Dihye Bin Halife

Dihye bin Halife (r.a), Beni Kelb kabilesine mensub Medineli Ensâr-’dandır. Kuzey Arabistan’daki Beni Kelb kabilesine mesub olan Dihye’nin hicretten önceki hayatı hakkında yeterli bilgi bulunmamakla beraber onun genç yaşta meşhur sahabelerden olduğu anlaşılmaktadır.

Dihye Bin Halife

Dihye Bin Halife
دِ حْــيَـةُ بْــنُ خَــلِـيـفَــة


 Baba Adı    :    Halife bin Ferve.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok. Medine doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 50. Miladi 670 yıllarında Şam yakın-larda Mizze’de vefat etmiştir. Kabri oradadır.
 Fiziki Yapısı    :    Ashab’ın en güzeli olup İri cüsseli ve beyaz tenli idi. Cebrâil (a.s), onun suretine girecek kadar güzeldi.
 Eşleri    :    Dürre bint-i Ebû Leheb,
 Oğulları    :    Bilgi yok.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Uhud sonrası tüm seferlere katılmıştır.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    5 veya, 6 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Dıhye bin Halife bin Ferve bin Fedale bin Zeyd bin İmrülkays bin Hazrec bin Amr bin Bekir bin Amir el-Ekber bin Avf bin Bekir bin Avf bin Uzre bin Zeydulat bin Rufeyda bin Sevr bin Kelb bin Vebre el-Kelbi dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Dıhyetü’l-Kelbi
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.



Dihye Bin Halife Hayatı

Dihye bin Halife (r.a), Beni Kelb kabilesine mensub Medineli Ensâr-’dandır. Kuzey Arabistan’daki Beni Kelb kabilesine mesub olan Dihye’nin hicretten önceki hayatı hakkında yeterli bilgi bulunmamakla beraber onun genç yaşta meşhur sahabelerden olduğu anlaşılmaktadır. Asıl ismi Dihye bin Halife’dir. Kelbi lakabı ise; Kelbi Kabilesine mensubiyetinden dolayı ona, Dihyetü’l-Kelbi denmiştir. Bu, Kabileye niçin Kelbi denmiştir? Bu Kabilenin sayısız davarları olduğundan davarlarını vahşi hayvanlara ve hırsızlara karşı koruma ğayesiyle sayısız köpekleri vardı. Bundan dolayı bu kabileye el-Kelbi, Köpek sahibleri denmiştir.

Dihye (r.a), sima olarak, tartışmasız Ashab-ı Kirâm’ın en güzeli en yakışıklısı idi. Öyleki, Cebrâil (a.s) ekseri zamanlarda onun suretinde görünmüştür. Sahâbeler onun, Cibril mi Dihye mi olduğunu ayırd edemez onun olduğu yerde tedbirli olurlar dı.

Câbir bin Abdullah’dan rivâyet edildiğine göre:

“-Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Bana Peyğamberler arz olundu. Musâ’yı gördüm; o uzun boylu biri idi, sanki Şenûe kabilesinin erkeklerinden biri gibiydi. Meryem oğlu İsâ’yı da gördüm; gördüğüm insanlardan ona en çok benzeyeni Urve bin Mes’ûd’dur. İbrahim’i de gördüm; insanlardan ona en çok benzeyeni de arkadaşınızdır. (yani kendisi) Cebrâil’i de gördüm; ona en çok benzeyen de Dihye bin Halife dir!” 1

Dihye (r.a) ticaret işleriyle uğraşırdı. Müslüman olmadan önce de Resûlullâh (s.a.v)’e muhabbet duyar her gelişinde O’na çeşitli hediyelerle gelirdi. Fakat Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Yâ Dihye! Eğer, beni memnun etmek istiyorsan Müslüman ol da Cehennem ateşinden kurtul!” buyurarak, onu İslâm’a davet ederdi.

Bedir Ğazvesi’nden sonraydı, Cebrâil (a.s), Dihye (r.a)’in Müslüman olacağını müjdeledi. Çok geçmeden Dihye (r.a) geldi Resûlullâh (s.a.v) ona iltifatını açıkça göstermek için mübarek Cübbesini sırtından çıkararak oturması için altına serdi. Dihye (r.a) hırkayı aldı öptü katladı başı üzerine koydu, ve Kelime-i Şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Dihye (r.a)’ın annesinin ismi bilinmemektedir. Ancak kız kardeşi Şeraf bint-i Halifetü’l-Kelbi (r.a)’dır. O da, çok meşhur muhaddis kadın Sahâbiyelerden dir.

Dihye (r.a)’ın hangi tarihte doğduğu kesin bilinmemektedir. Ancak, vefatının Muâviye bin Ebû Süfyân döneminde, Hicretin 50. Miladi 670 yıllarında Şam yakınlarda ki Mizze beldesinde vefat etmiştir. Kabri de o bölgelerdedir.

Dihye (r.a)’ın Müslümanlığı kabul etmesi hususunda birçok ihtilaflar vardır. Bazı eserlerde, onun Hendek Savaşı’ndan sonra, veya daha önce, bazılarına göre; Uhud’dan önce, ancak, Bedir Savaşı’nda bulunmadığı kesindir. Uhud Savaşı’ndan sonra Müslümanlığı kabul etmiştir, diyenler ise ekseriyettedirler. Tarihi gelişmelerde bize bunun daha doğru olduğunu kuvvetle göstermektedir.

Hendek Kuşatması’ndan ve Hudeybiye Sulh andlaşmasından sonra, Hayber Fethi’ne aktif olarak katılmıştır. Daha önceleri Ebû Leheb’in kızı Dürre bint-i Ebû Leheb ile evlendiği de söylenir. Hayber’in Fethi’nden sonra Resûlullâh ile ikinci defa akraba olmuştur şöyle ki; Resûlullâh’ın yanına gelerek şöyle dedi:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Esir alınan kadınlardan bana bir kadın ver!”

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Git bir kadın al!”buyurdu.

Bunun üzerine Dıhye (r.a), Hayber hükümdarı Hüyey bin Ahtab’ın esir alınan, ve henüz İslâmı kabul etmemiş ve daha sonra Mü’minlerin Annelerinden olacak olan Safiyye bint-i Hüyey’i aldı. Müslümanlar buna tepki gösterib itiraz edince, Resûlullâh, Dihye’ye Safiyye bint-i Huyey’in amcası kızını verdi.

