Habbâb Bin Eret

İslâm tarihinde dokuz tane Habbâb adında meşhur sahabe vardır. Bunların isimleri:1-Habbâb, Mevla Fâtıma bint-i Utbe, bin Rebia 2-Habbâb Mevla Utbe bin Ğazvan 3-Habbâb Ebû Urfuta 4-Habbâb bin Amr,

Habbâb Bin Eret

Habbâb Bin Eret
خَــبَّـا بُ بْــنُ اْلأ رَت


 Baba Adı    :    Eret bin Cendel bin Sa’d.
 Anne Adı    :    Ümmü Siba’ bint-i Abduluzza el-Huzai’dir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 586.yılda Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 37. Miladi 657 yıllarında Küfe’de vefat etti. Kabri, Küfe’de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Orta boylu büyük başlı büyük sakallı iki omuz arası genişçe Mesleği demirci idi.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Abdullah bin Habbâb.
 Kızları    :    İsmini bilemediğimiz bir kızı vardı.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, gibi bir çok seferler.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, Medine Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    32 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Cebr bin Atik, veya, Hırâş bin Simme, veya onun âzadlısı, Temim ile kardeş ilan edildiği de rivayet edilir.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Habbâb bin Eret bin Cendele bin Sa’d bin Huzeyme bin Kâ’b bin Sa’d bin Zeydülmenat bin Temim et-Temimi.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Abdullah, Ebû Muhammed, Ebû Yahya
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.



Habbâb Bin Eret Hayatı



İslâm tarihinde dokuz tane Habbâb adında meşhur sahabe vardır. Bunların isimleri:1-Habbâb, Mevla Fâtıma bint-i Utbe, bin Rebia 2-Habbâb Mevla Utbe bin Ğazvan 3-Habbâb Ebû Urfuta 4-Habbâb bin Amr, ed-Devsi 5-Habbâb el-Huzâi 6-Habbâb es-Sâib’in babası 7-Habbâb Ebû Atâ 8-Habbâb ez-Zebidi 9-Bizim burada anlatmaya çalışacağımız Habbâb bin Eret (r.a)’dır. Bazen bunların hayat serüvenleri biribirilerine karıştırılır. Özellikle bunlardan ikisi, Utbe bin Ğazvan’ın kölesi Habbâb ile, Habbâb bin Eret’dır. Habbâb bin Eret’in künyesi: Ebû Yahya, Ebû Muhammed, veya Ebû Abdullah olarak da kaydedilir.

Habbâb bin Eret (r.a) aslen, Temim kabilesinden olmakla beraber, Câhiliye döneminde büyük bir ihtimalle, Irak taraflarında esir alınıb, Mekke’de satıldığı ve sonunda Ümmü Enmâr bint-i Sibâ’ el-Huzâiyye adlı bir kadının kölesi olduğu için Huzâi nisbesi ile’de anılır.

Müslüman olduklarını ilk defa açıklayanlar arasında, Hz.Ebû Bekr, Bilal-i Habeşi, Suheyl-i Rûmi ve Ammar bin Yâsir’in yanlarında o da bulunuyordu. Habbâb bazı siyer kaynaklarında altıncı, bazı kaynaklarda ise, yirminci Müslüman olarak zikredilir. Mesleği demirci idi. Okuması yazması olan bir kişiydi. Okuma yazma bildiği için, yeni Müslümanlara yeni nâzil olan âyetleri öğretirdi.

Başka bir rivayette ise şöyle anlatılır:

Habbâb bin Eret (r.a)’ın babası Eret bin Cendel, İslâmdan önce cahiliye döneminde Irak’ın Küfe köyleri halkından olup, Rebi’alardan bir cemaat tarafından yapılan bir baskında esir edilerek Hicaza getirilerek köle olarak satıldı. Beni Zührelerin müttefiki olan Huzaâ’lar dan Siba’ bin Abdüluzza’nın eline geçmişti. Siba’ bin Abdüluzza’da onu kızı Ümmü Enmar’a hediye eder. O da onu daha sonra azad ettiği nakl edilir. Annesi ise; Ümmü Siba’ bint-i Abdüluzza, el-Huzai’dir. Annesi olan Bu kadın, Mekke’de kadın sünnetçisi idi.

Habbâb bin Eret’ın, mesleği demirci idi, kılıç yapardı. Habbâb (r.a), İslâma ilk girenlerden yani, Sabikun-u evvelindendir. Dar-ı Erkam’dan önce iman etmişti. Resûlullâh (s.a.v), onun, çalıştığı demirci dükkanına gider, onunla konuşur görüşürdü. O, günlerde henüz azad edilmemişti. Habbâb (r.a), Müslümanlığını açıklamaktan çekinmeyen dininden döndü-rülmek için Mekkede ağır işkencelere uğratılan himayecisi olmayan zayıf Müslüman’lardan’dı.

