Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), Âşere-i Mübeşşere’den, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Takriben, Fil vak’ası’ndan onüç yıl kadar sonra Miladi 583 yılında Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiş olub Resûlullâh (s.a.v)’den yaklaşık on iki yaş daha küçüktür.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)

Ebû Ubeyde Bin Cerrâh
أبُـو عُــبَــيـــدَ ةُ بْـــنُ اْلــجَـــرّاح


 Baba Adı    :    Abdullah bin Cerrâh, bin Hilâl.
 Anne Adı    :    Ümeyme bint-i Ğanm, bin Câbir
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Miladi 583. yılda Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 18. Miladi 640 yılında Amevâs Taûn-undan 58 yaşlarında iken vefât etti. Kabri, Ürdün’ün Vadi’l-Ürdün’de Gürü’l-Bilevne bölgesinde ki, Ebû Ubeyde köyündedir.
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu, zayıf bedenli arık (uzun) yüzlü seyrek sakallı, kamburca, ön dişi düşmüştü bu ona çok yakışıyordu. Uhud savaşın da Resûlullâh’in yüzüne gömülen miğfer parçalarını çıkarmaya çalışırken olmuştu.
 Eşleri    :    1-Hind bint-i Câbir, 2-Erca.
 Oğulları    :    1-Yezid 2-Umeyr
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, gibi bir çok savaşlar..
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, Habeşistan, Medine, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    15 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Sa’d. bin Muâz, veya Ebû Talha Zeyd bin Sehl, veya Muhammed bin Mesleme ile din kardeşi ilan edilmişlerdi.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ebû Ubeyde Amir bin Abdullah bin el- Cerrâh bin Hilâl bin Uheyb bin Dabbe bin Hâris bin Fihr bin Mâlik bin Kinâne bin Hüzeyme bin Müdrike bin İlyas bin Mu’dar bin Nizar bin Maâd bin Adnan el-Fihri el-Kureyşi’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Ubeyde, Eminü’l-Ümem.
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.



Ebû Ubeyde Bin Cerrâh Hayatı

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), Âşere-i Mübeşşere’den, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Takriben, Fil vak’ası’ndan onüç yıl kadar sonra Miladi 583 yılında Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiş olub Resûlullâh (s.a.v)’den yaklaşık on iki yaş daha küçüktür. Babası: Abdullah bin Cerrâh bin Hilâl dır. Annesi ise: Ümeyme bint-i Ğanm bin Câbir bin Abdüluzza bin Amre bin Amire bin Ümeyra bin Veria bin Hâris bin Fihr’dir. Kâbilesi neseb soyu ise şöyledir: Ebû Ubeyde Amir bin Abdullah bin el-Cerrâh bin Hilâl bin Uheyb bin Dabbe bin Hâris bin Fihr bin Mâlik bin Kinâne bin Hüzeyme bin Müdrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maâd bin Adnan el-Fihri el-Kureyşi’dır.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh Resûlullâh’ın soyu ile Fihr bin Mâlik’de birleşir. Beni Hâris kabilesinden olan Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Câhiliye devrinde Mekke’de okuma yazma bilen müstesna birkaç kişiden biri olduğu için Kureyşiler kendisine çok değer verirlerdi.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın asıl ismi: Amr bin Abdullah’dır. Dedesi Cerrâh’a nisbetle Ebû Ubeyde bin Cerrâh olarak meşhur olmuştur. Künyesi; Ebû Ubeyde’dir. Resûlullâh (s.a.v) ona lakab olarak:

      “-Eminü’l- Ümem!” Ümmetin Emini dir demiştir.

Ebû Ubeyde bir Cerrâh (r.a), Câhiliye devrinde veya İslâm devrinde çeşitli zaman ve şartlarda, özellikle İslâm döneminde Şer’i kuralları çiğne-memek şartıyla iki defa evlenmiş olub bu evliliklerinden Yezid ve Umeyr, adında iki tane oğlu olmuştu. Bu oğulları ise kendisinin sağlığında vefat etmiş nesli devam etmemiştir.

Bilinen hanımlarının isimleri ise şöyledir:

1-Hind bint-i Cabir 2- Erca, adında ki kadındır.

Fiziki ve mizaci durumunu ise, onu görenler şöyle anlatırlar:

Uzun boylu, zayıf bedenli arık (uzun) yüzlü seyrek sakallı, kam-burca, ön iki dişi düşmüştü ki, bu ona çok yakışıyordu. Uhud Savaşı’nda Resûlullâh (s.a.v)’in yüzüne gömülen miğferinin parçalarını çıkarmaya çalışırken olmuştu. Eminliği ile meşhur olmuştur. Mütevazi, zühd ve hayâ sahibi biriydi. Güzel ahlakı ile başkalarını kendine hayran bırakırdı.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın Müslüman oluşu:

Osman İbn-i Maz’ûn, Ubeyde bin Hâris, Abdurrahman bin Âvf, ve Ebû Seleme Abdullah bin Abdü’l-Esed ile birlikte Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gitmişti. Resûlullâh (s.a.v), onlara İslâmiyeti arz ve teklif etti. İslâm şeriatlarını anlattı. Hepsi, aynı anda Müslüman oldular. Onların, Müslüman oluşları, Resûlullâh (s.a.v)’ın, Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evin-de, halkı, İslâmiyete gizlice davete başlamasından önce idi. Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), İslâmiyetten önce, Câhiliye devrinde arablar arasında okuma yazma bilenler, pek az bulunduğu sırada, kendisi okur yazar olan Mekkeliler arasında idi.

Resûlullâh (s.a.v) onun hakkında:

      “-Bu, bu, Ümmetin Emini’dir!”

      “-Muhakkak ki, her ümmetin bir Emini vardır. Bu ümmetin Emini’ de, hiç şübhesiz, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’dır!” 1

Dünyada iken, Cennet ile müjdelenen on bahtiyar sahabe’den birisi olan, Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), İslâm dinine ilk gönül verenlerdendi. Müslüman olduğunda genç yaşta baba ocağından ayrılmak mecburiye- tinde kaldı. Müşrik babası onu evine koymuyordu. Âilesi ile birlikte çok zor şartlar altında dinini yaşamaya çalıştı. Habeşistan’a hicret yolu açıldı-ğında müşriklerin ezâ ve cefalarından kurtulmak için ikinci Habeşistan muhacirleriyle birlikte hicret etti. Uzun bir müddet Habeşistan da kaldık-tan sonra tekrar Mekke’ye döndü.

Daha sonraları da Medine’ye hicret etti. Medine’ye ilk gelindiğinde Resûlullâh (s.a.v), Mekkeli Muhacirler ile Medineli Ensâr’ı din kardeşi ilan ettiğinde Ebû Ubeyde’nin Medineliler’den Seyyidü’l- Ensâr Sa’d bin Muâz veya Ebû Talha Zeyd bin Sehl ile din kardeşi olmuştu. Muhammed bin Mesleme ile kardeş ilan edildi de denilir. Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) Medine döneminde İslâmiyet’ın tebliğ edilmesinde ve idari işlerde önemli görevler aldı. Cesur, samimi ve emin bir sahabi, ve kahraman bir mücahid olan, Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) tam bir Resûlullâh aşıkı idi.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’ye Hicretinin on yedinci ayının başla-rında, Receb ayında Nahle Seferi için Ebû Ubeyde’yi göndermek istedi. Fakat Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Resûlullâh (s.a.v)’den ayrı kalacağından dayanamayıb ağlamaya başladı. Resûlullâh (s.a.v)’de bu yüzden onu bu göreve göndermekten vazgeçti. Onun yerine bu göreve yine sahabeden olan Abdullah bin Cahş (r.a)’ı gönderdi. 2

Bedir Savaşı:

Hicretin 2. yılı Ramazan ayının 12 ile 19 arasında Miladi 15 ile 17 Mart 624 yılında yapılan İslâm’ın en mühim savaşı olan Bedir’de üstün gayret sarf etmişti. Kendisi Mü’minlerin safında, babası Abdullah’da müşriklerin safında bulunuyordu. Kendisi babası ile karşı karşıya gelmek istemiyordu. Fakat babası bir türlü onun peşini bırakmıyordu. Öldürmek için adeta fırsat kolluyordu. Ebû Ubeyde ise müşrik babasının kanını dökmemek için değişik yerlere geçiyordu. Fakat bir türlü elinden kurtula-mıyordu bu olay şöyledir:

İbn-i Şevzeb anlatıyor:

“-Bedir Savaşı’nda, düşmanın saflarında bulunan Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın babası, Müslümanlar safındaki oğluna saldırıyor, fakat Ebû Ubeyde, babasıyla çatışmamak için her karşılaşmada kendi yönünü değiş-tiriyordu. Babası, kendisine saldırmakta ısrar edincede onu öldürmek zorunda kaldı. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:

      “-Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden hiçbir kavmi, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları dahi olsa, Allâh’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Onlar o kimselerdir ki Allâh kalblerine îmân yazmış ve onları kendinden bir ruh ile destek-lemiştir. Onları, içlerinde sonsuza dek kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere dahil edecektir. Allâh, onlardan razı olmuş, onlar’da Allâh’dan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allâh’ın hizbidir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar Allâh’ın hizbidir!” 3

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), nihayetin de babasını dinine fedâ etti. 4

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın babasını Bedir’de değilde Uhud’da öldürdüğünü söyleyenlerin delilleri pek kuvvetli değildir. Ayrıca kaynak siyer kitablarında Bedir ve Uhud’da öldürülen müşrikler arasında babası Abdullah’ın ismi de geçmemektedir. Annesi Ümeyme bint-i Ğanem ise geçte olsa Müslüman olmuştur.

Uhud Savaşı:

Hicretin üçüncü yılın Şevval ayında, Miladi 25 Mart 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’na Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’da katılarak bir çok kahramanlıklar gösterdi. Uhud Savaşı başlamadan önce Resûlullâh (s.a.v) ordusunu saf düzenine koydu. Safları düzeltti. Ükkâşe bin Mihsan’ı, sağ kanad’a, Ebû Seleme bin Abdû’l-Esed’i, sol kanada da, Ebû Ubeyde bin Cerrâh ile Sa’d bin Ebi Vakkas’ı, önede, Mikdad bin Amr’ı gerideki askerlerin başına koydu. 5

Müşrikler savaş sırasında hep Resûlullâh (s.a.v)’in üzerine hücum etmişler, O’nu öldürmek istemişlerdı. Muhacirler’den yedi kişi Ensâr’dan yedi kişi toplam ondört kişi Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde ölüm üzerine and içen fedâiler ğrubu’nun içersinde Ebû Ubeyde (r.a)’da vardı.

Hz.Ebû Bekr (r.a) der ki:

“-Uhud günü halk, Resûlullâh (s.a.v)’in yanından dağılıb uzaklaş-tıkları zaman ben onun yanına yetişenlerden ilki idim. Arkamdan birden kuş gibi birisinin Resûlullâh (s.a.v)’in yanına erişmek istediğini gördüm. O da, Ebû Ubeyde bin Cerrâh idi. Resûlullâh (s.a.v)’in miğferinin halka-larından ikisinin iki şakağına (yanaklarına) battığını görünce Ebû Ubeyde bin Cerrâh bana:

      “-Senden ricam! Allâh aşkına benimle Resûlullâh’in arasından sen çık! Bırak da, Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!”dedi.

Halkalardan birisini, ön dişlerinden birisiyle çekip çıkartırken, bir dişi çıktı. Sonra, Resûlullâh (s.a.v)’ın, öteki yanağına baktı. Yine bana:

      “-Senden ricam! Allâh aşkına benimle Resûlullâh’ın arasından sen çık! Bırak da, Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!” dedi.

Halkalardan ikincisini ön dişlerinden ikincisiyle çekib çıkartırken de ikinci dişi çıktı. Bunun için Ebû Ubeyde’nin iki dişi eksikti!” 6

Hz.Âişe (r.a)’de şöyle anlatır:

Uhud Savaşı’ndan bahsedilince Ebû Bekr (r.a):

      “-O gün, Talha bin Ubeydullah’ın günüydü!” der.

Sonra anlatmaya başladı:

“-Uhud günü, Resûlullâh’ın yanına ilk dönen bendim. Allâh yolunda ve, Resûlullâh uğrunda savaşan bir adam gördüm. Her yerde onu görüyor- dum. Çok cesurdu. Kendi kendime:

      “-Ben fırsatı kaçırdım, sen bir şeyler yap, ey Talha!”dedim.

Böyle kahraman birinin kavmimden bir adam olmasını istiyordum. Yine Kureyş müşriklerinin içinde savaşan tanımadığım bir adam gördüm. Resûlullâh’a ondan daha yakındım. Çok süratli koşuyordu. Ben ise onun kadar koşamıyordum. Yaklaştığımda onun Ebû Ubeyde bin Cerrâh oldu-ğunu gördüm. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardık. Mübarek dişleri kırıl-mış yüzü yaralanmış yanağına miğferinin halkalarından ikisi saplanmıştı. Resûlullâh, yaralanmış bulunan Talha bin Ubeydullah’ı kastederek:

      “-Arkadaşınıza yardım ediniz!”buyurdu.

Fakat Onun bu söylediğine o an aldırmadık. Ben, Resûlullâh’ın yüz-ündekileri çıkarmak istedim. Ebû Ubeyde bin Cerrâh:

      “-Bana bırakmazsan sana hakkımı helâl etmem!”dedi.

Ben de ona bıraktım. Resûlullâh (s.a.v)’e ızdırab vereceği için eliyle dokunmak istemedi. Ve, ağzıyla çıkardı. İki halkadan birini çıkardığında halkayla beraber Ebû Ubeyde’nin bir dişi de düştü. Ben de onun yaptığı gibi yapmak istediğimde, Ebû Ubeyde bin Cerrâh:

      “-Bana bırakmazsan hakkımı helâl etmem!”dedi.

Birincisi gibi ikinci halkayı da çıkardı. Halkayla beraber bir dişi daha düştü. Ebû Ubeyde, dişi kırılanların en hayırlısıdır. Resûlullâh’ın yarasını sardıktan sonra çukurlardan birine düşmüş olan Talha bin Ubeydullah’ın yanına gittik. Talha yetmişten fazla mızrak, ok ve kılıç yarası almış, bir de

parmağı kesilmişti. Onun durumunu da düzelttik!” 7

İkinci Zü’l-Kassa Seferi:

İkinci Zü’l-Kassa seferi, Hicretin altıncı yılında Rebiül’ahir ayında vukubulmuştur. Seferin Sebebi ise:

Benî Muharib bin Hasafa, Benî Sa’lebe bin Sa’d ve Benî Enmar bin Bağız kabileleri, Meraz’dan Tağlemeyn’e kadar uzanan yağmurlu bölge-ye gelib orada toplanmışlardır. Bunlar, Medinelerin yaylım hayvanlarını yağmalamak hususunda sözbirliği etmişlerdi. O sıralarda, Medinelilerin yaylım hayvanları Heyfa vadisi yaylımında idi.

Muharib, Sâ’lebe ve Enmar oğullarının, Heyfa’daki yaylım hayvan-larını yağmalamak istedikleri haber alınmıştı. Bu yoldaki haberin doğru olup olmadığını iyice tahkik etmek gerekmişti. Bunun üzerine Resûlullâh, Ensâr’dan Muhammed bin Mesleme’yi yanına on kişi katarak Zü’l-Kassa- ’ya göndermişti. Sâ’lebe ve Uval oğulları, İslâm keşif birliğinin, yurtları-na geldiğinin farkına vararak onları, uyudukları bir sırada yüz kişi ile kuşatıb şehid etmişlerdi.