Dıhye bin Halife’nin, Rum Kayser’i Herakleios’e gönderilişi:

Resûlullâh (s.a.v), Arabistan bölgesinin etrafında oturan devletlerin idarecilerine tebliğ mektubları yazarak onları İslâmiyet dinine davet etti. Hicretin yedinci yılının Muharrem ayında, Miladi 628 yılının Mayıs ayın- da veya bunun, altıncı yılın sonu Zilhicce ayında olduğu da rivayet edilir.

Resûlullâh (s.a.v) mektubunu Kaysere sunması için Busra Emirine vermesinide Dıhye’ye emr etti. Dıhye bin Halife, Resûlullâh (s.a.v)’in mektubunu alıb Busra’ya hareket etti. O sıralarda Bizans Rum İmparatoru Kayser Herakleios:

      “-Eğer, Allâh, İranlıların askerlerini bozguna uğratırsa, Suriyede ki, Humus Şehri’nden İlya’ya (Kudüs’e) kadar yaya olarak yürüyeceğim!” diye adakta bulunmuştu.

Herakliüs, ülkesine giren İran ordularını yenib, onları toprağından çıkarmaya ve iğtinam (ğanimet) ettikleri en büyük salibi kutsal Haç’ı geri almaya muvaffak olmuştu. Herakliüs, bu adağını yerine getirmek üzere Humus’dan, İlya’ya kadar yaya yürümeye kalkmış, kendisinin yoluna döşekler serilmiş, yürüyüb giderken üzerine kokular serpilmiş durmuş, böylece Kudüs’e erişmiş ve adağını yerine getirmişti.

Herakliüs’ün, Kudüs’de bulunduğu sıralarda, Dıhye bin Halife’de, Resûlullâh’in mektubunu Kayser’e sunmayı sağlamak üzere Busra’daki Gassan Hükümdarı Hârise başvurdu. Gassan Hükümdarı Hâris, Dıhye’yi, Herakliüs’e götürmesi için, Adiy bin Hatim’i vazifelendirdi. Adiy bin Hatim’de Dıhye’yi alıb Kudüs’e götürdü. Dıhye (r.a)’a, onların kavm ve kabilesinden bazı kişiler:

      “-Kayser’in (imparator’un) yanına vardığın ve kendisini gördüğün zaman, yere kapan! Kayser, izin verinceye kadar da sakın başını secdeden kaldırma!”dediler.

Dıhye (r.a):

      “-Ben bunu, hiçbir zaman yapamam ve Allâh’dan başkasına hiçbir zaman tapamam!”dedi.

      “-Eğer, böyle yapmazsan, o, ne seni ne mektubunu alır, ne de sana bir cevab yazar!”dediler.

Dıhye (r.a):

      “-İsterse, almasın!”dedi.

İçlerinden birisi:

      “-Ben, sana bir şey daha salık vereyim mi ki, sen, öyle yapınca, hem mektubun alınsın, hem de, ona secde etmek zorunda kalmayasın?”dedi.

Dıhye (r.a):

      “-Nedir o şey?” diye sordu.

Adam:

      “-Kayser’in, eşiğine oturacağı bir minberi vardır. Sen, gider, sahifeni minberin üzerine bırakırsın. Kayser, onu alınca, sahibini çağırır, o zaman, sen de Kayser’in yanına varırsın!”dedi.

Dıhye (r.a):

      “-Bak işte, bunu yapabilirm!”dedi.

Kudüs’de oturan ve Şam Hıristiyanları’na Piskopos tayin edilen İbnü’n-Natur’un bildirdiğine göre:

“-Herakliüs, Kudüs’e (bundan önce) geldiği sıralarda, günün birinde pek üzüntülü ve tasalı göründü. Devlet adamlarından bazıları, ona:

      “-Senin halini başka türlü görüyoruz?”dediler.

Herakliüs, yıldızlara bakar, kâhinlikten de anlardı. Onlara:

      “-Ben bu gece, yıldızlara baktığımda, Hıtan Meliki’ni Sünnetliler Hükümdarının zuhur etmiş olduğunu gördüm! Bu, Ümmet içinde sünnet olanlar, kimlerdir?”diye sordu:

      “-Yahudilerden başka sünnet olanlar yoktur!Onlardan’da sakın endi-şelenme! İstersen hükmün altındaki şehirlere yazı yaz: Oradaki Yahudileri öldürsünler!”dediler.

Kayser’in yıldızlara bakarak tasalandığı sıralarda, Dıhye (r.a) gelib Resûlullâh (s.a.v)’in mektubunu, Kayser’in, üzerinde oturup dinlendiği minberlerden birisinin üzerine bırakmıştı. Kayser, bu mektubu görünce hemen getirtti. Mektubun Arapça yazıldığını görünce,Arapça okuma bilen bir tercüman çağırttı. Mektuba

      “-Allâh’ın kulu ve Resulü Muhammed’den, Rumların sahibi, büyüğü Herakliüs’e!”diye başlandığını görünce,

Herakliüs’ün yeğeni kardeşinin oğlu Yennak çok kızdı. Tercümanın göğsüne şiddetle bir yumruk indirip adamı yerine oturttu ve mektubuda elinden çekib aldı. Herakliüs, ona:

      “-Sana, ne oluyor ? Mektubu çalıp kaçıyorsun?”dedi.

Yeğeni Yennak:

      “-Adamın mektubunu görmüyor musun?! Mektubuna, hem Senin isminden önce, kendi ismi ile başlamış, hem de, Senin Hükümdar olduğu-nu anmayarak, Rumların sahibi büyüğü Hirakl’e demiş! Neden Rumların Hükümdarı! Diye yazmamış. ve Senin isminle başlamamış? O’nun mek-tubu, bugün burada okunamaz!”dedi.

