Abdullah Bin Üneys El-cüheni

İslâm tarihinde beş tane Abdullah bin Üneys adında sahabe vardır. Bunlar, 1-Abdullah bin Üneys el-Eslemi 2-Abdullah bin Üneys ez-Zühri. 3-Abdullah bin Üneys, İbn-i Enes el-Eslemi, 4-Abdullah bin Üneys el-Amiri. 5-Abdullah bin Üneys el-Cüheni. Bizim burada anlatmaya çalışacağımız işte bu sahabedir.

Abdullah Bin Üneys El-cüheni

Abdullah Bin Üneys El-cüheni
عَــبْـدُاللهُ بْــنُ اُنَـيــسُ اْلـجُـهَــنِـي


 Baba Adı    :    Üneys bin Esed.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok, Medine ile Yenbû arasında kendi yurdunda doğmuştur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 54.yıl Medine veya Şam’da vefat etti.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Hüzeyle bint-i Mes’ud.
 Oğulları    :    1- İsa, 2-Amr, 3-Damre, 4-Abdullah
 Kızları    :    1-Atiye, 2-Halide
 Gavzeler    :    Uhud, ve sonraki bir çok savaşlar
 Muhacir mi Ensar mı    :    Ensâr’dır. 2.Akabe Bey’atına katılmıştır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Üneys bin Es’ad bin Haram bin Habib bin Mâlik bin Ganm bin Kâ’b bin Teym bin Nefase bin İyas bin Yerbu bin Berk bin Vebre Cüheyne kabilesinden dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Yahya el-Medeni.
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.


Abdullah Bin Üneys El-cüheni Hayatı

İslâm tarihinde beş tane Abdullah bin Üneys adında sahabe vardır. Bunlar, 1-Abdullah bin Üneys el-Eslemi 2-Abdullah bin Üneys ez-Zühri. 3-Abdullah bin Üneys, İbn-i Enes el-Eslemi, 4-Abdullah bin Üneys el-Amiri. 5-Abdullah bin Üneys el-Cüheni. Bizim burada anlatmaya çalışacağımız işte bu sahabedir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Abdullah bin Üneys el Cüheni Hicri 54. Miladi 674 yıllarında Şam’da veya Medine’de vefât etmiştir. künyesi, Ebû Yahyâ el-Medenîdir. Abdullah bin Üneys el-Cühenî-’de denilmektedir.

Büyük Siyerci Vâkidî ye göre; Benî Huzâa’dan Berk bin Vebre’nin evlâdındandır. Aslı Medineli olup Cüheyne’de Berk evlâdına dahil oldu-ğundan ona, el-Cühenî, el-Huzâaî, el-Ensarî, ve es-Selemi de denilmek-tedir. Abdullah bin Üneys el-Cüheni Ebû Yahyâ künyesiyle bilinen bu yiğit sahâbe Medine ile Yenbû arasındaki çölde otururdu. İkinci Akabe bey’ati’nde Resûlullâh (s.a.v) ile görüşmek sûretiyle Müslüman olmuştur.

Abdullah bin Üneys el-Cüheni (r.a), İslâm tarihinde Resûlullâh’ın fedâilerinden biri olarak zikredilmektedir. Hakikatte ise gözü o kadar pek idi ki, Resûlü Ekrem’in en küçük arzusu onun için en büyük bir emir’di. Bu itibarla, Resûlullâh’dan gelen fedâiliğe ait bir emri, hiç bir tereddüd göstermeden hemen yerine getirirdi. Resûlullâh (s.a.v)’e canını fedâ eder-cesine bağlı bir sahabe idi.

Bedir Ğazvesi’ne yakalandığı şiddetli Humma hastalığından dolayı katılamamıştır. Bundan dolayı Bedir Ashabı arasında adı geçmemektedir. Uhud Muharebesi’nde İslâm düşmanlarına göz açtırmayan, Abdullah bin Üneys, Medine’ye biraz uzaklıkta, çölde bedeviler arasında yaşayan bir kişiydi. Resûlullâh’dan aldığı hakikat dersi sayesinde, insanlara doğruyu, güzeli gösteren bir üstad derecesine yükselmiş idi. Yolun uzaklığı onu asla korkutmuyordu. Sıkıntı ve korkulara hiç aldırmadan Mescid-i Nebevi’deki Suffe Medresesine gelir, ilim tahsil eder, ibadet ve tâatle meşgul olurdu. Çoluk çocuk sahibi olmasına rağmen, bunlar, Resûlullâh (s.a.v)’ı görme-sine ve İslâmiyeti öğrenip yaymasına asla engel olmuyordu.

Abdullah bin Üneys (r.a), kendi kabilesi olan Benî Seleme Kabilesi arasında İslam dinini yaymaya ve Tevhid inancını bütün kalblere hâkim kılmak için canla başla çalışıyordu. Benî Selemeliler’in putlarını kıranlar arasında o da vardı. Her sahabe gibi o da puta ve putçuluğa şiddetle karşı olanlardan nefret edenlerdendi. Bundan dolayı Müslüman olduktan sonra ilk iş olarak da, Muâz bin Cebel ve Sa’lebe bin Aneme ile birlikte, Beni Selemenin putunu geceleyin gizlice giderek kırmışlardır. Daha sonra bir çok seriyyelere katılmış bazen kendisi bir orduya bedel işler yapmıştır. Bunun en bariz örneklerinden biri şöyle dir:

Hâlid bin Süfyan Niçin ve Nasıl Öldürüldü:

“-Abdullah bin Üneys (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), beni yanına çağırdı da:

      “-Bana erişen habere göre, Hâlid bin Süfyan bin Nübeyh’ül Hüzeli, Benim ile çarpışmak için adamlar topluyormuş! Kendisi, bu sıralarda Nahle’de veya Urene’dedir gidip öldür onu!”buyurdu.