Onlar, böylece düşmanlıklarını ve niyetlerinin kötülüğünü açığa vur-muş bulunuyorlardı. Hem Hayfa yaylımında bulunan hayvanlara onların baskında bulunmalarını önlemek, hem de, şehid ettikleri Müslümanların öcünü almak üzere onlara bir darbe indirmek gerekmişti. Resûlullâh, akşam namazı kılındıktan sonra, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı, Müslümanlar dan kırk kişilik bir kuvvetle Zü’l-Kassa’ya yolladı.

Zü’l-Kassa: Muhammed bin Mesleme (r.a)’in yaralanıb yere serildiği, arkadaşlarının şehid edildikleri yerdi. Muharib bin Hasafa, Sâ’lebe bin Sa’d ve Enmar bin Bağız kabileleri de, oralarda toplanmış buluyor-lardı. Mücahidler, bütün gece yürüyüşe devam ederek sabaha karşı Zü’l-Kassa’ya eriştiler ve orada toplanmış bulunan müşrik bedevilere birden-bire baskın yaptılar. Bedeviler, oradan dağılarak dağ başlarına kaçıştılar. Yakalanamadılar. Onlardan bir kişi yakalandı.

Muharib, Sâ’lebe ve Enmar kabilelerinin, kaçarlarken geride bırak-tıkları develerle elbise ve ev eşyası ve iğtinam edildi. İğtinam edilen mal-lar arasında davar da, bulunuyordu. Bunlar sürülüb Medine’ye getirildi. Ğanimet mallarından beşte biri Resûlullâh (s.a.v), için ayrıldıktan sonra, geri kalanı, mücahidlere bölüştürüldü.

Zü’l-Kassa’da yakalanarak Medine’ye getirilen esir adam Müslüman olunca, Resûlullâh (s.a.v), onu serbest bıraktı. 8

Sifü’l-Bahr, Hâbat Seferi:

Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın Sifü’l-Bahr Hâbat seferi, hicretin sekizinci yılı Receb ayında vukubulmuştur. Bu sefere, Sifü’l-Bahr deniz sahili veya Hâbat ğazvesi de denilir. Sefer sırasında, askerler açlıktan ağaç yaprakları yedikleri için Ceyşü’l-Hâbat, yaprak askerleri denilir.

Hâbat, lügatta, silkelenmiş yapraklar demektir ki kurutulub un gibi incelttikten, un veya başka bir şeyle karıştırılarak su katıldıktan sonra devenin ağzına dökülür.

Hâbat, deniz sahilinde Kabeliy’ye nahiyesinde Cüheyneler’e ait bir yer olub Medine’ye beş günlüktür. Kabeliy’ye de Cüheyneler’in Benî Arek kabilesine ait bir dağdır.

Resûlullâh (s.a.v), Rebiülevvel ayında Kâ’b bin Umeyr’in başkanlığı altında on beş kişilik bir dâvet ve propaganda birliğini Şam toprakların- dan Zât-i Atlah’a göndermişti. Zât-i Atlah’da oturan halk, Kudaalardan’dı ve Sedüs adındaki bir liderin idaresi altında idiler.

İslâm propağanda birliği Zât-i Atlah’a vardıkları zaman, orada pek çok insanları toplanmış bulmuşlardı. Benî Kudaalar, üzerinde gelerek Müslümanları ok yağmuruna tutmuşlar ve hepsini yere sermişlerdi. Benî Kudaaların bu tutum ve davranışları, Resûlullâh’a çok ağır gelmiş, onlara askerî birlik yollamaya niyetlenmişse de, başka bir yere çekib gittiklerini haber alınca, onları kendi hallerine bırakmıştı.

Cüheyneler, Kudaa kabilelerinden bir kabile idi. Mû’te Savaşı’nda düşmanın iki yüz bin kişilik ordular topluluğunun yarısını teşkil eden yardımcı Arab askerleri arasındaki Behrâ, Beliy, Belkayn gibi kabileler- de, Kudaalardan idiler.

Âmr bin Âs’ın Cümadiyelâhir ayında Zatüsselâsil’e geldiğini işitince bunlar da, etrafa dağılmışlardır, ele geçirilememişlerdi. Habat, Sifü’l-Bahr- de Kudaa kabilelerinden Benî Cüheynelerin yurdu olup, Kureyş ticaret kervanlarının Şam yolu üzerindeki uğrak yerleri idi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Âmir el-Eş’arî’yi bir vazife ile Şam’a gön-dermişti. Ebû Âmir, dönerken Mû’te’ye uğrayıb yapılan bu savaşa şahid olmuş, Medine’ye gelince durumu, Resûlullâh (s.a.v)’e haber vermişti. Resûlullâh (s.a.v), Kureyş müşriklerinin Şam’dan yiyecek vesaire yüklü ticaret kervanlarının gelmekte olduğunu ve Benî Cüheynelerin yurdundan geçeceklerini haber almış bulunuyordu. Buna göre: Benî Cüheynelere gönderilecek askerî birliğin iki vazifesi vardı:

1-Benî Cüheyneler ile çarpışmak,

2-Kureyş kervanını Benî Cüheynelere karşı korumak.

Bu seferde, Müslümanların, kervanı ele geçirmek gibi bir gaye güde-meyecekleri açıktır. Çünkü, Hudeybiye’de Kureyş müşrikleriyle yapılmış olan mütâreke ve muâdehe yürürlükte idi ve buna aykırı hareket edilmesi düşünülemezdi. Gerçi, Hudeybiye’de Kureyş kervanını korumak vazife-sini Müslümanlara yüklüyor değildi. Fakat, Kureyşin kervanını İslâm düşmanı Cüheynelere karşı korumak ve onların eline düşürmemekle, düşmanın güçlenmesine meydan verilmemiş ve dolayısıyla da Kureyş-lilere iyilik edilmemiş olacaktı. İşte, bunun için olmalıdır ki Resûlullâh, Sifü’l-Bahr’e göndereceği birliğe, Kureyş kervanını gözetmek vazifesini de vermişti.

Nitekim, Câbir bin Abdullah (r.a):

      “-Kureyşilere aid bir ticaret kervanını gözetecektik!”demiştir.

Resûlullâh (s.a.v), Sifü’l-Bahr’e doğru göndereceği askerî birliğe Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı kumandan tayin etti. Resûlullâh (s.a.v), Muhacir ve Ensâr’la karışık olan üç yüz kişilik birliği, deniz sahilinde Cüheynelerden bir kabileye doğru yola çıkardı. Bunların üç yüz on küsur kişi oldukları da rivâyet edilir. Bu mücahidlerin içinde Hz.Ömer de bulunuyordu.

Resûlullâh (s.a.v), Mücahidlere yol azığı olmak üzere bir dağarcık dolusu hurma verdi. Yanlarında bundan başka hurma bulunmuyordu. Mücahidler, azıklarını omuzları üzerinde taşımakta idiler. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, yolda her gün, mücahidlere birer avuç dağıtmakta idi. Sonra birer birer sayıb vermeye başladı. Hurma tükenmeye yüz tuttuğu zaman, mücahidlerden her birine günde birer hurma verdi.

Câbir bin Abdullah’ın bildirdiğine göre:

“-Yola devam edildiği sırada, azıkları, tükenmeye başlayınca, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, askerlere, yanlarında ne kadar azık varsa, getirmeleri-ni emretti. Getirilen azıkları bir kabda topladı. Onları, mücahidlere, her gün, azar azar, o da tükenmeye yüz tutunca, birer birer dağıtmaya başladı. Mücahidler, her gün, aldıkları birer hurmayı, küçük çocuğun emişi gibi emiyor, sonra da üzerine su içiyorlar, bu onlara geceye kadar günlük ğıda-larının yerine geçiyordu. Sonra, bir tek hurma da bölüştürülmeye başladı. Nihayet, o da bitti. Onun yokluğunun da acısını çektiler.