Herakliüs yeğenine:

      “-Vallâhi, sen, ya küçük bir akılsızsın, ya da, büyük bir delisin! Ben senin böyle olduğunu bilmiyordum. Ben, daha adamın mektubunun için-dekine bakmadan, onu yırtıb atmak mı istiyorsun?! Ben hayatıma yemin ederim ki: eğer, O, dediği gibi, gerçekten Allâh’ın Resûlü ise, mektubuna, benim ismimden önce, kendi ismile başlamakta ve beni Rumların büyüğü sahibi diye anmakta’da haklıdır! Ben, ancak onların sahibiyimdir, hüküm-darları değilimdir. Fakat, Allâh, onları, bana uysal kılmıştır. Allâh, dilese idi, Farslıların, Kisra üzerine yürüyüb onu öldürdükleri gibi, onları da, benim üzerime yürütürdü!”dedi. Ve, yeğeni Yennak için:

      “-Dışarı çıkarınız bunu!”diye emr etti.

Uskuf Dağatır’ı, yanına çağırttı. Uskuf, görüşü alınır, sözü dinlenir danışman kişi idi. Hıristiyan bilginlerinin ve Hrıstiyanların başkanı idi.

Uskuf Dağatır, Herakliüs’e dedi ki:

      “-Vallâhi, O, Mûsâ ve İsâ Âleyhisselâmların, bize geleceğini müjde-lemiş olduğu Peyğamberdir! Zaten biz, O Peyğamberin gelmesini bekleyib duruyorduk!”

Bizans Rum İmparatoru Herakliüs:

      “-Sen, bana, bu yolda ne yapmamı tavsiye edersin? Hangi şeyi uyğun görürsün?”diye sordu.

Uskuf Dağatır:

      “-O’na tabi olmanı uyğun görürüm!”dedi

Herakliüs:

      “-Ben, senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum, fakat? O zaman, hem benim hükümdarlığım elden gider, hem de Rumlar beni öldürürler!”dedi.

Başka bir rivayette ise:

Busra Hükümdarı Hâris’in, Dıhye’yi, Herakliüs’e götürmekle vazife-lendirdiği Adiy bin Hatim, Kayser’in huzuruna çıkarılınca ona şöyle dedi:

      “-Ey Hükümdar! Davar ve deve sahibi Araplardan olan şu yanımda duran kişi, yurtlarında vuku bulan şaşılacak bir hadiseden bahs ediyor!”

Herakliüs, tercümanına:

      “-Yurtlarında vuku’ bulan o hadise ne imiş, sor bakalım ona?”dedi.

Tercüman, sorunca, Dıhye (r.a):

      “-Aramızda bir zat zuhur etti. O, kendisinin Peyğamber olduğunu söylemektedir. Halkın bir kısmı, O’na tabi olmuştur. Bir kısmı ise, karşı koymaktadır. Aralarında çarpışmalar vuku bulmuştur!”deyince

Herakliüs, adamlarına:

      “-Gidiniz de bu adam, sünnetli midir, değil midir bir bakınız?”dedi.

Dıhye’yi soydular. Soydukları zaman, onun sünnetli olduğu görüldü.

Herakliüs:

      “-Vallahi, gördüm, onu! Elbisesini veriniz de, giysin artık o!”dedi.

Herakliüs:

      “-Arabların sünnet olup olmadıklarını Dıhye (r.a)’den sordu!”

Dıhye (r.a)’de:

      “-Sünnet olurlar!”dedi.

Bunun üzerine, Herakliüs:

      “-Bu, Ümmetin Meliki, Hükümdarı zuhur etmiş bulunuyor!”dedi.

Herakliüs’ün, Rumiye’de oturan ve bilgide kendisinin dengi olan bir dostuna (Uskuf Dağatır’a) bu hususta yazı yazdı Herakliüs’ün bu dostu, İbranice okur yazardı. Resûlullâh’ın Mektub’u Dağatıra gitti.

Herakliüs:

      “-Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda bir kimse var mıdır?”diye sordu.

      “-Vardır!”dediler.

Herakliüs, Kudüs Emniyet Amirini çağırdı. Ona:

      “-Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin soyundan kabilesinden Şam’da bulunan bir adam bana bulunuz. Muhakkak, onu, benim yanıma getiriniz!”diye, emir verdi.

Kayser Herakliüs, kalkıb Humus’a gitti. Kendisine mektub göndermiş olduğu Rumiye’deki dostu Uskuf Dağatır’dan, kendisi Humus’dan ayrıl-madan Resûlullâh (s.a.v)’in zuhuru ve gerçekten Peygamber olduğu hakkındaki görüşüne uyğun bir mektub geldi.

O sıralarda, Ebû Süfyan Sahr bin Harb, ticaret için Şam’a giden bir Kureyş kafilesinin içinde bulunuyordu. Herakliüs’de Kudüs’e dönmüş bulunuyordu.

Ebû Süfyan der ki:

“-Vallâhi, Ğazze’de bulunduğumuz sıralarda, Herakliüs’ün Emniyet Amiri üzerimize saldırır gibi gelib:

      “-Siz, şu Hicazda ki; zatın kavminden misiniz?”diye sordu.

      “-Evet!”dedik.

      “-Haydi, benimle birlikte Hükümdarın yanına kadar gideceksiniz!”

Herakliüs’ün emniyet amiri, Ebû Süfyan ile arkadaşlarını yanına alıb Kudüs’e götürdü ve Herakliüs’ün huzuruna çıkardı. Herakliüs, çevresinde Rumların büyükleri olduğu halde, oturmuş, başına da, tacı’nı giymişti. Herakliüs; Ebü Süfyan’la birlikte otuz kişi olan Mekkelileri, İlya (Kudüs) Kilisesinin içinde kabul etmişti. Herakliüs, tercümanını yanına çağırdı. Ebû Süfyan’la arkadaşlarına:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen O, zata, soyca içinizden en yakın olanı hanginizdir?”diye sordu.

Ebû Süfyan der ki:

      “-Onların, soyca, O’na en yakın olanı benim!”dedim.

Herakliüs:

      “-Aranızdaki akrabalığın derecesi nedir?” diye sordu.

      “-O, benim amucamın oğlu olur!” dedim.

Gerçekten de o kafilenin içinde o zaman Abdimenaf Oğulları’ndan, benden başka bir kimse bulunmuyordu. Bunun üzerine, Kayser:

      “-Onu, benim yakınıma getiriniz! Onun arkadaşlarını da, ona yaklaş-tırınız. Onlar, bunun arkasında dursunlar!”dedi.

