Es’ad Ibn-i Zürâre

İslâm tarihinde Es’ad İbn-i Zürâre adında iki tane sahabi vardır. Bunlardan birincisinin adı ve künyesi, Es’ad İbn-i Zürâre el-Ensâri’dir. İkincisi ve bizim burada anlatacağımız ise Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’dir. Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), takriben Miladi 589 yılında Medine’de doğdu.

Es’ad Ibn-i Zürâre

Es’ad Ibn-i Zürâre
أسْــعَــدُ بْــن زُرَارَة


 Baba Adı    :    Zürâre bin Udes.
 Anne Adı    :    Su’âd (Fürey’a) bint-i Râfi’.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Miladi 589 yılında Medine’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 1. yılın Şevval ayında, Miladi 623. yılın Nisan ayında Medine’de bir hastalık sonucunda vefat etmişti, kabri Medine’de Cennetü’l-Baki dedir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    1-Nevvar bint-i Mâlik bin Sirme. 2-Ümeyra bint-i Suheyl bin Sa’lebe, Adında iki hanımı olduğu söylenir
 Oğulları    :    Oğlu olmadı.
 Kızları    :    Keşbe, Hâbibe, Furey’a.
 Gavzeler    :    Savaşlar devrini göremedi.
 Muhacir mi Ensar mı    :    1.ve, 2. Akabe Bey’atlarında bulunmuş olan Medineli Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Bilgi yok.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Kardeşlik olayından önce vefat etmiştir.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Es’ad İbn-i Zürâre bin Udes bin Ubeyd bin Sa’lebe bin Ğanm bin Mâlik bin Neccar (Teymullah) bin Sa’lebe bin Amru bin el-Hazrec el-Ensariy en-Hazreciy el-Neccariy’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Ümame, el-Hayr
 Kimlerle Akraba idi    :    Sahabe’den Sa’d bin Zürâre’nin kardeşi ve Sa’d bin Muaz’ın teyzesi oğludur.



Es’ad Ibn-i Zürâre Hayatı

İslâm tarihinde Es’ad İbn-i Zürâre adında iki tane sahabi vardır. Bunlardan birincisinin adı ve künyesi, Es’ad İbn-i Zürâre el-Ensâri’dir. İkincisi ve bizim burada anlatacağımız ise Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’dir. Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), takriben Miladi 589 yılında Medine’de doğdu. Neseb silsilesi ise şöyledir: Es’ad İbn-i Zürâre bin Udes bin Ubeyd bin Sa’lebe bin Ğanm bin Mâlik bin Neccar (Teymullah) bin Sa’lebe bin Amru bin el-Hazrec el-Ensariy el-Hazreciy en-Neccariy olup künyesi: Ebû Ümâme, lâkabı ise; el-Hayr’dır. Babasının ismi; Zürâre bin Udes bin Ubeyd, Annesinin ismi ise; Suad (Fürey’a) bint-i Râfi’ dir.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), cahiliye devrinde dahi putlara tapmazdı. Allâh’ın bir olduğunu söyler dururdu. Medine’de Ebû’l-Heysem Mâlik bin Teyyihan ile aralarında daima tevhid inancını konuşurlardı. Es’ad İbn-i Zürâre, Akabe’de Resûlullâh (s.a.v)’ın dâvetine beş arkadaşıyla birlikte ilk defa icabet eden Medineli Ensâr’dan dır.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) ‘ın Müslüman oluşu:

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), cahiliye devrinde dahi Allâh’ın bir olduğunu söyleyen haniflerdendi. Medine’de Ebû’l-Heysem Mâlik bin Teyyihan ile aralarında daima tevhid inancını konuşurlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Mekke’de İslâm dînini neşretmeye ve tebligatta bulunmaya başladığı ilk sıralarda, Es’ad İbn-i Zürâre ile Zekvân bin Abdi Kays, bir iş için Mekke’ye gelmişlerdi. Ve Utbe bin Rebia’nın yanında kalıyorlardı. Bir gün üçü beraber iken İslâm dîninden bahsedildi. Tam o sırada bir kişi de uzaklardan Kûrân-ı Kerîm okuyordu. Es’ad İbn-i Zürâre, okunan bu Kûr’ân-ı Kerîm sesine kulak kabarttı. Ve, Onu, zevkle dinle-dikten sonra Utbe bin Rebia’ya bu husûsda sorular sordu. Almış olduğu cevablardan da, Resûlullâh (s.a.v)’in ahvâl ve hareketinden haberdar oldu. Yüzünde bir sevinç parıltısı görüldü. Bunu gören arkadaşı Zekvân bin Abdi Kays, ona hitaben:

      “-Hazâ dînek!”işte senin dînin dedi.

Es’ad İbn-i Zürâre, Utbe bin Rebia’ya kendisini Resûlullâh (s.a.v)’e götürmesini söyledi ise de bu teklifi reddedildi. Bunun üzerine kendisi kalkıp Resûlullâh (s.a.v) ile görüşmeye gitti. Bu görüşmenin sonunda da İslâm ile müşerref oldu. Hanîf olarak geldiği Mekke’den bir Müslüman olarak Medine’ye geri döndü. Medine’deki hayatında Resûlullâh (s.a.v)’-den duyduklarını ve İslâmiyet hakkındaki bildiklerini etrafındakilere anlatmaya başladı. Onu dinleyenlerden biri olan Ebü’l-Heysem, hemen İslâmiyeti kabul ederek Müslüman oldu.

Hubeyb bin Abdurrahman anlatıyor:

Es’ad bin Zürara ile Zekvan bin Abd-i Kays, soy sop üstünlüğü münakaşası yapmak için Mekke’ye, Utbe bin Rabia’ya gittiler. Bu sırada da Resûlullâh’dan haberdar oldular ve ona geldiler. Resûlullâh (s.a.v) onlara İslâmı anlattı ve âyetler okudu, îkisi de Müslüman oldu. Bir daha Utbe bin Rebîa’nın yanına yaklaşmadılar Medine'ye döndüler, îkisi de Medine’deki ilk Müslümanlardan sayılırlar. 1

Başka bir rivayette şöyledir:

Yüce Allâh, Dinini açıklamayı ve Peyğamberini, ğâlib getirmek, ve O’na olan vâd’ini yerine getirmeyi dilediği zaman, Resûlullâh (s.a.v); her Hacc mevsiminde yaptığı gibi, Kendisini ve Risâlet görevini, Arab kabi-lelerine arz ve takdim eder durudu. Nübüvvet’in onbirinci yılında, Hacc Mevsiminde, Akabe’de bulunduğu sırada idi ki, yüce Allâh’ın, kendilerine hayır murat ettiği Medine’li Hazrec kabilesinden altı kişilik ufak bir toplulukla buluşmuştu. Daha doğrusu, İslâmiyetle şereflendirmek istediği Ensâr’dan, başlarını kazıtıb ihram’dan çıkmış bulunan bazı kişilere, Resûlullâh’ı sevk etmişti ki, onlar:

1-Es’ad İbn-i Zürâre 2-Avf bin Hâris 3-Râfi’ bin Mâlik 4-Kutbe bin Âmr, bin Hadide 5-Ukbe bin Amr bin Nâbi’ 6-Câbir bin Abdullâh bin Riab (r.a), İdiler.

Resûlullâh (s.a.v) onlara:

      “-Siz kimlersiniz diye?” sordu.

Onlar:

      “-Bizler Hazrec Kabilesinden bazı kişileriz!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), onlara sordu:

      “-Siz Yahudilerin dost ve müttefikleri olan Hazrecilerden misiniz?”

Onlar:

      “-Evet!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Oturmaz mısınız? Sizinle biraz konuşayım?”diye sordu:

Onlar:

      “-Olur!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), ile birlikte oturdular. Resûlullâh (s.a.v), onları, yüce Allâh’a, imân’a, dâvet ve kendilerine İslâmiyeti, arz ve teklif etti. Kûr’ân-ı Kerim okudu:

“-Bir zamanlar İbrahim, şöyle demişti:

“-Ey Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Rabbim! Çünkü onlar, insanlardan birçoğunu şaşırttılar. Bundan böyle kim benim izimden gelirse, o bendendir. Kim de bana isyan edip karşı, şübhesiz Sen, çok bağışlayan, çok acıyansın! Ey Rabbimiz! Ben, soyumdan bazısını Senin kutsal evinin yanındaki ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.

