Hâtib Bin Ebi Beltea

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’nın doğum yeri ve tarihi bilinmemekte, fakat ölüm tarihi Hicri 30. Miladi 650 yılında Medine’de vefat etmiştir. Kendisi Yemen’in Kâhtan kabilesinden olup, genç yaşında Yemen’den Mekke’ye gelmiştir. Beni Esed kabilesinin halifi yeminlisi olmuş ve burada evlenmiştir.

Hâtib Bin Ebi Beltea

Hâtib Bin Ebi Beltea
حَاطِــبُ بْــنُ أبـِـي بَـلْــتَــعَــة


 Baba Adı    :    Ebû Beltea, bin Amır.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Miladi 586 da Yemen Kahtan’da doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 30. Miladi 650 yıllarında altmış beş yaşlarında Medine’de vefat etti. Kabri, Medine’de Cennetü’l-Baki de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Güzel yüzlü, oldukça yakışıklı ve biçimli bir görünüşe sahib idi.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Abdurrahman, Abdullah, ve Muhammed.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye gibi,
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, Medine, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Hâlid bin Rehile ile din kardeşi idi.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Hâtıb bin Ebi Beltea Amr bin Umeyr bin Seleme bin Sa’b bin Sehl bin el-Atik bin Sa’ad bin Raşid bin Ceziyle bin Lahm bin Adiy. Halifi Beni Esed bin Abduluzza dır.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Abdullah, Ebû Muhammed
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.


Hâtib Bin Ebi Beltea'nın Hayatı


Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’nın doğum yeri ve tarihi bilinmemekte, fakat ölüm tarihi Hicri 30. Miladi 650 yılında Medine’de vefat etmiştir. Kendisi Yemen’in Kâhtan kabilesinden olup, genç yaşında Yemen’den Mekke’ye gelmiştir. Beni Esed kabilesinin halifi yeminlisi olmuş ve burada evlenmiştir. Bir çok evlat sahibi de olmuştur. Ayrıca kendisinin Necm ve Adiy Kabilesinden olduğu da rivâyet edilmektedir.

Bazı kaynaklarda ise şöyle anlatılır:

İbn-i Ebi Beltea; diye de anılır. Altmış beş yaşlarında vefat ettiğine dair rivâyetlere bakarak Milâdi 586 yılı civarında doğduğu söylenebilir. Aslen Yemenli olub babası Ebû Beltea’nın adı; Amr bin Raşid bin Muâz el-Lehmi şeklinde de zikredilmiştir. Zübeyr bin Avvam’ın müttefiki halifi olan babasının Beni Mezhic’den olduğuna dair rivâyetler varsa da, kaynakların çoğu onu Lahmi diye zikreder. Ubeydullah bin Humeyd bin Züheyr’ın kölesi olduğu ve kendisini mükâtebe yolu ile âzad etmesi için kararlaştırdıkları ücreti Mekke’nin fethi günü ödediği de rivâyet edilir.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’ın İslâmiyetten önce Câhiliye devrinde ata iyi binmesi ve güzel şiir söylemesiyle tanınan ve ilk Müslümanlardan olan Hâtib (r.a)’ın Habeşistan ülkesine hicret etmeyib Mekke’de kaldığı anlaşılmakta Resûlullâh’ın hicrete izin vermesiyle kölesi Sa’d’ıda yanına alarak Zübeyr bin Avvam ile birlikte Medine’ye hicret ettiği bilinmek-tedir. Medine’ye hicret edince burada Münzir bin Muhammed (r.a)’in evinde kalmıştır. Resûlullâh (s.a.v)’de Medine’ye hicret ettiğinde onu Ensâr’dan Hâlid bin Rahile ile din kardeşi olarak ilan etmiştir.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), çok kuvvetli bir imana sahib, saf kalbli, temiz, vefâkar ve çok iyilik sever, oldukça cesur bir sahabe idi. Bedir Ğazvesi’nde bulunan Hâtib bin Ebi Beltea (r.a), Uhud Ğazvesi’nde Resûlullâh (s.a.v), tarafından Ayneyn dağına veya diğer adıyla okçular tepesine yerleştirilen elli okçudan biride oydu. Savaşın seyri Müslüman-ların âleyhine dönünce Resûlullâh’ın yanına geldi. Onun yaralandığını ve dişinin kırıldığını görünce çok hiddetlenerek bunu yapan Utbe bin Ebi Vakkas’ı öldürüb, sonra başını kesib Resûlullâh’a getirdi. Beni Mustalik Seferi’nde Müslümanlar susuz kalınca, Resûlullâh (s.a.v), ona hemen bir kuyu kazmasını emretti. Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), Hendek Savaşı’na katılmış, Hudeybiye’de yapılan Bey’atü’r-Rıdvan’da bulundu. 1

Hudeybiye sulh anlaşmasından sonra Hicri 6. Miladi 628 yıllarının sonlarında Resûlullâh (s.a.v), Hâtıb bin Beltea (r.a)’nı bir tebliğ mektubu ile Bizans Rum İmparatorluğuna tabi olan Mısır Mukavkısı Cüreyc bin Mina’ya elçi olarak gönderdi. Olayın tafsilatı şöyledir:

Hâtıb bin Beltea (r.a)’ın İskenderiye Hükümdarına gönderilişi:

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’ın İskenderiye Hükümdarı Mukavkıs’a gönderilişi Hicri yedinci yılın Muharrem ayındadır. Veya altıncı yılın son ayı olan Zilhicce ayındadır. Resûlulâh’ın İslâmiyete dâvet etmek üzre Hükümdarlara birer mektubla gönderdiği altı elçiden birisi’de Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a) idi. Resûlullâh (s.a.v), onu, İskenderiye Hükümdarı, ve, Kıbtilerin büyüğü Mukavkıs’a göndermişti. Resûlullâh (s.a.v) onu İsken-deriyeye göndermeden önce:

      “-Ey insanlar! Ecr ve sevabını Allâh ödemek üzre, şu Mektubu Mısır Hükümdarına hanginiz götürür?”diye sorunca,

Hâtıb bin Ebi Beltea sıçrayıb ayağa kalktı ve Resûlullâh (s.a.v)’e doğru vardı:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, götürürüm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Hâtib! Bu, vazifeni, Yüce Allâh, senin için hakkında mübarek kılsın!”buyurdular.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), o mektubu, Resûlullâh (s.a.v)’den aldı. Vedâ edib evine gitti. Hayvanının çulunu, kolanını sıkılaştırdı. Âilesi ile de vedâlaştıktan sonra yola çıktı.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), önce Mısır’a gitti. Mukavkıs’ı orada bula-mayınca, İskenderiye’ye gitti. İskenderiye’ye varınca, Mukavkıs’ın saray kapıcısının yanına vardı. Ne için geldiğini ona haber verdi. Kapıcı Hâtıb bin Ebi Beltea’ya çok hürmet etti. Onu hiç bekletmedi. Mukavkıs, o sıra-da deniz üzerinde bir mecliste bulunuyordu. Hâtıb bin Ebi Beltea, bir sandala binib Mukavkıs’ın meclisi hizasına kadar vardı. Resûlullâh’ın mektubunu, baş ve şehâdet parmağı arasına alarak ona gösterdi. Mukav-kıs, mektubu görünce, Hâtıb bin Ebi Beltea’yı önüne getirmelerini adam-larına emr etti. Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), Mukavkıs’ın huzuruna varınca, Mukavkıs, Resûlullâh (s.a.v)’ın mektubunu, Hâtıb bin Ebi Beltea’ın elin-den aldı. Mukavkıs, Resûlullâh (s.a.v)’ın mektubunu okuttu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Mektubu:

“-Bismillahirrahmanirahim,

Allâh’ın kulu ve Resûlü Muhammed (s.a.v)’den Kibtilerin Büyüğü Mukavkıs’a! Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara selâm olsun! İmdi, ben seni İslâm dâvetile Müslümanlığa dâvet ediyorum. Müslüman ol, selâmeti bul da, Allâh, sana ecir ve mükâfatını iki kat versin! Eğer, bu dâvetimi kabul etmez, ondan kaçınırsan, Kibtilerin günahı senin boynuna olsun!

De ki: Ey ehl-i kitab! Geliniz aramızda ve aranızda eşid ve ortak bir kelimede birleşelim de, Allâh’dan başka ilah tanımayalım. O’na hiçbir şeyi eş ortak tutmayalım. Allâh’ı bırakıb da, birbirimizi Rab diye tanımayalım. Buna rağmen, onlar, bu dâvetten yüz çevirir iseler Siz şahid olunuz ki, bizler, muhakkak, Müslümanlarız! deyiniz!” 2

Resûlullâh (s.a.v)’ın mektubu okununca, Mukavkıs, Hâtib’e:

      “-Hayırlı olsun!”dedi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a) der ki:

İskenderiye Hükümdarı Mukavkıs, haber gönderib beni yanına getirtti. Patriklerini, askeri kumandanlarını, devlet adamlarını’da yanına topladı. Bana:

      “-Ben, anlamak istediğim bazı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım!”dedi.

      “-Buyurunuz, konuşalım!”dedim.

Mukavkıs:

      “-Bana haber ver: senin Efendin, bir Peyğamber değil midir?”diye sordu.

      “-Evet, O, Allâh’ın Resûlü’dür!”dedim.

Mukavkıs:

      “-O, böyle, gerçekten bir Peyğamber idiyse, kendisini öz yurdundan çıkarıb başka bir yurda sığınmak zorunda bırakan kavminin âleyhinde ne için beddua etmedi?”diye sordu.

Ben de ona:

      “-Sen, İsâ İbn-i Meryem’ın Resûlullâh olduğuna şehâdet edersin değil mi? O, gerçekten Peyğamber olduğuna göre, kavmi, kendisini yaka-layıb asmak istediği zaman, Yüce Allâh, Onu dünya semasına kaldırıb yüksel-teceğine, kendisi, kavminin helâk edilmeleri için Allâh’a dua etse olmaz mıydı?!”dedim

Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet sustuktan sonra:

      “-Sözünü tekrarla!”dedi.

Tekrarladım. Mukavkıs, yine sustu. Sonra da:

      “-Güzel söyledin, Sen, hâkim birisin, yerli yerince konuşuyorsun. Hâkim olan, yerli yerince konuşanın da yanından geliyorsun!”dedi

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a) Mukavkıs’a:

“-Senden önce, burada bir adam, kendisinin en yüce Rab olduğunu iddia etmiş, o, Firavun, kavmine:

      “-Ben, sizin en yüce Rabbinizim!”diyerek bağırmıştı.