Gerçektende, Hâlid bin Süfyan, gerek kendi kavim ve kabilesinden bir takım adamlar, gerek, değişik kabilelerden epey adamlar toplamıştı. Urena: Arafat yakınlarında bir vadinin adıdir.

Abdullah bin Üneys (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Onu, bana tarif et ki kendisini gördüğüm zaman tanıyabileyim!”dedim.

“-Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-Onu, gördüğün zaman, Şeytanı hatırlarsın! Onunla, senin arandaki alâmet, onu görünce, kendinde bir ürperme ve korku hali bulursun!”

      “-Yâ Resûlallâh! Seni, hak ve gerçek dinle gönderen Allâh’a yemin ederim ki, ben, hiç kimseden, ve hiç bir şey den korkmam!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’den, gerektiğinde, kendisinin âleyhinde bir şeyler söylemek için müsaade istedim. Dilediğimi söylememe müsaade buyu-runca kılıcımı kuşanıb:

      “-Ben, filan oğlu filanım!”diye övünerek Huzâa’lara doğru yola çıktım. Urena vadisine ulaştığım zaman Hâlid bin Süfyan’ın kadın çoban-ına rastladım. Ona:

      “-Sen kimin çobanısın?”diye sordum.

“-O da:

      “-Hâlid bin Süfyan’ın çobanıyım!”dedi.

      “-Kendisi nerededir?”diye sordum.

      “-Şimdi gelir!”dedi.

Hâlid bin Süfyan, elindeki asasıyla yeri yırta yırta yürüyor arkasında da, Ehâbiş, kendisine bağlı her çeşit halk bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) ’in tarifine göre, onu, hemen tanıdım. Kendisini görür görmez, ürperdim. ve ter döktüm. Kendi kendime:

      “-Allâh ve Resûlü, doğru buyurmuş!”dedim.

İkindi vakti olmuştu. Ona doğru, yöneldimse de, aramızda meydana gelecek çarpışmanın, namazımı geçireceğinden korktuğum için, ilk önce, namazımı (İma yolu ile) kıldım. Sonra da, başımı önüme eğib ona doğru yürüdüm. Yanına yaklaştığım zaman:

      “-Kim bu adam?”diye sordu.

      “-Senin nâmını ve şu Muhammed adındaki kişi için adamlar topla-makta olduğunu işiten ve bu maksatla yanına gelen Huzâalı Arablar dan bir adam!”dedim.

Hâlid bin Süfyan, şöyle dedi:

      “-Evet! Ben, bu iş üzerindeyim. O’nun için toplama yapmaktayım!”

Bunun üzerine onunla konuşmaya ve kendisi ile birlikte yürümeye başladım. Resûlullâh (s.a.v)’ın hakkında öyle şeyler söyledim ki, onu tam hayrete düşürdüm.

      “-Muhammed’in şu sonradan sonra ya ortaya çıkardığı din, bizleri atalarımızdan ayırdı ve onların akıllarını, akılsızlık veya hafif akıllılık saydı!”dediğim zaman:

      “-Bana, O’nun yaptığını böyle, açıkça teşbih ve temsil eden, onunla çarpışmayı bu kadar sevimli ve gerekli gösteren bir kimseye hayatımda hiç rastlamadım!”dedi.

Nihayet, Hâlid bin Süfyan’ın çadırına kadar vardık. Adamları Hâlid bin Süfyan’ın yanından dağıldılar. Bana:

      “-Ey Huzâalı kardeş! Yanıma gel”dedi, yanına vardım,

      “-Otur hele!”dedi.

Yanına oturdum. Yanındaki halk, uykuya dalınca, ben de, Hâlid bin Süfyan’ı öldürdüm. Kadınlarını ağlar bir halde bırakarak oradan ayrıldım. Dağda bir mağaraya girdim. Mağaranın ağzına bir örümcek ağını gerdi. Mağaranın önüne kadar gelib beni aradılar. Bir şey bulamayarak dönüb gittiler. Sonra, mağaradan çıktım. Geceleri, yürüdüm, gündüzleri ise, giz-lendim.Nihayet, Medine’ye ulaştım. Resûlullâh’ı Mescid’de buldum. Beni karşısında görünce şöyle dedi:

      “-Muradına erdin!”

      “-Yâ Resûlallâh! Sen’de, muradına erdin!”dedim.

Yaptıklarımı, tümüyle kendisine anlattım. Resûlullâh (s.a.v) kalkıb, beni evine götürdü. Bana bir asa verdi:

      “-Bu asa’yı, yanında sakla ey Abdullah bin Üneys!” buyurdu.

O Asa ile halkın yanına vardım, bana:

      “-Nedir bu asa?”diye sordular.

      “-Onu, bana, Resûlullâh (s.a.v) verdi, ve bunu yanımda saklamamı emretti!”dedim.

      “-Resûlullâh’ın yanına dönsen de, bunu, sana niçin verdiğini sorsan, olmaz mı?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’in yanına döndüm.

      “-Yâ Resûlallâh! Bu asayı bana ne için verdin?”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu, Kıyâmet günü, aramızda bir alâmettir. O zaman, insanların, asaya dayananları pek azdır! Sen, Cennette buna dayanırsın!”buyurdular.