Ey Rabbimiz! (bunu) Namazı kılsınlar (diye yaptım). Bundan böyle insanların gönüllerini onlara meylettir, onları çeşitli ürünlerle rızıklandır. Belki şükrederler! Bana, ihtiyarlığımda İsmail ve İshak’ı ihsan eden Allâh’a hamdolsun! Şübhesiz benim Rabbim, duayı işitendir. Ey Rabbim! Beni ve soyumu, namaz kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul eyle! Ey Rabbimiz! Beni, anne babamı ve bütün mü’minleri hesabın gerçekleştiği gün bağışla!”

Sakın Allâh’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, sadece onların hesabını, gözlerin belereceği güne ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, bakışları kendilerine yüreklerinin içi bomboş hava kesilmiştir. İnsanlara azabın kendilerine geleceği günü hatırlat. O gün zalimler şöyle diyeceklerdir:

      “-Ey Rabbimiz! Bize, az bir süre mühlet ver de, dâvetine icabet edelim, Peyğamberlere uyalım!”

Halbuki, siz daha önce (dünyada), sizin için bir son olmadığına yemin etmemiş miydiniz? Kendilerine zülmedenlerin yurtlarında yaşamıştınız, onlara nasıl yaptığımız sizce anlaşılmıştı, size (bunu) örnek olaylarla da anlatmıştık. Muhakkak onlar, hilelerini yaptılar, Allâh katında da onlar (için hazırlanmış) hileler vardır. İsterse onların hileleri, dağları yerinden oynatacak olsun.

Allâh’ın Peyğamberlerine vermiş olduğu sözünden cayacağını sanma. Şübhesiz Allâh, çok güçlüdür, intikam sahibidir. O gün yeryüzü, başka bir yeryüzüne dönüştürülür. Gökler de başka göklere döüştürülür. Hepsi, tek ve eğemen olan Allâh’ın huzuruna çıkarlar. O ğün günahkârların, zincirlere vurulduklarını görürsün.

Onların gömlekleri, katrandandır. Yüzlerini de ateş kaplamak-tadır. Çünkü Allâh, her kişiyi kendi yaptığıyla cezalandıracaktır. Şübhesiz Allâh, hesabı çabuk görendir. Bu Kûr’ân, hem kendisiyle uyarılsınlar, hem Onun sadece tek bir ilah olduğunu bilsinler, hem aklı ve vicdanı temiz olanlar öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir. 2

Yüce Allâh, Medinelilere, İslâmiyet Dini ile yapacağı ihsanı, yaptı. Yahûdiler; öteden beri, Evs ve Hazrec diye anılan iki kardeş kabilenin yurdu olan Medine’de birlikte otururlardı. Yahûdiler, Kitab ve ilim sâhibi idiler. Ev sâhibi Evs ve Hazreciler ise putperest idiler. Bunlar, kendi yurd-larında, Yahûdilerle, zaman zaman, çarpışır dururlardı.

Aralarında bir şey çıktıkça, Yahûdiler, bunlara:

      “-Bir Peyğamber, gönderilmek üzeredir. O’nun, geleceği zamanın gölgesi, düştü. O Peyğamber, gelince, biz, ona, tâbi’ olacağız. O’nunla, birlik olup Ad ve İrem kavminin öldürüldükleri gibi, biz de, sizi, öldüre-ceğiz!”derlerdi.

Resûlullâh (s.a.v), bu Medineli Hazrecilerle konuşub kendilerini, Allâh’a imâna dâvet edince, birbirlerine:

      “-Ey kavmimiz! Biliniz ki, vallâhi, Bu; Yahûdilerin, Kendisiyle, sizi korkuttuğu Peyğamber olsa gerek. Sakın, Yahûdiler, Ona inanmak ve tâbi olmakta sizi geçmesinler!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’ın, kendilerini dâvet ettiği şeye icâbet ve İslâmi-yetten kendilerine teklif edilen şeyleri, hemen kabul ve tasdik ettiler, ve:

      “-Biz; kavmımızı, hem birbirlerine karşı, hem de, kavmımızdan olmayan bir kavme (Yahûdilere) karşı, aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde, gerimizde bırakmış bulunuyoruz. Umulur ki; Allâh, onları da Senin sâyende bir araya toplar. Biz hemen yanlarına varıp onları da, Senin işine, İslâmiyete dâvet edecek, bizim, bu din’den kabul ettiğimiz şeyleri, onlara da, arz ve teklif edeceğiz. Eğer yüce Allâh, onları, bu din üzer-inde birleştirirse, Senden daha aziz ve daha şerefli hiç bir kimse olamaz!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), onlara:

      “-Siz; Rabb’ımın Elçilik vazifesini, halka, tebliğ edinceye, yerine getirinceye kadar, beni, koruyacak, bana, yardımcı olacak mısınız?”diye sordu, ve kendileriyle birlikte Medine’ye gitmek istedi.

Onlar:

“- Sen de, iyi biliyorsun ki; Evs ve Hazrec kabileleri arasında kanlar dökülmüştür. Allâh’ın, onları, senin İslâmiyet işinle, doğru yola çıkaraca-ğını, son derece arzu ediyoruz. Yâ Resûlallâh! Biz, Allâh ve Resülü için, son derece ğayret göstereceğiz. Fakat, biz, bu gün, birbirlerine karşı kızğın birbirlerinden uzaklaşmış önceki yıl Buas Savaşları’nda birbirimiz ile çarpışmış bulunuyoruz. Biz, bu durumda iken, eğer, Sen, bu gün, yanı-mıza gelirsen, bizim için, Senin üzerinde toplanma ve birleşme hâsıl olmaz. Biz, Sana, görüşümüzü sunuyoruz. Sen, Allâh adına biraz bekle!

Bu yıl, bizi, serbest bırak. Biz, kavm ve kabilemizin yanına dönelim. Onlara, Senin bu işini, haber verelim. Kendilerini, Allâh’a ve Allâh’ın Resülüne, Senin dâvet ettiğin şeylere dâvet edelim. Belki, Allâh, aramızı, düzeltir, işimizi birleştirir. Allâh’ın, bizleri, Senin sâyende birleştirmesi, umulur. Eğer, onlar, Senin üzerinde, söz birliği eder ve Sana, tâbi’ olurlarsa Senden daha aziz bir kimse olamaz. Biz, Sana, gelecek yıl Hacc Mevsiminde gelmeye söz veriyoruz!”dediler.

Resûlullâh’de, bunu kabul etti. Onlara tatlı sözler söyledi. Onlar; gerçekten, inanmış, Resûlullâh’ın getirdiklerini, doğrulamış oldukları halde, yurdlarına dönmek üzre, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından ayrıldılar. Medine’de kavmlarının yanına vardıkları zaman, Resûlullâh’ı anlatmaya ve onları, İslâmiyete dâvet etmeye koyuldular. Ensâr evlerinden içinde, Resûlullâh’ın anılmadığı İslâmiyetin açıklanmadığı ev kalmadı! 3

Evs, ve, Hazrec Kimler dir:

Evs ile Hazrec, aslında iki kardeştirler. Bunlar, Hârise bin Sâ’lebe’ nin iki oğullarıdır. Ana yurdları Yemen olub Seylü’l-Arim’den sonra, Tihâme’ye oradan’da kuzeye göç ettiler. Sâ’lebe bin Amr, Müzeyk’ıya, ve oğulları’da Medine’ye gittiler. Burada epey uzun bir müddet Medine Yahûdilerine tâbi’ olarak yaşadılar. Onların ekonomik ve siyasi baskıla-rına maruz kaldılar.

Rivâyete göre; Daha sonra, Ğassaniler’in destek ve yardımlarıyla Yahûdilere karşı bağımsızlıklarını kazandılar. Evs’ın soyu; oğlu Mâlik-den, Amr, Avf, İmrülkays, Cüşem, ve Mürre, adlı beş çoçuğundan çeşitli kollara ayrılarak çoğalmıştır. Daha önce Medine dışında yaşayan Evs ve Hazrec kabileleri, Yahûdilere karşı bağımsızlıklarını kazandıktan sonra şehrin içine yerleşmişler, fakat bu yenilgiyi hazmedemeyen Yahûdiler, bu iki kardeş kabile arasında ki ezeli rekabeti tahrik ederek onları yıllarca birbirleriyle savaştırmışlardır.