Abdullah bin Âmir’in rivâyetine göre: Babası Âmir bin Rebîa;

      “-Yavrucuğum! Resûlullâh (s.a.v), bizi askeri bir müfreze içinde göndermişti. Bizim, bir dağarcık hurmadan başka azığımız’da yoktu. Kumandanımız, bu hurmaları aramızda birer avuç, birer avuç bölüştürü-yordu. Sonra, birer birer bölüştürür oldu!” deyince,

Abdullah bin Âmir:

      “-Babacığım! Bir tek hurmanın size ne yararı olabilir?” dedi.

Âmir bin Rebîa şöyle dedi:

      “-Böyle deme yavrucuğum! Bittikten sonra ona da ihtiyaç duyduk!”

Mücahidler yolda son derecede açlık sıkıntısı çektiler. Hattâ Habat develerin yedikleri dikenli Selem ağacının yapraklarını düşürerek su ile ıslatıb yemeğe başladılar. bundan dolayı kendilerine Ceyşü’l-Habat adı verildi. Mücahidlerin avurtları, diken yiyen develerin avurtlarına döndü. Ağızları ve diş etleri cerahatlandı onlar, uğradıkları bu çetin açlık sırasın-da düşman ile karşılaşsalardı karşılarında dayanabilecek güçte değildiler.

Mücahidler, bu sıkışık duruma düşünce, Kays bin Sa’d bin Ubâde:

      “-Benden deve karşılığında hurma satın alacak kim var ki kendisi, şuradaki develerinden bana deve versin de, ben de, ona, Medinede hurma vereyim?”dedi.

Ordunun içinde bulunan Hz.Ömer (r.a):

      “-Ne kadar şaşılır bu gence ki, kendisinin, hiç bir malı yok iken, baş-kasının malı üzerinde tasarrufa ve ihsana yeltenmektedir!”dedi.

Kays bin Sa’d, Cüheynelerden bir adam buldu kendisi, sahil halkın-dandı. Kays bin. Sa’d ona:

      “-Bana, deve sat! Bedelini, Medine’de, sana yüklerle hurma vererek ödeyeyim?”dedi. Cüheni de:

      “-Ben, bu alış verişi yaparım. Fakat, vallahi, ben, seni hiç tanımı-yorum ki! Sen kimsin?”dedi.

Kays bin Sa’d:

      “-Ben, Kays bin Sa’d, bin Ubâde, bin Düleym’im!”dedi.

Cüheni:

      “-Sen, bana nesebini, Sa’d bin Ubâde’nin oğlu olduğunu ne diye önceden bildirmedin? Yesrib halkının ulus’u olan o, Sa’d ile aramızda dostluk, kardeşlik vardır!” dedi.

Bunun üzerine, Kays, her deveyi iki vesk yani bir deve yükü hurma vermek üzre satın aldı.

Cüheni:

      “-Hurmaların, Düleym Hânedanına âid depolanmış kuru hurmalar-dan olmasını şart koştu!”

Kays bin Sa’d:

      “-Olur!”dedi.

Cüheni:

      “-Sen, bunları kabul ettiğine ve yerine getireceğine dair bana şahid de göster!”dedi.

Kays’ın yanında Ensâr’dan ve Muhacirlerden bazı zatlar vardı. Hz.Ömer (r.a) onlar arasında bulunuyordu.

Kays bin Sa’d:

      “-Bunlardan, istediğini şahid tut!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Ben, bu muameleye şahid olmam. Çünkü, bunun, ne ödeme gücü, ne de malı vardır. Mal ancak babasına aiddir!”dedi.

Cüheni:

      “-Vallahi, Sa’d bin Ubâde, oğlunun taahhüd ettiği on deve yükü hurma hakkında her halde, bana karşı ahdini yerine getirmemezlik etmez! Ben, karşımdakinde güzel bir yüz ve şerefli işler görüyorum!”dedi.

Hz.Ömer (r.a) ile Kays arasında ileri geri sözler söylendi. Kays bin Sa’d, Hz.Ömer’e karşı çok sert ve ağır konuştu. Kays, Cüheni’den aldığı develerden üç yerde, üç gün kesib etini askerlere dağıttı. Dördüncü gün, yine develerden kesib etini askerlere dağıtmak istediği zaman, kumandan, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Hz.Ömer’le birlikte Kays’ın yanına vardı:

      “-Artık bu develeri kesmemeni sana tavsiye ederim!Senin, ödeyecek şahsi bir malın olmadığına göre, sen, taahhüdünü yerine getirmemek mi istiyorsun?”dedi.

Kays bin Sa’d:

      “-Yâ Ebâ Ubeyde! Babam Ebû Sâbit halkın borcunu öder. Yorulan- ların yük ve ağırlıklarını taşır. Açlık zamanlarında açlara yemekler yedirir dururken, Allâh yolunda cihada çıkmış bir cemaat için borçlanılmış olan on deve yükü Hurmayı ödeyemeceğini mi sanırsın?!”dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh, yumuşayıb onu kendi haline bırakmak üzre iken Hz.Ömer (r.a):

      “-Onun üzerine düş, develeri kesmekten vaz geçir!”dedi.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh, ısrar edince Kays’da kalan develeri kesib yedirmekten vaz geçti. Mücahidler, nihayet kızıl deniz kenarına eriştiler. Siffülbahr’de yüce Allâh, mücahidler için, kızıl denizden dalgalarla bir hayvan çıkarıp dışarı attı. Bu, kum tepesi gibi kocaman bir balıktı. Yanına varınca, onun, anber (Balina) diye anılan kocaman bir deniz hayvanı olduğunu gördüler. Onlar, balığın böylesini hiç görmemişlerdi. Bu, karnı, yuttuğu balıklarla dolu, Bâle denilen Balina balığı olub elli zira’ (arşın) uzunluğunda idi. Anber, deniz balıklarının en büyüğü idi. Derisinden kalkan yapılırdı.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a):

      “-Bu, bir hayvan ölüsüdür. Yemeyiniz!”dedi. Sonra da:

      “-Hayır! Muhakkak ki, biz, Resûlullâh Âleyhisselâm’ın elçileriyiz!” Resûlullâh Âleyhisselâm’ın askerleriyiz. Allâh yolunda cihada çıkmış ve açlıktan güç duruma düşmüş bulunuyoruz, Bundan yiyiniz!” dedi.

Orada kaldıkları sürece, yarım ay veya on sekiz gece, veya yirmi gece, ondan, öküz büyüklüğünde parçalar kestiler. Yediler, karınlarını doyurdular. Açlıklarını giderdiler. Yağından yağlandılar, yararlandılar. Bedenleri semizleyip güçleri, kuvvetleri yerine geldi. Balığın etinden bir kısmını da yol ağzı olmak üzere su ile haşlanıp güneşte kurutuldu.

Kumandan Ebû Ubeyde bin Cerrâh, balığın kaburga kemiklerinden ikisini alıp diklemesine birbirine çattı. Sonra da askerler içinde bulunan en uzun adama ve en yüksek deveye baktı, onu semerledi. O uzun adamı da, o en boylu devenin üzerine bindirdi. Develi adam, dikilmiş olan kaburga kemiğinin altından geçib gitti. Devenin üzerindeki uzun adamın başı, o dikilen kaburğa kemiğine dokunmadı! O uzun boylu zât, Kays bin Sa’d idi. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, balığın göz çukuruna beş kişiyi, başka rivâyete göre; on kişiyi oturttu. Mücahidler, ne Cüheynelere rastlayıb onlarla çarpıştılar, ne de Kureyşiler’in kervanına rastladılar. Medine’ye döndüler. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelince, onlara:

      “-Sizi bu kadar müddet tutan, oyalayan ne idi?” diye sordu.