Abdullah bin Üneys (r.a), vefatına kadar o asa’yı, kılıcıyla birlikte bulundurub yanından ayırmadı. Abdullah bin Üneys (r.a), ölüm döşeğine düştüğü zaman, onu, kefeninin içine koymalarını ve kendisiyle beraber gömmelerini ev halkına, vasiyet etti. Kendisinin vasiyeti yerine getirildi. Tarihçi Mûsâ bin Ukbe’ye göre: bu asa, Abdullah bin Üneys’in bedeniyle kefen örtüsü arasına konulmuştu.

Abdullah bin Üneys’in bu önemli göreve gidiş ve dönüşü onsekiz gece sürdü. Hicretin dördüncü yılının, Muharrem ayının, yirmi üçünde Cumartesi günü Medine’ye geri geldi. Abdullah bin Üneys (r.a) öldürdüğü Hâlid bin Süfyan, hakkında bir şiir söylemiş, bunda; Hind yapısı beyaz ve keskin kılıcını onun başına indirirken:

      “-Ben Üneys’in oğluyum! Al, bu şerefli darbeyi, O, Muhammed Peyğamber’in Hânif, müşriklikten uzak, pâk dini adına!”diyerek haykır-dığını açıklamıştır.

Abdullah bin Üneys (r.a), Cüheyne kabilesinden ve Ehli Suffa’dan-dı, çölde otururdu. Ramazan ayında Medine’ye iner, geceleri Mescidde, Suffa’da kalırdı. Abdullah bin Uneys’in, Kudâa’dan, ve Ensâr’dan olduğu- da, rivayet edilir. Kendisi Seleme Oğullarının putlarını kıranlardandı. 1

Bundan sonra bu olay; Abdullah bin Üneys seriyyesi diye anıldı. Zaruret halinde gizlice düşman içine giren bir Müslüman’ın âleyhte konu-şabileceği, ve yine zaruret halinde İma ile namazlarını kılabileceklerine delil olarak gösterilmiştir.

Abdullah bin Üneys (r.a)’ın başka bir kahramanlığı da şöyledir Hayber’in meşhur taciri ve faciri Ebû Râfi’nin öldürülmesinde arkadaş-larıyla beraber önemli bir görev üstlenmiştir.

Yahudi Tüccar Ebû Rafi’ Niçin ve Nasıl Öldürüldü:

Hicretin üçüncü yılında Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Üneys’i dört arkadaşı ile birlikte Hayber Yahudilerinin en büyük reislerinden Ebû Râfi’ Selâm bin Ebû’l-Hukayk üzerine gönderdi Abdullah bin Kâ’b bin Mâlik (r.a) anlatıyor:

“-Ensar dan Evs ve Hazrec, Allâh’ıın Resulü’ne bahşettiği iki kabile idi. Bunlar, iki kahramanın yiğitlikleriyle övündükleri gibi, Resûlullâh’ın yanında birbirlerine karşı övünürlerdi. Evs, Resûlullâh (s.a.v)’ı memnun edecek bir şey yaptığı zaman, Hazrecliler:

      “-Vallâhi bu hareketinizle, Resûlullâh (s.a.v) yanında bize karşı üstünlük iddia edemezsiniz!”derler. Çok geçmeden onlar da, Resûlullâh-(s.a.v)’ın hoşuna gidecek bir şey yaparlardı.

Hazreciler bir şey yaptığı zaman, Evsiler aynı şeyi söylerlerdi. Evs, Allâh’ın Resûlü’nün düşmanı Kâ’b bin Eşref’i öldürdüğü zaman, Hazreciler:

      “-Vallâhi bununla, bize karşı hiçbir zaman üstünlük iddia edemez-siniz.”dediler.

Onlarda, Kâ’b bin Eşref gibi. Resûlullâh (s.a.v)’e düşman olan birini öldürmeyi kafalarına koydular. Hayberli, İbn-i Ebû’l-Hukayk’ı öldürmeyi tasarladılar. Resûlullâh (s.a.v)’den, onun işini bitirmek için izin istediler. Resûlullâh (s.a.v) kendilerine izin verdi. 2

Ebû Rafinin öldürülmesinin sebebi neydi:

Müslüman olmadan önce, aslında iki kardeş aile olan Evs ve Hazrec kabileleri mensubları arasında şiddetli düşmanlık ve kıskançlık vardı. Bunlar, birbirleriyle çarpışmaktan geri durmazlardı. Yahudiler de, onları birbirlerine düşürmek için kışkırtır, dururlardı. Özellikle Buas Savaşların-da birbirleri ile vuruştururlardı. Buas Savaşları, her yılın mahsül alma döneminde olurdu. Bu husumetten ve kan davalarından dolayı mahsul kaldırılamazdı. Medine’de, bölgecilik, ırkçılık ve korku, hakimdi. Bu da, Arabistanda yaşayan sömürücü Yahudilerin işine geliyordu.

Bu kavğadan ekonomik ve siyasi çıkarları da vardı. En azından, iki tarafa gizli silah satışı, faizle erzak satışı gibi. Medinelilerin saflığından istifade edip başlarına melik olarak baş, münafık İbn-i Selül’ü getirecek-lerdi bu da onların sömürü işlerini kolaylaştıracaktı. Bir de bu savaşlarda Medine’nin kahramanları karşı karşıya gelip, ya ölüyor, veya yaralanıb, sakat kalıyordu. Bu da Yahudilerin güvenliği açısından onlara soluk aldırı-yordu. Ayrıca, o yıl boyunca, iki tarafın, Buas Savaşlarında ölenleri için anma günleri geceleri ve merasimleri yaparak sahte medhlerle ölenleri anarak cahiliye damarlarını kabartırlardı. İkinci seneye yeni bir kabile savaşlarına hazırlık yaptırırlardı.