Bûas Savaşları Neydi:

İslâmiyet’ten önce, Medineli Evs, ve Hazrec kabileleri arasında, 120 yıl kadar süren kanlı savaşların sonuncusunun vuku’ bulduğu, Buas mevkii, Medineye birkaç kilometre uzaklıkta bulunan ve Beni Kurayza Yahudilerinin toprakları üzerinde bulunmakta idi. Hicretten beş veya altı yıl önce cereyan eden ve, “Yevmü Bûas” diye bilinen bu savaş, Evs Kabilesinden bir kişinin, Hazrec Kabilesine sığınan bir yabancıyı öldür-mesi, veya faili meçhul bir şekilde öldürülmesi üzerine başlamıştır. Evs Kabilesinin başında, Hudayr el-Ketâib, Hazrecliler’in başında ise, Amr bin Nû’mân, el-Beyazi bulunuyordu.

Her iki kabilenin ileri gelenlerinden bir çok kimselerin hayatını kaybettiği bu savaş, Hazrec lideri Amr’ın bir okla öldürülmesi üzerine Evsliler’in zaferiyle sonuçlandı. Bundan sonra Bûas Savaşı’nın hatırasına birçok şiirler söylendi.

Medine civarındaki Yahûdiler savaşta kaybettikleri prestij’lerini ve siyasi saltanatlarını, ekonomik randlarını yeniden elde etmek için, aslında kardeş olan bu iki büyük kabileyi durmadan birbirleriyle savaştırırlardı. İki tarafa’da gizlice el altından silah hibe eder, tesirli şiirlerle tahrik ederek önce birbirleriyle savaştırırlar, daha sonra da, barış gücü olarak iki tarafın aralarına girer, onları barıştırırlardı. Ve, sonunda Savaş’ın verdiği zarar ve ziyanlarını, yardım adı altında iki tarafa da gizlice faizli borç vererek, kendi ekonomilerini ayakta tutarlardı.

Ayrıca; O, gün Medya kadar etkili ve tesirli olan şairlerinin şiirleri ile ilk önce ırkçılık damarlarını tâhrik eder. Sonra, el altından silah hibe eder, Sonra onları birbiriyle savaştırır. Sonra, barıştırır. Sonra, yardım ve borç adı altında faizli kredi verir, sömürür. Daha sonra; bu iki kabilenin, bu savaş da ölenleri için anma günleri tertibletir, şairlerin şiirleriyle gelecek yıl için, esâlet, soy sop ve ırkçılık ile medh ederek, onların menfi ve menhus duyğularını yine kabartıp, yeniden savaş için şartlandırır, Bûas Vadisin’de buluşturup savaştırırlardı.

Bûas savaşları ekseriyetle, Haziran ayının başlarında, mahsul zamanı bir günlüğüne, güneş doğup batıncaya kadar sürerdi. Bu arada iki taraftan gençler ve yiğitler, bir şekilde ya ölür, ya yaralanıp sakatlanır. İş göremez hale gelirlerdi. Dolayısiyle, Yahûdiler bir şekilde bir yıl boyunca emniyet içinde olurlardı. Yine o yıl boyuncada ölenler anılır, yaralılar medh edilir. Ve yine ertesi yıl için hazırlıklar yapılırdı. Tâhrik, silâh ve savaş, barış, sulh ve faizli yardım, Yahûdilerden di.

Resûlullâh (s.a.v)’ın adı ve yüce davası, her tarafta iyice duyulunca, Yahûdiler, eski uyğulamalarını artık devam ettiremiyeceklerini anlayınca yüreklerine şiddetli bir korku düştü. Hemen ikinci bir plan hazırladılar:

Bu plâna göre; Medine devletinin başına meşhur münafık, Abdullah bin Übey İbn-i Selül getirilecekti; Abdullah bin Übey, Hazrec kabilesinin ileri gelen, hatırı çok sayılan zenginlerinden, güç ve servetiyle meşhurdu. Eskiden beri, Evs ile Hazrec kabilesi arasında, Yahûdilerin kışkırtmaları sonucunda meydana gelen Bûas Savaşları’ndan sonra, Yine, Yahûdilerin verdiği taktikle iki tarafı barışmaya ikna etmişti.

Bu, iki büyük kabilenin liderleri, hicretten önce, kendi aralarında anlaşıp Abdullah bin Übey bin Selül’ü kendilerine kral yapmak istediler. Bu sebeple ona bir de tâc giydirme hazırlığı bile yaptılar. Aslında, bu plânı Yahudiler, gizli hazırlayıp, açıktan destekliyorlardı. Zira İbn-i Selül gibi bir münafık tam onların istediği gibi bir devlet adamı olabilir di. Onların istek ve emirlerini rahatlıkla yerine getirebilirdi.

Abdullah bin Übey bin Selül, Hükümdar olduktan sonra Yahûdilerin istediği, rejimi kuracak, Bu iki kardeş aileden bu sistem ve rejime baş kaldıran olursa, rejimi koruma ve kollama adına, kendi askeri ve polisi ile önce tutuklayacak, sonra da yapacağı yarğı ile yarğılayacaktı. Bundan sonra ise, Yahudiler için işler daha kolay ve daha meşru olarak çıkarlarını devam ettirebileceklerdi.

Tam, bu sırada bu altı genç, Mekke’ye gelerek, içinde bulundukları durumu Resûlullâh’a aktarıb çare sordular.

Bu rivayetlerden anlaşıldığı sonuçlara göre, veya, İbn-i İshak’ın rivayetine göre; birinci, ikinci, ve üçüncü Akabe beya’tında bulunmuştur. Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) Resûlullâh (s.a.v) ile ilk olarak İslâm’ın ilk tebliğ edildiği yıl da görüşmüş, iman etmişti. Daha sonra da hicretten üç yıl kadar önce, altı arkadaşı ile Mekke’ye Hacc için geldiği sıralarda görüşe-rek imanını pekiştirmiş, Hicretten iki yıl önce ise, birinci Akabe biatında bulunub biat etmiş, bir yıl sonra ise yetmiş küsür insanla ikinci akabe biatında bulunmuştur. Bazı tarihçilere göre, Resûlullâh (s.a.v), ile dört defa görüşmüş, diğer bir kısım tarihçilere göre üç defa görüşmüştür. Kuvvetli görüş; Hicretten önce, Resûlullâh ile dört defa görüşmüştür.

Birinci Akabe Biatı:

Geçen yılda, Es’âd bin Zürâre ile birlikte, Ensâr’dan altı kişi, Hacc mevsiminde Akabe’de, Resûlullâh (s.a.v) ile buluşup Müslüman olmuş ve gelecek yıl, tekrar gelip görüşmek üzere Resûlullâh’a söz vermişlerdi. Bundan bir yıl sonra gelen yılda, yâni Nübüvvet’in on ikinci yılında Hacc Mevsiminde, Ensâr’dan içlerinde bir yıl önce Müslüman olan altı kişinin de, bulunduğu, on iki kişilik bir topluluk, Birinci Akabe’de, Resûlullâh ile, buluştular. Geceleyin; Darlıkta ve varlıkta, isteklilikte ve isteksizlikte, dinlemek ve boyun eğmek, Emirlik işinde, Ehil olanla, çekişmemek, Her nerede olursa, olsun, hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin, hakkı söylemek… üzre Resûlullâh (s.a.v)’e, Bey’at ettiler.

Bunlar, Resûlullâh (s.a.v)’in yanından ayrılıp Medine’ye döndüler. Evs ve Hazrec kabilesi Müslümanlarının ileri gelenleri, Resûlullâh’a, bir yazı yazıp şöyle dediler:

      “-İçimizde, İslâmiyet, açıklanıb yayılmaya, başladı. Halkı, Allâh’ın Kitabına, dâvet edecek, Kûr’ân, okuyacak, bir Mukri’ (Okuyucu), İslâm Dinini, anlatacak, İslâm Sünnet ve Şeriatlarını, aramızda ikame edecek, Namazlarımızda, bize İmamlık yapacak bir kimse, gönder!”

