Abdullah Bin Selâm

Medine’de yaşayan Beni Kaynuka Yahudilerinden olan Abdullah bin Selâm’ın Câhiliye devrinde ismi Husayn iken, Müslüman olduktan sonra Resûlullâh (s.a.v) tarafından ismi Abdullah'a çevrilmiştir.

Abdullah Bin Selâm

Abdullah Bin Selâm
عَــبْــدُاللهُ بْــنُ سَّــلآ م


 Baba Adı    :    Selâm.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok, Medine doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 43. Miladi 663 yılında Medine’de vefat etmiştir. Kabri Medine’de Cennetü’l-Bâki de’dir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    1-Muhammed, 2-Yusuf
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Resûlullâh (s.a.v) ile beraber, bazı ğazvelere katılmış olduğu söylenir.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Medineli Ensâr’dandır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    25 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Selâm bin Hâris Ebû Yusuf el-İsrâil’i sonra Ensâri dir. Hz.Yusuf (a.s)’ın soyundandır.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Yusuf.
 Kimlerle Akraba idi    :    Sahabe’den Muhammed bin Abdullah bin Selâm’ın babasıdır.


Abdullah Bin Selâm Hayatı

Medine’de yaşayan Beni Kaynuka Yahudilerinden olan Abdullah bin Selâm’ın Câhiliye devrinde ismi Husayn iken, Müslüman olduktan sonra Resûlullâh (s.a.v) tarafından ismi Abdullah’a çevrilmiştir. Nesebi ise: Abdullah bin Selâm bin Hâris Ebû Yusuf el-İsrailî (sonra) Ensâr’dır. Yusuf Âleyhisselâm’ın zürrîyetindendir. İslâm dinin kabul etmeden önce, Beni Nevafil’il-Hazrec’in halifi (andlaşmalısı) idî. Abdullah bin Selâm’ın ne zaman doğmuş olduğu hakkında bir kayıt olmadığı gibi, ne zaman Müslüman olduğu hakkında da ihtilaflar vardır.

Bazılarına göre: İslâmiyeti kabul ediş tarihi ile ilgili üç ayrı rivâyet vardır. Resûlullâh henüz Mekke’de iken ihtida ettiği rivâyeti olduğu gibi Bazı Rivâyetlere göre ise: Hicretin 8. Miladi 629 veya 630 yıllarında Müslüman olmuştur. Daha önce İslâm olsaydı, çeşitli savaşlarda ve olay-larda isminin duyulacağı tâbii dir, diyen âlimler vardır. Umumiyetle kabul edilen rivâyete göre ise; Resûlullâh’ın hicretinden hemen sonra Kûba’ya gelmiş ve kendisine yönelttiği bazı soruların cevablarını aldıktan sonra:

      “-Bunlar ancak bir Peyğamber tarafından bilinebilir!”diyerek İslâm dinini kabul etmiştir kuvvetli olanda budur. En doğrusunu Allâh bilir.

İslâmiyet dini ruhları yeni yeni fethetmeye başlamıştı. Saadet güneşi olan Resûlullâh (s.a.v)’e inen âyetler bir yandan bütün insanlığı hak ve hakikate çağırırken, diğer yandan da, bilhassa Ehl-i Kitâb’ı bu yüce dine davet etmekteydi. Bu davete uyanlara ebedi saâdet müjdesi veriliyordu :

“-Ehl-i Kitâb’ın hepsi bir değildir. Ehl-i Kitâb’dan İstikamet sahibi bir topluluk vardır’ki, gece saatlerinde secde ederek Allâh’ın âyetlerini okurlar. Onlar:

Allâh’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder ve kötülükten men ederler, hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar salih insanlardır!” 1

Bu âyet-i kerime’de salih kişi olduklarına işaret edilenlerden biri de Abdullah bin Selâm (r.a) idi.

“-Şübhesiz o, öncekilerin kitâblarında vardır.

Onu İsrail oğullarının âlimlerinin bilmesi de onlar için bir delil değil mi dir? 2

Bu âyet-i Kerime’de de işaret edilen İsrâil oğulları âlimleri, beş kişi olup, bunlardan birisi, Abdullah bin Selâm’dı. Asıl ismi Husayn idi. Müslüman olunca Resûlullâh ona Abdullah ismini verdi. Babası Selâm’da Yahudi âlimlerindendi. Asr-ı saâdette ilim ve takvaları ile şöhret bulmuş ve İslâm tarihinde “Abadile-i Seb’a” olarak bilinen yedi Abdullah’dan biridir. Kendisi hadiseyi şöyle anlatır:

“-Ben, Tevrât’ı ve tefsirini babamdan öğrenmiştim. Bir gün, Âhir zamanda gelecek Peygamberin sıfatı, alâmeti ve yapacağı işler hakkındaki âyeti bana anlattı ve:

      “-Eğer O, Hârûn evladından gelecek olursa ona tabi olurum. Yoksa, tâbi olmam!”dedi.