Dolaysıyla Yahudiler bu minval üzere hakimiyetlerini,ve çıkarlarını kolayca sürdürüyorlardı. Yani özet olarak: Bu iki kardeş kabileyi savaştı-ran onlar! Barıştıran onlar! İki tarafa gizlice silah satan onlar! Savaşlardan doğan ekonomik zararlarını yardım severlik adına, Faizli kredi ile ödeyen tefeciler de onlardan dı! O günün medya kadar etkili şiir söyleyen şairleri onlardandı! Kimi, şiirleri ile, kimi mali güçleriyle, Medinelileri sömüren- de onlardan dı!.

Ne zaman ki Hz.Muhammed (s.a.v) Medine’ye İslamiyetle geldi. Evs ve Hazrec kabileleri barıştı. Kûr’an’ın dediği gibi bir ateş çukurunun kenarındaydınız! İşte o ateş çukurundan çekilip kurtarılınca Yahudiler rahatsız oldular. Müşrik Arablarla, Medine’deki münafıklar, ve zındık Yahudiler sürekli entrika peşindeydiler. Zira, onların geçimleri buydu, ve buna da mecburdular.

Medine Anlaşmalarını bozuyorlar, Resûlullâh’e sinsice suikastler hazırlıyorlar Müslümanlığın âleyhinde ellerinden gelen herbir mel’aneti yapıyorlardı. Müslümanları, o gün, bir nevi medya gücü gibi etkili olan, şairlerinin şiirleri, hicvleri ile, hor ve hâkir, basit ve fesatçı anarşist göstermek, için âleyhte bir takım, etkili ve yıkıcı propağandalar yaparak, insanları, sömürmek için, siyasi ve ekonomik planlar kuruluyordu.

Bu işlerin başında da, Yahudi Şair’i Kâ’b bin Eşref, ile Hayber’de oturan Hicaz Taciri Ebû Râfi’ Sellam bin Ebi’l-Hukayk gelmekte idi. Birisi, o gün medya gücünde olan etkili şiirleriyle, öteki’de maddi para gücüyle bu işleri rahatlıkla yapıyorlardı. Cebrail (a.s), bunların öldürül-mesi için Resûlullâh (s.a.v)’e emir getirdi.

Müslümanlık, Medine’deki Evs ve Hazrec Kabilesinin aralarındaki düşmanlık ve kıskançlılara son verince, Evs ve Hazrec kabileleri İslâm dinine ve Resûlullâh’a yararlı olma yolunda birbirleriyle adeta yarışmaya başladılar. Evs kabilesinden bazı fedailer, gidip azılı İslâm düşmanı olan Yahudi zındıklarından Şair Kâ’b bin Eşref’i öldürmüş, onun kötülük ve zararlarının önüne geçmişlerdi. Dolaysıyla Resûlullâh (s.a.v)’in hoşnut-luğunu kazanmışlardı.

Bu olay, Medine’ki Hazrec kabilesi mensuplarını harekete geçirdi. Kâ’b bin Eşref ayarında başka bir İslam düşmanını bulup temizlemeyi ve bu yolda Evs kabilesini hayırlı olan yarışta geçmekti. Hayber de oturan Yahudi zındıklarından Hicaz Taciri Ebû Râfi’ Sellam bin Ebi’l-Hukayk’ı öldürmek üzere, Resûlullâh (s.a.v)’den izin istediler.

Ebû Râfi’ bir çok topluluklara faizle borç vererek ticari yönden ele almış ve bu gücü kullanarak onları kışkırtıp Resûlullâh’ın başına belâ etmişti. Resûlullâh’a düşman olan kabilelerı, servetiyle destekleyen azılı bir İslam düşmanı idi. Gatafanları ve bunların çevresindeki müşrik Bedevi Arabları kandırarak Resûlullâh ile çarpışmak üzere onlardan büyük bir topluluk meydana getirmişti. Resûlullâh ve Ashabını daima rahatsız ve huzursuz etmekte, Kâ’b bin Eşref gibi, o da, toplulukları, Resûlullâh ve Ashab’ının aleyhine kışkırtmaktan geri durmamakta idi.

Resûlullâh (s.a.v), Hicretin üçüncü yılında, Kâ’b bin Eşref gibi, Ebû Râfi’inde şerrinden emin olmak üzere onun öldürülmesine müsâade etti. Abdullah bin Atik (r.a)’in kumandası altında, Mes’ud bin Sinan, Abdullah bin Üneys, Ebû Katâde Haris bin Rib’iy ve Huzai bin Esved’ den oluşan beş kişilik bir fedâi birliği kuruldu.

Resûlullâh (s.a.v), onlara kadın ve çocukları öldürmemelerini emir ve tavsiye buyurdu. Abdullah bin Atik (r.a) ile arkadaşları hazırlanarak yola çıktılar. Medine ile Hayber’ın arası, altı konak, yani, bugün takriben, yüzseksen kilometre’dir. Ebû Râfi’in Hayber’deki kalesine yaklaştıkları zaman, gün, batmıştı. Hayber halkı da, deve sığır ve koyun gibi yaylım hayvanlariyle mer’adan dönmüşlerdi. Abdullah bin Atik arkadaşlarına:

      “-Siz, yerinizde durunuz. Ben, gidib de kale kapıcısının yüzüne bir güleyim bakayım. Belki, kaleye girme imkanını bulurum?”diyerek kale kapısına doğru yürüdü.