Kendisine her türlü işkenceleri yaparlardı. Ona, demirden zırh göm-lekleri giydirilir, en sıcak günde güneş altında tutulur, veya, yerde ateşler yakılır. Ateş köze dönüşüncede sırtı üzerine ateş közüne yatırılıp onun göğsüne basılır. Ateş sönünceye dek, veya yer soğuyuncaya dek öylece işkence yapılırdı. 1

Mekke müşrikleri onu çıplak eder dikenler üzerine yatırıp yerlerde sürürlerdi. Öyle ki, bazen kızğın taşlara yatırıp ona küfrün gereği olanları söyletmek isterlerdi. Fakat, ona söyletemezlerdi. Bir gün müşrikler onu yakalayıp düz bir yerde ateş yakıp ateş közleri üzerine sırt üstü yatırıp göğsünün üzerine çıktılar. Ateş sönübte soğuk küle dönünceye kadar bas-tırdılar. Öylece tutub inkar etmesini beklediler. Ancak o inkar etmedi.

Yıllar geçtiği halde Habbâb (r.a)’ın sırtından yanık izleri kaybol-madı. Hz.Ömer (r.a)’ın halifeleliği sırasında Habbâb (r.a)’a müşriklerden çektiği işkenceleri sormuştu.

Habbâb bin Eret (r.a):

      “-Yâ Emiri’l-Mü’minin! Sırtıma bak!”deyip ridasını açınca halife Hz.Ömer (r.a) irkildi ve:

      “-Ben, bu güne kadar böylesini görmemiştim!”dedi.

      “-Yâ Emiri’l-Mü’minin! Benim için ateş yakılır, ve o ateşe atılırdım. O ateşi ancak benim etim tenim ve yağım söndürürdü. Fakat söyletemez-lerdi bana söyletmek istediklerini!”

Sahibesi Ümmü Enmâr bint-i Sibâ dahi ateşte kızdırdığı bir demirle soğuyuncaya kadar Habbâb’ın başını dağlardı. Habbâb (r.a), Resûlullâh’a dayanamayıp bu durumu arz edince.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ım! Habbâb’a yardım et!”diye dua ettiler.

Bu dua’nın tesiriyle, kendisine işkence yapan Ümmü Enmâr bint-i Sibâ’ gün geldi, başından bir derde tutulup köpeklerle ulumaya başladı. Derdine çare aradı. Hekimler ona:

      “-Başını dağlat, kurtulursun!”dediler.

Bunun üzerine Habbâb’a gelir aynı şekilde başını dağlattırırdı.

Habbâb (r.a)’a müşriklerden Esved bin Abdi Yağus’da çok işkence yapardı. Hem de en ağır işkenceleri ona reva görürdü.

Habbâb bin Eret (r.a) anlatıyor:

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v) Kâbe’nin gölgesinde kaftanını (bürde) yastık yapmış ona dayanmış olduğu halde yanına vardık. Müşriklerin yap-tıkları işkence ve sıkıntılardan dert yandık.

      “-Yâ Rasûlallâh! Allâh’a bizim için dua etsen, bizim için yardım dilesen. Dinimizden döndürülmekten korkuyoruz. Yâ Resûlallâh! Bizim için yardım duası etmez misin?!”

Resûlullâh’ın yüzünün rengi değişti yüzü al al olduğu halde doğru-lup oturdu ve şöyle dedi:

“-Vallâhi, sizden önceki Mü’minlerden bir kimse yakalanır, kendisi için yerde bir çukur kazılır. O kimse, o çukura dizlerine kadar gömülür sonra bir testere ile başından aşağı gövdesi ikiye biçilerek bölünür. O kişi dininden dönmezdi! Veya, demir taraklarla eti sinirleri kemiğinden tara-narak alınır, o kişi, ıh bile demez dininden dönmez, dininde ısrarla devam ederdi. Allâh’dan korkunuz! Hiç şübhesiz, Allâh, sizin için fethler ihsan edecektir. Vallâhi Allâh, bu işi mutlaka tamamlayacaktır!