Beni, Herakliüs’ün önüne arkadaşlarımı da, benim arkama oturttular.

Herakliüs:

      “-Aranızda zuhur edib Peyğamberlik davasında bulunan şu kişi hakkında bana bilgi ver?”dedi.

“-Ben, onun işini ve gidişini küçültmek istedim de şöyle dedim:

      “-Ey hükümdar! Sen, O’nun işine pek o kadar ehemmiyet verme! O’nun hali, sana eriştirilmiş olandan daha düşük ve küçüktür!”dedim.

Herakliüs, benim bu sözümü hiç umursamadı.

      “-Sen, O’nun hakkında soracağım şeylere cevap ver!”dedi

      “-İstediğini sor!”dedim.

Herakliüs, Ebû Süfyan’a:

      “-O, her çarpıştığınızda sizi yenmiş mi idi?”diye sordu.

Ebû Süfyan:

      “-Benim bulunmamış olduğum çarpışmadan başka hiçbir çarpışmada bizi yenememiştir!”dedi.

Herakliüs:

      “-Sen, O’nu, bir yalancı olarak mı, yoksa, doğru sözlü biri olarak mı kabul edersin?”diye sordu.

Ebû Süfyan:

      “-O, doğru sözlü değil, bir yalancıdır!”dedi.

Herakliüs:

      “-Sen, böyle söyleme! Yalancılık, hiç kimseye üstünlük sağlamaz! Eğer, aranızdaki O kişi, gerçekten Peyğamber ise sakın, O’nu öldürmeye kalkmayınız! Çünkü, bu cinayeti en çok işleyenler, Yahudilerdir!”dedi.

Ebû Süfyan der ki:

“-Bundan sonra, Herakliüs, tercümanına benim arkadaşlarım için:

      “-Onun arkadaşlarına söyle! Peyğamber olduğunu söyleyen O zat hakkında, ben, bundan bir takım şeyler soracağım. Eğer, bu kişi, benim sorduğum şeyler hakkında bana yalan söylemeğe kalkışırsa, kendisini yalanlasınlar!”dedi.

“-Vallâhi, O’nun hakkında bana sorulacak şeyler üzerinde uydura-cağım yalanımı, arkadaşlarımın, orada burada anlatıb durmalarından utan-masaydım muhakkak, yalan uydururdum. Fakat, benim yalan söylediğimi anlatacaklarından utandığım için, Kral Herakliüs’e, doğrusunu söyledim. Bundan sonra Herakliüs’ün bana, O’nun hakkındaki ilk sorusunu tercüm-anına yönelti söyle ona:

      “-Peygamber olduğunu söyleyen, O kişinin, içinizdeki soyu nesebi nasıldır?”diye sormak oldu.

      “-O, aramızda en iyi soyludur. Soy bakımından en şeçkinimizdir!” dedim.

Herakliüs:

      “-Sizden bu Peygamberlik sözünü. O’ndan önce söylemiş hiç bir kimse var mıydı?”diye sordu.

      “-Yoktu!”dedim.

Herakliüs:

      “-O’na, halkın eşrafımı, yoksa, zaif ve fakirleri mi tabî oluyorlar?” diye sordu

      “-Hayır! O’na halkın zaif ve fakirleri gençler ve kadınları tabî olu-yorlar. Kavminin yaşlılarından ve eşrafından ona tabî olan yoktur!”dedim.

Herakliüs:

      “-O’na tabî olanlar, artıyor mu yoksa eksiliyorlar mı ?”diye sordu:

      “-Evet! Artıyorlar!”dedim.

Herakliüs:

      “-Onlardan, O’nun dinine girdikten sonra, beğenmeyerek, kızarak ondan dönen bir kimse var mıdır?”diye sordu.

      “-Yoktur!”dedim.

Herakliüs:

      “-Peyğamberlik hakkındaki sözünü söylemeden önce, O’nu, hiç yalanla suçladığınız, kötülediğiniz olmuş muydu?”diye sordu.

      “-Hayır!”dedim.

Hiraklius:

      “-Kendisinin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı var mıdır?” diye sordu.

      “-Hayır! Ancak biz şimdi. O’nunla bir müddet için çarpışmayı bıra-kıb anlaşma yapmış bulunuyoruz, kendisinin bu müddet içinde ne yapaca-ğını bilemiyoruz. Bu yoldaki ahdinden döneceğinden korkuyoruz!”dedim.

      “-Vallâhi, verdiğim cevablara bu sözden fazla bir şey katmak imkan ve fırsatını bulamadım. Arkadaşlarımın yalanını anlatıb yaymalarından kormasaydım, başka şeylerle kusurlamağa çalışırdım!”

Hirakliüs:

      “-Siz, O’nunla yaptığınız, O’nun, sizinle yaptığı harbler nasıl sonuç-landı?”diye sordu.

      “-Yenme, aramızda ara sıra ve nöbetle sonuçlandı: Bir kere O, bizi yendi. Bir kere de, biz, onu yendik!”dedim.

Herakliüs:

      “-O, size neler emr ediyor?”diye sordu.

      “-Yalnız bir Allâh’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi eş ve ortak tutmamayı bize emr, atalarımızın tapmış oldukları şeylerden de bizi nehy ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara sadaka vermeyi, haram-lardan sakınmayı, verilen sözde durulmayı, emâneti, sahiblerine vermeyi akraba ile ilgilenmeyi, onları görüb gözetmeyi emr ediyor!”dedim.

Ben, bunları söylediğim zaman, Herakliüs, tercümanına:

“-Ona de ki; ben, senden, O’nun içinizde soyunun nasıl olduğunu sordum. Sen de, kendisinin, içinizde en soylu olduğunu söyledin. Zaten, Peygamberler’de böyle, kavimlerının en soyluları içinden seçilir, gönder-ilirler! Ben sana; bu Peyğamberlik sözünü, O’ndan önce içinizde söyleyen bir kimse var mıydı? Diye sordum. Sen de, Hayır! Yoktur! Dedin. Eğer, O’ndan önce, bu sözü söylemiş bir kimse olaydı, Bu da, belki, kendisin-den önce söylenmiş bir söze uymak istemiş bir kimsedir! Derdim diye söyleyebilirdim.

