Ebû Ubeyde Bin Mes’ûd Es-sekafi

İslâm tarihinde kendisi ve gerekse oğlu isim yapmış sahabelerden biri de Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. Hicretin 13-14 Miladi 634-35 yıllarında Cisr veya diğer adıyla Köprü Savaşında şehid olarak vefât etmiştir.

Ebû Ubeyde Bin Mes’ûd Es-sekafi

Ebû Ubeyde Bin Mes’ûd Es-sekafi
أبُـو عُــبَــيــدَ بـِـنْ مَــسْــعُـــدُ اْلــثَّــقَــفـِـي


 Baba Adı    :    Mes’ûd bin Ubeyd.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok, Tâif şehrinde doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 13-14. Miladi 634-35 yıllarında Cisr (köprü) Savaşında şehid oldu.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Du’me hatun,
 Oğulları    :    Cebr bin Ebi Ubeyd, Muhtar bin Ebi Ubeyd
 Kızları    :    Safiyye bint-i Ebû Ubeyde. Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’in hanımıdır.
 Gavzeler    :    Tâif Seferi’nden sonraki seferlere katıldı.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Bilgi yok.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ebû Ubeyde bin Mes’ûd bin Amru bin Umeyr bin Avf, bin Ukde, bin Ğiyere, bin Avf, bin Sakıf, es-Sekafi dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Ubeyde. Sahabetü’l Minber.
 Kimlerle Akraba idi    :    Abdullah bin Mes’ûd es-Sekafi’nin karde-şidir. O da sahabedir. Abdullah bin Ömer’in kayınbabası dır.



Ebû Ubeyde Bin Mes’ûd Es-sekafi Hayatı

İslâm tarihinde kendisi ve gerekse oğlu isim yapmış sahabelerden biri de Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. Hicretin 13-14 Miladi 634-35 yıllarında Cisr veya diğer adıyla Köprü Savaşında şehid olarak vefât etmiştir. Künyesi o kadar meşhurdur ki adı unutulmuştur. Oğlu meşhur Muhtar es-Sekafi’dir. Babası; Mes’ûd bin Amr es-Sekafi olup annesinin ismi ise bilinmemektedir.

Abdullah bin Mes’ûd es-Sekafi’nin kardeşidir. O da sahabedir. Abdullah İbn-i Ömer’in ise kayınbabasıdır. Kızı Safiyye, Abdullah ibn-i Ömer’in hanımı olurdu.

Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi, Hicri 9.yılda Tâifli hemşehrileri ile birlikte Medine’ye geldiler, Resulullah (s.a.v)’ın son zamanlarında iman ederek Müslüman oldu. Daha sonra Tâif’lilerle birlikte Tâif’e geri döndü. Diye söylenir. Kendisinde kumandanlık vasıfları olan sahabi idi. İslâm olduktan sonra daha ziyade Medine’de İkamet etmeye başladı. Hz.Ebû Bekr (r.a)’in vefatında ve Hz.Ömer (r.a)’in hilafete gelişinin ilk gününde Medine’de bulunuyordu. Zaten Ebû Ubeyd, halife Hz.Ömer’in hilafetinin ilk günlerinden itibaren tarih sahnesinde görülmeye başladı.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın hilafetinin sonlarında Irak taraflarına gönderi- len İslâm ordusu, güçlü İran Sâsâni kuvvetleri karşısında takviye gücü beklemekteydi. Hz.Ebû Bekr’in vefatından sonra Hz.Ömer (r.a), Medine Mescid’in de biatları kabul ederken, Müslümanları Irak cebhesindeki mücahidlere yardıma çağırdı. Medine halkının çekingen davrandığı bu davete dördüncü gün ilk icabet eden Ebû Ubeyd oldu.

Mescid-i Nebevi’de önce Müsenna bin Hârise (r.a), sonra’da halife Hz.Ömer kendileri bir konuşma yaparak İranlılarla yapılacak savaşlara davet ettiler. Ömer (r.a) konuşmasının sonlarına doğru :

      “-Yüce Allâh, dinini hâkim kılan, dine yardım edeni yücelten ve Müslümanları diğer milletlere karşı hâkim kılan Rabbimizdir! Nerede bu nimetlere lâyık olan kullar?” dediği zaman, ilk çıkan fedâilerden:

Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi ve onu takiben Sa’d bin Ubeyde ve Suleyt bin Kays oldu. ve bin kişilik gönüllüler ordusu oluştu.

Ordu toplanınca halife Hz.Ömer’e:

      “-Ensâr veya Muhâcirlerin ileri gelenlerinden birini Müslümanlara kumandan tâyin et!”denildi.