Yüce Allâh. Onu, dünya ve âhiret azabı ile yakalayıb cezalandırdı. Sonra, ondan intikam aldı. Sen, senden başkasından ibret al da, başkasına ibret olma!”dedi.

Mukavkıs:

      “-Bizim için bir din vardır. Biz, bu dinimizi, ondan daha hayırlısı olmadıkça, bırakmayız!”dedi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

“-Senin bağlı bulunduğun ve daha hayırlısı olmadıkça, bırakamaya-cağını söylediğin dininden daha hayırlı olan din, hiç şübhesiz, İslâmiyet-dir. Biz, seni, Allâh’ın dinine, İslâmiyete dâvet ediyoruz ki, Yüce Allâh, din olarak insanlara onu yeterli kılmıştır. Dahası da yoktur! Bu en son Peyğamber Muhammed (s.a.v), İslâmiyete, yalnız seni değil, bütün insan-ları dâvet etti. onlardan, kendisine karşı en katı, en sert ve kaba davranan-lar, Kureyş müşrikleri oldu. O’na karşı en azğın düşmanlığı da, Yahûdiler yaptılar. İnsanlardan, O’na yakınlık gösterenler ise Hirıstiyanlar oldu.

Hayatım üzerine yemin ederim ki, Mûsâ Peyğamber, nasıl İsâ Peyğamberi haber vermiş ve O’nun geleceğini müjdelemiş ise; İsâ Peyğamber’de, Muhammed (s.a.v)’ı, öylece haber vermiş ve O’nun gele-ceğini müjdelemiştir. Bizim, seni, Kûr’ân’ı kabule dâvet etmememiz, senin Tevrat’a bağlı olanları İncil’i kabule dâvet etmen gibidir. Her peyğamber, bir kavme yetişmiş olub o kavm, O Peyğemberin Ümmetin-den sayılmış, O Peyğambere itaat edenler de, o ümmete katılmıştır. Sen ise, bu Peyğambere yetişenlerdensin!

Biz, seni, İslâm dinine dâvet etmekle, İsâ Peyğamberin dininden men’ ediyor değiliz. Belki, onunla, onun gerçek tebilğatıyla amel ve hareket etmeni sana teklif etmiş oluyoruz!”dedi.

Mukavkıs:

      “-Ben, bu Peyğamberin işini, dinini inceledim. Gördüm ki: O’nda ne dünyadan el etek çekilmesi emr ediliyor, ne de, merğub ve makbul olan şeyler yasaklanıyor. Kendisini de, ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz, ne de, ğaibden haberler aldığını iddia eden, yalancı bir kâhin olarak bulmuş değilim. Fakat, kendisin de benim bulduğum: ğaibi, gizli kapalı şeyleri keşf edib haber vermek gibi Peyğamberlik alâmetleridir. Bununla beraber, ben, biraz daha düşünmek isterim!”dedi

Mukavkıs, Resûlullâh (s.a.v)’ın mektubunu alıp fil dişinden bir kutu içine koydu. Kutuyu mühürledi ve bir cariyesine verdi.

Mukavkıs’a Gönderilen Mektubun Son Zamanlarda Ele Geçisi:

Hicretin 1267. yılında Mısır’ın Ahmim beldesinde eski bir manastır-daki Kıbt kitabları arasında bulunan ve Resûlullâh (s.a.v)’ın Mukavkıs’a gönderdiği mektub olduğu anlaşılan mektub Abdülmecid Han tarafından satın alınarak İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi’nde Mukaddes Emânetler bölümünde saklanmaktadır. Mektub; 16 X 19cm. eb’dında, kahve rengi bir deri üzerinde siyah mürekkeble yazılmış olub on iki satırdır. Mektub-un altında Resûlullâh (s.a.v)’ın mührü bulunmaktadır. Mektubta yer yer güve yenikleri ve delikleri vardır.

Mukavkıs, bir gece haber saldı, Hâtıb bin Ebi Beltea’yı huzuruna getirtti. Mukavkıs’ın yanında Arabça tercümanından başka kimse yoktu. Mukavkıs, Hâtıb’a:

      “-O’nun hakkında soracağım şeylere doğru cevab verir misin? Ashabı’nın arasından, Sahibinin seni seçib gönderdiğini biliyorum. Ben, sana üç şey soracağım!”dedi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

      “-İstediğin şeyi sor. Ben, sana ancak doğruyu söyeleceğim!”dedi.

Mukavkıs:

      “-Muhammed, insanları, nelere dâvet ediyor?”diye sordu.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

      “-Yalnız Allâh’a ibâdet etmeye dâvet etmeye dâvet ediyor. Gecede, gündüzde beş vakit namaz kılmayı emr ediyor. Ramazan orucunu tutmayı ve Beytullâh’a hac etmeyi, verilen sözde durmayı emr ediyor. Ölmüş hayvan etini yemekten ve kandan men ediyor!”dedi

Mukavkıs:

      “-O’nun şekil ve şemâlini (fiziki yapısını) bana târif et!”dedi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), kısaca târif etti.

