbiseler iyi kumaştandı. Genellikle hayvana binmez, uzun yollara yürüyerek giderdi. Hayvana binmek istediği zaman ona alelade keçeden bir eğer vururdu. Ebû Hüreyre (r.a), çok sabırlı ve tok gözlüydü, hakkı haklı bir şekilde söylemek ve doğru yolu göstermek onun başlıca prensip-lerinden’di. Hakkı söylemek hususunda hiç çekinmezdi. Öyle ki en büyük şahsiyetlerin bile hatalarını düzeltmek için yüzlerine karşı söyler, ve, onları ikaz ederdi.

Ebû Hüreyre (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’e o kadar bağlı idiki bir dakika dahi yanından ayrılmayarak ona hizmet etmek için çırpınırdı. Bu bağlılık onda adeta bir hastalık haline gelmişti. Ensâr ve Muhacir’in işinde gücün- de uğraşırken Ebû Hüreyre (r.a) yalnız Resûlullâh (s.a.v)’in işini görmek ve ona hizmet etmek için Ashâb-ı Suffa’da beklerdi.

Ebû Hüreyre (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in şanlı Ehl-i Beyti’ne de aynı derecede bağlı idi. Onlara büyük bir hürmet gösterib ve muhabbetlerini her fırsatta izhâr ederdi. Hz.Hasan’ı gördüğü zaman onu kucaklar ve;

      “-Benim Efendimin hatırası!”diyerek sarılıb öperdi. Hatta zaman zaman Hz.Hasan’ın eteğini öptüğü de rivâyet edilmektedir.

Ümeyre İshak anlatıyor :

“-Ebû Hüreyre , Hz.Ali’nin oğlu Hasan ile karşılaşınca ona:

      “-Karnını aç, çünkü Resûlullâh’ın karnını öperken görmüştüm!”dedi.

Karnını açtı. Ve, onu öptü.

Makburi’den:

“-Ebû Hüreyre ile beraber oturuyorduk. Hasan bin Ali (r.a) geldi selâm verdi. Selâmını aldılar. Fakat Ebû Hüreyre (r.a) geldiğinin farkında değildi. Ebû Hüreyre’ye:

      “-Hasan bin Ali geldi, selâm verdi!”dediler.

Ebû Hüreyre peşinden yetişerek:

      “-Ve Âleykümselâm efendim!”dedi.

Oradakiler:

      “-Efendim! Dediniz!”diye onu kınayınca

Ebû Hüreyre (r.a):

“-Ben bizzat Resûlullâh (s.a.v)’in

      “-O, efendidir!” buyurduğuna şahid oldum!”dedi.

Ebû Hüreyre (r.a)’den:

“-Mervan, Ebû Hüreyre’nin son hastalığında ziyaretine gitmişti.

Ebû Hüreyre (r.a)’na şöyle dedi:

      “-Seninle tanıştığımdan beri Hasan’la, Hüseyin’i sevdiğine kızdığım kadar sana hiç kızmadım!”dedi.

Ebû Hüreyre (r.a) sıçrayarak kalktı, oturdu ve şöyle dedi:

“-Ben, bizzat şahid oldum. Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Biraz yürüdükten sonra Resûlullâh (s.a.v) Hasan ve Hüseyin’in ağladıklarını duydu. Yanlarında anneleri Fâtıma vardı. Resûlullâh (s.a.v) derhal yanlarına koştu :

      “-Yavrularıma ne oldu?”diye sordu:

Anneleri:

      “- Susuzluktan ağlıyorlar!”

Resûlullâh (s.a.v), su tulumunu yokladı, aksi gibi o gün de su kıttı, herkes şöyle böyle idare ediyordu.

Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Yanında su olan var mı?”diye seslendi.

Herkes su tulumunu yokladı, fakat hiç kimse de bir damla dahi su bulunamadı. Bunun üzerine kızı Fâtıma (r.a)’ya:

      “-Çocukların birini getir!”dedi.

Fâtıma çadırın altından çocuğu uzattı. Bileklerine kadar ellerinin beyazlığını gördüm. Resûlullâh, çocuğu aldı, bağrına bastırdı. Çocuk bir türlü susmuyor, hala ağlıyordu. Resûlullâh (s.a.v), dilini çıkardı, Hasan onu emmeye başladı susuncaya kadar emdi. Bir daha onun ağladığını işitmedim. Hüseyin ise hala ağlıyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu da bana getirin!”dedi.

Hz.Fâtma (r.a), onu da uzattı. Resûlullâh (s.a.v) aynı şeyleri ona da yaptı. Biraz sonra Hüseyin’in de sesi işitilmez oldu.

Resûlullah (s.a.v) bize :

      “-Haydi yürüyün!”dedi.