Babam Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’ye gelişinden önceleri öldü. Resûlullâh (s.a.v)’ın Mekke’de risâletini açıkladığını işittiğim zaman, ben, O’nun sıfatını, ismini, zamanını biliyordum. O’nu gözleyib duruyorduk. Ben, buna şahsen seviniyordum. Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye gelince, Kûba’ya gelib Amr bin Avf Oğulları’nın evine indiğini bir adamdan haber alıncaya kadar sustum. Ben kendime ait hurma ağacının üzerinde uğraşır yaş hurma toplarken Nadir oğullarından birisinin:

      “-Bu gün, Arabların adamları geldi!”diye bağırdığını duydum.

Beni hemen bir titreme tuttu:

      “-Allâh-ü Ekber!”diyerek yüksek sesle Tekbir getirdim. O sırada, Halam Hâlide bint-i Hâris, hurma ağacının altında oturuyordu. Kendisi, çok yaşlanmış bir kadındı. Tekbirimi duyunca;

      “-Allâh, seni umduğuna erdirmesin, elini boşa çıkarsın! Ey habis! Vallâhi Mûsâ bin İmrân’ın geleceğini işitmiş olsaydın, bundan daha fazlasını yapamazdın!”diyerek çıkıştı.

Ona:

      “-Ey Hâla! O, vallâhi Mûsâ bin İmrân’ın kardeşidir. O da, O’nun gibi bir Peygamberdir. O’nun dinindendir. O’nun gönderildiği şeyle gönderil-miştir!”dedim.

Bunun üzerine Hâlam:

      “-Ey kardeşimin oğlu! O, yoksa, Kıyâmete yakın, gönderileceği, bize haber verilen Peyğamber midir?” dedi:

      “-Evet!”dedim:

      “-Öyle ise, haklısın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye geldiği zaman, halk, kendisine üşüştü.

      “-Resûlullâh geldi! Resûlullâh geldi!”denilince O’nu görmek için, Medinelilerin aralarına karıştım. Resûlullâh’ın yüzünü görünce, anladım ki: O’nun yüzü yalancı yüzü değildir!” 3

Başka bir Rivâyette ise şöyle anlatılır:

Resûlullâh (s.a.v) kendisine:

      “-Sen, Abdullah bin Selâm mısın?”diye sorar.

Abdullah bin Selâm:

      “-Evet!”deyince

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yaklaş!”buyurur.

Ve, şunu sorar:

      “-Ey Abdullah! Allâh, için söyle; Tevrât’da benim vasıflarıma rast-ladın mı?”

Abdullah bin Selâm, bu suale karşı başka bir sual sorar:

      “-Allâh’ın vasıflarını, sıfatlarını söyler misiniz?”

Resûlullâh (s.a.v) biraz bekledikten sonra ona İhlas Suresini okur:

      “-De ki: O, Allâh bir’dir. O, Allâh Sâmed’dir. Her şey ona muhtaç O, ise hiçbir şeye muhtaç değildir. O, doğurmamış, ve, doğu-rulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir!”

Bu Âyetleri duyan Abdullah bin Selâm Müslüman olmaktan kendini alamaz, ve şöyle der:

      “-Evet, Yâ Resûlallâh, Sen, doğru söylüyorsun Şehâdet ederim ki, Allâh’dan başka İlâh yoktur! Ve, Sen, O’nun Resûlü’sün!” 4

Başka bir rivâyette ise şöyle denilir:

Abdullah bin Selâm, bir gün, Resûlullâh’ın yanına geldi:

“-Yâ Muhammed! Ben, Sana üç soru soracağım ki, onların cevap-larını, ancak, Peyğamber olan bilir:

1-Kıyâmet alâmetlerinin ilki nedir?

2-Cennetlikler, Cennete girdikleri zaman, ilk önce, hangi yemeği yiyecekler?

3-Çocuk, niçin babasına benzer, ne için ana soyuna çeker?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu soruları, önün sıra, Cebrâil (a.s) gelib haber vermişti!”deyince:

Abdullah bin Selâm dedi ki:

      “-Bırak onu! O Cebrâil, Melekler arasında Yahûdilerin düşmanıdır!”

Resûlullâh (s.a.v):

1-Kıyâmet alâmetlerinin ilki, insanları doğudan batıya süren bir ateştir!

2-Cennetliklerin ilk yiyecekleri yemek’de, balık ciğerinin sarkmış olan fazlasıdır!

3-Çocuğun baba ve anne soylarına benzemesine gelince: erkeğin kadını bürüdüğü sırada, erkeğin suyu, kadınınkinîn önüne geçerse, çocuk, babaya benzer. Kadının suyu, erkeğinkinin önüne geçerse, çocuk, anaya benzer!”buyurdu.