Mukavkıs:

      “-Anlatmadığın daha bazı şeyler kaldı: gözlerinde azıcık kırmızılık, arkasında, iki omuzu arasında da, Peyğamberlik hâtemi, mührü vardır. Kendisi merkebe biner, harmani giyer, hurma ve az etli kemikle geçinir. Amucaları ve amca oğulları tarafından korunur!”dedi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

      “-Bunlar da, O’nun sıfatıdır!”dedi.

Mukavkıs:

“-Ben, gelecek bir Peyğamber daha kaldığını biliyordum. Fakat, O’nun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Çünkü, daha önceki Peyğamber-ler, hep oradan çıkmışlardı. Gerçi, son Peyğamberin, Arabistan’da, sertlik darlık, yoksulluk ülkesinde çıkacağını da, kitablarda görmüştüm. Allâh’ın Kitabında sıfatlarını yazılı bulduğumuz Peyğamberin zuhuru zamanı da, tam bu zamandır. Biz, O’nun vasfını: iki kız kardeşi bir nikâh altında birleştirmez, hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez. Fakirler, yoksul-larla oturur, kalkar! Diye de kitabta yazılı bulmuştuk. O’na uymak husus-unda Kibtiler beni dinlemezler. Ben, saltanatımdan da, ayrılmaya kıyma-yacağım, bu hususta çok cimriyimdir.

O Peyğamber, ülkelere hâkim olacak, kendisinden sonra da, Sahâbi-leri bu meydanlarımıza kadar gelib konacaklar. En sonunda şuradakilere ğalebe çalacaklardır. Ben, Kıbtilere, bundan ne bir kelime anarım, ne de, hiç kimseye bu konuşmamı bildirmeyi isterim!”dedi.

Mukavkıs, Arabça yazı yazan bir yazıcı çağırdı. Resûlullâh (s.a.v)’ın mektubuna şöyle bir cevab yazdırdı:

“-Bismillahirrahmanirrahim.

Muhammed bin Abdullah’a, Kıbtilerin Büyüğü Mukavkıs’dan! Selâm olsun Sana! Bundan sonra arz ederim ki: mektubunu okudum. Mektubunda andığın ve beni dâvet ettiğin şeyleri anladım. Gelecek bir Peyğamber daha kaldığını biliyor ve fakat, O’nun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Elçini ağırladım. Sana, Kıbtiler katında mevkileri yüksek iki cariye ile elbiseler gönderdim. Binmen için Sana birde, katır hediye ettim. Selâm olsun Sana!”

Mukavkıs, bundan fazla ne bir şey yaptı, ne de, Müslüman oldu.

Mukavkıs, Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’a:

      “-Sahibinin yanına dön! O’nun için hediyeler: iki cariye, iki binit hayvanı bir katır ile bir merkeb, bin miskal altın, yirmi kat Mısır işi ince elbise ve daha başka hediyeler gönderilmesini emr ettim! Ey Hâtıb! Senin için de, yüz dinar ve beş kat elbise verilmesini emr ettim. Yanımdan ayrı-lıp git. Sakın, Kıbtiler, senin ağzından tek kelime bile işitmesinler!”dedi.

Mukavkıs, Resûlullâh (s.a.v)’e ayrıca billur bir kadeh, kokulu bal, sarık, kabati Mısır keten kumaşı, öd, misk gibi güzel kokular, güzel bir kutu içinde sürmelik, gül yağı, tarak, makas, misvâk, ayna, iğne ve iplik de, hediye etti.

Mukavkıs, Hâtıb’a Resûlullâh (s.a.v) hakkında:

      “-Sürme kullanır mı?”diye sormuştu.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a) da:

      “-Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde, hazerde aynayı, sürme-danlığı, tarağı, misvâkı yanından ayırmaz!”demişti.

Mukavkıs’ın, Resûlullâh’a hediye olarak gönderdiği iki cariye den: Mariye ile kız kardeşi Sirin idi. Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), yolda, bu iki kız kardeşe Müslüman olmalarını teklif etti. Onlar da Müslüman oldular.

Mariye’yi Resûlullâh (s.a.v) kabul etti. Sirin’i de, Hassân bin Sâbit’e verdi. Resûlullâh’ın oğlu Hz.İbrahim, bu Mariye’den doğdu. Katır ile merkeb, en iyi cins binit hayvanlarındandı. Katıra Düldül, Merkebe de, Ufeyr veya Yafur adı takıldı. Her ikisi ğri tüylü idi. O güne kadar Arab-istan’da ak tüylü katır görülmemişti. İslâm’da ilk görülen ak tüylü katır, Düldül oldu. Resûlullâh (s.a.v), hediye edilen billûr kadehle de, su içerdi.

Hâtıb bin Ebû Beltea (r.a)’nın bildirdiğine göre: kendisi, Mukavkıs-’ın yanında kısa bir müddet, beş gün kaldı ve son derecede ağırlandı. Halbuki, yabancı heyetler, Mukavkıs’ın yanında bir ay ve bir aydan da, fazla kalmakta idiler. Hâtıb, beş gün kaldıktan sonra Mukavkıs’ın ülke-sinden ayrıldı. Mukavkıs, Hâtıb’ı, Ceziretü’l-Arab’a kadar korumak için askerler yolladı. Bu askerler, Arabistan’a ayak bastıkları sırada, Şam’dan Medine’ye gitmekte olan bir kafileye rastladılar. Hâtıb bin Ebi Beltea, Mukavkıs’ın askerlerini geri çevirib o kafileye katıldı.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), hediyelerle Medine’ye gelib kavuştu. Resûlullâh (s.a.v), Mukavkıs’ın gönderdiği hediyeleri kabul etti. Hâtıb, Mukavkıs’ın sözlerini Resûlullâh’a anlattı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Esirgediği saltanatı ise, kendi-sinde kalmayacak!”buyurdu.