Halife Hz.Ömer’de:

      “-Hayır, Allâh’a yemin ederim ki öyle yapamayacağım. Yüce Allâh, sizin derecelerinizi düşmanın üzerine gayet süratli, ve öncelikle atılmanızla ölçmüş, ilk önce ve çabuklukla hareket edenin derecesini yükseltmiştir. Savaş çağrısına ve düşmanı kovmaya ilk koşan kişi, kumandanlığa, korkak ve düşmanla karşılaşmaktan çekinen kimseden daha lâyıktır elbette. Allâh’a yemin ederim ki ilk defa fedâiden başkasını Müslümanlara kumandan tayin etmeyeceğim!”dedi.

Ve sonra Ebû Ubeyde, Suleyt, ve Sa’d’ı çağırarak onlara:

      “-Eğer, Suleyt bin Kays ve Sa’d bin Ubeyde siz ikiniz Ebû Ubeyde es-Sekafi’den önce Meydana çıkmış olsaydınız, şüpheniz olmasın ki, sizi kumandan yapardım. Siz de o kıdem ve şerefi elde etmiş olurdunuz!” dedikten sonra Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi’ye dönerek:

      “-Yapacağın işleri Resulullah (s.a.v)’in ashabı ile görüş ve onların fikirlerini al. Neticesini kesin olarak araştırıp düşünmeden acele ederek iş yapmaya kalkma. Harbi ancak, zamanında çekilmesini bilen ve fırsatları değerlendirebilen zeki kumandanlar kazandırır!”dedi.

Bin kişilik gönüllüler ordusunun baş komutanlığına Ebû Ubeyde es-Sekafi’yi tayin etmiş oldu. Hz.Ömer tarafından techiz edilen bu orduyu savaş alanı olan Irak’a doğru uğurladı.

Ebu Ubeyde Suleyt bin Kays’ı ve Sad’ bin Ubeyd’i ordu kumandan yardımcılıklarına atandı. Bu takviye ordusu asıl kuvvetlere Nemârik’ta katıldı. Ebû Ubeyd es-Sekafi, Câban ve Merdanşah kumandasındaki İran Sâsâni ordusuna karşı ilk zaferini burada kazandı ve bu iki kumandanı esir aldı. Kesker bölgesinin alt taraflarında bir diğer İran Sâsâni birliğini ve kumandan Nersi’nin ordusunu büyük bir bozguna uğrattıktan sonra onun hazinelerini ele geçirdi. Dağılan düşman ordusunun peşine düştü ve meşhur İranlı kumandanlar, Zaloğlu Rüstem ve Boran’ın gönderdikleri yeni birlikleri Sakatiye’de hezimete uğratarak bol miktarda ğanimet elde etti. gönderdiği birlikler vasıtasıyla civar bölgeleri itaat altına aldı.

Kesker’de mağlub ettiği İranlı komutan Nersi’ye yardım için gelen Calinos’u ve onun güçlü ve yenilmez sanılan özel eğitimli ordusunu Hire yakınlarında mağlup etti. bu mağlubiyet üzerine Rüstem bu orduyu yeni kuvvetler ve birkaç fil ile takviye ederek tekrar Ebû Ubeyd es-Sekafi’nin üzerine gönderdiler. Öyle ki bu defa üzerine, İranlıların kutsal sancağı olan Drefş-i Kâviyâni’yi açarak, Behmen bin Caduveyh komutasında savaşa geldiler. İki tarafında orduları, Fırat nehrinin üzerindeki daha sonra Ebû Ubeyd köprüsü olarak adlandırılan köprünün her iki tarafında Natıf mevkiinde karargahlarını kurdular.

Ebû Ubeyd’in hanımı ve oğlu Muhtar’ın annesi olan Du’me hatun rüyasında gökten bir adamın, içinde içecek bulunan bir kapla indiğini Ebû Ubeyde’ın de beraberindeki birkaç kişiyle bu kaptan içtiğini gördü. Bu rüyasını Ebû Ubeyd’e anlatınca Ebû Ubeyd:

      “-Allâh’ın izniyle bu şehid olmamız demektir!”diye cevap verdi.

Daha sonra askerlerine şunu söyledi:

      “-Ben, öldürülecek olursam komutan filandır. O da öldürülürse, filandır!” böylelikle kaptan içenlerin hepsini teker teker saydıktan sonra:

      “-O da öldürülürse bu sefer Müsenna komutan olacaktır!”diye ekledi

İran ordusu baş kumandanı Behmen bin Caduveyh, Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi’ye şu teklifte bulundu:

      “-İstersen sen bu tarafa geç! İstersen ben o tarafa geçeyim!”dedi.