Böylece, kendilerine, Kûr’ân-ı Kerim’i, öğretecek ve İslâmiyeti, anlatacak bir Sahâbi göndermesini Resûlullâh (s.a.v)’den istediler. Bunun üzerine, Resûlullâh’da, onlara, Mus’ab bin Umeyr’el-Abderi’yi gönderip onlara, Kûr’ân-ı Kerim okumasını, İslâmiyeti öğretmesini, İslâm Dinini, anlatmasını, ona, emr etti. Mus’ab bin Umeyr (r.a) ise, Medine’de, Es’ad bin Zürare’nin evine indi. Orada oturdu. Medineli Müslümanlara, Kûr’ân okur, Kûr’ân-ı İslâm Şeriâtını öğretir, İslâm Fıkhını, anlatırdı. Kendisi, Medine’de, Mukri’ diye anılırdı. İmamlık yapar, Namaz kıldırırdı.

Mus’ab bin Umeyr; Resûlullâh, henüz Medine’ye hicret edip gelme-den önce, Müslümanları, Cuma için bir yerde toplamak üzre, yazı yazıp Resûlullâh (s.a.v)’den, izin istemişti. Resûlullâh (s.a.v)’de, bunu, yapma-sını, yazısında, ona emr etmişti.

Berâ bin Âzib’e göre:

“-Medine’ye Mekke’den ilk önce, Mus’ab bin Umeyr ile birlikte, İbn-i Ümmü Mektum da, Müslümanlara, Kûr’ân-ı Kerim okumak üzre, gelmişti. Mus’ab bin Umeyr ile İbn-i Ümmü Mektum Müslüman Ensâr la birlikte Medine’de İslâmiyeti tebliğ etmeye başladılar.

Es’ad bin Zürare (r.a), bir gün; Mus’ab bin Umeyr’i, yanına alarak Abduleşhel oğulları ile zafer oğullarının evlerine doğru götürdü. Es’ad İbn-i Zürâre, Sa’d bin Muaz, bin Nûman, bin İmriülkays, bin Zeyd, bin Abduleşhel’ın Halasının oğlu idi. Es’ad İbn-i Zürâre; Zafer Kâ’b bin Haris, bin Hazrec, bin Amr, bin Mâlik, bin, Evs oğullarının bostan-larından birisine girdiler. Orada bulunan ve Merak adı ile anılan kuyunun başına oturdular. Müslüman olan kimseler de, onların yanına toplandılar.

Sa’d bin Muaz ile Üseyd bin Hudayr, o zaman, Abduleşhel oğulları kabilesinin Seyyid’leri Ulu kişileri olup kavimlerinin dininde ve müşrik idiler. Bunlar; Es’ad İbn-i Zürâre’nin, Mus’ab bin Umeyr’i oraya getirdi-ğini ve başına, bazı kimselerin toplandığını işitince, Sa’d bin Muaz, Üseyd bin Hudayr’a:

      “-Sen, işini, iyi bilen, kimsenin yardımına muhtaç olmayan bir adamsın! Zaiflerimizin inançlarını bozmak için, mahallemize gelmiş olan şu adamların yanına git te, kendilerini, azarla ve mahallemize gelmekten men et! Bilirsin ki: Es’ad İbn-i Zürâre, benim akrabam olmasaydı, bu işi, kendim yaparmaya yeterdim! O, Halamın oğlu olduğu için, üzerine var-maya yol bulamadım!” dedi.

Bunun üzerine, Üseyd bin Hudayr, hemen kısa mızrağını alıp onlara doğru ilerledi. Es’ad İbn-i Zürâre, onu, görünce, Mus’ab bin Umeyr’e:

      “-Şu yanına gelen, kavminin Seyyid’i ulu kişisidir!” dedi.

Mus’ab bin Umeyr:

      “-Oturursa, kendisile konuşurum.” dedi.

Useyd bin Hudayr, sövüp sayarak gelib tepelerine dikildi ve:

      “-Sizi, bize getiren nedir? Zaiflerimizin inançlarını mı bozacaksınız? Sen, şu yabancı, koğulmuş adamı, zaiflerimizin inançlarını, bâtıl ile boz-mak ve onları, ona, dâvet etmek için mi getirdin?! Senin, bundan sonra, çevremizde bir daha bir şey yaptığını, görmeyeyim! Eğer, hayatınız size gerekse, hemen, bizim yanımızdan ayrılınız!” dedi.

Mus’ab bin Umeyr, ona şöyle dedi:

      “-Biraz oturup söyleyeceklerimi, dinlesen, beğenirsen, kabul etsen, beğenmezsen, hoşuna gitmezse, dinlemekten yüz çevirsen olmaz mı?”

Useyd bin Hudayr:

“-Yerinde bir söz söyledin!“

Dedikten sonra, mızrağını, yere saplayıp onlarla oturdu. Mus’ab bin Umeyr, İslâmiyet üzerine bir konuşma yaptı ve ona, Kûr’ân-ı Kerim okudu. Useyd bin Hudayr, Mus’ab bin Umeyr’in sözlerini ve Kûr’an-ı Kerim’i dinlediği zaman, Es’ad bin Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr:

      “-Vallâhi, o, daha konuşmadan önce, kendisinin yüzünde, İslâm’ın Nur’unun parladığını ve yumuşadığını anladık!”demişlerdir.

Üseyd bin Hudayr, Kûr’ân-ı Kerim hakkında:

      “-Bu, ne kadar güzel, ne kadar yüce söz! Siz, bu dine girmek istedi-ğiniz zaman, ne yaparsınız?”dedi.

Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr:

      “-Gusl edip temizlenirsin. Altlı üstlü elbiseni, temizlersin. Sonra, hak şehâdetile şehâdet getirirsin. Sonra da, Namaz kılarsın!”dediler.

Üseyd bin Hudayr, kalkıp gusl etti. Elbiselerini, temizledi. Hak şehâdetile şehâdet getirdi. Sonra da, iki rekât Namaz kıldı.

Üseyd bin Hudayr:

      “-Gerimde, bir Adam var ki, O, size tâbi olursa, kavminden, hiç bir kimse, Ona muhâlefet etmez. Ondan, geri kalmaz, O, Sa’d bin Muaz dır. Ben, şimdi, Onu, size gönderirim!” dedi.

Mızrağını alıp Sa’d bin Muaz’ın ve kavminin yanına döndü. Onlar, bir araya toplanmış oturuyorlardı. Üseyd bin Hudayr, gelirken, Sa’d bin Muaz, ona bakınca şöyle dedi:

      “-Allâh’a, yemin ederim ki: Üseyd, yanınızdan gidişinden başka bir yüzle geldi size!”dedi.

Üseyd bin Hudayr, toplantı yerinde durunca, Sa’d bin Muaz, ona:

      “-Ne yaptın?” diye sordu.

Üseyd bin Hudayr:

“-O iki adamla konuştum. Vallâhi, ben, onlarda bir sakınca görme-dim. Bununla beraber, kendilerini, nehiy ve men’ ettim. Onlar da:

      “-Biz senin istediğini, yaparız!” dediler.

Üseyd bin Hudayr, konuyu değiştirmek gayesiyle:

      “-Bana, haber verildiğine göre: Hârise oğulları: Es’ad İbn-i Zürâre’yi, senin Halanın oğlu olduğunu bildikleri halde, sana verdikleri sözü bozup sana hakaret için, öldüreceklermiş!”dedi.

Sa’d bin Muaz, Hârise oğullarının adı anılınca, kızgın ve endişeli bir halde hemen kalkıp eline mızrağını aldı ve:

      “-Vallâhi, sende, beni tatmin edecek bir şey göremedim!” dedi.

Sonra da, onların yanına doğru ilerledi. Es’ad İbn-i Zürâre, Mus’ab bin Umeyr’e:

      “-Ey Mus’ab! Vallâhi, sana, gerisindeki kavmının Seyyid’i, Ulu kişi-si, geliyor ki, Eğer, Kendisi, sana tâbi’ olursa, onlardan, iki kişi bile, sana, muhâlefet etmez!” dedi.