Gerçektende öyle oldu. Hz.Ömer’in hilafeti döneminde İskenderiye feth edilerek İslâm hakimiyetine geçti. Mukavkıs zimmi sıtatüsüne alındı.

Mukavkıs, Resûlullâh (s.a.v)’e bir de doktor göndermişti.

Resûlullâh (s.a.v) doktora:

      “-Ev halkının yanına dönebilirsin. Çünkü, biz, acıkmadıkça, yemek yemeyen bir kavimiz. Yemek yediğimiz zaman da, onu doyuncaya kadar yemeyiz!”buyurdular. 3

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), Aslen Kureyşli değildi. Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıkları görünce, orada bulunan akrabalarını âilesi ve çoluk çocuğunun hayatlarından endişe duydu. Kureyş’in bazı ileri gelen-lerine olayı haber verirse onların bundan memnun kalıb belki yakınlarını himaye edeceklerini düşündü. Resûlullah (s.a.v)’ise, yaptığı hazırlıkları karşı tarafın bilmesini istemiyor, sanki Hayber’e doğru sefer yapacağının işaretini veriyordu. Resûlulâh’ın asıl maksadını kendilerine açtığı birkaç sahabiden biri olan Hâtıb (r.a), Kureyş’in ileri gelenlerine hitaben yazdığı mektub’u o sırada Medine’ye gelen Ebû Leheb’in cariyesi Sare’ye verdi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’ın Mekkelilere Mektubu:

Resûlullâh (s.a.v)’ın, Mekke üzerine yürüyeceği sırada, Ashab’dan Hâtıb bin Ebi Beltea, Kureyşilere hitâben bir yazı yazarak Resûlullâh’ın kendileri hakkında verdiği kararını bildirmek istedi. Hâtıb (r.a), yazısını: Safvan bin Ümeyye, Süheyl bin Amr ve İkrime bin Ebi Cehl’e verilmek üzere yazdı. Yazısında şöyle dedi:

      “-Resûlullâh, ğazaya çıkacağını halka bildirdi. Kendisinin sizden başkasına gitmek isteyeceğini sanmıyorum. Size gönderdiğim yazımla, yanınızda benim bir iyilik ve minnet elimin bulunmasını arzu ettim!”

Başka rivâyetlere göre: Hâtıb (r.a), mektubunda şöyle dedi:

      “-Resûlullâh (s.a.v), geceler gibi karaltılı, seller gibi akan ordusuyla size doğru yönelmiş, geliyordur. Allâh’a yemin ederim ki: O, size, yalnız başına bile gelecek olsa, Allâh, muhakkak yardım edib O’nu, size ğalib kılacaktır. Çünkü, Allâh, O’na yaptığı va’di yerine getirecektir! Hiç şübhesiz, Allâh, O’nun dostu ve yardımcısıdır!”

Veyahut şöyle dedi:

      “-Muhammed (s.a.v), savaşa hazırlanmış bulunuyor. Amma size karşı, amma sizden başkasına karşıdır. Hazırlıklı ve uyanık olmanızı size tavsiye ederim!”

Veyahut şöyle dedi:

      “-Hâtıb bin Ebi Beltea’dan Mekkelilere! Resûlullâh, sizin üzerinize yürümek istiyordur. Tedbirinizi alınız!”

Veyahut şöyle dedi:

      “-Muhammed (s.a.v), size doğru geliyor dur!”

Veyahut şöyle dedi:

      “-Hiç şübhesiz, Muhammed (s.a.v), Ashabıyla birlikte gelib sizinle savaşmak istiyordur! Tedbirinizi alınız!”

Veyahut şöyle dedi:

      “-Hâtıb bin Ebi Beltea’dan Mekkelilere! Bundan sonra derim ki: Muhakkak, Muhammed (s.a.v), sizin üzerinize yürümek istiyordur! Tedbirinizi alınız ve hazırlanınız!”

Bazı râvilerin, yazı muhtevasını kısaltarak nakil etmiş oldukları göz önünde tutulunca, bu yazılarda geçen sözlerin hepsinin, Hâtıb (r.a)’ın yazısında yer almış olduğunu kabul etmekte bir engel yoktur.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), bu mektubu, bir kadına verdi. Rivâyete göre: kadın Müzeyne’lerdendi. Müzeynelerin’de Arc halkından Kenud adında bir kadındı. Kendisi, Ebû Amr bin Seyfi bin Hâşim’ın Veya Ebû Leheb’ın âzadlı cariyelerindendi, Sâre diye anılırdı. Sâre, Medine’ye Resûlullâh’ın yanına geldiği sırada Resûlullâh, Mekke’yi fetih hazırlığı ile uğraşıyordu. Resûlullâh (s.a.v), Sâre’ye:

      “-Müslüman olarak mı geldin?”diye sordu.

Sâre:

      “-Hayır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Muhacir olarak mı geldin?”diye sordu.