Ben, sana; O’nun atalarından bir Melik, veya Hükümdar var mıydı? Diye sordum. Sen, hayır yoktur!Dedin. Eğer, O’nun atalarından gelmiş bir Melik, veya bir Hükümdar olsaydı, Bu da belki babalarının saltanatını elde etmeye çalışır bir kimsedir!Derdim diye söyleyebilirdim. Ben, sana; Bu Peyğamberlik sözünü etmeden önce, onu hiç yalanla suçlamış mıydınız? Diye sordum. Sen, Hayır! Dedin. Benim bildiğime göre, insanlara karşı hiç yalan söylememiş olan bir kişi, Allâh’a karşı da, asla yalan söylemez! Ben, sana; O’na tabî olanlar, insanların eşrafı mıdır, yoksa zaif ve fakir takımı mıdır? Diye sordum. Sen, Halkın zaif ve fakir takımının O’na tabî olduklarını söyledin. Ben, sana O’na tabî olanlar, artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı? Diye sordum. Sen; onların hep arttıklarını söyledin. Zâten, iman işi de, tamamlanıncaya kadar hep böyle gider!

Ben, sana; O’nun dinine girdikten sonra beğenmeyerek, kızarak din-inden dönen oldu mu? Diye sordum. Sen; hayır! Dedin. Zâten, İmanda, böyle olur. Taşıdığı ferâhlık ve neşe, kalbe karşı kökleşince, hiç kimse, onu beğenmemezlik etmez! Ben, sana; O, hiç ahdini sözünü bozar mı idi? Diye sordum. Sen; hayır!Dedin. Zâten, Peygamberlerde, böyle olur! Ben, sana; siz, O’nunla, hiç çarpıştınız mı ve O, sizinle hiç çarpıştı mı? Diye sordum. Sen, sizin O’nunla çarpışma yaptığınızı, onunda sizinle çarpışma yaptığını ve bir kerre, O’nun, sizi yendiğini; ikincisinde de sizin, O’nu yendiğinizi söyledin. Zaten, Peyğamberlerde böyledir. İbtilâlara uğratılırlar. Sonunda, güzel âkibet ve sonuç, onların olur.

Ben, sana; O, neler emr ediyor size? Diye sordum. Sen de; O’nun, Yüce Allâh’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emr, Atalarınızın tapmış oldukları şeylerden de, sizi nehy ettiğini, namaz kılmayı, sadaka vermeyi, doğru olmayı, haramlardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emaneti sahiplerine teslim etmeyi size emr ettiğini söyledin. Bunlar, Peygamberlerde bulunan sıfatlardır. Zâten, ben, O’nun zuhur edeceğini biliyordum. Fakat, sizden olacağını ummuyor, sanmıyordum! Eğer, O’nun hakkında bu söylediklerin doğru ise, O, şu ayaklarımın bastığı yere yakında hakim olacaktır. Eğer, O’nun yanına varabileceğimi bilsem, kendisine kavuşmak için her türlü zahmete katlanırdım! Yanında olaydım, ayaklarını yıkardım!”dedi.

Ebû Süfyan Hereklius için şöyle dedi:

      “-Vallâhi, ben, bu sünnetsizden daha keskin görüşlü ve daha zeki bir adam görmedim!”

Bundan sonra Herakleiüs, Dıhye bin Halife (r.a)’a verilerek. Busrâ Emirine gönderilen ve onun tarafından da kendisine eriştirilmiş bulunan mektubu okuttu.

Resûlullâh (s.a.v)’in Mektubu:

“-Bismillahirrahmanirrahim! Allâh’ın kulu ve Resûlü Muhammed’-den, Rumların büyüğü Kayzer Herakliüs’e! Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutanlara selâm olsun! Müslüman ol, selameti bul da, Allâh, sana ecr ve mükafatını iki kat versin! Eğer, bu davetimi kabul etmezsen, yoksul çift-çilerin, bütün teba’an. olan halkın günahı senin boynuna olsun!

      “-De ki: Ey Ehl-i Kitab! Geliniz, aramızda ve aranızda eşit ve ortak olan bir kelimede birleşelim de, Allâh’dan başkasına tapma-yalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım. Allâh’ı bırakıb da birbirimizi Rab tanımayalım! Buna rağmen onlar bu davetten yüz çevirirlerse; siz şahid olunuz ki, bizler muhakkak Müslümanlarız deyiniz!” 2

Resûlullâh’ın Mektub’u okunurken kral Heraklius’un alnından terler dökülmekte idi. Hiraklius:

      “-Süleyman (a.s)’dan sonra, ben böyle “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlayan bir mektub görmemişimdir!”dedi.

Hiraklius Resûlullâh (s.a.v)’ın, mektubunu okuttuktan sonra dürdü beline sokub sakladı.

Ebû Süfyan der ki:

“-Heraklius diyeceğini dedikten ve mektubu okutma işi bittikten sonra, Hiraklius’un yanında gürültü çoğaldı sesler yülselmeğe başladı fakat ne söylediklerini anlamadım. Hiraklius bizim dışarı çıkartılmamızı emretti dışarıya çıkarıldık. Dışarı çıkınca arkadaşlarıma:

      “-İbn-i Ebi Kebşe nin (Resûlullâh (s.a.v)’e takılan istihzalı bir lakab) işi iyice büyümeğe başladı! Baksanıza beni Asfarın hükümdarı bile ondan korkuyor!”dedim.

      “-Vallâhi istemediğim halde Allâh kalbime islâmiyeti sokuncaya kadar onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlanacağına kesin inanmakta devam ettim!”

Dıhye bin Halife, Kayser Herakliüs’e şöyle dedi:

      “-Ey Kayser! Beni sana Humus’dan bir kimse gönderdi ki, O, senden hayırlıdır. Allâh’a yemin ederim ki beni ona göndermiş olan Zat ise hem ondan hem de senden daha hayırlıdır. Sen benim sözlerimi alçak gönül-lülükle dinleyib verilen ögütleri kabul et! Çünkü, sen alçak gönüllülük edersen, öğütleri anlarsın. Öğütleri kabul etmezsen insaflı olmazsın!”