Sa’d bin Muaz; Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr’i, sâkin ve telaşsız görünce, Üseyd bin Hudayr’ın, ancak, onların söyleyeceklerini, kendisine dinletmek istediğini anladı. Sövüp sayarak onların üzerlerine dikildi. Es’ad İbn-i Zürâre’ye:

      “-Ey Ebû Ümame! Vallâhi, seninle aramızda akrabalık olmasaydı, bu adamı, benden, kurtaramazdın! Hoşlanmadığımız şeyi, evlerimizin içine mi sokacaksınız? Sen, şu yabancı, kovulmuş bir adamı, evlerimize, zaiflerimizin inançlarını, bâtıl şeylerle bozmak ve onları, ona, dâvet etmek için mi getirdin?! Sizin, bundan sonra, çevremizde bir daha bir şey yaptığınızı görmeyeyim!” diyerek çıkıştı.

Mus’ab bin Umeyr, şöyle dedi:

      “-Biraz oturup söyleyeceklerimi, dinlesen, beğenirsen, kabul etsen, beğenmezsen, hoşuna gitmezse, dinlemekten, yüz çevirsen olmaz mı?”

Sa’d bin Muaz:

      “-Yerinde bir söz söyledin!”dedi.

Mızrağını, yere saplayıp oturunca, Mus’ab bin Umeyr, ona, İslâmi-yet’i, anlattı ve Kûr’ân-ı Kerim okudu. Mus’ab bin Umeyr’in, Sa’d bin Muaz’a, Kûr’ân-ı Kerim’in Zuhruf sûresinin baş tarafından okuduğu rivâyet edilir.

      “-Hâ Mim! Apaçık olan şu Kitab’a yemin ederim ki: gerçekten, Biz, onu anlayasınız diye Arapça bir Kitab yaptık. Şüphesiz ki, O, Kûr’ân, indimizdeki Ana Kitab’da, çok yüce çok hikmetli bir Kitab’ dır. Siz, haddi aşan bir kavimsiniz diye, artık, O Kûr’an-ı sizden uzaklaştıralım mı? Nüzulünden vaz mı geçelim? Halbuki, Biz, önce-ki ümmetler içinde, nice peygamberler göndermişizdir. Onlarda kendilerine bir Peyğamber gelmeye dursun, muhakkak onunla alay etmişlerdir. Bunun için, Biz, kuvvetçe bunlardan daha çetinlerini yok etmişizdir. O, önceki ümmetlerin misalleri nice ayetlerimizde geçmiştir!” 4

Sa’d bin Muaz; Mus’ab bin Umeyr’in sözlerini ve Kûr’ân-ı Kerim’i dinlediği zaman, Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr, birbirlerine:

      “-Vallâhi, o, daha konuşmadan önce, yüzünden, İslâm’ın Nûr’unun parladığını ve yumuşadığını anladık!” demişlerdir.

Sa’d bin Muaz, Kûr’ân-ı Kerim’i dinleyince:

      “-Ben, şimdiye kadar, hiç bilmediğim bir şeyi dinledim!”dedi.

      “-Siz, Müslüman olduğunuz, bu Dine girdiğiniz zaman, ne yapar-sınız?”diye sordu.

Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr :

      “-Gusl eder, temizlenirsin. Altlı üstlü elbiseni, temizlersin. Sonra, hak şehâdetile şehâdet getirirsin. Sonra da, iki rekât Namaz kılarsın!” dediler.

Sa’d bin Muaz, kalkıp, Ğusl etti. Elbiselerini, temizledi. Hak şehâdetile şehâdet getirdi. Sonra da, iki rekât Namaz kıldı. Mızrağını alıp yanında, Üseyd bin Hudayr da, bulunduğu halde, kavmının toplantı yerine doğru gitti. Kavmi, onu, gelirken görünce, birbirlerine:

      “-Allâh’a yemin ederiz ki, Sa’d, yanınızdan gidişinden başka bir yüzle döndü size!”dediler.

Sa’d bin Muaz, onların yanına varıp durdu:

      “-Ey Abduleşhel oğulları! Benim, aranızdaki işimi, gidişimi, nasıl bilirsiniz?” diye sordu.

Onlarda:

      “-Sen, bizim Seyyid’imiz, Ulu kişimiz ve görüşçe, en üstünümüz, yönetici olarak da, en uğurlumuzsun!”dediler.

Bunun üzerine Sa’d bin Muaz:

      “-Siz, Allâh ve Resûlüne iman edinceye kadar, sizin erkek ve kadın-larınızla konuşmak, bana, haram olsun!” dedi.

Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr :

      “-Vallâhi, akşama kadar, Abduleşhel mahallesinde, erkek, kadın Müslüman olmadık bir kimse kalmadı!”demişlerdir.

Sa’d bin Muaz (r.a), Üseyd bin Hudayr (r.a)’in Müslüman olduğu gün, Müslüman olmuştur. Sa’d bin Muaz (r.a)’ın Müslüman olduğu gün, Abdüleşhel oğullarının evi, erkekleri ve kadınları topluca Müslüman olan ilk Ensâr evi idi. Sa’d bin Muaz, Mus’ab bin Umeyr ile Es’ad İbn-i Zürâre’yi, kendi evine götürüp İslâmiyet’i yaymaya devam ettirdi. 5

Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr; Zafer oğullarının bostanın-daki Merak kuyusunun başında Üseyd bin Hudayr’ın ve Sa’d bin Muaz’ın Müslüman oluşundan sonra, oradan kalkıp Es’ad İbn-i Zürâre’nin evine döndüler. Mus’ab bin Umeyr; Es’ad İbn-i Zürâre’nin evine döndüler. Mus’ab bin Umeyr; Es’ad İbn-i Zürâre’nin yanında oturup halkı, İslâmi-yet’e, dâvet’e koyuldu. Sa’d bin Muaz, Müslüman olunca da, Es’ad İbn-i Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr’i, kendi evine götürüp İslâmiyeti, yaymaya, devam ettirdi. Ümeyye bin Zeyd, Hatma, Vâil ve Vâkıf oğulları Âilelerin-den başka, Ensâr evlerinden, içinde, erkek, kadın Müslüman olmayan bir ev kalmadı.

İkinci Akabe Bey’atı:

Kâ’b bin Mâlik (r.a) der ki:

“-İkinci Akabe Bey’at’ın da biz; yetmiş üç erkek, yanımızda, kadınlarımızdan, iki kadın da bulunuyordu ki, birisi Mâzin bin Neccar oğulları kadınlarından Ümmü Ümâre Nesibe bint-i Kâ’b; O biriside: Selime oğulları kadınlarından Ümmü Meni’ Esmâ bint-i Amr, bin Adiy, bin Nâbi’ idi. Şıb’da toplanıp Resûlullâh’ı beklemeye başladık. Nihayet, geldi. Kendisinin yanında da, Amucası Abbas bin Abdulmuttalib bulunu-yordu. kendisi o zaman, kavmının dininde idi. Ancak, yeğeninin Ancak, yeğeninin işinde hâzır bulunmayı ve O’nun işini, sağlama bağlamayı arzu ediyordu. Oturulunca ilk konuşan da, Abbas bin Abdulmuttalib oldu:

“-Ey Hazrec cemaâtı! Siz de, bilirsiniz ki: Muhammed, bizdendir. Bu, benim Kardeşimin oğludur ve bana, insanların, en sevgilisidir. Eğer, siz, O’nu, tasdik ve Kendisinin, Allâh’dan getirdiklerine imân ediyor, O’nu, alıp yanınıza götürmek istiyorsanız; yardımsız bırakmıyacağınıza, aldatmayacağınıza dair, sizden, kesin bir söz almak istiyorum. Çünkü, sizin komşularınız, Yahûdilerdir. Yahûdiler ise, Buna, düşmandırlar. Onların, tuzak kurmayacaklarından emin değilim.

Eğer, siz; sizi, tek yaydan ok yağmuruna tutacak olan Arab kabile-lerinin de, düşmanlıklarına göğüs gere bilecek kadar, savaş gücüne mâlik iseniz, aranızda, iyice görüşüp konuşarak kararlaştırınız da, sonradan tefrikaya düşmeyiniz. Biz, O’nu, kavmımızdan koruya gelmişizdir. O, kendi kavmının içinde bulunmakta ve korunmaktadır. Fakat, buradan ayrılmak, ancak, size katılmak arzusundadır.