Sâre:

      “-Hayır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Öyle ise, ne için geldin?”diye sordu.

Sâre:

      “-Sizler, köle âzadlayıcılarsınız, Aşiret sahibisiniz! Bir takım köle âzadlayıcılar da Bedir günü ölüb gittiler. Ben, son derece muhtaç duruma düştüm. Bana yiyecek ve binecek veresiniz, beni giydirib kuşatasınız diye yanınıza geldim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Şarkı söylemelerin, ağıt yakmaların, seni ihtiyaçtan kurtarmadı mı?”diye sordu.

Sâre:

      “-Yâ Muhammed! Kureyşiler, kendilerinden bir çok kimseler öldür-üldüğünden bu yana şarkı dinlemeyi bıraktılar. Bedir vak’ası’ndan sonra, benden, bir şey söylememi isteyen olmadı. Ben de, şarkı söylemeyi, ağıt yakmayı bıraktım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Abdülmuttâlib oğullarını, Sâre’ye yardıma teşvik etti. hemen, onu giydirib kuşattılar. Bir de hayvan bulub bindirdiler. Yol azığını koydular. Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), Sâre’nin yanına vardı. Ona, on altın ile bir elbise verdi. Bunlar, Kureyşilere yazdığı mektubu ulaştır-ma ücreti idi. Hâtıb, Sâre’ye:

      “-Bunu elinden geldiği kadar gizli tut! Mekke’ye giderken de, ana yoldan gitme! Çünkü, yol üzerinde bekciler var! Sen, dağ yolları ve geç-idlerinden başka bir yol tutub Mahacca’nın solundan Fuluk içine, Akik yoluna doğru git!”dedi.

Sâre, mektubu, başına yerleştirdikten sonra, üzerinden saçlarını bölükler halinde örerek gizledi. Kureyşilere teslim etmek üzre yola çıktı.

Hâtıb bin Ebi Beltea’ın bu uyğunsuz tutum ve davranışı hakkında Resûlullâh’a gökten haber geldi. Resûlullâh (s.a.v); Hz.Ali ile Zübeyr bin Avvam ve Mikdad bin Esved’e veya Ebû Mersed’ül Ğanevi’ye:

      “-Acele gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, orada, yanında bir mektub bulunan, hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Metubu, ondan alınız ve bana getiriniz! Kadını, serbest bırakınız. Mektubu, vermek iste-mezse, boynunu vurunuz!”buyurdu.

Hah; Mekke ile Medine arasında, Medine’nin Hamrâü’l-Esed yakı-nında bir yer olub Medine korularındandır. Hah bahçesi, Hamrâü’l-Esed-’in sol yanında, Akik vadilerinin önünde, Zülhuleyfe (B’ir-i Ali) yakınla-rında, Medine’ye yakın bir uzaklıktadır.

Hz.Ali (r.a) ve arkadaşları, durmadan atlarını koşturarak Hah bahçe-sine varıb kavuştular. Orada yolcu bir kadına rastladılar. Resûlullâh, onlara: devesinin üzerinde giden bir kadının, Hâtıb bin Ebi Beltea tara-fından müşriklere yazılan ve Resûlullâh’ın kendilerine doğru gelmekte olduğunu Mekkelilere haber veren bir sahife’yi yanında taşımakta oldu-ğunu haber vermişti. Hz.Ali ve arkadaşları kadına:

      “-Yanında götürmekte olduğun mektub nerede?”diye sordular.

Kadın:

      “-Benim yanımda, mektub falan yok!”dedi.

Bunun üzerine, kadının devesini ıhdırdılar. Kadını, devenin üzerin-den indirdiler. Eşyasını aradılar. Hiçbir şey bulamadılar. Kadın, yemin ederek inkâr da bulununca, geri dönecek gibi oldular.

Hz.Ali (r.a):

      “-Allâh’a yemin ederim ki: ne Resûlullâh (s.a.v) yalanlanır ne de, biz yalanlanırız! Sen, bu yazıyı, bize ya kendiliğinden çıkarırsın, ya da seni soyar, ararız!”dedi.

Kılıcını sıyırdı:

      “-Yâ mektubu çıkarırsın, ya da kılıcı, tepene indiririm!”dedi.

Hz.Ali (r.a)’ın, elbiseyi soymaya başladığını, ve işi, sıkı tuttuğunu görünce, kadın:

      “-Siz, Müslüman değil misiniz?”dedi.

Hz.Ali ve arkadaşları:

      “-Elbette Müslümanız. Fakat, Resûlullâh (s.a.v), bize, senin yanında mektub bulunduğunu söyledi!”dediler.

Bunun üzerine, kadın, Hz.Ali’ye:

      “-Yüzünü, başka yana çevir!”dedi.

Hz.Ali (r.a), yüzünü çevirdi. Kadın, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu, oradan çıkarıb Hz.Ali’ye verdi. Mektubu Resûlullâh (s.a.v)’e getirdiler. Mektub’un, müşriklerden bazı kişilere, Hâtıb bin Ebi Beltea tarafından gönderilmiş olduğu görüldü.