Mücahidler:

      “-Kureyşliler’in kervanını aramakla oyalandık, durduk!” dediler.

Mücahidler, Sifü’l-Bahr’de deniz dalgalarının sahile attığı balığı ve ondan kumandanın emriyle yiyip yararlandıklarını anlattılar. Onu yedik-lerinden dolayı ne yapmak gerektiğini, Resûlullâh (s.a.v)’den sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yiyiniz! O, Allâh’ın, sizler için denizden çıkardığı bir rızıktır. Yanınızda, onun etinden çok az bir şey varsa, bize de yedirirseniz olmaz mı?” buyurdu.

      “-Olur!”dediler. Bir parça getirdiler. Ondan, Resûlullâh’da yedi. 9

Zatü’s-Selasil Seferi:

Hicretin sekizinci yılında Cümadelahir ayında vuku bulan zatüssela-sil seferi sırasında ki gelişmeleri Urve bin Zübeyr anlatıyor:

“-Resûlullâh Amr bin Âs’ı, içlerinde Belî, Abdullah ve bunların Kudâalı yakınları, Belî’nin oğulları bulunduğu bir ordunun başında, Şam taraflarında Zatü’s-Selasil denilen yere gönderdi. Âmr bin Âs oraya varınca, düşmanın çokluğundan korktuğu için, Resûlullâh’dan imdat gücü istedi. Resûlullâh (s.a.v)’de ilk muhacirleri, Âmr’ın yardımına gönderdi. Resûlullâh’ın Ebû Ubeyde bin Cerrâh kumandasında, içlerinde Ebû Bekr, Ömer ve Muhacirlerin ileri gelenlerinin bulunduğu yardım kuvveti yar-dımlarına gelince,

Âmr bin Âs:

      “-Kumandanımız benim, Resûlullâh’dan sizi bana, yardıma gönder-mesini isteyen de benim!” dedi.

Muhacirler:

      “-Sen, arkadaşlarının kumandanısın. Ebû Ubeyde’de, Muhacirlerin kumandanı!”dediler.

Amr bin Âs:

      “-Siz, sadece yardıma gelen kuvvetsiniz!”dedi.

Bunun gören Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), güzel ahlâklı, yumuşak tabiatlı bir insandı:

“-Biliyorsun ki, ya Âmr! Resûlullâh’ın bize son tavsiyesi şu idi:

      “-Arkadaşının yanına varınca, birbirinize iyi davranın. Şayet sen bana itaati kabul etmezsen, ben sana itaat ederim!”dedi.

Ebû Ubeyde, kumandanlığı Âmr bin Âs’ a bıraktı.

Zührî anlatıyor:

“-Resûlullâh, Kelb ve Gassan kabileleriyle, Şam’ın doğrusundaki kâfir Arablar üzerine iki ordu göndermişti. Birinin kumandanlığına Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı, diğerininkine’de Âmr bin Âs’ı getirmişti. Hz.Ebû Bekr ve Hz.Ömer’de, Ebû Ubeyde’nin kumandasında idi. Ordular yola çıkmak üzereyken, Resûlullâh (s.a.v), Ebû Ubeyde ile Amr’ı çağırdı, ve:

      “-Birbirinize karşı gelmeyin!” buyurdu.

Medine’den ayrılırken, Ebû Ubeyde, Âmr’ı bir kenara çekerek:

      “-Resûlullâh, sana ve bana, birbirimize karşı gelmememizi emretti. Ya sen bana itaat et. Ya da ben sana itaat edeyim?”dedi.

Amr bin Âs da:

      “-Sen bana itaat et!”dedi.

Ebû Ubeyde, ona itaat etti. Her iki orduya da, Âmr kumandan oldu. Hz.Ömer, buna kızarak:

      “-Nâbiğa’nın oğluna itaat ederek onu, hem kendine, hem Ebû Bekr’e hem de bize kumandan mı yapıyorsun? Hangi fikirle bu adamı başımıza geçirdin?”diye çıkıştı.

Ebû Ubeyde şöyle dedi:

      “-Kardeşim, Resûlullâh bana ve ona, birbirimize karşı gelmememizi emretti. Eğer ona itaat etmezsem, Resûlullâh’a âsi olmaktan, orduda olay çıkarmaktan korktum. Medine’ye dönünceye kadar ona itaat edeceğim!”

Döndükleri zaman, Hz.Ömer, bu durumu Resûlullâh’a şikâyet etti.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Bundan sonra, size sizden olmayan birini kumandan tayin etme-yeceğim!” buyurdular. 10

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) bu savaşlara katıldı. Sonra Hudeybiye Andlaşması başta olmak üzere bazı vesikalara şahid olarak adı yazıldı. Mekke fethi sırasında Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde Mekke şehri’ne girdi. Beytü’l-Mal da Yedi’l-Emin görevi yaptı. Medine’ye gelen Yemenliler’e İslâmiyeti öğretmek üzere görevlendirildi. Resûlullâh (s.a.v) ile din konu-sunda tartışan Hırıstiyanlar cizye vermeyi kabul edince Necranlılar, cizye tahsili için güvenilir birinin kendileriyle gönderilmesini istedikleri zaman Resûlullâh (s.a.v):

      “-Her ümmetin bir emini vardır. Bu Ümmetin emini de Ebû Ubeyde bin Cerrâh’dır!”diyerek onu Necran’a gönderdi. Ondan sonra:

      “-Eminü’l-Ümme”lakabıyla anılan Ebû Ubeyde bu bölgedeki insan-lara İslâmiyet’i de öğretti. Müzeyne, Hüzeyl ve Kinâne kabilelerinin vergi-lerini toplama görevi de ona verildi.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın Menkibeleri:

Abdurrahman bin Avf (r.a) dan Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Ebû Bekr Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali Cennettedir, Talha Cennettedir, Zübeyr Cennettedir. Abdurrahman bin Avf Cennettedir, Sa’d Cennettedir, Said Cennettedir, Ebû Ubeyde Cennettedir!” 11

Sâ’lebe (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü beni Kûr’ân-ı Kerimi iyi öğretebilen bir adama gönder!”dedim.

Benî Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’a gönderirken:

      “-Sana, Kûr’ân-ı Kerimi iyi öğretecek ve ahlâkını güzelleştirecek birine gönderdim!” buyurdular. 12

Enes bin Mâlik (r.a)’dan:

“-Yemen halkından bir ğrub, Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Bize Kûr’ân öğretecek, birini gönder!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın elinden tutub onlarla gönderirken:

      “-Bu zât, bu ümmetin eminidir!” buyurdu. 13

Ebû Cuma’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile beraber öğle yemeği yedik. Yanımızda, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’da vardı. Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Resûlallâh! Bizden daha üstünü var mı? Biz Seninle beraber Müslüman olduk, Seninle beraber savaştık?!” diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet, var! Benden sonra gelecek olanlar. Onlar, görmedikleri halde bana inanacaklar!” buyurdu.

Ebû Ümame’den:

“-Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Beni görüb de îmân edene ne mutlu. Beni görmediği halde îmân edene de ne mutlu!” Resûlullâh (s.a.v) bunu yedi defa tekrarladı. 14

Abdullah İbn-i Ömer şöyle diyor:

      “-Kureyş’den üç kişi, insanların en güzeli, en iyi ahlâklısı, en hayâlı-sıdır. Ağızlarından, doğrudan başka söz çıkmaz. Kendilerine bir şey söy-lenince de, karşılarındakini asla yalanlamazlar. Bu üç kişi, Ebû Bekr es-Sıddîk, Osman İbn-i Affan ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh’dır!”