Eğer, siz, Kendisine va’dle dâvette bulunduğunuz yardım, barındır-ma ve muhaliflerinden koruma gibi şeyleri, yerine getireceğinize kanaat ediyorsanız, ne âlâ! Şâyed yanınıza vardıktan sonra, korkup, yardım edemeyecek, Kendisini, muhaliflerinin eline bırakacak iseniz, şimdiden, bırakınız O, kendi kavmının içinde ve beldesinde şerefile bulunmakta ve korunmakta devâm etsin! Sizin, konuşma yapacak olanınız, konuşsun! Fakat, konuşmasını uzatmasın! Çünkü, üzerinde, müşriklerden gözcüler, casuslar vardır. Buradan, konak yerlerinize, dağılıp gittiğinız zaman da, işinizi, gizli tutunuz!”dedi

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’ın konuşması:

Hz.Abbas’ın, konuşmasında, Es’ad İbn-i Zürâre’ye ve arkadaşlarına söz dokundurması, Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’ın ağırına gitti.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bize izin ver de, canını, sıkmaksızın ve Senin hoş-lanmayacağın bir şeyle itiraz etmiş olmaksızın, sâdece, Sana, icâbetimizi ve imânımızı, doğrulamak üzere, ona, cevab verelim?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Suçlayıcı olmaksızın, ona, cevab veriniz!”buyurdu.

Bunun üzerine, Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), Resûlullâh’a dönerek:

“-Yâ Resûlallâh! Her dâvet’in, yumuşak veya sert bir yolu ve usûlü vardır. Bu gün; Senin yaptığın dâvet, insanların yüzünü ekşitecek, kendi-lerine ağır gelecek bir dâvettir: Sen, bizi, ötedenberi üzerinde bulunduğu-muz dinimizi, bırakmaya ve Kendi dinine tâbi’ olmaya dâvet ettin ki, bu, çok zor ve ağır bir şey olduğu halde, biz, Senin, bu teklifini, kabul ettik! Sen, bizi, insanlarla aramızdaki yakın, uzak bütün akrabâlık ve komşuluk ilişkilerini, kesmeye, dâvet ettin! Bu da, çok zor ve ağır bir şey olduğu halde, biz, Senin, bu teklifini de, kabul ettik!

Bizler, yurdumuzda izzetli ve her tecâvüzden masûn; değil, Kendi-sini kavmının, yalnız bırakmış olduğu, Amucalarının bile, öldürülmek üzre, düşmanlarına, teslim etmek istedikleri bir Zât’ın, hattâ, kendimizden başka hiç kimsenin, başımıza geçmeye göz dekemeyeceği bir topluluk olmamıza ve bunun, bizim için, kabûlü çok zor bulunmasına rağmen, biz, Senin, bu husustaki teklifini de, kabul ettik ki, bütün bunlar, Allah’ın, doğru yolu bulma azmini ve hayırlı sonuçlara ulaşma ümidini ihsan ettiği kimseler hâriç insanlar nazarında, hiç de, hoşa gidecek şeyler olmadığı halde, biz, Senin bu husustaki teklifini de, dillerimizle ikrar, kalbimizle tasdik etmek sûretiyle, kabul ettik!

Biz, Senin, Allâh’dan getirdiklerine inanarak ve kalblerimize yerle-şen bir mârifetle tasdikta bulunarak Sana, Bey’at edeceğiz. Biz, Rabbı-’mıza, Senin Rabb’ına bey’at edeceğiz! Allâh’ın Kudret El’i, ellerimizin üzerindedir! Bizim kanlarımız, Senin kanınla, ellerimiz, Senin elinledir! Biz, kendimizi, oğullarımızı ve kadınlarımızı, savunduğumuz ve korudu-ğumuz şeylerden, Seni de, savunacak ve koruyacağız! Eğer, biz, bu ahdi-mizi, bozarsak, Allâh’ın ahdini, bozmuş, bedbaht, yaramaz kimselerden olmuş olalım! Yâ Resûlallâh! Bu, Sana karşı, bizim sadâkat yeminimiz-dir. Yardımına sığınılacak, ancak Allâh’dır!”dedi.

Sonra da, Hz.Abbas’a dönerek:

“-Ey konuşurken, Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde, bize söz dokunduran Zât! Kardeşinin oğlunun, sana, insanların en sevgilisi olduğu sözünle, neyi anlatmak istediğini, Allâh, bilir. Biz, yakın, uzak bütün akrabâları-mızla ilişkilerimizi keserek şehâdet etmiş bulunuyoruz ki: Bu Zât, yüce Allâh’ın Resûlüdür. Onu, Allâh, yanındaki ile göndermiştir. Kendisi, asla, yalancı değildir. Getirdiği Kûr’ân’da, insan sözüne benzemezdir.

Resûlullâh (s.a.v), hakkında, seni tatmin edecek te’minâtı bizden alma isteğine gelince: Resûlullâh (s.a.v) için, istediğin te’minâtı, al!”dedi.

Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’e dönerek:

      “-Yâ Resûlallâh! Bizden, Kendin için, dilediğin te’minâtı, al! Rabb’-ın için de, istediğin şartı koş!”dedi. 6

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sizlerden, bana, oniki Nakib çıkarınız ki, onlar, kavimlerının vekili, temsilcisi olsunlar!”buyurdular.

Bunun üzerine, Medineli Müslümanlar, dokuzu Hazrec’den, üçü de, Evs’den olmak üzre, on iki Nakib çıkardılar. Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’da Benî Neccâr’ın nakîbliğine tâyin edildi. Medineli Nakıblar sordular:

      “-Yâ Resûlallâh! Sana, ne üzerine ve nasıl Bey’at edelim?”

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-İsteklilikte ve isteksizlikte dinlemek ve boyun eğmek. Darlıkta ve varlıkta geçimlik sağlamak üzre, iyiliği, buyurmak, kötülükten sakındır-mak, Allâh hakkında, hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin konuşmak üzre, Bana, yardım etmek. Yanınıza geldiğim zaman; kendiler-inizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı savunup koruduğunuz şeylerden, beni de, savunup korumak üzre, Bana, Bey’at ediniz! Sizin için Cennet var!”

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)

      “-Biraz müsâade ediniz ey Yesribliler! Bizler, ancak, bu Zât’ın, Resûlullâh olduğunu bilerek, develerimizin böğürlerini tepe tepe buraya gelmiş bulunuyoruz. Bu gün, Kendisini, alıp Medine’ye götürmek; bütün Arablardan ayrılmak, ayrı baş çekmek ve netice de, en hayırlılarınızın öldürülmesi ve sizlerin de, kılıç darbeleri ile kesilip biçilmeniz demektir! Sizler, bu husustaki te’ahhüdünüzde sebat edebilecek bir kavim iseniz, ecriniz, Allâh’a âiddir. Eğer, sizler; canlarınızdan korkar korkak bir kavm iseniz, bunu açıkça bildiriniz ki, böyle yapmanız, Allâh katında, sizin için, bir mâzeret sayılabilsin!”dedi.

Medineli Müslümanlar:

      “-Ey Es’ad! Aradan çekil! Vallâhi, biz, bu Bey’atı, hiçbir zaman, terk ve ibtal etmeyeceğiz!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Amcası Hz.Abbas, Medineli Müslümanlara:

      “-Sizler; şu Haram olan ay’da ve Haram olan Şehirdeki Teahhüd ve Zimmeti’nizle Yüce Allâh’a karşı Teahhüd ve Zimmet’te bulunmuş oluyorsunuz! Resûlullâh’a yapacağınız Bey’at’la, Allâh’a Bey’at etmiş olacaksınız, Allâh, sizin Rabb’nızdır. Allâh’ın Eli, ellerinizin üzerindedir! Allâh bu Bey’at’ınızla, sizin üzerinize Murâkıb ve Vekildir!”dedi.

Medineli Müslümanlar:

      “-Evet!”dediler.

Hz.Abbas:

      “-Allâh’ım! Sen, onların, şu Kardeşim Oğlu hakkındaki Teahhüd-lerini, yerine getirecekleri, Kendisini, koruyacakları hakkındaki sözlerini, İşiten ve Görensin! Ey Allâh’ım! Kardeşimin Oğlu hakkında, onlar üzer-inde Şâhid ol!”dedi.