Biz toplulukdan sağa sola dağıldık. Resûlullâh (s.a.v) bizden sonra geldi. Şimdi Resûlullâh (s.a.v)’in bu muamelesini gördükten sonra, ben onları nasıl sevmem?” 47

Ebû Hüreyre (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında dört sene kadar kala-bildi. Bu müddet içinde Resûlullah (s.a.v)’ın hizmetinden hiç ayrılmadığı ve hazarda ve seferde daima yanında bulunduğu için Resûlullâh (s.a.v)’-den bir çok şeyler öğrenmiştir. Bu bakımdan ahlaken de çok yüksek idi. İbadetten ve düşünmekten büyük bir zevk alırdı. Bir çok geceler sabaha kadar namaz kılıb sonra Kûr’ân-ı Kerim’i çok okurdu.

Ebû Hüreyre (r.a) kendisi, hanımı ve birde servet sahibi olduktan sonra kendisine hizmet eden bir yardımcısı vardı. Bu üç kişi, hemen her gece evde cemaat halinde namaz kılarlar dı. Ve, ayrıca her ayın başında üç gün oruç tutarlardı. Abdestsiz gezdiği zaman yoktu. Bunun sebebi sorulduğunda Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Abdestli olan vücud azasına kıyamet günü ateş tesir etmez!”

Meâlinde ki, hadisi şeriflerini söylerdi.

Ebû Hüreyre (r.a) her gün binlerce tesbih çeker zikr ederdi. En çok kıyametten korkardı. Ona Kıyamet-i Kübra’dan sorulduğu zaman hemen heyecanlanır hatta bazen bayıldığı da olurdu. Sonra kıyamette insanların durumu hakkında, Resûlullâh (s.a.v)’in hadis-i şeriflerini söylerdi.

Ebû Hüreyre (r.a) sırtındaki iyi kumaştan elbiselerini çıkararak hasta yatağına yattı. Halk onun hastalığını duyduğu zaman dalga dalga evine giderek ziyaret etmeye başladı. Bu arada o günlerde Medine valisi olan Mervân bin Hâkem’de kendisini ziyaret edenler arasında bulunuyordu. Hal ve tavrından bir an önce ölmek istediği anlaşıldı. Yatağında hasta yatarken Ashab’dan Ebû Seleme bin Abdurrahman kendisini ziyarete geldi. Ebû Seleme iyi olması için dua etmeye başladığında:

Ebû Hüreyre (r.a):

      “-Ben, dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum, çıkacağım yolculuğun uzunluğuna yol azığımın azlığına, bu yolculuğun sonunda cennete’mi cehenneme’mi gideceğimi bilemiyorum. Ben onun için ağlıyorum! Ben Cenab-ı Hakka dünyadan yüzü kara gitmemek için dua ediyorum. Ahirete alnı ak olarak gitmek istiyorum. Benim kabrimi ziyaret et, ve bana dua’da bulun. Kabrimi öyle bir yere koyun ki halk görüb bana dua etsin!”dedi.

Ebû Hüreyre (r.a)’in vefat haberi şehre yayıldığı zaman bütün şehir halkı bulundukları yerden hareketle hemen Ebû Hüreyre (r.a)’in evinin önüne toplandılar. Vasiyeti gereğince Resûlullâh (s.a.v)’ın sünneti üzere teçhiz ve tekfin edildi. Gömleği ve sarığı kefenine eklendi. Kabrinin üze-rine çadır kurulmamasını ve cenaze merasimi yapılamamasını istediğinden o şekilde hareket edildi.

Cenâze namazına Emevilerin valisi Velid bin Utbe’de geldi. İbn-i Ömer ve Ebû Said el-Hudri ve sahabenin ileri gelenleri cenaze namazında bulundular. Bir rivayete göre, Hz.Osman’ın yanına, diğer bir rivâyete göre muhacirlerin makberesine defnedildi.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-238 
2- M.Âsım Köksal, İslâm Tarihi, 14,235-238 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-305 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1095 
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1452 
6- Necm-59-60 
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1227 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-388-389 
9- Furkan-68-70 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1420 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1165 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-653 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1978 
14- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-237 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-306-308 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-319 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-312 
18- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2039 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1309 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1552 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2106 
22- Bakara-159-160 
23- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1510 
24- Hud-15-16 
25- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1516-1517 
26- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1652 
27- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1537-Sünen-i Tirmizi-Menakıb-47-3837 
28- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1570 
29- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-241 
30- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-725 
31- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1074 
32- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1441 
33- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1231 
34- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1617 
35- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1611 
36- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1353 
37- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1672 
38- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1858 
39- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1642 
40- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1642-1645 
41- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-238 
42- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1346 
43- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1382 
44- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1134 
45- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-299 
46- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-160-162 
47- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1054