Kayser Herakliüs:

      “-Devam et!”dedi.

Dıhye bin Halife (r.a):

      “-Biliyor musun Mesih namaz kılar mıydı?”diye sordu.

Kayser Herakliüs:

      “-Evet!”dedi.

Dıhye bin Halife (r.a):

      “-Öyleyse, ben, seni, Mesih’in kendisine namaz kılmış olduğu, O, Allâh’a dâvet ediyorum! Ben, seni, Mesih, daha annesinin karnında iken gökleri ve yeri yaratıb idare etmekte bulunmuş olan yüce Allâh’a dâvet ediyorum! Ben, seni, önceden Mûsâ’nın O’ndan sonra da, Meryem oğlu İsâ’nın, geleceğini müjdeleyib haber verdiği şu Ümmi Peyğambere imana davet ediyorum! Eğer, sende bu hususta eskiden kalma biraz ilim varsa ve eğer, kendin için dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir dök! Aksi takdirde, ahiret mutluluğu elinden gider. Dünyada küfür ve şirk içinde kalırsın! Şunu da çok iyi bil ki, senin Rabbin Allâh, Cebbarları helak edici ve nimetleri değiştiricidir!”dedi.

Kayser Herakliüs Resûlullâh (s.a.v)’in mektubunu öpüp gözlerine sürdü ve başına koydu, sonra da:

      “-Vallâhi, ben, ne elime geçen bir yazıyı okumadan, ne de, yanıma gelen bir alimi, bilmediklerimi kendisine sorub öğrenmeden bırakırım. Bunda da, ancak, hayır ve iyilik görürüm. Sen, bana, Mesih’in kendisine namaz kılmış olduğu zatı düşünüb buluncaya kadar mühlet ver! Ben, bugün, senin davet ettiğin işi kabul etmeyi uygun bulmuyorum. Yarın, Sabaha kadar, ondan daha iyisi var mı? Deyib düşüneceğim!”dedi.

Kayser Hiraklius Dıhye’ye:

      “-Allah senin iyiliğini versin, seni rahmetine erdirsin! Vallâhi, ben, iyi biliyorum ki senin Sahib’in, Allah tarafından, insanlara gönderilmiş olan bir Peygamberdir! Zaten bizde O’nun gelmesini bekleyib duruyorduk. Fakat, ben, hayatım hakkında Rumlardan korkuyorum. Eğer, korkmasaydım kendisi, ülkemde bulunsaydı, O’na, hemen tabi olur ve yardım ederdim! Sen, hemen Rume’ye git! Orada iyi bir zat vardır. Onun ismi; Uskuf Dağatır’dır. Kendisi, Nasrani (İsevi) âlimlerinin büyüklerindendir. Sahibinin işini, davetini ona da haber ver. Vallâhi o, Rumlar katında benden daha ulu kişidir. Onun sözü de, benden daha geçerlidir. Gidib bir- de, onu gör bakalım ne söyler?”dedi.

Kayser Herakliüs, Uskuf Dağatır’a bir de mektub yazıp Dıhye bin Halife (r.a)’in eline verdi. Zaten, Resûlullâh (s.a.v)’de, Uskuf Dağatır’a ayrıca bir mektub yazıb Dıhye’ye vermiş ve mektubda şöyle buyurmuştu:

      “-İman edenlere selam olsun! Hiç şübhesiz ki, İsâ İbn-i Meryem, Allâh’ın pâk ve nezih Meryem’e ilka eylediği Ruhu ve Kelimesidir. Ben, Allâh’a ve Allâh tarafından bize indirilenlere, İbrahim’e İsmail’e, İshak’a, Yakub ve Esbat’a indirilenlere, Mûsâ’ya ve İsâ’ya verilmiş olanlara ve bütün Peyğamberlere Rabları tarafından verilenlere inanırım. Biz, Onlar-dan hiç birini, bir diğerinden ayırd etmeyiz, hepsinin Peyğamberliğine inanırız. Biz, Allâh’a boyun eğen Müslümanlarız! Doğru yola tabî olanlara selam olsun!”

Dıhye bin Halife (r.a), Kayser Heraklius’un yanından ayrılıb Uskuf Dağatır’ın yanına gitti. Resûlullâh (s.a.v) tarafından Heraklius’e ne için gönderildiğini ona haber verdi ve kendisini de, İslâmiyete davet etti.

Dıhye bin Halife (r.a)’in bildirdiğine göre; Uskuf Dağatır:

      “-Vallâhi, senin Sahibin, Yüce Allâh tarafından insanlara gönderilmiş olan bir Peygamber dir! Biz, O’nun sıfatlarını tanıyoruzdur. İsminide Kitablarımızda yazılı bulmuşuzdur!”dedi.

Nasrânîler, her pazar günü toplanırlar, Uskuf Dağatır da, yanlarına varıb onlara öğütler verib, kıssalar anlattıktan sonra öteki pazara kadar evinde otururdu. Pazar günü gelince, Nasrânîler, onun dışarı çıkmasını beklediler. Dağatır, hastalığını bahâne ederek çıkmadı. Bunu birkaç kere yaptı. En sonunda Nasrânîler:

      “-Ya, O, bizim yanımıza çıkacak, ya da, biz, onun yanına gideceğiz! Şu Arab geldiği gündenberi, biz, senin tutumundan hiç hoşlanmıyoruz!” diyerek Dağatır’a haber gönderdiler.

Uskuf Dağatır da, bana:

      “-Sahibine git, benden selâm söyle ve Allâh’dan başka ilâh bulun-madığını, Muhammed’in Resûlullâh olduğunu, İsâ’nın da; Allâh’ın kulu, ve temiz iffetli, dünyadan el etek çekmiş Meryem’e ilka eylediği Ruh’u ve Kelimesi dir! Diye şehâdet ettiğimi haber ver!”dedi.