Bunun üzerine Abdullah bin Selâm:

      “-Şehâdet ederim ki: Sen ya Muhammed! Allâh’ın Resûlüsün!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Yahudilerin bayram günlerinde Avf bin Mâlik’i yanına alarak Medine’deki Yahûdilerin Mabedlerine gitti. Yahudiler, Resûlullâh’ın gelmesinden hoşlanmadılar. Resûlullâh (s.a.v) onlara:

      “-Ey Yahûdi cemaati! Siz, bize on iki kişi bildiriniz ki, onlar, Allâh’-dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Resûlullâh olduğuna şehâdet etsinler de, gök altındaki yer yüzünde bulunan bütün Yahudileri, uğraya-cakları İlahi ğazab ve azabdan beri çeksinler!”dedi.

Sustular. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına onlardan hiç birisi gelmedi. Resûlullâh (s.a.v) sözlerini tekrarladı, yine cevab vermediler. Resûlullâh (s.a.v) sözlerini üçüncü defa tekrarlayıb hiç bir cevab alamayınca:

      “-Siz, yüz çeviriyor ve kaçınıyorsunuz amma, vallâhi Hâşir, Ben’im! Âkib, Ben’im! Mustafa Peyğamber Ben’im! Siz, ister inanınız, ister inan-mayıb yalanlayınız!”diyerek Avf bin Mâlik’le geri döndü.

Mabed’den çıktıkları sırada, bir kişi, Resûlullâh (s.a.v)’in ismini anarak, arkalarından seslendi. Resûlullâh (s.a.v) geri döndü, seslenen kişi Yahudilere kendisini nasıl tanıdıklarını sordu. Bu Abdullah bin Selâm’dı.

Yahudiler ona:

      “-Vallâhi, içimizde, Allâh’ın kitabını ne senden, ne senden, önceki babandan, ne de, babandan önceki dedenden daha çok bilen, daha çok anlayan bir kimse tanımıyoruz!”dediler.

O da:

      “-Öyle ise, ben, yüce Allâh için şehâdet ederim ki: bu zat, Allâh’ın Tevrât’da ismini ve sıfatını bulmuş olduğunuz peygamberdir!”deyince;

      “-Sen, yalan söylüyorsun!”diyerek onun sözlerine red ve kendisine kötülük isnad ettiler.

Resûlullâh (s.a.v), onlara:

      “-Siz, yalan söylüyorsunuz! Sizin sözünüze hiç güvenilmez ve itibar edilmez, biraz önce onun hakkında senâlarda bulunanalar, onu övenler de sizdiniz?! İman ettiği zaman ise, kendisini yalanladınız, hakkında söyle-yeceğinizi söylediniz. Sizin, sözünüz kabul edilmez!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Abdullah bin Selâm’ı yanına alarak Yahudilerin Mabedi’nden dışarı çıktı.

Başka bir gün de: Abdullah bin Selâm Resûlullâh (s.a.v)’in evinde bulunduğu sırada Yahudilerden bazıları Resûlullâh (s.a.v) ile görüşmeye geldiler.

Abdullah bin Selâm, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yahudiler, insanı hayrette bırakacak kadar yalan söyleyen, isnad ve iftiralarda bulunan, zalim, ve haksız bir kavimdir. Eğer, Sen, benim seciye ve tutumumu onlardan sormadan önce, onlar, benîm Müslüman olduğumu duyar, öğrenirlerse, muhakkak, Senin yanında bana akla gelmedik iftira-larda bulunurlar! Sen, beni, onlara önceden sor!”dedi. Ve evin bir tarafına gizlendi.

Resûlullâh (s.a.v) onlara:

      “-Aranızdaki Husayn bin Selâm, nasıl bir adamdır?”diye sordu.

Yahudiler:

      “-O, bizim en yüksek bir âlimimizdir ve en yüksek alimimizin de oğludur! Selâm’ın oğlu, bizim en hayırlımızdır ve en hayırlımızın oğlu-dur!”dediler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, Müslüman oldu ise, ne dersiniz?”diye sordu.

Yahudiler:

      “-Allâh, onu böyle bir şeyden korusun!”dediler.

O sırada, Abdullah bin Selâm, onların yanına çıkıb:

“-Ey Yahudi topluluğu! Allâh’dan korkunuz! Size geleni kabul ediniz! Vallâhi, siz de, bilirsiniz ki: O, yanınızdaki Tevrât’da ismini ve sıfatını yazılı bulduğunuz, Resûlullâh’dır. Ben, şehâdet ederim ki: Allâh’dan başka ilah yoktur, ve yine şehâdet ederim ki:

      “-Muhammed, Allâh’ın Resulü’dür!”diyerek tasdikte bulundu.

Bu sefer Yahudiler:

      “-O, bizim en şerli olanımızdır ve şerli olanımızın oğludur!”diyerek çeşitli kusurlar ve kabahatler isnad ederek Abdullah bin Selâm’ı kötüle-diler. Abdullah bin Selâm da:

      “-Zaten, benim korktuğum bu idi. Yâ Resûlallâh! Ben, onların ne ğaddar, yalancı, facir, müfteri, bir kavim olduğunu Sana haber vermemiş miydim? İşte dediğim çıktı!”dedi.

Abdullah bin Selâm, evine döndü. Bütün ev halkı ve halası da, Müslüman oldular.