Bu işin, mutlaka hükmü yerine getirilecektir. O, denli ki, hayvanına binmiş bir kimse San’a ile Hadramevt arasında gidecekte Allâh’dan ğayri hiç kimseden korkmayacak. Ancak, varsa sadece koyunları için kurtlar-dan endişe duyacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz!” 2

Sa’d bin Ebi Vakkas anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte, sadece altı kişilik bir grub idik.

Müşrikler:

      “-Onları yanından uzaklaştır. Ne fayda gelir onlardan sana!”dediler

“-Onların kasdettikleri Ben, İbn-i, Mes’ud, Huzeyl kabilesinden biri, Bilal-i Habeşi, ve ismini unuttuğum iki kişiydi. Resûlullâh (s.a.v) acaba Allâh, ne buyurur? diye düşünmeye başlamıştı ki, şu âyet indi

      “-Sabah akşam Rablarının rızasını isteyerek rablarına dua edenleri yanından kovma!” 3

Abdullah ibn-i Mes’ud (r.a)’dan:

“-Bir grub Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelmişti. Resûlullâh (s.a.v)’in yanında ise, Süheyl, Bilâl, Habbâb, Ammar bin Yâsir, ve bir kısım fakir Müslümanlar bulunuyordu.

Kureyşli müşrikler:

      “-Kavmin arasından bunları mı seçtin? Biz, bunlara mı uyacağız? Yoksa Allâh’ın kendilerine ihsan ettiği kişiler bunlar mıdır? onları yanın-dan uzaklaştır. Belki o zaman sana uyarız?!”dediler.

Bunun üzerine şu âyetler indi:

      “-Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kûr’ân’la uyar. Ondan başka bir dost ve aracıları yoktur. Umulur ki Allâh’dan sakınırlar. Sabah akşam rablerinin rızasını isteyerek, O’na yalvaranları yanından kovma! Onların yaptıklarından sen, senin yaptıklarından da onlar, sorumlu değil ki, onları kovasın. Eğer, bunu yaparsan, zulmedenlerden olursun!” 4

Habbâb bin Eret (r.a) Hz.Ömer’in hidayetine vesile olanlardandır. Fatıma bint-i Hattab (r.a), ve kocası Said bin Zeyd (r.a) çok daha önceleri, yani İslâm’ın ilk zamanlarında Müslüman olmuşlardı. Fakat Müslüman-lıklarını gizli tutuyorlardı. Özellikle, abisi Hz.Ömer’den ve Hz.Ömer’in mensub olduğu Adiy bin Kâ’b oğulları âilesinden. Nuaym bin Abdullah Nahham o da Müslüman olmuş, fakat bunu gizli tutuyordu. Kavminden korkuyordu. Habbâb bin Eret (r.a), Fâtıma bint-i Hattab (r.a)’a gelip gidip Kûr’ân-ı Kerim okuyor, okutuyordu. (O tarihlerde henüz hicab ayetleri nazil olmamıştı)

Bir gün Hz.Ömer, Resûlullâh (s.a.v), ve O’nun ashâbı’ndan bazılarına saldırmak için kılıcını kuşanmış olarak evinden çıkmıştı ki, kendisine Resûlullâh (s.a.v) ve ashâbı’ndan kırk kişiye yakın kadın ve erkeğin Safa Tepesi’nin yakınında bir evde (Darü’l-Erkam) toplandıkları haberi veril- mişti. Darü’l-Erkam da, Resûlullâh (s.a.v) ile, amcası Hz.Hamza (r.a), Ebû Bekr (r.a), Ali (r.a), ve Habeşistan’a hicret etmemiş Mekke’de oturub kalan Müslümanlardan bazıları bulunuyordu.

Nuaym bin Abdullah, Hz.Ömer’e rast geldi. Ona:

      “-Yâ Ömer! Nereye böyle?” deyince,

Hz.Ömer:

“-Kureyşilerin işlerini darma dağın eden akılları akılsızlık sayan. Dinlerini ayıplayan. ilahlarına dil uzatan, şu ata dinini bırakıp, yeni din tutan, Muhammed’e gitmek istiyorum.

Nuayım bin Abdullah ona:

      “-Neden? Onu öldürmek istiyorsun. Vallâhi ey Ömer, nefsin seni aldatmıştır. Yani sen Muhammedi öldürünce Abdi Menaf oğullarının seni yeryüzünde serbest gezer, dolaşır bırakacağını mı sanıyorsun? Sen kendi ev halkına dönsen de onların işleri üzerinde dursan olmaz mı?”dedi.

Hz.Ömer:

      “-Sen ne demek istiyorsun?...Ev halkın sözleri ile neyi kastediyorsun be adam!” dedi.