Hz.Hasan anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Şayet istersem, ashabımın her birinin ahlâkına bir eksiklik bulabi-lirdim. Ancak, Ebû Ubeyde bin Cerrâh müstesnadır!” buyurdu. 15

Ebû Ümâme anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), Ebû Bekr, Ömer ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh’la birlikte bir ğrub sahabe ile oturmakta iken, O’na bir kâse şerbet getirildi. Resûlullâh (s.a.v) kâseyi eline alarak, Ebû Ubeyde’ye uzattı. Fakat, o:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, siz daha lâyıksınız, buyurun!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Al bunu!”deyince,

Ebû Ubeyde kâseyi eline aldı. Fakat içmeden önce yine:

      “-Buyurun, ey Allâh’ın Resûlü!”diye mukabelede bulununca,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen iç. Çünkü bereket büyüklerimizdendir. Küçüklerimize şefkât, büyüklerimize de sayğı göstermeyen bizden değildir!” buyurdu. 16

Eslem’den:

“-Kuraklık senesinde, Arab memleketleri kıtlığa uğrayınca halife Hz.Ömer (r.a), Âmr bin Âs’a bir mektub yazdı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı çağırdı ve bu iş için gönderdi. Dönüşünde ona ücret olarak bin dinar yolladı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a):

      “-Yâ Ömer İbn-i Hattab! Ben bunu senin için değil, Allâh rızası için yaptım. Bunun için de ücret alamam!” dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v) bizi böyle bir vazife ile gönderdiğinde ücreti-mizi yollar, biz almak istemezdik. O zaman Resûlullâh (s.a.v) bizi almaya zorlardı. Be mübârek adam, bunu al! Din ve dünya işlerinde harcarsın!” deyince, Ebû Ubeyde de kabul etti. 17

Katade’den:

“-Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) hayatın hesabını Allâh’a verememek korkusundan titrer ve şöyle derdi:

      “-Keşke bir koç olaydım da ailem beni kesib etimden yese ve çorba yapsaydı!” 18

Urve anlatıyor:

“-Ömer bin Hattab, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın yanına gitti. Onu atının eyerine yaslanmış yatarken gördü:

      “-Arkadaşların gibi sen de bir yatak üzerine yatsan!” dedi.

Ebû Ubeyde (r.a):

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin, öğle uykusu için bu bana yetiyor!” dedi.

Ma’mer şöyle diyor:

“-Hz.Ömer, Şam’a geldiğinde, oranın ileri gelenleri ve halk, kendi-sini karşıladılar, Hz.Ömer:

      “-Kardeşim nerede?”diye sordu.

      “-Kardeşin de kim?”dediler.

      “-Ebû Ubeyde!”dedi.

      “-Hemen geliyor!”dediler.

Ebû Ubeyde gelince, Hz.Ömer, bineğinden indi ve onu kucakladı. Sonra Ebû Ubeyde’nin evine gitti. Evinde kılıç, kalkan ve mızrağından başka bir şey göremedi. 19

Abdullah bin Amîr’in kölesi Ebû Hamsene Müslim bin Ey’kes; Ebû Ubeyde bin Cerrâh’dan naklediyor:

“-Ebû Ubeyde hastalandığında ziyaretine gidenlerden birisi, onun ağladığını görünce:

      “-Niye ağlıyorsun yâ Ebû Ubeyde?” diye sordu.

Ebû Ubeyde şöyle cevab verdi:

“-Ağlamamın sebebi şu: Bir gün Resûlullâh, Allâh, Müslümanlara müyesser kılacağı fetihleri ve Müslümanların elde edecekleri ğanimetleri anlattı. Bu arada Şam’ı da fethedilenler arasında zikretti ve bana:

      “-Yâ Ebû Ubeyde! Eğer, olur da o günleri sen görürsen, sana üç tane hizmetçi ve üç hayvan yeter. Hizmetçilerden birisi sana hizmet eder, birisi seninle beraber yolculuk eder, diğeri de ailene hizmet edib, onların ihti-yaçlarını görür. Hayvanlardan da birisine binersin, diğeriyle yük taşırsın, üçüncüsü de çocuğun için!” demişti.

Şimdi bakıyorum da, evim hizmetçilerle, ahırım’da at, deve ve diğer hayvanlarla dolu. Hal böyle iken Resûlullâh (s.a.v)’in huzuruna nasıl varı-rım? Üstelik, Resûlullâh, (s.a.v) bize şöyle tavsiye etti:

      “-İçinizde en çok sevdiğim ve bana en yakın olanınız, şimdi benden ayrıldığı hal üzere bana kavuşandır!” 20

Ebû Ubeyde (r.a) ordu ile yürürken askerlere şöyle demiş:

      “-Nice elbisesi temiz olanlar vardır ki, dinleri lekelidir. Yine niceleri vardır ki, nefislerine iyilik yaparlar, fakat gerçekte kendilerine ihanet ederler. Eskiden yapmış olduğunuz günahları, yapacağınız yeni iyiliklerle telâfi ediniz. Eğer sizden biri, Allâh’la kendisini ilgilendiren bir günah işlerse, sonra da bir iyilik yapsa, öyle zannediyorum ki iyilik kötülüğü bastırır, hattâ onu yok eder!”

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın Hayat Serüveni:

Resûlullâh (s.a.v), mütevazi, zühd ve haya sahibi olan Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ı çok sever, ahlak ve şahsiyetini daima takdir ederdi. Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Vedâ Haccı’nda bulunduktan sonra Medine-’ye geri döndü. Resûlullâh (s.a.v) vefat ettiği zâman, Resûlullâh’ın defn olunacağı kabri kazmak Üzere Ebû Talha ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a haber gönderildi. Bunlardan ilki Medine usûlü, diğeri ise Mekke Usûlü kabir kazıyorlardı. Hangisi önce gelirse onun kazdığı kabre Resûlullâh konulacaktı. Bu iş de Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) daha önce geldiğinden Mekke usûlü kabir kazıldı. Ve Resûlullâh (s.a.v) oraya defn edildi.

Resûlullâh (s.a.v)’in vefatın’dan sonra hilafet meselesinde Mü’min-ler halifeliğe Hz.Ebû Bekr, Ömer ve Ebû Ubeyde’yi lâyık görüyorlardı. Resûlullâh (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde Hz.Ebû Bekr ve Hz.Ömer’le Ebû Ubeyde’yi elleriyle tutarak, Mü’minlerin, ikisinden birisini halife seçme-lerini teklif etmişti. Hz.Ebû Bekr’i kendilerine tercih bu iki zât onun seçilmesine karar verirler.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) idaresi, dirayeti, üstün aklı ve zekâsı ile ümmet arasında temâyüz etmiştir. Hz.Ömer kendisinden sonra halifeliğe

en lâyık kimse olarak Ebû Ubeyde’yi görüyordu.

Hz.Ebû Bekr’in hilâfete geçmesinden sonra, ilk zamanlar devletin maliye işlerini yürüttü. Daha sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı Sûriye Şam bölgesinin fethi için gönderilen orduların birine kumandan olarak tayin edildi. İkinci halife Hz.Ömer tarafından Hâlid bin Velid’in yerine bu bölgedeki orduların başkumandanlığına getirildi. Bu dönemde başta Şam, Humus, Hama, Lazkiye, Haleb, Antakya ve Kudüs olmak üzere Suriye bölgesindeki birçok şehrin fethi gerçekleştirildi.

Gönderdiği birlikler Urfa ve Maraş’a kadar ilerlediler. Daha sonra Ebû Ubeyde fethedilen yerleri Hz.Ömer’in valisi olarak hayatının sonuna kadar idare etti.