Yahudi alimlerinden Huyey bin Ahtab, Kâ’b bin Esed, Ebû Râfı’, Eşya’ ve Şemvil bin Zeyd:

      “-Arab’da Peyğamberlik olmaz. Senin adamın hükümdardır!”diyerek Abdullah bin Selâmı Mülümanlıkdan vaz geçirmeye kalkıştılarsa da, muvaffak olamadılar.

Abdullah bin Selâm ile birlikte, Sa’lebe bin Sa’ye, Useyd bin Sa’ye, Esed bin Ubeyd ve daha bazı Yahudiler samîmi olarak Müslüman oldular ve Müslümanlıkta sebat ettiler. Fakat, Yahudi alimlerinden bazıları;

      “-Muhammed’e ancak şerlilerimiz ve kötülerimiz iman etti. Eğer, onlar, hayırlılarımızdan olsalardı, atalarının dinini bırakmazlardı!”dediler.

Bunun üzerine inen âyette şöyle buyruldu:

      “-Onların hepsi bir değildirler. Ehl-i Kitab içinde bir cemaat var ki, onlar, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okurlar!” 5

Abdullah bin Selâm der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’den ilk işittiğim şey:

      “-Ey insanlar! Selâmı ve Selâmlaşmayı yayınız! Yemek yediriniz! Akrabaları ziyaret ediniz, ve onları gözetiniz! Halk, uyurken, siz namaz kılınız. Selâmetle Cennete girersiniz!”sözüdür

Abdullah bin Selâm (r.a) rüyasında kendisini geniş ve yemyeşil bir bahçede gördü. Bahçenin bir tarafında demir bir direk vardı. Bu direğin alt tarafı yerde, yukarısı ise gökte idi. Direğin yukarısında da, tutulacak bir kulp, ve bir çember vardı. Abdullah’a:

      “-Haydi çık bu direğe!”denildi.

      “-Çıkmaya gücüm yetmez!”dedi.

Bunun üzerine, yanına bir hizmetçi gelib arkasından elbisesini çıkar-dı. O da, direğin tepesine kadar tırmanıb çıktı ve kulpu yakaladı.

Kendisine:

      “-Halkayı iyi tut, bırakma!”diye tembih edildi.

Abdullah bin Selâm direğin kulpu elinde olduğu halde uyandı ve bu rüyasını Resûlullâh’a anlattı. Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Gördüğün o bahçe İslâm dinidir. O direk, İslâm dinin direği olan Tevhiddir. O kulp da: sağlam imandır. Sen, ölünceye kadar Müslüman olarak yaşayacaksın!” buyurdu.

Abdullah bin Selâm ile arkadaşları aralarında:

      “-İçinizden hanginiz Resûlullâh’a giderde, Amellerin Allâh’a en sevgili ve makbul olanını sorar?”diye konuştuktan sonra gidip sordular,

Resûlullâh (s.a.v)’de onlara cevap olarak Saf Süresini başından sonuna kadar okudu.

Abdullah bin Selâm gerçekten İslâm kültürü ve ahlakı ile bezenen cennetlik insanlardandı. Ashab-ı Kiram’dan Muâz bin Cebel’in vefatın-dan önce son demlerinde baş ucunda ağlayan talebesi Yezid bin Amire’ye:

      “-Ne diye ağlıyorsun!”diye sormuş:

“-O da:

      “-Vallâhi, ben, dünya için ağlamıyorum, ilim yönünden kaybıma ağlıyorum!”deyince

Muâz bin Cebel (r.a):

“-İlim, benimle gitmez, benden sonra ilmi dört kişinin yanında ara;

1-Abdullah İbn-i Mes’ûd’un yanında ara,

2-Abdullah bin Selâm’ın yanında ara ki: Resûlullâh, onun hakkında:

      “-O cennetlik on kişinin sonuncusudur!”buyurdu.

3-Ömer’in yanında ara ki o meşguldür.

4-Selmân-ı Fârisi’nin yanında ara! Başka bir Rivâyette’de Ebû’d- Derda Uveymir’in yanında ara!”demiştir.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) anlatır:

“-Resûlullâh (s.a.v), ile beraber yemek yiyorduk. Herkes de orada idi. Resûlullâh (s.a.v) ile yenilen yemek arttı.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Dökmeyin şuraya bırakın. Şu vâdi’den Cennetlik biri gelir, bu artanı yer!”deyince,

Ben arkamdan kardeşim Umeyr bin Ebi Vakkas’ın arkamdan abdest alıp gelecek diye umut ettim. Fakat oraya Abdullah bin Selâm geldi ve o, artan yemeği o, yedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Abdullah, Cennetliklerin onuncusudur!”buyurdular. 6

Resûlullâh (s.a.v) onun hakkında:

      “-Cennetlik bir adama bakmak isteyen, Abdullah bin Selâm’a bak-sın!”buyurmuşlardır

Sa’d bin Ebû Vakkas (r.a) anlatıyor:

      “-Abdullah bin Selâm müstesnâ, Resûlullâh’ın yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı hakkında “O, Cennetliktir”dediğini işitmedim.