Medineli Müslümanlar:

      “-Yâ Resûlallâh! Sana, bu istediğini, verdiğimiz zaman, bize, ne var?”diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ın hoşnudluğu ve Cennet var!”buyurdu.

Medineli Müslümanlar:

      “-Razı olduk ve kabul ettik!”dediler.

Hz.Abbas, Akabe’de geceleyin, bir ağacın altında, Hz.Resûlullâh’ın elinden tutup Medineli Müslümanları, Resûlullâh (s.a.v)’e, birer birer Bey’at ettirdi. Resûlullâh, Bey’at’ta, yalnız iki kadına, elini vermeyib:

      “-Gidiniz siz, Bey’at etmiş oldunuz!”buyurdu.

Neccar oğullarına göre: Resûlullâh’a, Bey’at etmek üzre, ilk önce elini uzatan, Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) idi.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a):

      “-Ben, Allâh’a Bey’at ediyorum! Resûlullâh (s.a.v)’e de Bey’at ediyorum! Ahd’imi, yerine getirerek tamamlamak, Sana, yardım husûsun-daki sözümü, işimle gerçekleştirmek üzere!”dedi. 7

Resûlullâh (s.a.v), Hicret edip, Kuba’ya geldiği zaman, Evs ile Hazrec kabileleri arasında düşmanlık vardı. Hazreciler, Evsilerin evine, Evsiler de, Hazrecilerin evine girmekten korkarlardı. Es’ad İbn-i Zürâre, Buas Savaş’ında, Evsilerden Nebtel bin Hâris’i öldürmüş bulunuyordu. Dolaysıyla kan davası güdülüyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Es’ad İbn-i Zürâre nerede kaldı?”diye sordu.

Sa’d bin Heyseme ile Mübeşşir bin Abdülmünzir ve Rifâa bin Abdülmünzir:

      “-Yâ Resûlallâh! O, Buas günü bizden bir zâtı öldürmüştü!”dediler.

Çarşamba günü gecesi olunca, Es’ad İbn-i Zürâre, başını örtmüş ve sarmış halde, akşamla yatsı arasında Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldi. Resûlullâh (s.a.v), onu görünce:

      “-Ey Ebû Ümame! Evinden, şuracığa hele ki, gelebildin! Seninle şu kavim arasında geçmiş ne var?”dedi.

Ebû Ümame Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’de:

      “-Yâ Resûlallâh! Seni, hak din ve Kitabla gönderen Allâh’a yemin ederim ki, bir şey yoktur!”dedi.

O gece, Es’ad (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında kaldı. Ertesi günü, sabaha çıkınca, Resûlullâh (s.a.v), Sa’d bin Heyseme ile Rifâa bin Abdul-münzir ve Mübeşşir bin Abdülmünzire:

      “-Onu, himâyenize alınız, koruyunuz!”buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Onu, Sen himâyene al! Senin himâyendeki, bizim himayemizde demektir!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bazınız onu himâye ediyor?”dedi

Bunun üzerine, Sa’d bin Heyseme:

      “-O, benim himâyemdedir!”dedi.

Sonra, Es’ad İbn-i Zürâre’nin evine gitti. Birbirlerinin yardımcı ve koruyucusu olduklarını anlatmak için, onunla el ele tutuşup Amr bin Avf oğullarının mahallelerine kadar yürüdüler. Bunun üzerine, Evsiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Hepimiz onun himâyecisiyiz!”dediler.

Bundan sonra, Esa’d bin Zürâre Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gündüz-leri de, serbestçe gitmeye başladı. 8

Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye hicret edip yerleştikten sonra, sık sık Es’ad İbn-i Zürâre’nin evlerini ziyaret ederek burasını şereflendirmiş ve bu şereften Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’ı da hissedar etmiştir.

Hz.Aişe (r.a) der ki:

“-Kureyşilere, Mekke’de, Serir üzerinde uyumaktan daha hoş bir şey yoktu. Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye geldiği ve Ebû Eyyûb’un evine indiği zaman, ona:

      “-Yâ Ebâ Eyyüb! Sizin seririniz yok mu?”diye sordu.

Ebû Eyyüb (r.a):

      “-Yok, Vallâhi!”dedi.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), bunu haber alınca, Resûlullâh’a, direkleri Sac agacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş hasırla kaplı bir Serir gönderdi. Resûlullâh (s.a.v), evime taşınıncaya kadar onun üzerinde uyu-muştu. Vefâtına kadar da, onun üzerinde uyudu. Halk, ölülerini taşımak üzre, onu, bizden isterler ve onunla teberrük ederlerdi.

Ebû Bekr (r.a) ve Ömer (r.a)’in cenazeleri de, onun üzerinde taşın-mıştı. Resûlullâh (s.a.v)’ın, bu mübârek Serir’i, Emeviler devrinde satışa çıkarılınca, onu Muâviye’nin âzadlılarından Abdullâh bin İshak adında bir adam, dört bin dirheme satın almıştı.

Es’ad İbn-i Zürâre ile Sa’d bin Ubade, her gece Resûlullâh (s.a.v)’e birer çanak yemek getirirlerdi. 9

İslâmiyette Câmi ve Mescidlerin ehemmiyeti çok büyük olduğu içindir ki, Medineli Müslümanların Akabe’de Resûlullâh’a Bey’at edip Medine’ye döndükleri zaman ilk işleri ise, mahalle Mescidleri yapmak olmuştu. Nitekim Resûlullâh (s.a.v), Kuba’dan Medine’ye gelirken, Beni Sâlim mahallesi Mescidine uğramış, Cuma Namazını da, bu Mescidde bizzat kıldırmıştı. Ebû Ümame Es’ad İbn-i Zürâre’de, iki yetim çocuğa âit hurma kurutma yerinin bir tarafını duvarla çevirerek Mescid hâline koymuştu. Bu Mescidin üzeri, örtülü değildi. Kıblesi, Beytü’l Makdis’e doğru idi. Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye teşrif etmeden önce, burada arkadaşları ile birlikte toplanır ve namaz kılarlardı. Kendisinin, burada Müslümanlarla birlikte toplanıb Cuma namazını kıldı-ğı da rivayet edilir. 10

Abdurrahman bin Kâ’b bin Mâlik der ki:

“-Babam Kâ’b bin Mâlik’ın gözleri görmez olduktan sonra, onu ben yönlendirirdim. Cuma namazına götürürken ne zaman ezân-ı işitse, Es’ad İbn-i Zürâre için Allâh’ın rahmet ve mağfiretini dilerdi.

      “-Babacığım! Sen, Cuma ezânını işittiğin zaman, ne diye Es’ad İbn-i Zürâre’ye Allâh’ın rahmet ve mağfiretini diliyorsun?”dedim.

Babam, bana şöyle dedi:

      “-Oğulcuğum! Medine’de Nakiü’l-Hadamat’taki Beyâza oğullarının harresi kara taşlığından Hezmu’n-Nebit denilen yerde bizi ilk toplayan ve Cuma namazını kıldıran kişi idi o!”

Ben:

      “-O zaman, kaç kişi idiniz?”dedim.

      “-Kırk kişi idik!”dedi. 11

Es’ad İbn-i Zürâre, Medine’ye ilk Kûr’an ve din öğretmeni olarak gönderilen Mus’ab bin Umeyr’ın Medine’ye gelişinden önce bu Mescid-de namaz kılmış, Mus’ab geldikten sonra da, onunla birlikte namaz kılmaya devam etmişti. Resûlullâh (s.a.v)’de Medine’ye geldikten sonra burada namaz kılardı.

Ensâr’dan Zeyd bin Sâbit’in anası Nevâr hâtunun görgüye dayanan ifadesine göre:

      “-Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye gelmeden önce, Es’ad İbn-i Zürâre, yaptığı Mescidinde Müslümanlarla birlikte beş vakit namazlarını kılar-lardı. Medineye geldiği zaman Resûlullâh (s.a.v)’de bu Mescid’de namaz kılmış ve bugünkü Mescidini orada yapmıştır!”