Kapıya yaklaşınca, kendisini saklamak üzere maşlahına bürünüp ihtiyacını gideriyormuş gibi yere çömeldi. Kale halkı, tamamıyla kaleye girmişti. Bu sırada kale kapıcısı, Abdullah bin Atik’e:

      “-Ey Allâh’ın kulu! Kaleye gireceksen gir! Ben, kapıyı kapamak istiyorum!” diyerek seslendi.

Abdullah bin Atik (r.a):

      “-Tamam geldim!”deyip hemen kaleye girdi ve kapının yanındaki bir merkeb ahırına gizlendi.

Kale dışında kimse kalmayınca da, kapıcı, kale kapısını kilitleyerek anahtarları bir direğe astı. Vakit geceye meyil edince, Abdullah bin Atik kapıyı açtı arkadaşlarını içeriye aldı. Ebû Râfi’in yanında, akşamdan sonra gece sohbeti yapılırdı. bu sohbet, kalenin en üst katlarında olurdu. Gece sohbeti sona erip, dostları Ebû Râfi’in yanından dağıldılar.

Ebû Râfi’in konağı sur içindeydi. Kendisi, konağının üst katında ve topluluk arasında oturuyordu. Abdullah bin Atik’le Abdullah bin Üneys, gizlice Ebu Rafi’nin konağının kapısına vararak yanına girmek için izin istediler. Ebû Râfi’in karısı:

      “-Siz kimsiniz?”diye sordu.

      “-Biz, Arablardan bazı kimseleriz. Yiyecek erzak almak istiyoruz!” dediler.

Abdullah bin Atik biraz yahudice bilirdi. Yahudice:

      “-Ebû Râfi’ye armağan getirdim!”dedi.

Ebû Râfi’in karısı:

      “-Bu, Abdullah bin Atik’in sesidir!”dedi.

Ebû Râfi’ kadınına:

      “-Hay anan ağlasın! O, Yesrib’tedir. Bu saatte senin yanına nasıl gelebilir? Kalk, kapıyı aç!”dedi.

Ebû Râfi’in karısı kapıyı açıp silahlı olduklarını görünce, bağırmak istedi. Kılıçla sus işareti ile tehdit edilince, kadın sustu. İslam fedaileri, konağın kapısını içerden kilitlediler. Abdullah bin Atik, Ebû Râfi’in yattığı odaya doğru ilerledi. Oda, karanlıktı. Ebû Râfi’ âilesinin arasında yatıyordu. Abdullah bin Atik, onun odanın neresinde yatmakta olduğunu pek farkedemiyordu. Yerini iyice anlamak için:

      “-Ebû Râfi’!!”diye seslendi.

Ebû Rafi’:

      “-Kim o?” dedi.

Abdullah bin Atik, ses gelen tarafa yaklaşıb, ona kılıçla ilk darbeyi indirdi. Ebû Râfi’in karanlıkta, karartısı, ancak Kipti bezine benziyen elbisesinin beyazından sezilebiliyordu. Zaten, Abdullah bin Atik’ın de gözleri çok az görürdü. Ebû Râfi’in karısı, İmdad! Çığlıkları koparmak isteyince, Abdullah bin Üneys, kılıcını kaldırıp onu öldürmek istediyse de Resûlullâh’ın bu yoldaki yasağını hatırlayarak onu öldürmekten vazgeçti.

Abdullah bin Atik, Ebû Râfi’a bir şey yapamamış olmanın telâş ve heyacanı içindeydi. Ebû Râfi’ feryad edince odadan dışarı fırladı. Biraz sonra, tekrar içeri daldı. Sesini değiştirerek:

      “-Nedir bu çığlık ey Ebû Râfi’!”diye sordu.

Ebû Râfi’:

      “-Anan Cehenneme girsin! Sen, seslenmeden önce, birisi beni oda içinde kılıçla vurdu yaraladı!”dedi.

Ebû Râfi’ Abdullah bin Atik’in elindeki kılıcı ve kendisini vurmak istediğini görünce, kendisini yastıkla korumaya çalıştı Abdullah bin Atik ona kılıçla bir daha vurmaya çalıştıktan sonra Abdullah bin Üneys’in yanına çıktı ve:

      “-Git de öldür onu!”dedi.

Abdullah bin Üneys:

      “-Olur!”diyerek içeri girdi.

Abdullah bin Üneys, kılıcını Ebû Râfi’in karnına saplayarak öbür tarafına geçirirken, Ebû Râfi’:

      “-Yeter! Yeter!”diye bağırmakta idi.

Abdullah bin Atik ile, Abdullah bin Üneys, Ebû Râfi’in işini biti-rince, dışarıya çıktılar. Abdullah bin Atik’in gözleri iyi görmediği için, konaktan inerken merdivenden düşüp bacağı fena halde incindi:

      “-Vay bacağım! Vay bacağım!” diye sızlanmaya başladı.

Abdullah bin Üneys, onu yere indirdi:

      “-Yürü! Ayağında fazla bir zarar yok!”dedi, yürüyerek arkadaşları-nın yanlarına geldiler.

Ebû Râfi’in karısı ve ev halkı ortalığı velveleye verdiler. Hâris Ebû Zeyneb, Ebû Râfi’i öldürenleri ele geçirmek için, üç bin kişiyi harekete geçirdi. Işıklarla her tarafı aramaya çıktılar.

Abdullah bin Atik ile arkadaşları, kalenin dışarıdan içeri gelen su kanalına girip saklandılar. Bir hayli arama ve taramalardan sonra ümitleri kesilen kale halkı geriye Ebû Râfi’in yanına döndüler. Ebû Râfi’i ise son dakiklarını yaşıyordu.