      “-İsrâil oğullarından bir şâhid, onun misline şâhidlik edib iman getirdi!” âyeti onun hakkında nâzil oldu. 7

Râvi Abdullah bin Yusuf dedi ki:

      “-İmam Mâlik, bu âyetin nuzûlü konusunu kendisi mi ekledi yoksa o da hadisin içinde mi idi, bilmiyorum!” 8

Başta aşere-i mübeşşere olmak üzere Resûlullâh (s.a.v)’ın pek çok kimse için cennetlik olduğunu söylemesine rağmen Sa’d bin Ebi Vakkas gibi bir sahâbenin; “Abdullah bin Selâm’dan başka birinin cennetlik oldu-ğunu duymadığını” söylemesini anlamak zordur. Bazıları bunu Sa’d bin Ebi Vakkas’ın aşere-i mübeşşereden olması sebebiyle, kendine karşı gös-terdiği tevazu ile açıklamaya çalışmışlarsa da, bu, aşere-i mübeşşerenin diğer efradı hakkında işittiğini inkâr etmesini gerektirmez.

İbn-i Hacer, el-Askalani:

“-Sa’d bin Ebi Vakkas’ın bu ifadesinin, aşere-i mübeşşerenin vefat-larından sonra söylemiş olabileceği ihtimali üzerinde durur ve rivâyette geçen:

      “-Yeryüzünde yürüyen!” ifadesini buna delil gösterir.

Kays bin Ubâd anlatıyor:

“-İçlerinde Resûlullâh (s.a.v)’ın ashâbından bazı kişilerin de bulun-duğu bir ğrubla birlikte Medine Mescidi’nde oturuyordum. Yüzünde huşû eseri bulunan bir adam içeri girdi. Ğrubdan biri:

      “-Bu adam cennetliktir. Bu adam cennetliktir!”dedi.

Adam ğayet kısa iki rekât namaz kıldı, sonra çıktı. Ben de arkasından onu takib ettim. Adam evine girdi, ben de girdim. Bir müddet konuştuk. Adam bana ısınınca, kendisine:

      “-Biraz önce mescide girdiğinde biri senin için şöyle şöyle söyledi” dedim. Bunun üzerine şu cevabı verdi:

“-Sübhânallâh! Hiç kimsenin bilmediği bir şeyi söylemesi doğru değ-ildir. Neden öyle söylediğini sana anlatayım:

“-Resûlullâh (s.a.v) döneminde bir gece rüya görmüştüm, sabahleyin rüyamı Resûlullâh (s.a.v)’e anlattım. Rüyamda, kendimi bir bahçede gör-müştüm. Bu arada bahçenin genişliğini, otlarını ve yeşilliğini de anlattı. Bahçenin ortasında demirden bir direk vardı ki, direğin alt kısmı yerde üst kısmı gökte idi. Tepesinde de bir halka vardı. Bana:

      “-Bu direğe çık!”dendi.

Ben de:

      “-Buna gücüm yetmez!”dedim.

O esnada bana bir minsaf, (râvi İbn-i Avn, minsaf hizmetçi demektir dedi) geldi ve arkamdan elbisemden tutarak kaldırdı. (arkasından tutub nasıl kaldırdığını eliyle de tarif etti) böylece ben direğin tepesine çıktım, halkayı tuttum. Bana:

      “-Halkaya sarıl!”dendi.

Sonra uyandım, baktım ki elim, halkaya (sarılmış gibi) sımsıkı! Bu rüyayı Resûlullâh (s.a.v)’e anlattım. O, şöyle söyledi:

      “-Gördüğün bahçe İslâm’dır. Direk ise, İslâm’ın direğidir. Halka da Urvetü’l-Vuska’dır. Sen, ölünceye kadar İslâm üzere kalacaksın!”

Râvi dedi ki:

      “-Bu Abdullah bin Selâm idi!” 9

Kurra bin Hâlid es-Sedusi el-Basri’nin rivâyeti şöyledir:

“-Aralarında Sa’d bin Mâlik (Ebû Vakkas) ve Abdullah İbn-i Ömer’-in de bulunduğu bir halkada oturuyordum. O sırada oradan Abdullah bin Selâm geçti. Onu göstererek:

      “-Bu adam, cennetliktir!”dediler…

Sonra hadisi aynı şekilde zikreder. Yalnız (minsaf, vasif hizmetçi çocuk demektir) diye geçer. Bunları Buhâri ve Müslim tahric etti.

Müslim’in Haraşa bin el-Hurr’den rivâyeti de şöyledir:

“-Medine mescidinde bir halkanın arasında oturuyordum. Halkada güzel görünüşlü biri de vardı ki o, Abdullah bin Selâm’dı. Abdullah, ora-dakilere güzel bir şey anlatmaya başladı. Sonra Abdullah oradan kalkınca, cemâat şöyle dediler:

      “-Cennet ehlinden birini görmekten hoşlanan, bu adama baksın!”

Bunun üzerine ben:

      “-Mutlaka bu adamı takib edeceğim ve evinin yerini öğreneceğim!” diyerek peşine düştüm.