Nuaym bin Abdullah, ona:

      “-Enişten, amcan oğlu, Said bin Zeyd, bin Amr’ı ve kız kardeşin Fatıma bint-i Hattab’ı kastediyorum. Vallahi ikisi de Müslüman oldular. Muhammed’e uydular. Onun dinine girdiler, sana önce onlarla ilgilenmek düşer!”dedi.

Hz.Ömer:

      “-Öyle mi?” dedi.

Nuaym bin Abdullah da:

      “-Evet öyle!”dedi.

Hz.Ömer eve, hemen geri döner kız kardeşi ve eniştesi (amcasının) oğlu Said bin Zeyd’ in evine kadar gitti. O sırada onların yanına Habbâb bin Eret ve onun yanında da içinde Tâha Suresi yazılı bulunan bir sahife bulunuyor ve onu, onlara okuyordu. Onları bir müddet gizlice dinledi, Yürüyerek onların yanına doğru yavaş, yavaş gizlice yürümeye başladı. Hz.Ömer’in ayak seslerini tıkırtısını duyunca:

      “-Eyvah Ömer!”dediler.

Habbâb bin Eret hemen evin bir köşesine saklandı. Fatıma bint-i Hattab da içinde Kûr’ân’ın Tahâ sûresi’nin yazıldığı o sayfayı hemen alıp sakladı. Hz.Ömer içeriye girdiği zaman Habab’ın Kûr’ân seslerini işitmiş idi. Onlar ne kadar saklansalar da, Hz.Ömer, onların seslerini duymuştu. Hemen içeriye girdi, ve, onlara:

      “-Az önce işitmiş olduğum şey ne idi?”diye sordu.

Fâtıma bint-i Hattab (r.a), ve Eniştesi:

“-Şey, sen bir şey mi dedin? Bir şey yok hiç bir şey duymadın.

Hz.Ömer:

      “-Evet duydum! Bana verin, nedir o duyduklarım. Vallâhi ikinizde Müslüman olub Muhammed’e uyduğunuzu ve O’nun dinine girdiğinizi haber aldım!”dedi.

Hemen eniştesi Said bin Zeyd’in üzerine çullandı. Fatıma Hatun kalkıb onu kocasının üzerinden ayırmak için atıldığında, Hz.Ömer vurup Fâtıma’nın başını yardı. Hz.Ömer bunu yapınca kanlar içinde kalan bacısı Fâtıma bint-i Hattab (r.a):

      “-Evet, biz, Müslüman olduk!”

Eniştesi de aynı şeyleri söylüyordu:

      “-Evet, biz, Allâh’a ve Resûlüne iman ettik! Sen yâ Ömer, istediğini bize yap!”dediler.

Hz.Ömer, kız kardeşinin kanlar içindeki halini görünce pişman oldu. Yaptığı ve yapmak istediklerinden vazgeçerek kız kardeşine şefkatle yanaşarak:

      “-Bacım! O, demin okuduğunuz şeyi ben merak ediyorum. Şu sayfayı bana’da okuyun. Ne olur, bende duymak istiyorum.Bakıb da anlamak için bir bakayım. Haydi bacım!”

Fâtıma bint-i Hattab (r.a):

      “-Hayır yâ Ömer! Biz senin O sayfayı yırtmandan bir şey yapmandan korkarız!”

Hz.Ömer:

“-Korkma! Ben, onu okuduktan sonra geri vereceğim. Yemin ederim ki, onu size geri vereceğim! Bunun üzerine Fâtıma bint-i Hattab (r.a), onun Müslüman olacağını umarak:

      “-Ey kardeşim! Sen, putlara tapıyorsun. Pissin (yani temiz değilsin) halbuki O, Kûr’ân-ı Kerim ayetlerinin yazılı olduğu bir sayfaya pâk olan-dan başkası dokunamaz!”dedi.

Hz.Ömer:

“-Peki deyib kalktı yıkandı geldi.. Fatıma Hatun ona sayfayı verdi. Sayfada Tahâ sûresi yazılı idi. Hz.Ömer sûreyi baş tarafından okumaya başladı. Okudu, okudu. Taha sûresi’nin 15. ve 16. âyetlerine gelince:

      “-Bu sözler ne güzel ne kadar değerli!”demekten kendisini alamadı.

Habbâb bin Eret (r.a), bunu duyunca umutla saklandığı yerden çıktı. Yanlarına kadar geldi. Hz.Ömer’e:

      “-Vallâhi Allâh’ın Resûlü’nün duasının sana hidayeti nasib edece-ğini umuyorum!”dedi.