      “-Yâ Resûlallâh! Hâtıb, Allâh’a, Resûlullâh’a ve Mü’minlere hâinlik etmiştir!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), haber gönderdi. Hâtıb’ı çağırttı. Hâtıb gelince, mektub kendisine okundu. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hâtıb! Bu mektubu tanıdın mı?”diye sordu.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bunu sen mi yazdın?”diye sordu.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Hâtıb! Bu, ne iş?! Sen, bunu, ne için yaptın?”diye sordu.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a):

“-Yâ Resûlallâh! Bu husuta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben, Kureyşiler içinde yanaşma bir kişiyim. Aslım Kureyşlerden değildir. Yanındaki Muhacirlerin Mekke’de âilelerini ve mallarını koruyacak akra-baları var. Ben ise, Kureyş cemâatı içinde ne soyu, ne de kabilesi olan bir kişiyim. Üstelik, çoluk çocuklarım da onların aralarında bulunmaktadır. Ben, bunu, onlara bir iyilik edeyim, kendilerini minnet altında bırakayım da oradaki ev halkımı korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptı-ğım veya İslâmiyetten sonra küfre rıza gösterdiğim için yapmış değilim!

Yâ Resûlallâh! Vallâhi, ben, Allâh’a ve Resûlüne iman etmişim ve dinimi aslâ değiştirmemişimdir. Ben, Müslüman olduğumdan beri Allâh hakkında hiçbir şübheye dümemiş, küfür yoluna hiç sapmamışımdır. Müşriklerden ayrıldığımdan beri kendilerine hiçbir sevgi de beslememiş-im dir. Fakat, ev halkım hakkında endişe duyduğum için, onların yanında bir iyiliğimi bulundurmak istedim.

İyi biliyorum ki: yüce Allâh’ın, onlara indireceği azab karşısında benim mektubum kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak, gelecek azabdan onları kurtarmayacaktır! Yâ Resûlallâh! Ben, bu iyiliği, çoluk çocuğumla malıma onlardan gelebilecek zararlardan, Allâh, belki, bunula korur diye yapmak istedim! Muhacir ashâbından hiç biri yoktur ki orada, kavm ve kabilesinden bazı kimseler bulunsun da Yüce Allâh, onun ev halkını ve malını onlarla korumamış olsun!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Doğru söyledin!”buyurdu.

Yanındaki ashâbına da:

      “-O, size doğru söyledi! Bunun hakkında hayırdan başka bir şey söylemeyiniz!”buyurdu.

Hâtıb (r.a)’ın, Mekke’deki ev halkından maksadı, annesi idi.

Hz.Ömer (r.a), kendisini tutamıyarak Hâtib (r.a)’e:

      “-Allâh, seni kahr etsin! Sen, hem Resûlullâh (s.a.v)’ın dağ yollarını tuttuğunu görüyorsun, hem de Kureyş müşriklerine, O’nun gelmekte olduğu hakkında haber salıyorsun!”diyerek çıkıştı.

Resûlullâh (s.a.v)’e şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu adam, Allâh’a, Resûlullah’a ve Mü’minlere de hâinlik etmiştir. Yâ Resûlallâh! Bırak beni de, şu münafık’ın boynunu vurayım?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İzin verecek olursam, onu öldürecek misin?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Evet! Bana, izin verirsen öldürürüm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Hayır! Bu kişi, Bedir Savaşı’nda bulunanlardan değil midir? O, Bedir Savaşı’nda bulunan Bedir Ashâbı’ndandır! Bedir Savaşı’nda bulun-muş olan bir adamı, sen nasıl öldürürsün?! Ne bilirsin? Belki de, Allâh, Bedir Savaşı’na katılmış olanlara, Bedir günüde bakıb:

      “-Siz, istediğinizi, yapınız! Ben, sizi bağışlamışımdır! Cennet, size vâcib olmuş, siz, cennete girmeyi hakk etmişsiniz!” buyurmuştur, dedi.

Hz.Ömer’in gözleri yaşlarla doldu ve:

      “-Yüce Allâh ve Resûlü, daha iyi bilir!”dedi.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a) Hakkında Âyetlerin İnmesi:

Yüce Allâh, Hâtıb (r.a)’ın bu tutum ve davranışları münasebetiyle indirdiği âyetler de onu ve Mü’minleri şöyle uyarmıştır:

“-Ey İman edenler! Benim de, sizin de düşmanınız olan kim-seleri sakın dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri, Rabbiniz Allâh’a inandığınızdan dolayı Resûlü ve sizi yurdunuzdan sürüb çıkardıkları halde, siz, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Eğer, benim yolumda cihad için, ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, içinizde onlara sevgi beslemezsiniz? Oysa ben, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden, kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.

Şayet onlar, size karşı zafe elde ederlerse, size düşman kesilecek-ler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten hepinizin kâfir olmanızı istemektedirler.

Kıyamet günü ne yakınlarınız, ve ne de çocuklarınız, size fayda vermezler. Çünkü, Allâh aranızı ayırır. Allâh yaptıklarınızı görendir.

İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir misal vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki:

      “-Biz, sizden ve sizin Allâh’dan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz, bir tek Allâh’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret meydana gelmiştir!”

Yalnız İbrahim’in babasına:

      “-Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allâh’dan gelecek hiçbir şeyi gidermeye gücüm yetmez!”demesi hariç.