Ebû Ubeyde’nin yardımcıları ve yakın arkadaşları olan Müsenna bin Hârise ile Suleyt bin Kays ve diğer birlik kumandanları, Ebû Ubeyde’ye köprüyü geçmemesini tavsiye ettiler. Fırat’ın karşı tarafına düşmanın bulunduğu tarafa geçirmeyi muharebeyi düşman topraklarında yapmayı daha uygun bularak karar veren ve bu kararı benimsemeyen arkadaşlarını korkaklıkla suçlayan Ebû Ubeyde es-Sekafi karşı tarafa geçtikten sonra köprüyü yıktırdı.

Hicretin 13. yılın Şaban ayında, Miladi 634-35 yılında Fırat’ın karşı tarafına daki dar alana geçince iki ordu arasında şiddetli bir savaş başladı. Netice de, İran ordusundaki filler, ve çıkardıkları çınğırak sesleriyle İslâm ordusundaki atları ürkütünce, süvariler istedikleri gibi savaşamadılar. Savaş meydanının darlığı ve köprünün yıkılmış olması gibi sebeblerle manevra imkanı kalmayınca bozgun başladı. Savaş Müslümanların aleyhine gelişmeye başladı.

Bunun üzerine komutan Ebû Ubeyd bin Mes’ûd es-Sekafi (r.a) filleri bertaraf etmkten başka çare kalmadığını düşündü, ve yaya olarak fillerin üzerlerine hücum etti. Ancak bu düşünce sonucu yapılan hücum da sonuç vermedi. Hortumunu keserek devirdiği koca bir filin altında kalarak Ebû Ubeyde (r.a) şehid oldu.

Müslümanların çoğu da fâni hayatlarını şehadetle sonuçlandırdılar. İslâm tarihinde Köprü Savaşı olarak bilinen bu olay İslâm kuvvetlerinin bu cebhede aldıkları ilk yenilgidir. Bu vak’a; Hicretin 13. yılı Şaban ayı, Miladi 30 Eylül-28 Ekim 634 yılında olmuştur. 1

Babası Ebû Ubeyde’nin şehid olduğunu gören ve kumandayı hemen ele alan oğlu Cebr bin Ebû Ubeyde bin Mes’ûd’da şehid oldu. Daha sonra o kaptan şerbet içenlerin hepsi teker teker şehadet şerbetinden içtiler. En sonunda kumandayı Müsenna bin Hârise eline alarak kalan askerin bir kısmını köprüden geçirip dağ tarafını tutunca hezimeti önlemiş oldu. Ama kendileri de ağır sûrette yaralandı.

Bu arada, Ebû Ubeyde bin Mes’ûd’un kardeşi Abdullah bin Mes’ûd askerin kaçmasına mani olmak için köprünün iplerini kesince, asker nehre atılıp kimi yüzerek karşıya geçti, kimi de boğulup şehid oldu. Düşman ordusu’da İslam ordusunun arkasından takib etmek istediyse de, Baş kent Medâin şehrinde ihtilal çıktığına dair haberler cebheye aniden gelince takib etmekten vazgeçip geri döndüler.

Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi’nin şehid olan oğlu Cebr’den başka Abdullah bin Ömer ile evli Safiye binti Ebû Ubeyde adında bir kızı ve İslâm tarihinde önemli roller oynayan Muhtar bin Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafi adında başka bir oğlu daha vardır.

Köprü vakası’nın önemli bir tarafı da, savaş olurken Hz.Ömer (r.a) Medine de ashab’ı kiram ile oturuyordu. Bu sırada birden bire içinden gelen bir sesle bağırıp:

      “-Ya Müsennâ, dağı tut, dağı!”demiştir ki, bu bağırışın birkaç kere tekrar etmiştir. Sonra, yapılan tahkik de, Hz.Ömer bağırdığı zaman, asker orada Hz.Ömer (r.a.)’in sesini duyarak arkasını dağa doğru vermek üzere dağda toplanmaya başlamıştır. Bu durum Ömer’in keramet sahibi oldu-ğunu göstermektedir. Aynı keramet olayının başka bir olayda olduğu rivâyeti daha ağırlıktadır.

Ebû Ubeyde bin Mes’ûd es-Sekafiden hadis rivayeti yapılmamıştır. Zira İslâm oluşu ile şahadeti arasında çok kısa bir zaman olduğu gibi, hadis rivayeti içinde pek zaman bulamamıştır. Ancak bir iki hadis rivayet etmiş olduğu bilinmektedir. 2

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- İbnü’l-Esir el Kâmil Fi’t-Tarih tercemesi-2-396-403-Özet. 
2- Ashâb-ı Kirâmın Meşhurları-Hayati Ülkü-370-372