Abdullah bin Üneys, yayını merdivenin yanındaki yerde bıraktığını hatırlayarak geri döndü. Hayber halkı, kaynaşmakta idi. Herkes:

      “-Ebû’l-Hukayk’ın oğlu Ebu Rafi’yi kim öldürmüş?!”

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebu Rafi’yi kim öldürmüş?!” sözünden başka bir söz söylemiyordu.

Abdullah bin Üneys de, kimin yüzüne baksa veya kim onun yüzüne baksa Hayberliler gibi:

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebu Rafi’yi kim öldürmüş?!”demekte idi.

Kale halkı merdivenlerden inip çıkarken, Abdullah bin Üneys de, merdivenlerden çıkarak yayını koyduğu yerden aldı.

Yahudilerin ileri gelenleri, Ebû Râfi’in çevresinde toplanmışlardı. Karısı elinde bir kandil tutuyor, kocasının yüzüne bakıyor, Yahudilerin ileri gelenleriyle konuşuyor ve:

“-Vallâhi, işittiğim ses, Atik’in oğlunun sesi idi. Sonra, kendi ken-dimi yalanladım:

“Atik’in oğlu bu beldelerde ne gezer?”dedim, diyordu.

Kadın, dönüp kocasının yüzüne bakarken:

      “-Yahudilerin Tanrısına and olsun ki öldü!”diyerek feryada başladı.

Abdullah bin Atik ise, kendi kendine:

      “-Şu herifi öldürüb öldürmediğimi iyice anlayıncaya kadar bu gece, kaleden çıkmam!”diyordu.

Sabaha doğru, horozlar ötmeye başlayınca, ölü ilancısının kale suru-nun üzerine dikilip:

      “-Hicaz halkının Tâciri, Ebû Râfi’in ölümünü sizlere bildiririm!” diyerek seslendiği işitildi.

Abdullah bin Atik arkadaşlarına:

      “-Artık, halâs! Yeter! Allâh, Ebû Râfi’yi öldürdü!”dedi.

Fedâiler, su kanalında iki gün beklediler. Yahudilerin arama ve tara-malarının iyice ğevşediğini anlayınca saklandıkları yerden ayrılıp Medine yolunu tuttular. Gündüzleri gizlendiler, geceleri de yürüdüler. Gündüzün gizlendikleri zaman, aralarından birisi gözcülük etmekte, bir şey gördük-çe, işaret vermekte idi. Böylece, yollarına devam ederek Medine’ye yakın Beyza mevkiine geldiler. Orada Abdullah bin Üneys gözcülük vazifesini üzerine aldı. Bir ara, işaret vererek arkadaşlarını koşturdu. Medine’ye yaklaştıkları sırada arkalarından yetişti arkadaşları:

      “-Sana ne oldu? Bir şey mi gördün de, bizi acele acele koşturdun durdun?”dediler.

Abdullah bin Üneys:

      “-Hayır, bir şey görmedim. Fakat, size yorğunluk geldiğini anladı-ğım için, korkutarak sizi yürütmek istedim!”dedi.

İslâm fedâi birliği, Resûlullâh’ın huzuruna gelip Allâh düşmanı Ebû Râfi’in öldürüldüğünü haber verdiler.

Ebû Râfi’i kimin öldürdüğü kesin olarak bilinmiyor. Abdullah bin Atik de, Abdullah bin Üneys de, onu kendisinin öldürdüğünü zan ve iddia ediyordu. Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Haydi, kılıçlarınızı getiriniz!”buyurdu.

Kılıçları gösterdiler. Abdullah bin Üneys’in kılıcına bakınca:

      “-Ebû Râfi’i, bu kılıç öldürmüştür: Onda, yemek eseri görüyorum!” buyurdular.

Resûlullâh, Abdullah bin Atik’in ayağının incindiğini işitince:

      “-Ayağına ne oldu?”

      “-İncinmiş yâ Resûlallâh!”dedi.

      “-Uzat ayağını!”buyurdular.

Abdullah bin Atik, ayağını uzattı. Resûlullâh (s.a.v), onu sıvazlar sıvazlamaz, sanki hiç ağrı sızı geçirmemişe döndü.

Şair Hassan bin Sâbit (r.a), Ebû Râfi’le, Kâ’b bin Eşref hakkındaki bir şiirinde şöyle dedi:

      “-Allâh, o topluluğu hayırla mükafatlandırsın ki, ey Ebûl Hukayk’ın oğlu! Ve sen ey Eşref’in oğlu! Onlar, sık ormanların arslanları gibi sevine-rek zağlı kılıçlarla sizin yurdunuza kadar yürüdüler, size eriştiler. Bir anda öldürücü kılıçlarla ölüm şerbetini size içirdiler. Onlar, Peyğamberlerinin dinine yardım için, mallarını ve canlarını giderecek herşeyi göze aldılar, hiçe saydılar!” 3

Bu Olaylardan Yıllar Sonra Hayber’de ki Gelişmeler:

Hicretin altıncı yılı ramazan ayı idi. Resûlullâh (s.a.v) Abdullah bin Revaha liderliğinde bir ğrub sahabeyi Hayber’e gönderdi. Hayber, yahudi dilinde kale demektir. Hayber, bir çok ekinlikleri ve hurma bahçeleri bulunan bir yerdir. Hayber’in: Nâim, Kamus, Şakk, Natat, Sülâlem, Vatîh, Ketîbe, adları ile anılan yedi tane kalesi vardır. Sahabelerin Hayber’e gönderilme sebebi ise: Yahudi zındık Ebû Râfi’ öldürülünce, Yahudiler, Üseyr bin Zârim’i yahut Yüseyr bin Rizam’ı, kendilerine lider seçmiş bulunuyorlardı. Üseyr veya Yüseyr, gözü pek, korkmak nedir hiç bilmez bir adamdı. Bir gün, Yahudilerin meclisinde ayağa kalkarak:

      “-Vallahi, Muhammed, Ashâbın dan her kimi, Yahudilerden dilediği her kime göndermiş ise, muhakkak, onu öldürülmüştür. Fakat ben, O’na, kendisinin adamlarıma yapamadığını yapacağım!”dedi.