Adam yürüdü, neredeyse Medine’nin dışına kadar çıktı, sonra evine girdi. Arkasından ben de girmek için izin istedim; izin verdi ve girdim.

Bana:

      “-İhtiyacın nedir ey kardeşimin oğlu?”diye sordu.

Ben dedim ki:

“-Sen mescidden kalkınca, arkandan insanlar şöyle dediler:

      “-Cennet ehlinden birini görmekten hoşlanan, bu adam baksın!”

Bunun üzerine seninle beraber olmak istedim!”

Bana:

      “-Cennet ehlinin kim olduğunu ancak Allâh bilir. Ama onların neden böyle söylediklerini sana anlatayım!”dedi.

“-Ben uyurken, rüyamda bir adam geldi ve:

      “-Kalk!”dedi.

Sonra elimden tuttu. Adamla birlikte bir süre yürüdüm. Giderken sol tarafımda geniş caddeler gördüm. Ben, o tarafa gitmeye davrandım, ama yanımdaki adam:

      “-O tarafa gitme!Çünkü orası solcuların (kitabını soldan alanların) yoludur!”dedi.

Sonra sağ tarafımda da düz geniş caddeler gördüm. yanımdaki bana:

      “-İşte bu sağ tarafa git!”dedi.

Gide gide beni bir dağa getirdi ve bana:

      “-Bu dağa tırman!”dedi.

Ben de çıkmaya koyuldum, ama çıkmak istedikçe kaba etlerimin üzerine düşüyordum. Bunu birkaç defa denedim. Sonra o adam beni bir direğin üst tarafı gökte, alt tarafı yerde idi. Tepesinde de bir halka vardı.

Bana:

      “-Şu direğin üstüne çık!”dedi.

      “-Onun başı gökte, nasıl çıkarım?!”diye itiraz ettim.

O zaman elimden tuttu ve beni yukarıya doğru fırlattı. Direğin tepe-sindeki halkaya sarıldım. Sonra adam direğe bir darbe vurdu ve direk yık-ıldı. Ben de sabaha kadar halkaya yapışmış olarak kaldım. Sabah olunca, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelerek rüyamı anlattım. Bana dedi ki:

      “-Sol tarafında gördüğün yollar, solcuların (ashâb-ı şimâlin, kitabını soldan alacakların) yolları idi. Sağ tarafında gördüğün yollar ise sağcıların (ashâb-ı yemin’in kitabını sağdan alacakların) yollarıdır. Dağa gelince, o şehidlerin yeridir, sen ona ulaşamayacaksın! Direğe gelince, o İslâm’ın direğidir. Halka da, İslâm halkasıdır. Sen, ölünceye kadar o halkaya yapış-makta devam edeceksin!”buyurdular.

Ebû Bürde anlatıyor:

“-Medine’ye gittim, Abdullah bin Selâm’la karşılaştım. Bana:

      “-Evime gelmez misin, sana sevik çorbası ve hurma yedireyim?”dedi

Başka bir rivâyette;

      “-Haydi eve gidelim de, sana, Resûlullâh (s.a.v)’ın içtiği bardaktan içireyim. Ayrıca Resûlullâh (s.a.v)’ın namaz kılmış olduğu seccâdede namaz kılarsın?!”dedi.

Bunun üzerine kendisiyle birlikte gittim; bana sevik çorbası içirdi ve hurma yedirdi. Sonra da Resûlullâh (s.a.v)’ın namaz kıldığı seccâdede namaz kıldım!”

Şube’nin rivâyetinde şu ifadeler de yer alır:

“-Sonra bana:

      “-Sen, fâizin çok yayğın olduğu bir memlekette (Irak’ta) bulunuyor-sun. Eğer bir adamda hakkın olur da, adam sana bir saman çöpü, veya bir arpa tanesi, veya bir yonca ağırlığında bir şeyi hediye verecek olsa, sakın onu alma! Çünkü o, ribâdır!”dedi. 10

Bunları Buhâri tahric etti.

Yahudilerin bir defasından Tevrat’daki Recim âyetini Resûlullâh-’dan saklamaları karşısında Resûlullâh’a bizzatihi bildirerek yalanlarını ortaya çıkaran O dur.

Abdullah bin Selâm (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’e sık, sık bir çok mesele hakkında sorular sorarak ümmetin aydınlanmasını sağlamıştır. Bu bakım-dan Kûr’ân-ı Kerim’de bir çok âyeti kerimenin kendisi hakkında nazil olduğunu beyan edenlerde vardır.

Abdullah bin Selâm (r.a), hali vakti yerinde olduğu halde, Medine çarşısında sırtında bir yük odunla dolaşırdı. Kendisine, durumunun müsait olmasına rağmen niçin böyle yaptığını soranlara:

“-Kibrimden kurtulmak istedim. Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyur-duğunu işittim:

      “-Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan bir kimse, cennete girmeyecektir!”diye cevab verirdi.