      “-Rabbımız! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz ancak sanadır! Rabbımız! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Onlara bizleri mağlub etme! Bizleri bağışla! Ey Rabbımız! Yeğane ğalib ve hikmet sahibi ancak sensin!”

Andolsun, onlarda sizden Allâh’ı ve ahiret gününü arzulayan-lara güzel bir örnek vardır. Kim tersine giderse şübhesiz yüce Allâh, zengindir, hamd’e layık olandır.

Olur ki, Allâh, düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Yüce Allâh gücü yetendir. Allâh çok bağışlıyan çok merhamet edendir.

Allâh, sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınız-dan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten onlara adil davranmaktan men’etmez. Çünkü Allâh Adalet yapanları sever.

Allâh, sizi ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınız- dan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselerle dost olma-nızı men eder. Kim onlarla dost olursa işte onlar kendilerine yazık edenlerdir!” âyetleri nazil oldu. 4

Yukarıda ki âyetlerin bu olaydan dolayı nüzül sebebi olduğu, ayrıca bir kölesinin Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a)’ı Resûlullâh (s.a.v)’e şikâyet edib onun cehennemlik olduğunu söylemesi üzerine Resûlullâh (s.a.v)’in:

      “-Yalan söylüyorsun! O, cehenneme girmeyecek! Çünkü o, Bedir ve Hudeybiye’de seferlerine katıldı!” karşılığını verir. 6

Âyetin hitab şeklin de:

“Yâ Eyyühellezine Amenü!”demesi ise; Hâtıb’ın imanına Allâh’ın şehâdeti olarak yorumlanmıştır.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), daha sonra, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Mekke fethine, Huneyn Ğazvesi’ne, Tâif Kuşatması’na, Tebük Seferi’ne, Vedâ Haccı’na iştirak etmiştir. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatında en çok üzü-lenlerden biri de Hâtıb (r.a) idi.

Resûlullâh (s.a.v)’in vefatından sonra ilk halife Ebû Bekr (r.a)’ın devrinde Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), tekrar Mısır Mukavkıs’ına elçi olarak gönderildi. Ebû Bekr (r.a)’in hilafetinin son, Ömer (r.a)’in hilafetinin ilk zamanlarına rastlayan elçilik vazifesini gayet iyi yapan, Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), Mukavkıs ile bir anlaşma imzalamaya muvaffak oldu. Bu anlaşma Amr İbn-i’l Âs tarafından Mısır’ın fethine kadar geçerli oldu.

Hâtıb bin Ebi Beltea (r.a), Mısıra elçi olarak gönderilmesinde muh-temelen yaptığı ticari seferler dolaysıyla bu ülkeyi iyi tanımasının, ve ayrıca güzel bir görünüm, güzel yüzlü, oldukça yakışıklı ve biçimli bir görünüşe sahib oluşu, ayrıca Biat-ı Rıdvan ehl-i oluşu, çok kuvvetli bir hitabete ve ses tonuna sahib oluşu, kıvrak bir zekâya, ikna kabiliyetine ve hazır cevab oluşundan dolayı, özellikle elçilik ve diplomasi görevlerini hakkı ile yerine getirmiştir.

Hâtıb bin Ebi Belta (r.a), Medine’de iken ticaret ile meşgul olduğu, hatta bir aşçı dükkanına sahib olduğundan oldukça zengin olmuştu. Vefat ettiği zaman büyük bir servet geride bırakmıştır. 4000 dinardan fazla para, bir ev ve birçok mal bıraktığı rivayet edilir.

Kendisinden ancak bir kaç hadis rivâyet edilen Hâtib (r.a), hakkındaki bazı rivâyetleri oğlu Abdurrahman ve torunu Yahyâ vasıtasıyla gelmiştir. Hicri 30. Miladi 650 yıllarında altmış beş veya yetmiş yaşlarında iken Medine’de vefat etti. Cenâze işlemleriyle Hz.Osman (r.a), bizzat meşgul olmuş ve namazını Halife Hz.Osman (r.a) bizzat kendisi kıldırmıştır. 7

Kabri, Medine’de Cennetü’l-Baki Kabristanlığında dır.


Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-16-444
2- Âl-i İmran-64
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-74-83
4- Müntehine-1-9
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-191-199
6- Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe-36-162- Tirmizi, Menakıb-59-3864
7- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-16-444-445


Diğer Sahabe Hayatları


Cüveyriye Bint-i Haris Bin Ebi Dırar►

Cüveyriye bint-i Hâris bin Ebi Dırâr (r.a) validemiz, takriben Miladi 605. yılda, Nübüvvetten beş yıl önce, Müreysi Kuyusu denilen Mekke ile Medine arasında ki Beni Mustalık Oğulları yurdunda dünyaya gelmiştir.


Cüveyriye Bint-i Ebu Süfyan►

Cüveyriye bint-i Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Resûlullâh’ın baldızı ve kadın sahâbidir. Annesi Ebû Süfyân’ın Hind bint-i Utbe’den doğan kızı olup doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir


Cüveyriye bint-i Ebi Cehl►

Cüveyriye bint-i Ebi Cehl, Mekke’de dünyaya geldiği rivâyet edilir. Ancak doğum tarihi bilinmemektedir. Babası: Amr bin Hişam diğer namıyla ise, Ebû Cehl’dir. Annesi: Erva bint-i Ebû’l İs bin Ümeyye bin Abdüşems’tir.