Ebû Ubeyde (r.a), İslâm tarihinde Kudüs’u ilk feth eden komutandır. Kudüs’ü kuşattığında Kudüslüleri sulhe râzı etti. Fakat Kudüslüler barış akdinin illaki ikinci halife Hz.Ömer’in bulunmasıyla mümkün olacağını söylediler. Medine’ye haber gönderen Ebû Ubeyde, Hz.Ömer’i dâvet etti. Hz.Ömer de Medine’de yerine Hz.Ali’yi vekil bırakarak Kudüs’e varmak için yola çıktı. Günlerce süren meşakkatli bir yolculuktan sonra Kudüs’e vardı. Kudüs’ün anahtarlarını teslim aldı.

Halife Hz.Ömer devrinde Müslümanlar arasında kıtlık baş göster- mişti. Hz.Ömer valilerden yardım taleb etti. Ona yardım eden valilerin ilki Ebû Ubeyde oldu. Şam Valisi olan Ebû Ubeyde dört bin yük zahireyi bizzat Medine’ye kadar götürerek Medine civarındaki Müslümanlara taksim etti.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) çok sade bir hayat yaşardı. Onun bu husustaki ölçüsü Resûlullâh (s.a.v)’in şu sözleri idi:

      “-Sizden en çok sevdiklerim ve en yakınlarım bana benden ayrıl-dıkları hal üzere ulaşanlardır!”

Hz.Ömer’ın halifeliği sırasında Şam ve civarında çıkan ve ortalığı kasıb kavuran vebâ hastalığını yerinde görüp incelemek üzere Şam’a gitmişti. Etrafına toplanan şehrin ileri gelenlerinden:

      “-Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?”diye sorduğunda;

      “-Şimdi gelir!”dediler.

Az sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh bir deve üzerinde geldi. Hz.Ömer, Ebû Ubeyde’ye kendisini evine dâvet etmesini söyledi. Valinin nasıl yaşadığını gözleriyle görmek istiyordu. Birlikte onun evine geldiler. İçeriye giren Mü’minlerin Emîri evin içinde; kılıcı, zırhı ve birkaç parça da ev eşyasını gördü. Bunun üzerine Hz.Ömer;

      “-Senin bunlardan başka bir şeyin yok mu?” diye sorunca;

      “-Bunlar benim ihtiyacım için kâfidir!”diye cevab verdi.

Gözleri yaşla dolan Hz.Ömer şöyle dedi:

      “-Ey Ebû Ubeyde! Dünya herkesi değiştirdi, ama seni değiştirmedi!”

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a), her bakımdan fazilet timsâli bir sahabe idi. Allâh’dan çok korkar, Resûlü’nün sünneti üzere hareket ederdi. Onun bütün hareketlerinde Allâh korkusu hâkimdi. Son derece mütevazı idi. Şam’da vali iken şöyle diyordu:

“-Ben Kureyşîyim. Fakat teni kırmızı veya siyah biri yoktur ki, takvâ itibarıyla benden üstün olsun da, ben:

      “-Keşke bu adamın bedeni içinde ben olsaydım!”demeyeyim.

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) son derece cömertti. Elinde avucunda ne varsa muhtaçlara dağıtırdı. Bir defasında Halife Hz.Ömer kendisine dört bin dirhem göndermişti. Elçiye de:

      “-Dikkat et bakalım, parayı ne yapacak?”diye tembih etti.

Elçi parayı teslim ettiğinde Ebû Ubeyde (r.a) bütün parayı muhtaç olanlara dağıttı.

Vazifesine bütün canıyla bağlı olan ve Resûlullâh sevgisiyle coşan Ebû Ubeyde (r.a) idaresi altındakileri öz evlâtları gibi gözetirdi. Onun merhamet ve adaleti sadece Müslümanları değil, idaresi altında bulunan ğayri müslimleri dahi içine almış bu kadar mükemmel bir adelet ve şefkat anlayışından dolayı da. Ğayri müslim zimmiler dahi onu takdir ederler. Düşman hareketlerini kontrol ederek ona malumat verirlerdi.

Zeyd bin Eslem’in babası anlatıyor:

“-Bir gün halife Hz.Ömer bin Hattab (r.a) etrafındakilere:

      “-Herkes bir temennide bulunsun!”dedi.

İçlerinden biri:

      “-Ben bu ev dolusu gümüşüm olmasını ve bunu Allâh yolunda infak etmeyi isterim!”dedi.

Halife Hz.Ömer sözünü yine tekrarlayınca, bir diğeri:

      “-Bu ev dolusu mücevherim olsa da, Allâh yoluna infak etsem!”dedi.

Hz.Ömer yine:

      “-Ne isterseniz söyleyin!” dedi.

Onlar:

      “-Bundan sonra daha söyleyecek başka bir şeyimiz kalmadı!”dediler.

Hz.Ömer:

      “-Bense ev dolusu, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muaz bin Cebel, ve Huzeyfetü’l-Yemani gibi adamlar olmasını isterdim adam adam!” dedi.

Daha sonra Huzeyfe’ye de bir miktar para gönderdi ve kölesine:

      “-Bak bakalım ne yapacak?!”dedi.

Köle parayı Huzeyfetü’l-Yemani’ye götürünce, o hemen gönderileni dağıttı. Hz.Ömer bu defada Muaz bin Cebel’e gönderdi. O da gelen parayı dağıttı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a gönderdi. O da dağıtınca, Hz.Ömer:

      “-Ben zaten size söylemiştim!” dedi. 21

Abdullah bin Kays (yahutta İbn-ü Ebi Kays)’dan: Şam’a girerken Halife Hz.Ömer’i karşılayanlar arasında Ebû Ubeyde (r.a) ile ben de vardım. Bu sırada Eziratlılar’dan bazıları kılıç ve oklarla gösteri yaparak onu karşıladılar. Hz.Ömer (r.a):

      “-Bunları geri çevirin, mani olun!”dedi.

Hemen Ebû Ubeyde (r.a) mukabele ederek:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin! Bu, onların örf âdetidir. Eğer onlara mani olursan; örf ve âdetlerini bozacağımızı zannederler!”dedi.

Hz.Ömer ve etrafında bulunan devlet ricali Ebû Ubeyde’ye hak verib

      “-Peki dokunmayın öyleyse!”dedi. 22

Ebû Ubeyde (r.a)’den:

      “-Mü’minin kalbi serçe gibidir. Her gün bir o yana, bir bu yana döner!”buyurdu. 23

Amevâs Tâûn’u ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın Vefatı:

Ebû Mûsâ el’Eş’ari (r.a) anlatıyor:

“-Ben Amevâs Tâûnu sırasında Şam’da Ebû Ubeyde ile birlikte bulunuyordum. Hastalık etrafı sarıb’da Hz.Ömer bunu haber alınca Ebû Ubeyde’yi oradan çıkarabilmek için ona şöyle bir mektub yazdı:

      “-Sana selâm olsun. Şu anda sana ihtiyacım var. O konuda bizzat seninle karşılıklı olarak konuşmak istiyorum. Bu sebeble mektubu alır almaz yola koyulmadan elinden bırakmayasın!”

Ebû Ubeyde, Hz.Ömer’ın maksadını anlayarak ona şu cevabı yazdı:

      “-Ey Mü’minlerin emiri! Senin bana niçin ihtiyacın olduğunu bili-yorum. Ben, Müslüman askerler arasındayım. Kendimi onlara tercih ede-mem. Ben, Yüce Allâh benimle onlar hakkında emir ve hükmünü verib uyğulayıncaya kadar onlardan ayrılmak istemiyorum. Sen, beni yanına çağırmaktan vaz geç!”

Hz.Ömer mektubu okuyunca ağlamaya başladı oradakiler kendisine:

      “-Ey Mü’minlerin emiri! Ebû Ubeyde vefat mı etti yoksa?”dediler.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Hayır ama vefat etmiş sayılır!”diye cevab verdi.

Hz.Ömer, Ebû Ubeyde’ye Müslümanları alıb bu bölgeden uzaklaş-masına dair bir mektub yazınca, Ebû Ubeyde, Ebû Mûsâ’yı çağırarak ona:

      “-Müslümanlar için kalabilecekleri bir yer tesbit et!”demişti.