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’ın Mescid edindiği yer, Es’ad İbn-i Zürâre-’nin terbiyesi altında yetişen, Benî Neccâr’dan, Sehl ve Süheyl adında iki yetim kardeşe ait hurma kurutma yerinin bir parçası idi. Bu yetimlerin, Es’ad İbn-i Zürâre’nın veya Ebû Eyyûb-ı Ensâri’nin himâyesi altında bulunduğu da, rivâyet edilir. Resûlullâh (s.a.v) bu hurma kurutma yerini Mescid yapmak üzere satın almak isteyince, Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) veya Muâz bin Afra veya Ebû Eyyûb el-Ensâri, yetimlere arsanın bedelini kendileri ödeyib arsayı Resûlullâh (s.a.v)’e hediye etmek istedilerse de, Resûlullâh (s.a.v), buna yanaşmadı.

Resûlullâh (s.a.v), Sehl ve Süheyl’i çağırttı. Mescid yapmak üzere hurma kurutma yerlerini onlardan satın almak istedi:

      “-Bu arsanızın bedelini bana söyleyiniz de, ödeyeyim?”dedi.

Gençler:

      “-Vallâhi olmaz! Yâ Resûlallâh! Biz, onun bedelini, ancak Allâh-dan isteriz. Biz, onu Sana Allâh rızası için bağışlarız!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), arsayı bu şekilde almaya yanaşmadı. Resûlullâh, Sehl ve Süheyl’in mensub bulunduğu Neccar oğullarına haber gönderdi. Onlar, yanlarında Sehl ve Süheyl olduğu hâlde, geldiler.

Resûlullâh (s.a.v), onlara:

      “-Ey Neccar oğulları! Arsanızın bedelini bana söyleyiniz de, ödeye-yim!”dedi.

Neccar oğulları, onu satmaktan kaçındılar ve:

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi, olmaz! Biz, onun bedelini yüce Allâh’dan başkasından istemeyiz!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’de, arsayı bedelsiz olarak almaya yanaşmadı.

Bunun üzerine, arsa sahibleri, arsalarının bedeli olan on dinar altını almak zorunda kaldılar. Bunu da, Resûlullâh’ın emriyle Hz.Ebû Bekr, onlara hemen ödedi. 12

Es’ad İbn-i Zürâre de bu iki yetime, Benî Beyâda tarafında bir arazi vererek geçimlerini sağlamalarını temin etti, denilir.

Mescid-i Nebevi inşâ olunurken, hicretten dokuz ay sonra, Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) hastalandı. Hıçkırık, veya boğmaca hastalığına yakalan-dığı zaman, Resûlullâh (s.a.v), Es’ad İbn-i Zürâre’nin yanına gitti:

      “-Allâh, Yahûdileri kahretsin! Peyğamber ise onun hastalığını gider-seydi ya?!”diyorlar.

Halbuki, ben, ne onun için, ne de, kendim için, Allâh’dan gelen bir şeyi gidermeye kadir değilim! Es’ad İbn-i Zürâre hakkında beni hiç de kınamasınlar!”dedi.

Bununla beraber, onun dağlanmasını emretti.

Es’ad İbn-i Zürâre, kendisinden sonra geride kalacak olan kızları Kebşe, Habibe, Fürey’a’nın Resûlullâh’ın Zevcelerinin evlerinde barındı-rılmalarını Resûlullâh (s.a.v)’e vasiyet ve rica etti. Kendiside yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp Hicri 1. yılın Şevval ayında, Miladi 623. yılın Nisan ayında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Resûlullâh (s.a.v), Es’ad İbn-i Zürâre’nin vefâtında, yanında idi. Onu yıkadı. Üç parça bürüdle kefenledi. Cenâze Namazını kıldı. Cenâzesinin önünde yürüdü. Onu Medine kabris-tanı olan Bâki’a defnetti. Bâki Kabristanı’na Ensâr’dan ilk gömülen zat, Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) oldu.

Yahûdilerle Medineli münafıklar, Es’ad İbn-i Zürâre’nin vefâtını fırsat bilerek dedikoduya başladılar ve Müslümanların zihinlerini karıştır-maya çalıştılar. Resûlullâh (s.a.v), bu hususta şöyle dedi:

“-Es’ad İbn-i Zürâre’nin vefatı, Yahûdilere ve münafık Arablara ne kötü vesile ve bahane oldu:

      “-Eğer, o, Peyğamber olsaydı, arkadaşı ölmezdi!”dediler.

Halbuki, ben, ne kendim, ne arkadaşım için, Allâh’dan gelecek bir şeyi savacak kudrete mâlik değilim!”

Es’ad İbn-i Zürâre’nin vefatından sonra, Neccâr Oğulları toplanıp Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına kadar geldiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Bilirsin ki, o, bizim Nakîbimiz temsilcimiz idi, öldü. İçimizden birisini, onun yerine Nakîb tâyin et!”dediler.

Resûlullâh’de Neccar oğullarından herhangi birisini, diğerine tercih ve tâyin etmeyi uyğun görmeyip:

      “-Siz, benim dayılarımsınız. Sizin Nakîbiniz ben’im!”buyurdu

Neccâr oğulları, Resûlullâh’ın kendilerine bu sûretle Nakib olma-sını, kavımlarına karşı bir üstünlük sayarlar ve bununla, iftihar ederlerdi. 13

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’ın Hanımları: Ümeyre bint-i Süheyl, bin Sa’lebe ile Nevar bint-i Mâlik, bin Sırme’dir. Erkek çocuğu hiç olmayan Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), ölümünden önce, Kebşe, Habibe ve Fürey’a adlı kızlarını Resûlullâh’a ve onun zevcelerine emanet etmişti. Resûlullâh’da bu kızları kendi âileleri yanında yetiştirerek evlendirmiştir.

Es’ad ibn-i Zürâre’nin en büyük kızı Habibe, Sehl bin Huneyf ile evlenmişti.Bu evlilikten erkek bir çocukları olduğunda o tarihlerde hayatta olan Resûlullâh (s.a.v), doğan bu erkek çocuğuna, dedesi Es’ad (r.a)’ın künyesiyle birlikte adını verdi. O günden sonra ona;Ebû Ümame Es’ad bin Sehl bin Huneyf, dendi.

Diğer ikinci kızı Fürey’a: Resûlullâh (s.a.v), onu Nübeyt bin Cabir ile evlendirdi. Es’ad (r.a)’ın en küçük kızı Kebşe’yi de; Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Ebi Habibe ile evlendirdiler.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a)’in vefatı, Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye hicretinden sonra, Medine’de vefat eden ilk Ensâr sahâbî sıfatını ona kazandırdı. Ve ilk defa olarak Baki’ Kabristanı’na defnedilen sahâbî oldu. Bu husus Ensâr’ın naklidir. Muhacirin ise, ilk defa vefat edenin Osman bin Maz’ûn olduğunu beyân etmektedirler. İkiside doğrudur. Biri Medine de ilk vefât eden Medineli Ensâr’dan dır. Diğeri ise; Medine’de ilk vefat eden Mekkeli Muhacir’dir.

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a), böylece, Bedir Ğazvesi’ni göremeden, ve bu Ğazvede bulunamadan, Ensâr ile Muhacir arasında ilan edilecek olan din kardeşliğinden nasibine düşeni göremeden, gül devrine eremeden, bu fena ve fâni dünyadan göçerek Darü’l-Beka’ya gitti. Resûlullâh (s.a.v), onu vefatından önce, difteri, zebha, zibh veya kızıl, şevke, boğmaca, hastalığın dan dolayı, bir rivayette kendisi; iki defa onun boğazını dağladı veya dağlattır da denilir. 14

Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) iman edib, biat edince iman yolunda yaşadığı dört yıllık hayatında çok işler yaparak vefat etmiştir. O, Medine’nin Erkam’ı, evi ise Medine’nin Darü’l-Erkam’ıdır. Ümmet bu hususta ona kıyamete kadar duacıdır.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-85 
2- İbrahim-35-52 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-5-140-145 
4- Zuhruf-1-8 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-Cild-6-Sayfa-5-7-8-19-22-24. Özet. 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-31-33 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-36-41 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-8 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-27 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-117 
11- Ebû Dâvûd-Salât-216-1069 
12- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-117-120 
13- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-148-150 
14- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-11-352-özetlenmiştir.