Hz.Ömer de:

      “-Nasıl, nasıl?”dedi.

Habbâb bin Eret (r.a):

“-Bak, dün Allâh’ın Resûlü (s.a.v)’den şöyle işittim:

      “-Ey Allâh’ım! İslâm’ı Ebû’l-Hakem bin Hişam (Ebû Cehl) ve Ömer bin Hattab ile güçlendir!”diyerek dua etmişti.

      “-Ya Ömer! Allâh’dan kork, Allah’dan!”dedi.

Hz.Ömer, Habbâb bin Eret’e:

      “-Yâ Habbâb ! Sen, bana Resûlullah’ın bulunduğu yeri göster, göster de, yanına varayım. Müslüman olayım!”dedi.

Hz.Ömer hemen kalkıb kılıcını kuşandı. Sonra Dar-ı Erkam’a doğru yürüdüler. Ve, Dar-ı Erkam’a vardılar, kapıyı çaldı.

      “-Kim O?”

Ashâb’dan bir zat, Bilâl-i Hâbeşi, kalkıp kapının tahta aralığından baktı, ve Hz.Ömer’i kılıcını kuşanmış tam teçhizat kapının önünde durur bir halde gördü. Korktu, ve hemen Resûlullâh (s.a.v)’e gitti.

      “-Yâ Resûlallâh! Ömer İbn-i Hattab! Tam teçhizatlı olarak kapının önünde duruyor!”dedi.

Hz.Hamza (r.a):

      “-Ona izin verin! Yâ Resûlallâh! Eğer, hâyır için geldiyse hoş geldin der, bol, bol iyilik yaparız. Yok, eğer kötülük için gelmişse onu kılıcıyla öldürürüz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona izin veriniz!”buyurdu.

Bilâl (r.a), kapıyı açtı. Resûlullâh (s.a.v) herkesten evvel davrandı. Dışarıya çıkıb Ömer’e doğru yürüdü, ve, kuşağı’ndan ridası’ndan tutub kendine doğru çekerek:

      “-Yâ Ömer! Ey İbn-i Hattab! Ne getirdin? Vallâhi Allâh’ın sana bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum!”buyurunca

“-Hz.Ömer:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Ben, Allâh’a, Allâh’ın Resûlüne ve O’na indi-rilene iman etmek üzere buradayım. Bana İmanı, İslâmiyet’i öğret!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’u Ekber!”diye tekbir getirince

Dar-ı Erkam’da ki, Ashâb-ı Güzin anladılar, Ömer’in İslâm oluşuna onlarda hep bir ağızdan:

      “-Allâh’u Ekber!”diye tekbir getirdiler.

Tekbir sesleri Mekke’nın yollarında duyuldu, ve, Ömer ibn-i Hattab, artık, İslâm’ın Nur’u Ömer’di. 5

Şa’bi anlatıyor:

Habbâb bin Eret, Ömer bin Hattab’ın huzuruna girdi. Hz.Ömer (r.a) onu, kendi yerine oturttu ve:

      “-Yer yüzünde bu yere, bir adam hariç, bundan başka hiç kimse layık değildir!”dedi.

Habbâb, Hz.Ömer (r.a)’a:

      “-Kimdir, O, Ey Mü’minlerin emiri?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bilâl-i Hâbeşi!”dedi

Habbâb bin Eret (r.a):

      “-Bilâl, benden daha layık değildir. Çünkü, müşriklerin içinde onu koruyanlar vardı. Ama, beni koruyan hiçbir kimse yoktu. Bir gün müşrik-lerin beni yakalayıb bir ateş yakarak onun içine attıklarını iyi hatırlarım. Sonra, bir adam geldi ayağını göğsüme dayadı. Yalnız sırtım toprağa temas ediyordu!”dedi.

Sonra sırtını açtı. Hakikaten yanıklarla doluydu.

Şa’bi anlatıyor:

Hz.Ömer, Bilâl’e müşriklerden çektiği eziyetleri sordu. Habbâb bin Eret (r.a) atılarak:

“-Sırtıma bak! Yâ Emiri’l-Mü’minin dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bu günkü gibi görmemiştim!”dedi.

Habbâb bin Eret:

      “-Beni, içine atmak için bir ateş yakmışlardı. Onu, ancak sırtımın eriyen yağları söndürüyordu!”dedi. 6

Habbâb bin Eret (r.a), demirciydi. Yaptığı birkaç kılıcı, Kûr’ân’da Ebter diye nitelendirilen Âs bin Vâil’e satmış, fakat parasını alamamıştı. Âs bin Vâil, Habbâb (r.a)’a dinini terk etmedikçe borcunu ödemeyeceğini söyleyince:

Habbâb bin Eret (r.a):

      “-Senin ölüb tekrar dirildiğini görmedikçe bu işi yapmam!”demiş

Âs bin Vâil de:

      “-O halde, kıyamet gününde gel, o gün benim malım da olacak, evlâdım da, o zaman öderim!”diye alay etmişti.