Abdullah bin Selâm, Vedâ Haccı’nda bulunduktun sonra, Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatlarından sonra, birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a), devrinde mürtedlerle yapılanlar bazı savaşlara iştirak etmiştir.

İkinci halife Hz.Ömer (r.a)’ın devrinde ise Hz.Ömer’in yanından pek ayrılmamıştır. Hz.Ömer, Cabiye ve Kudüs’e yapmış olduğu ziyaretlerde Abdullah bin Selâm (r.a)’ı yanında götürmüştür. Kudüs’ün fethine ve Cabiye de ki top-lantıya katılmış. Miladi 642 yılında İran Sâsânileriyle yapılan Nihavend Savaşı’nda da bulunmuştur.

Üçüncü halife Hz.Osman (r.a) devrinde Medine de kalarak Şûra Meclisinde bulunmuştur. Halife Osman (r.a)’ın evini kuşatan âsilere mani olmaya çalışmışsada muvaffak olamamıştır. İlk iki halife hakkında övücü sözleri kaynaklarda yer almaktadır.

Abdullah Melik bin Umeyr den:

Abdullah bin Selâm’ın torunu Muhammed bin Yusuf (r.a) Haccac bîn Yusuf’un yanına çıkmak için izin istedi. Kendisine izin verilince içeri girdi ve Selâm verdi. Haccac bin Yusuf, Sedir’de oturan İki adama, gelene yer açmalarını emretti. Adamlar gelene yer açtılar. Muhammed bîn Yusuf oturdu. Oturunca

Haccac ona:

      “-Allah aşkına anlat! Babanın, deden Abdullah bin Selâm’dan nakl ettiği bir şey var mı?”dedi.

Muhammed bin Yusuf:

      “-Allâh iyiliğin versin. Bir sürü olay var, hangisini anlatayım?”dedi.

Zalim Haccac:

      “-Mesela; Mısırlıların halife Osman’ı muhasaralarını anlat!”dedi.

Muhammed bin Yusuf;

      “-Bu olayı biliyorum!”dedi ve anlatmaya başladı:

“-Osman mahsurken, Abdullah bin Selâm onu gördü. Mısırlı asiler kendisine yol verdiler. O da Osman (r.a)’ın huzuruna girdi. İçeri girince

Halife Osman (r.a)’a:

“-Esselâm’ü Aleyke, ya emîri’l-Müminin dedi.

Halife Osman (r.a)’ da :

      “-Ve Aleykümselâm! Niçin geldin Yâ Abdullah bin Selâm?”diye mukabele etti.

Abdullah bin Selâm da:

      “-Burada şehid oluncaya kadar, yahut’da, Allâh-u Teâla seni kurta-rıncaya kadar durmak için geldim. Bana kalırsa, bunlar seni mutlaka şehid edecekler. Eğer şehid ederlerse bu, senin için hayırlı, fakat onlar için fena olur!”dedi.

Halife Osman (r.a):

      “-Benim senden istediğim, çıktığın zaman senin vasıtanla Allâh’ın onları hayra sevk edip, şerlerine engel olmasıdır!”diye mukabele etti.

Abdullah bin Selâm, Halife Osman’ın sözlerine uyarak dışarı çıktı. Asiler kendisini görünce sevinecekleri bir haber getirdiğini zannederek hemen toplandılar. Abdullah bin Selâm’da bir konuşma yaparak Allâh’a hamd-ü sena’dan sonra şöyle söyledi:

“-Aziz ve Celil olan Allâh, Muhammed (s.a.v)’ı müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. Kendisine itaat edeni cennetle müjdeler. Kendisine isyan edeni de cehennemle korkutur. Dinin bütün emirlerine uyanları, müşrikle- rin istememesine rağmen muzaffer kıldı. Sonrada Resûlüne yurtlar seçti. O’na Medine’yi layık gördü. Orasını ona hicret ve iman yurdu yaptı.

Resûlullâh (s.a.v), buraya ayak basalı Melekler Medine’ye itina gös-teriyorlar. Resûlullâh (s.a.v) buraya geldiğinden beri Allâh, sizin, kanla-rınızın dökülmesini önledi. Yüce Allâh, Muhammed (s.a.v)’i hak din ile gönderdi. Hidayete erenler, sadece yüce Allâh’ın yardımı ile doğru yolu bulurlar. Sapıtanlarda deliller ve apaçık beyanlardan sonra sapıtmış olur-lar. Hiçbir Mazeret ile süremezler.

Tarih’te öldürülen her peyğamber için yetmiş bin savaşçı öldürül-müştür. Öldürülen her halife için de otuz beş bin savaşçı öldürülmüştür. Onun İçin, bu İhtiyarı öldürmekte acele etmeyin. Vallahi, onu kim öldür-ürse kıyamet günü Allâh kendisini eli kesik ve felçli olarak huzuruna çıkarır. Bilmiş olun ki, çocukların hakları babalarında hakları olduğu gibi ihtiyarın da sizde hakkı vardır!”