Uskuf Dağatır, odasına girib üzerindeki siyah elbisesini attı. Üzerine beyaz bir elbise giydi. Sonra, asasını eline aldı. Kilise’de toplanmış bulu-nan Rumların yanına vardı:

      “-Ey Rum cemâatı! Bize, Ahmed Peyğamberden bir mektub geldi. Mektubunda, bizi, yüce Allâh’a davet ediyor. Ben, şehâdet ederim ki: Allâh’dan başka ilah yoktur. Ahmed de, Allâh’ın kulu ve Resûlüdür!”dedi

Bunu, der demez, Rumlar, bir tek kişi gibi hep birden onun üzerine atıldılar, döve döve onu öldürdüler!”

Zühri’den rivayet edildiğine göre:

Herakliüs’de, Humus’daki köşküne Rum ulularını çağırıp kapıların kapatılmasını emr etti. Sonra yüksek bir yere çıktı:

      “-Ey Rum cemâatı! Sizler, kurtuluşa ve doğru yola kavuşmayı, hâki-miyetinizin temelli kalmasını İsâ’bnü Meryem’in söylediğine uymayı istemez misiniz?”dedi.

Rumlar:

      “-Ey Hükümdar! Bunları elde etmek için ne yapalım?”diye sordular.

Herakliüs:

      “-Ey Rum cemâatı! Ben, sizi hayırlı bir iş için topladım. Bana, şu zâtın mektubu geldi. Beni, dinine dâvet ediyor. Vallâhi, O, gelmesini bek-leyib durduğumuz, kitablarımızda kendisini yazılı bulduğumuz, alâmet-lerin ve zamanını bildiğimiz Peyğamberdir! Geliniz, O’na tâbi olalım da dünyamız ve âhiretimiz bize selâmet olsun!”

Bunu der demez, oradakiler homurdanarak fırlamak için kapılara doğru koşuştular. Fakat, kapıları kapanmış buldular. Herakliüs, Rumların, islâmiyet dininden böyle kaçındıklarını, ve tedirgin olduklarını görünce, iman etmelerinden umudunu kesti. Kendi hayatı hakkında da, endişeye düştü. Adamlarına:

      “-Onları, bana geri çeviriniz!”diye emr etti.

Rumlar, geri dönüb gelince, onlara:

      “-Ey Rum cemâatı! Ben, size demin söylemiş olduğum sözlerimi, dininize bağlılığınızın sağlamlığını öğrenmek, sınamak için söylemiştim! Dininize bağlılığınızın sağlamlığını gösteren ve beni sevindiren halinizi, tutum ve davranışlarınızı! Sizde umduğum, beklediğim şeyi gözlerimle görmüş bulunuyorum!”dedi.

Bunu üzerine Rumlar, Kralları Herakliüs’e secde ettiler ve kendisin-den hoşnut olduklarını beyan ettiler. Herakliüs, emr etti: köşkün kapıları açıldı. Rumlar, çıkıp gittiler.

Uskuf Dağatır şehid edildikten sonra Dıhye (r.a), Herekliüs’ün yanına döndü. Uskuf Dağatır’ın başına gelenleri ona haber verdi. Herakliüs da:

      “-Ben, sana, hayatımız hakkında onlardan korkarım! Dememişmiy- dim? Vallâhi, Uskuf Dağatır, onların yanında benden daha ulu bir kişi ve onun sözü de, benden daha geçerli idi!”dedi.

Kayser Herakliüs, Dıhye bin Halife (r.a)’a bahşişler, kıymetli hedi-yeler ve elbiseler verdi. Resûlullâh’ın mektubuna karşılık bir de, mektub yazdı. Mektubunu ve hazırlattığı bu hediyeleri Dıhye bin Halife (r.a) ile Resûlullâh (s.a.v)’e gönderdi. Kayser Hereklius, Müslüman olmağa niyet-lenmiş, fakat, Rumların baskın çıkmaları üzerine, bundan vazgeçmiş, Müslüman olamamıştır. Kral Herakliüs, Resûlullâh (s.a.v)’in mektubuna karşılık olarak yazdığı mektubda şöyle dedi:

      “-İsâ’nın müjdelemiş olduğu Allâh’ın Resûlü Muhammed’e, Rum Hükümdarı Kayser tarafındandır. Elçiniz, mektubunuzla birlikle bana geldi. Ben, şehâdet ederim ki: Sen, Allâh’ın Resûlüsündür! Biz, zâten, Seni, yanımızdaki İncil’de yazılı bulmuştuk: İsâ ibn-i Meryem, Seni, bize müjdelemişti. Rumları, sana iman etmeğe dâvet ettimse de yanaşmadılar, kaçındılar. Eğer onlar, beni dinleselerdi, kendileri için, muhakkak hayırlı olurdu. Ben, senin yanında bulunub, Sana hizmet etmeyi, Senin ayaklarını yıkamayı ne kadar arzu ederim!”

Dıhye bin Halife (r.a);Kayser Herakliüs’den aldığı bahşişler, kıymetli hediyeler ve elbiselerle dönüb Hısma’ya geldi yolda. Cüz’âmlardan bir takım adamlar, orada Dıhye (r.a)’in yolunu kestiler. Üzerindeki eskimiş elbiselerden başka, yanındaki her şeyi yağmaladılar. Dıhye bin Halife (r.a) Medine’ye gelince, daha evine girmeden, doğruca, Resûlullâh (s.a.v)’in kapısına kadar vardı. Kapıyı çaldı. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim o?”diye sordu.

      “-Dıhyetü’l-Kelbî!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İçeri gir!”buyurdular.

Dıhye içeri girdi. Kayser Herakliüs ile bütün olan bitenleri, başından sonuna kadar birer birer anlattı. Kayser’in mektubu huzurda okununca, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Onun için bir müddet daha kalmak vardır, onlar, bir müddet daha kalacaklar! Onun saltanatı, bir müddet devam edecektir! Mektubum, yan-larında bulundukça, onların saltanatları kalacak, devâm edecektir! Allâh ve Resûlü muhakkak doğru söyler!”

Bundan sonra, Dihye (r.a), Medine’ye geri dönerken, yolda başına gelenleri anlatmağa başladı:

      “-Yâ Resûlallâh! Kral Kayser’in yanından dönüb gelirken, Hısmâ’da bulunduğum sırada, Cüz’amlardan olan bir cemâat, beni baskına uğrattı. Hiçbir şey bırakmaksızın, yanımda bulunan şeyleri yağmaladılar. Nihayet, Medine’ye şu eski püskü elbisemle gelebildim!”dedi.