Habbâb bin Eret (r.a) bunu şöyle anlatıyor:

“-Ben demirciydim, müşrik Âs bin Vâil’den alacağım vardı, onu almak için gittiğimde, Âs bin Vâil bana:

      “-Yemin ederim. Muhammed’e küfretmezsen veya dininden dönmez isen borcunu vermeyeceğim!”dedi.

Ben de:

      “-Hayır Allâh’a yemin olsun! Ben asla Muhamme’de küfretmeye-ceğim!”dedim.

Âs bin Vâil:

      “-Ben ölüb tekrar dirilirsem o zaman mallarım ve çocuklarım olursa gelirsin sana borcumu veririm!”dedi.

Bunun üzerine şu âyetler nazil oldu:

“-Âyetlerimizi tanımayıb da:

      “-Bana mutlaka mal’da evlat da verilecek’tir!”diyeni gördün-mü? Böyle diyen ğaybe mi vakıf oldu ki? Yoksa esigeyen Allâh’dan bir ahid mi aldı? Hayır hayır biz onun ne dediğini yazarız. Onun azabını da uzun uzadıya uzatırız!” 7

Habbâb bin Eret (r.a) Müslüman olduktan sonra inancını açıkla-maktan çekinmeyen sahabelerden biridir. Onun bu davranışı ilk önceleri müşrikleri rahatsız etmiyordu. Ancak, Mü’minlerin sayıları arttıkça bu onları rahatsız etmeye başladı. Hemen, sahipsiz insanlardan başlayarak baskı ve işkencelere başladılar. Habbâb’ın Mekke’de hiç kimsesi yoktu. Dolaysıyle, en ağır işkence ve cefâyı, o, ve onun gibi olanlar, çekiyordu. Habbâb bin Eret (r.a) müşriklerin işkencelerinden dolayı Medine’ye hicret etmek mecburiyetinde kaldı.

İlk hicret eden muhacirlerden olan Habbâb bin Eret (r.a), Medine’ye hicret edince bazı bekâr Müslümanlarla birlikte Külsüm bin Hidm (r.a)’in evine misafir oldu, ve Külsüm (r.a)’ın Bedir Ğazvesi’nden önce vefatına kadar onun evinde kaldı. Daha sonra diğer kimsesiz Muhacirlerle birlikte Sa’d bin Ubâde’nin evine geçti. Resûlullâh (s.a.v), Muhacirlerle Ensâr’ın arasında kardeşlik bağı kurduğu zaman, Habbâb (r.a) ile Cebr bin Atik’i din kardeşi ilan ettiğini açıkladı. Habbâb’ı Hırâş bin Simme veya onun âzadlısı, Temim ile kardeş ilan ettiği de rivayet edilir.

Habbâb (r.a), Medine devrinde, Resûlullâh (s.a.v) ile hemen hemen bütün ğazvelere katıldı. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke fethi, Huneyn, Taif, Tebük, Seferleri gibi bir çoklarına iştirak etti. Resûlullâh (s.a.v) ile Vedâ Hacc’ına katılıb, O’nun vefaatının üzüntüsünü yaşadı.

Hz.Ebu Bekr (r.a)’ın devrinde irtidat hadiseleri ile savaşmış Suriye üzerine yapılan seferlere katıdı. Hz.Ömer (r.a) devrinde de Habbâb (r.a), bir çok seferlere iştirak etmiştir. Bilhassa İran bölgesi’nin fethinde canla başla mücadele ederek savaşmıştır. Onun bu samimi mücadelesini duyan halife Hz.Ömer, onu övmüştür.

Habbâb bin Eret’in kızı anlatıyor:

“-Babam, bir ğazveye çıkarken bize sadece bir koyun bıraktı.

      “-Eğer, onu sağmak isterseniz Suffe ashabı’na götürün!”demişti.

Koyunu götürdük, baktık ki, Resûlullâh (s.a.v) oturuyordu. Koyunu tuttu arkasına geçerek.

      “-En büyük kabınızı getirin!”buyurdu.

“-Gittim, içinde hamur yoğurduğumuz leğenimiz den başka bir şey bulamadım. Onu getirdim. Resûlullâh (s.a.v), leğeni dolduruncaya kadar süt sağdı.