Yahudiler:

      “-O’nun, senin adamlarına yapamadığı ve fakat senin ona yapmayı umduğun şey nedir?”diye sordular.

Üseyr bin Zârim:

      “-Ğatafanların yanına gideceğim. Onları Muhammed’le çarpışmak için toplayacağım!”dedi.

Üseyr bin Zârim, dediğini yaptı. Ğatafanlara ve daha başkalarına baş vurarak onları Resûlullâh ile çarpıştırmak üzere bir araya topladı. Üseyr bin Zârim bundan sonra:

      “-Ey Yahudi cemâatı! Kendi yurdunun ortasında bulunduğu bir sırada Muhammed’in üzerine yürüyeceğiz! Çünkü, hiç kimse yoktur ki, yurdunun ortasında çarpışılsın da, düşmanı umduklarından bir kısmını ondan elde etmemiş olsun!”dedi.

Yahudiler:

      “-Ne güzel görüşün var!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) Hayber Yahudilerinin bu hazırlıklarını haber aldı. Hemen Abdullah bin Revahâ’yı üç kişinin başına geçirdi ve onları gizlice Hayber’e gönderdi. Gönderirken de Abdullah bin Revaha’ya:

      “-Hayber’i gözetle! Halkın içine gir. Ne yapmak istiyorlar ve neler konuşuluyor, öğren!”buyurdu.

Abdullah bin Revahâ (r.a), arkadaşları ile birlikte Hayber’e gitti Arkadaşlarından birini Natat, birini Şakk, birini de Ketibe kalelerine gönderdi. Üseyr bin Zarim’den ve başkalarından işittikleri şeyleri ezber ettiler. Hayber’de üç gün kaldıktan sonra Ramazan’ın son gecelerinde Medine’ye geri dönüp bütün gördüklerini işittiklerini Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdiler.

Hayber'e İkinci Gidiş:

Hicretin altıncı yılında, Şevval ayında idi. O sıralarda, Resûlullâh’ın yanına Hârice bin Hüseylü’l-Eşcaî gelmişti. Resulûllah (s.a.v), ona:

      “-Arkandakilerden ne haber var?” diye sormuştu.

Hârice bin Hüseylü’l-Eşcai:

      “-Useyr bin Zarim’i, Yahudilerin bir çok askerî birlikleri ile birlikte Senin üzerine yürür bir halde gerimde bırakmış bulunuyorum!”demişti.

Sanıldığına göre; Resûlullâh (s.a.v), Hayber lideri Üseyr’i Hayber’e vali yapmayı ve böylece çarpışmayı durdurub barışı sağlamayı tasarladı. Harice’nin verdiği haber üzerine Resûlullâh (s.a.v), Hayber’e tekrar gönderilmek üzere Ashabından otuz kişiyi yanına çağırdı.

Abdullah bin Üneys der ki:

      “-Hayber’e gönderilmek üzere çağırılanlar arasında bende, vardım. Resûlullâh Âleyhisselâm, Abdullah bin Revaha’yı başımıza geçirdi. Yola çıktık ve nihayet, Hayber’e vardık. Bize emân verilirse, yanına gelelim. Ne için geldiğimizi sana anlatalım?”diye Üseyre haber saldık.

Useyr bin Zarim:

      “-Olur! Siz, böylece, geldiğiniz gibi dönüp gidersiniz!”

      “-Olur!”dedik, ve yanına girdik.

      “-Resûlullâh seni Hayber’e vali yapmak ve sana ihsan da bulunmak üzere kendisine gitmen için bizi sana yolladı!”dedik.

      “-Eğer sen Resûlullâh’ın yanına varırsan, seni vali yapmak ve sana ikramda bulunmak ister!”denilince, Useyr buna son derece isteklendi.

Bunu Yahudilere danıştı. Yahudiler, onun Hayber dışına çıkmasına itiraz ettiler, ve dediler ki:

      “-Muhammed, İsrail Oğulları’ndan hiç kimseyi vali yapmamıştır!”

Üseyr bin Zarim:

      “-Evet! Amma harbler de bizi bıktırmıştır!”dedi.

Useyr, yanına Yahudilerden otuz kişi alarak yola çıktı ki her birinin arkasında Müslümanlardan biri bulunuyordu. Yol almaya başlamış ve Karkarat-i Siber veya Tiyar mevkiine gelmiş bulunuyorduk ki, Useyr’in, Resûlullâh’ın yanına gitmesine pişman olduğunu anladık: elini yavaşça kılıcıma uzattığını sezdim. Hemen devemi ileri sürdüm ve:

      “-Ey Allâh düşmanı! Bu bir, ahd bozmaktır. Verilen sözü bırakmak-tır, ve hainlik etmektir!”dedim.

Bu ikazımı, ona üç defa tekrarladım. Sonra uyuklar gibi yaptım.

      “-Bakayım ne yapacak?”diye yanına yaklaştım.

Yine hemen elini kılıcıma uzattı. Bunun üzerine ben, bidiğim deve-min yularını çektim:

      “-Bizden inibte bizi yederek çekip götürecek bir adam var mı?” diye sordum, hiç kimse, inmedi.