Bu konuşma üzerine asiler ayağı kalkarak:

      “-Yalan söylüyorsun Yahudi! Yalan söylüyorsun Yahudi!”diye ona bağırdılar. Abdullah bin Selâm onlara :

“-Vallâhi siz yalan söylüyorsunuz! Günah işliyorsunuz! Ben, Yahudi değilim. Sadece Müslümanlar’dan biriyim. Allâh Resûlü ve mü’minler böyle biliyorlar. Yüce Allâh benim hakkımda şu âyeti kerimeleri indirdi:

      “-De ki, sizinle benim aramda hakiki şahid olarak Allâh kafidir. Bunu, ilahi kitablardan bilgisi olanlar da bilirler!” 11

      “-De ki, eğer Kûr’ân Allâh tarafından gönderildiğinde; siz, ona inanmadınız, fakat İsrail oğullarından bir kişi, O Kûr’ân'ın benzeri başka bir kitaba istinaden ona iman ettiyse ve sizde ona inanmayı ğururunuza yediremedinizse, zulmetmiş olmaz mısın!” 12

Daha sonra da Hz.Osman’ın şahadetini anlattı!” 13

Abdullah bin Selâm (r.a), Hz.Osman’ın evini kuşatan âsilere engel olmaya çalışmış, ama başarılı olamamıştır.

Dördüncü halife Hz.Ali (r.a)’na başta biat etmemiş, ama onun Irak’a gitmemesi ve Hz.Âişe (r.a) ile mücadeleye girişmemesi için kendisine şöyle telkinlerde bulunmuştu:

      “-Resûlullâh’ın minberinden ayrılma! Eğer sen onu bırakırsan, bir daha onu asla göremeyiz!”

Hz.Ali (r.a) onun için şöyle dedi:

      “-Bizden olan iyi bir adamdır!”

Hz.Ali (r.a) ile Muâviye bin Ebû Süfyân arasında meydana gelen savaşta odundan bir kılıç alıb Medine’de uzlete çekilmişti, denilir.

Abdullah bin Selâm’dan 25 hadis rivâyet edilmiştir. Rivâyet eden-lerin başında oğulları Muhammed ile Yusuf olmak üzere Ebu Hüreyre, Enes bin Mâlik, Atâ bin Yesâr, Basra Kadısı Zürare bin Evfâ ve diğer bazı kişiler kendisinden hadis rivâyet etmişlerdir.

Buhâri ve diğer muhaddisler. Ondan hadis nakletmekte hiç tereddüt göstermemişlerlerdir. Ayrıca Peyğamberler tarihi, kâinatın ve insanın yaratılışı, Fiten Melâhim ve kıyamet alâmetlerine dir kendisine nisbet edilen bazı bilgiler İslâm âlimleri tarafından nakledilmiştir. İsrâiliyet’ın karıştığı bu nevi rivâyetler onun Sika ve Adl vasıflarının reddedilmesi için bir sebeb teşkil etmez.

Nitekim Cerh ve ta’dil kitablarında kendisine herhangi bir tenkid yöneltilmez. Bununla birlikte, Resûlullâh’a nisbet etmediği bilgi ve rivâ-yetlerinde İslâm öncesi kültürüne dayandığını göz önünde bulundurmak, ona isnad edilen haberlerin doğruluğunu araştırmak, ayrıca adının istismar edilmiş olabileceğini dikkate almak gerektir.

Abdullah bin Selâm’a nisbet edilen bazı risâleler zamanımıza kadar gelmiştir. Resûlullâh (s.a.v)’e sorduğu sorularla bunlara verilen cevabları ihtiva eden ve birçok yazması bulunan el-Mesâ’il’i Kahirede basılmıştır. Büyüye dair üç sayfalık bir risalesi ile Resûlullâh’ın kavli ve fiili bazı sünnetlerini içine alan başka bir risalesi ve Daniel peyğamber’e nisbet edilen kitabtan aldığı bazı parçalar ise yazma halindedir. 14

Abdullah bin Selâm (r.a) Hicri 43. Miladi 663. yılda Medine de ağır bir hastalık döneminden sonra vefat eder. Vasiyeti üzerine çok sevdiği Hz.Osman’ın Kabrinin yanına Cennetü’l-Bâki’ye defnedilir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- Âl-ı İmran-113-114 
2- Şuarâ-196-197 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-80-81 
4- Tefsir-i İbn-i Kesir-2-521 
5- Al-ı İmran-113-114 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-81-87 
7- Ahkaf-10 
8- Camiu’l-Usûl-Ashâbın Faziletleri-14-211-No-6,624-Buhâri-Menâkıbu’l-Ensâr-19-Müslim-Fed-âilu’s-Sahâbe-33-147 
9- Camiu’l-Usûl-14-214-No-6.625-Buhâri-Menâkıbu’l-Ensâr-19-Müslim-Fedâilu’s-Sahâbe-33-148-150 
10- Camiu’l-Usûl-14-214-218-No-6.625-Buhâri-Menâkıbu’l-Ensâr-19- 
11- Rad-43 
12- Ahkaf-10 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1858 
14- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-1-135