Bana:

      “-Gidin içiniz! Komşularınızada verin. Bir daha sağmak isterseniz bana getirin!”buyurdular.

“-Biz tekrar Resûlullâh (s.a.v)’e götürüp getirmeye tereddüt ediyor-duk. Babam gelinceye kadar onu otlattık. Babam gelince onu tutup sağdı. Bu sefer normal sütü çıktı. Bunun üzerine annem:

      “-Koyunumuzu mahvettin!”dedi.

Babam:

      “-Oda ne?”deyince,

Annem:

      “-Onun sütü bu leğeni doldurur du!”dedi.

Babam:

      “-Onu kim sağıyordu ki?”diye sordu.

Annem:

      “-Resûlullâh (s.a.v)!”

Babam:

      “-İnandırdın! Vallahi, O’nun elleri benimkinden kat kat çok daha bereketlidir!”dedi. 8

Habbâb bin Eret anlatıyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bizi bir müfrezeyle yola çıkarmıştı. Yolda susa-dık. Yanımızda da hiç su yoktu: Hemen o anda birimizin devesi çöktü. Gördük’ki memesi su tulumu gibi şişmişti sütünden içtik ve susuzluğu-muzu giderdik!” 9

Hz.Osman (r.a), devrinde aynı şekilde hizmetlerine devam etmiştir. Meydana çıkan fitne ve fesatlara karışmamıştır. Hz Ali (r.a), devrinde ise Küfe şehrine yerleşti. Sıffın Savaşı’na katılmamıştı, çünkü savaş esnasında çok ağır hasta idi nitekim tedavisi için yapılan bütün çabalar sonuç vermedi

Yahya bin Ca’de anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v)’ın ashâbı’ndan bir ğrub insan gelib, Habbâb bin Eret (r.a)’a:

      “-Müjde, yâ Ebâ Abdullah! Kevser havzı başında Resûlullâh (s.a.v) ile buluşacaksın!”dediler.

Habbâb (r.a), içinde oturduğu evi ve eşyayı göstererek:

      “-Durum böyleyken mi nasıl olur?”diye sordu.

Ashâb-ı Kirâm (r.a):

      “-Durumda ne var?”deyince,

Habbâb bin Eret (r.a):

“-Çünkü Resûlullâh (s.a.v):

      “-Size bir yolcunun erzağı kadar yiyecek yeter!”buyurmuştur.

Tarık bin Şihab, anlatıyor:

“-Habbâb (r.a) hastalandığında ziyaret için yanına Resûlullâh (s.a.v)-’ın ashabından bir ğrub geldi. Onlar Habbâb’a:

      “-Müjde yâ Ebâ Abdullah! Yarın kardeşlerine kavuşacaksın!”dediler.

Habbâb (r.a), ağlamaya başladı ve:

      “-Hiçbir şikayetim yok. Fakat, siz bana öyle insanları hatırlattınız ve kardeşim olduklarını söylediniz ki, onlar, bütün sevablarını eksiksiz alıp gittiler. Ben, kavuştuğumuz bu kadar dünya nimetlerinin aldığımız sevab-ları eksiltmesinden korkuyorum!”dedi.

Hârise bin Mudarrıb anlatıyor:

“-Habbâb’ı ziyarete gittik, karnı yedi yerden dağlanmıştı bize:

      “-Resûlullâh (s.a.v) hiç biriniz ölümü temenni etmesin!”

Buyurmasa idi şübhesiz ölümü temenni ederdim!”dedi.

İçimizden biri:

      “-Yâ Habbâb! Resûlullâh (s.a.v) ile arkadaşlık edeceğini, ve O’nun yanına gideceğini düşün?”dedi.

O zaman Habbâb (r.a) şöyle cevab verdi:

      “-Sahib olduğum bu servetin (evinde sadece kırk bin dirhem vardı) Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gitmeme mani olmasından korkarım!”

Diğer bir rivayette ise; Hârise yukarıdaki hadiseyi zikrediyor, ve şu ilaveyi yapıyor. Habbâb şöyle dedi:

      “-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldiğim de, hiç param yoktu. Şimdi ise, evimde kırk bin dirhemim var!”

Daha sonra kefeni getirildi. Habbâb, kendi kefenini görünce iyice ağlamaya başladı ve şöyle dedi:

      “-Hamza (r.a), Uhud’da şehid olduğunda, kefen olarak sadece siyah beyaz çizgili bir hırka vardı. Öyle ki, başı örtülse ayakları, ayakları örtül-se başı, açıkta kalıyordu. Nihayet başı örtüldü ayakları da otla kapatıldı!”