Hemen devemden indim. Kafileyi çekip götürdüm. Useyr bin Zarim, tek başına kaldı. Ona kılıçla öyle bir darbe indirdim ki; ayağını gerisinden kestim. Tamimiyle uyluğunu bacağını düşürdüm. O da, elindeki değnekle vurub benim başımı yardı. Kendisi de yere düştü. Bunun üzerine bizde Useyr’in adamlarının üzerlerine yürüdük. Kaçarak yakalamaktan bizi aciz bırakan bir tek kişiden başka onların hepsini öldürdük. Müslümanlardan ölen hiç kimse olmadı. Bundan sonra, Resûlullâh’ın yanına geri döndük.

O sırada Resûlullâh (s.a.v) Ashabına:

      “-Seniyetü’l-Veda’a kadar yürüyüp gitsek de, Ashâbımızdan iyi bir haber alsak!”buyurdu.

Birlikte gittiler. Seniyetü’l-Veda üzerine çıkınca, bizleri gördüler ve koşarak arkadaşlarımızı karşıladılar. Resûlullâh ashabının ortasına oturdu. Hayber’e gidişimizden yanına dönüp gelişimize kadar bütün olan biten herşeyi kendisine anlattık:

      “-Allâh, sizi, o zalimler haksızlıklar güruhundan kurtardı!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına yaklaştım O’da, başımın yarığına üfledi. O günden sonra, başımın yarığı ne irinlendi, ne de beni, rahatsız etti. Yüzümü sığadı ve bana dua etti. Benim için, Asalarından bir Asa ayırıp:

      “-Tut bunu! Yanında kalsın. Kıyamet günü, seni onunla tanımam için aramızda bir âlamet olsun! Çünkü sen, kıyamet günü elinde asa ile geleceksin!”buyurdu. 4

Abdullah bin Üneys (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte bir çok sefer-lere, ve Tebük Seferi’ne iştirak etmiş olduğu da bilinmektedir.

Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Vedâ Haccı’na katıldı. Resûlullâh’ın vefatını gördü ve ancak bu vefat onu çok etkiledi. Birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın döneminde irtidat olayları üzerine mürtedlerle savaştı. İkinci halife Hz.Ömer (r.a)’ın zamanında Suriye taraflarına giderek oradaki savaşlara iştirak etmiş, daha sonra Mısır’ın fethinde, Afrika’daki savaş-larda da bulunmuştur.

Abdullah bin Üneys (r.a)’ın, Resûlullâh (s.a.v)’den rivayet ettiği hadisler bazı Sünenlerle Müsned’de yer almıştır. Kendisinden de çocukları, Atiye, Amr, Damre ve Abdullah bin Cabir bin Abdullah hadis rivayet etmişlerdir. Hatta Câbir, sadece Abdullah’ın bildiği bir hadisi ondan öğrenmek için bir aylık yolculuğu göze alarak Şam’a kadar gitmiştir.

Abdullah bin Üneys (r.a)’ın hanımı;Hüzeyle bint-i Mes’ud olup İsa, Amr, Damre, Abdullah adında dört oğlu Atiye ve Hâlide adında iki kızları olmak üzere altı tane çocukları vardı. Bunlardan Hâlide bint-i Abdullah bin Üneys, babasının ölümü hakkında rivâyette bulunmuştur.

Bu aşağıdaki kısayı oğlu, Tabiin den birine şöyle anlatır:

      “-Babam Abdullah bin Üneys, Resûlullâh hayatta iken Resûlullâh-’dan Kadir Gecesinin Ramazanın hangi gecesine rastladığını öğrenmek istiyordu. O gün ne olursa olsun mutlaka camiye gelmeyi arzu ediyordu. Resûlullâh, ona, Kadir Gecesinin Ramazan’ın yirmi üçüncü gecesinde aramasını söyledi!”diyerek devam eder:

“-Babam Abdullah bin Üneys ömrünün sonlarına doğru epey zayıf düşmüştü. Medine’den bihayli uzakta yaşıyordu. Her zaman camiye gidip gelemiyordu. Râvî, Abdullah bin Üneys’in oğluna:

“-Babasının o gün (kadir gecesi) camiye geldiğinde neler yaptığını sorduğunda? Oğlu şöyle cevab veriyordu:

      “-Babam, ikindiyi kılmak üzere Mescide gelir, sabah namazını kılıncaya kadar da hiçbir ihtiyaç için dışarı çıkmazdı. Sabah namazını kılınca bineğini camiin kapısında hazır bulur, biner ve çöldeki evine giderdi!”

Abdullah bin Üneys (r.a), nihayet Hicri 54. Miladi 674 yılında yaşı bir hayli ilerlemiş olarak tahminen seksen yaşlarından iken kardeşi Ebû Katâde’den hemen sonra vefât etmiştir.

Bazı tarihçilere göre: Abdullah bin Üneys’ın hangi tarihte vefat ettiği ihtilaflıdır.

Bazı rivayetlere göre: Hicrî 54. bazıları Hicrî 74. diğer bir kısım rivayetler de Hicrî 80 tarihinde Şam’da vefat etti denmiştir.

En kuvvetli görüş Abdullah bin Üneys (r.a) hicretin 54. yılında Medine de vefat etmiştir. 5

Ebû Katade’nin kızı Ümmü’l-Benin, babasının ölümünden 15 gün sonra, hasta olan Abdullah bin Üneys’e geldi ve şöyle dedi:

      “-Ey amca! Babama benden selâm söyle!” 6

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-11-9-12 
2- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-376 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-22-28 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-98-102 
5- M.Âsım Köksal İslam Tarihi-6-107 
6- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-3-130-No-4553