Dıhye’yi soyanlar, Cüz’amlardan Hüneyd bin Us (Vâkıdî’ye ve İbn-i Sa’d’e göre: Ârız) ile oğlu (yahud Arız) bin Hümeyd ve aynı kabileden bazı kimselerdir.

Resûlullâh (s.a.v)’in Mektubunun Saklanışı:

Kayser Herakliüs, Resûlullâh (s.a.v)’in gönderdiği mektubu atlas bir ipeğe sardı. Duyduğu derin saygısından dolayı onu altından bir boru mahfazanın içine koyub sakladı. Kayser hânedânı katında nesilden nesile devr edile gelen bu mübârek mektup, Alfons bin Ferdinand’ın, Tulaytı’la üzerine yürüyüb Endülüs Memleketlerinden ele geçireceği yerleri ele geçirdiği tarihte, onun nezdinde idi. Alfons’dan sonra da, kızının oğlunun nezdinde kaldı.

Yine Süheylî’nin bir arkadaşından, onunda mektubu gören tanınmış İslâm kumandanlarından Abdulmelik bin Saîd’den sorub öğrenmiş bulu-nan bir zattan rivâyetine göre:

Abdulmelik demiştir ki:

      “-Mektubu, Kral getirib bana gösterdi. Ben, onu, okumak ve öpmek isteyince, mektubu korumak için, elimi tutub beni men etti ve yapmak istediğim şeyi benden esirgedi!”

İbn-i Hacer el-Askalânî’ye, ve birçok kişilerin, Kadı Nûrüddin bin. Sâiğu’d-Dımeşkî’den rivayet ederek bildirdiklerine ve ona da, Seyfüddin Kılıç el-Mansûrî’nin söylediğine göre:

Seyfüddün el-Kılıç’i demiştir ki:

“-Melîk Mansur Kılavunü’s-Salihi, beni, bazı kıymetli hediyelerle birlikte Mağrib Ülkesi’nin Kralları’na gönderdi. Mağrib Kralı da beni, ara buluculuk için Efrenç (Avrupa) Kralı’na yolladı. Avrupa Kralı, ara bulu-culuğumu kabul ve yanında kalmaklığımı bana teklif etti. Fakat, ben, onun yanında kalmaktan kaçındım. Bana:

      “-Ben, sana yüce bir armağan sunacağım!”dedi.

Altından kaplamalı bir kutu kutunun içinden, altından bir boru, ve borunun içinde de bir mektub çıkarıb gösterdi. Mektub, ipek bir beze yap-ıştırılmıştı. Mektubun zamanla birçok harfleri silinmiş bulunuyordu. Kral:

“-Bu, sizin Peyğamberiniz’in, atam Kayser Herakleius’a göndermiş olduğu mektubudur. Biz, ona, bugüne kadar elden ele tevârüs etmekten geri kalmadık. Bize ata ve babalarımızdan tavsiye ve tenbih edilmiştir ki:

      “-Bu mektub, yanımızda bulundukça, saltanat, bizden gitmeyecektir! Biz, onu, son derece titizlikle korumakta ve ona saygı göstermekteyiz. Saltanatımızın sürüb gitmesi ve yaşaması için de, onun yanımızda bulun-duğunu Nasrânîlerden gizli tutmaktayızdır!” dedi. 3

Resûlullâh (s.a.v), Dihye bin Halife (r.a)’in yolunu kesen Hısma’daki Cüz’amların bu yaptıklarını yanlarına bırakmadı. Hicri 7. yılın başlarında Zeyd bin Hârise (r.a) komutasında bir birliği Cüz’amların üzerine gönderdi, ve onları cezalandırdı.

Dihye bin Halife’nın Medine’ye getirmiş olduğu birkısım hediyeler-den, Resûlullâh (s.a.v), ona, ince dokunmuş Mısır işi, beyaz kumaştan verdi, ve şöyle buyurdular:

      “-Yarısını kendine gömlek yap, yarısınıda hanımına ver kendisine baş örtüsü yapsın!”

Dihye bin Halife (r.a), gitmek üzere iken onu çağırdı:

      “-Hanımına kumaşın altındakini göstermemesi için içerisine astar dikmesini de söyle!”dedi. 4

Dihye bin Halife (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte birçok seferlere katıldı. Hicretin onuncu yılında, yüz yirmi bini aşkın bir sahabe topluluğu ile birlikte Vedâ Haccı’na katıldı. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonraki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.

Birinci halife Ebû Bekr (r.a) devrinde Suriye bölgesindeki savaşlara katıldı. İkinci halife Hz.Ömer (r.a)’ın devrinde ise; zamanın Şam Valisi Yezid bin Ebû Süfyan tarafından bir fırkanın kumandanlığına getirilerek Tedmur, Şehrinin zabtı ile görevlendirildi. O da, bu görevi yerine getirdi. Miladi 635 yılında Tedmur Şehrini İslâm hududlarına kattı.

Dihye bin Halife (r.a), Yermük Savaşı’nda bizzat bulunmuştur. Şam Şehri fethedildikten sonra ise, Şam Şehrine giderek ömrünün sonuna kadar orada ikamet etti.

Muâviye bin Ebû Süfyan devrinde, Şam Şehrinin yakınında bulunan el-Mizze’de vefat ederek orada defn edilmiştir.

İbn-i Ebû Hâtim’e göre ise: Mısır’a yerleştiği ve orada vefat ettiği rivayet edilir.

Kaynaklarda ölüm tarihi de verilmemiştir. Sadece Muâviye bin Ebû Süfyan devrine kadar yaşadığı belirtilmiştir. Bundan hareketle onun Hicri 50. Miladi 670 yılı dolaylarında vefat ettiği söylenebilir.

Dihye bin Halife (r.a)’ın rivayet etmiş olduğu hadis sayısının sadece beş veya altı civarında olduğu söylenir. 5

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- Müslim-İman-74-271-Tirmizi-Menkıb-12-3649 
2- Âl-i İmran-64 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-36-56 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1320 
5- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-9-294