Ebû Vâil Şakik bin Seleme’den:

“-Hastalığında, Habbâb bin Eret’in yanına gittik, bize:

      “-Şu sandıkta seksen bin dirhem var: Vallâhi onları ne iplerle bağla-dım, ne de yoksula vermekten çekindim!”dedi ve ağlamaya başladı.

      “-Niçin ağlıyorsun?”diye sorduk.

      “-Ağlıyorum, çünkü, dostlarım servetlerini Allâh yolunda harcayıb gittiler. Biz ise, servetlerimizi taşa toprağa bağladık!”dedi.

Kays’dan: Habbâb (r.a), şöyle dedi:

      “-Bizden önce gelib geçenler, hiçbir dünya malı elde edemeden göçüp gittiler. Biz ise, öylesine mal ve mülke nail olduk ki; nereye koyacağımızı bilemediğimizden binalar yaptırdık. İnsan verdiği her şeyin ecrini alır. Sadece taşa toprağa bağladığı hariç!”

Habbâb bin Eret (r.a), anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile beraber Allâh rızasını gözeterek hicret ettim. Yüce Allâh dilerse ecrimizi verir. Bizden çoğu servetini Allâh yolunda harcayarak ahirete göçtü. Mus’ab bin Ûmeyr, bunlardandır. Uhud Savaşı-’nda şehid oldu. Bir abadan başka hiçbir şey bırakmadı. Bu abayla başı örtülünce ayakları, ayakları örtülünce’de, başı açıkta kalıyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Başını örtün ayaklarını da otla kapatın!”buyurdular

Biz ise, bahçelerimizin meyvelerini topluyoruz!” 10

Habbâb bin Eret (r.a), Nihayet Hicretin 37. Miladi 657. yılda Sıffın Savaşı sıralarında ağır bir hastalığa yakalandı. Bütün çabalara rağmen, altmış üç veya yetmişüç yaşlarında olduğu halde Kûfe’de vefat etti.

Onun Hicri 19. Miladi 640 yıllarında Medine’de öldüğü ve cenaze namazını Hz.Ömer’in kıldırdığı rivayeti doğru değildir.

O zamana kadar, Kûfe’de cenazeler evlerin avlusuna defnedildiği halde Habbâb (r.a) vasiyeti üzerine Küfe şehrinin dışında defnedilmesini istediğinden Küfe şehrinin dışında çorak bir araziye defnedildi.

Böylece daha sonra Kûfe’de vefat edenler şehrin dış kısmında çorak olarak bulunan bu arazide Habbâb bin Eret’in yanına gömülmüşlerdir. kısa bir müddet sonra burası kabristanlık haline gelmiştir.

Hz.Ali (r.a), Sıffın Savaşı’ndan dönünce Habbâb (r.a)’ın kabrine giderek, onun kabri üzerine cenaze namazını kılmıştır.

Habbâb bin Eret (r.a)’ın birkaç tane çocuğu olduğu rivayet edilmekle beraber oğlu Abdullah’dan başkasının adı pek bilinmemektedir. Abdullah babasının vefat ettiği yılın sonlarına doğru bir yolculuk sırasında hanımı ile birlikte Hâriciler’in ellerine düştü. Hâriciler, ona Hulefâ-i Râşidin ve özellikle Hz.Ali (r.a) hakkında ne düşündüğünü sordular. Abdullah’ın bu sahâbileri övmesi üzerine kendisini ve hamile olan hanımını öldürdüler.

Habbâb bin Eret (r.a), mükerreleriyle birlikte 32 hadis rivayet etti. Bu rivayetleri Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kitablarında yet almaktadır. Bunlardan üçü Sahihayn’de, ayrıca ikisi Sahih-i Buhâri’de bir Sahih-i Müslim’de, çoğu ise Ahmed bin Hanbel’in el-Müsned’inde bulunmakta-dır. Kendisiniden oğlu Abdullah ile Ebû Vâil Şakik bin Seleme, Ebû Ümame Sudey bin Aclân el-Bâhili, Mücahid bin Cebr, Mesrûk bin Ecda’, Alkame bin Kays, Kays bin Ebû Hâzim gibi bir çok tâbiiler rivayette bulunmuşlardır. 11

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-184 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-104 
3- En’âm-51 
4- En’âm-51 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-229 
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-287 
7- Meryem-77-78 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2044 
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2050 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-852-853 
11- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-14-340-341