Ebû Mûsâ el-Eş’ari der ki:

“-Ben yola çıkmak üzere evime gittiğimde eşimin hastalığa yakalan-dığını gördüm. Ebû Ubeyde’ye dönüb kendisine:

      “-Yemin ederim, âilemin başına bir iş geldi!”deyince kendisi bana:

      “-Eşin hastalığa yakalanmış olabilir!”dedi.

Ben de ona:

      “-Evet!”diye karşılık verdim.

Bunun üzerine Ebû Ubeyde kendi devesinin hazırlanmasını istedi ve devesinin yanına gitti. Fakat ayağını yerleştirir yerleştirmez hastalık onu vurdu ve:

      “-Allâh’a yemin ederim. Bende bu hastalığa yakalandım!”dedi. Daha sonra Câbiye’de konaklayıncaya kadar yoluna devam etti. 24

Urve bin Zuheyr (r.a)’den:

“-Ebû Ubeyde bin Cerrâh ve âilesi hummaya yakalanmamıştı:

      “-Allâh’ım, Ebû Ubeyde âilesinin de bu hastalıktan nasibini ver!”

Diye duâ etti. Ebû Ubeyde’nin serçe parmağında bir kabarcık peydah oldu. Ebû Ubeyde buna bakıp dururken, kendisine:

      “-Daha bu bir şey değil!” denildi.

Ebû Ubeyde de:

      “-Allâh’ın, bunu bereketlendirmesini niyaz ediyorum. O’nun bere-ketlendirdiği azıcık şey çok olur!”diye duâ etti.

Hâris bin Umeyr, el-Hârisi’den:

      “-Ebû Ubeyde Tauna yakalandığında, Muaz bin Cebel, beni Ebû Ubeyde’nin halini hatırını sormaya gönderdi. Ebû Ubeyde bana avucun-daki yarayı gösterince, ben irkildim ve korktum. Ebû Ubeyde, Allâh adına yemin ederek, bunu hiçbir dünya servetine değişmeyeceğini söyledi!” 25

Saîd bin Müseyyib anlatıyor:

“-Ebû Ubeyde, Ürdün’de tauna yakalandığı zaman, orada bulunan Müslümanları çağırarak şu tavsiyelerde bulundu:

      “-Size birtakım tavsiyelerde bulunacağım. Bu tavsiyelerimi kabul ederseniz, daima mutlu olursunuz. Namazı dosdoğru kılın. Ramazan ayın-da orucunuzu tutun. Zekâtınızı verin. Hac ve Umrenizi yapın. Birbirinize tavsiyelerde bulunun. İdarecilerinize nasihati ihmal etmeyin. Onları aldat-mayın. Dünya sizi aldatmasın. Bir kişi, bin sene de yaşasa; gördüğünüz gibi, benim bu halime düşmekten kurtulmasına imkân yoktur. Yüce Allâh Âdemoğlu’na ölümü takdir etmiştir. Onlar mutlaka öleceklerdir. Onların en akıllısı, Rabbine en çok itaat eden, hesab gününe iyi hazırlanandır. Vesselâmü aleyküm ve rahmetüllah! Yâ Muâz bin Cebel, Müslümanlara namazı sen kıldır!”

Ebû Ubeyde, Rabbine kavuştu. Allâh rahmet eylesin. Halkın içinden, Muâz bin Cebel ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:

“-Ey İnsanlar, günahlarınız sebebiyle Allâh’a tövbe edin. Allâh’ın, günahlarından dolayı tövbe ederek, kendisine kavuşan kulunu affetmesi, bir vecibedir. Borcu olan borcunu ödesin. Kul, borcundan dolayı rehindir. Bir Müslüman üç günden fazla kardeşine küs durması yakışmaz.

Ey Müslümanlar! Bir büyüğünüzü kaybettiğiniz için üzüntünüzü çok iyi biliyorum. Ben ondan, daha iyi kalbli, kötülükten daha uzak, hakkı daha çok seven, ondan, daha samimi bir insan, tanımıyorum. Ona rahmet

dileyin. Cenaze namazını kılmaya gelin!” 26

Başka bir rivâyette Ebû Said-i Makburî'den: Ebû Ubeyde (r.a) son anını yaşadığı zaman:

      “-Yâ Muaz! Cemaate namazı sen kıldır!”dediler.

Muaz bin Cebel (r.a) cemaate namazı kıldırdı. Sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) ruhunu teslim etti. Muaz (r.a), cemaatin içinden kalktı ve dedi ki:

      “-Ey cemaat! Günahlarınız sebebiyle, bir daha yapmamak üzere Allâh’a tövbe edin. Zira Allâh, günahlarına tövbe eden kulunu mutlaka affederek karşılar!”Sonra devam etti:

      “-Ey cemaat! Aranızdan çok kıymetli bir kardeşiniz öldü; kaybınız, üzüntünüz büyüktür. Allâh’a yemin ederim ki, Allâh’ın kulları arasında, ondan daha az ömürlü, daha iyi kalbli, belâdan daha uzak, ölümü daha çok arzu eden halka daha çok öğüt veren birisini gördüğümü sanmıyorum Allâh’a yemin ederim ki, onun gibisi, bir daha ebediyen size kumandan tayin olmayacak!”

Cemaat toplandı. Ebû Ubeyde (r.a) musallaya kondu. Muaz (r.a.) öne geçti ve namazını kıldırdı. Onu mezara kadar getirdiler. Kabre, Muaz bin Cebel (r.a), Âmr bin Âs (r.a), Dahhak bin Kays (r.a) indiler. Onu mezara koyub çıktıkları zaman, üzerine toprak attılar.

Muaz bin Cebel (r.a) dedi ki:

      “-Ey Ebû Ubeyde, seni övüyoruz! Ama boş şeyler söylemiyorum! Allâh’ın öfkesinin beni çarpmasından korkarım. Allâh’a yemin ederim ki; seni bildim bileli, Allâh’ı çok zikredenlerdendin, yeryüzünde mütevazı yürüyenlerdendin. Câhiller kendilerine sataşınca, haydi yolunuza gidin, diyenlerdendin. Bağış yaptıkları zaman ne israf eden, ne de kıskananlar-dandın. Bu ikisinin arasında normal yolda yürüyendin. Allâh’a yemin ederim ki: İtaatkâr ve mütevazı kullardandın. Yetimlere ve fakirlere acıyan-lardan, hâin ve ğururlulara buğz edenlerdendin!” 27

Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) Hicri 18. Miladi 640 yıllarında ellisekiz yaşlarındayken Amevâs Taûnu veya Ebû Ubeyde taunu diye meşhur olan ve yirmibeşbin insanın vefat etmesine sebeb olan, vebaya yakalanarak Beysan’a bağlı Amtâ köyünde vefat etti ve oraya defnedildi. O yöredeki Fihl’de öldüğü de söylenir.

Bugün kabri Vâdi’l-Ürdün’de Gürü’l-Bilevne bölgesindeki Ebû Ubeyde köyünde bulunmaktadır. Hicri 1366 Miladi 1946-1947 yılında Ürdün kralı Abdullah tarafından kabrinin yanına bir mescid yapılarak mezar, mescidin içine alınmıştı. Hicri 1374. Miladi 1954-1955 yıllarında Kral Hüseyin zamanında mescid genişletilerek yeniden inşa edilmiştir.

Daha önceleri Memlüklü Sultanı birinci Baybars tarafından da Hicri 675. Miladi 1277 yıllarında bu kabir üzerine bir kubbe yaptırıldığı da bilinmektedir. Şam’da Câmiu’l-Cerrâh’da bulunan bir kabir ona nisbet edilirse de bu doğru değildir. Mesnedsiz olarak bir çok yerde onun kabri diye söylenenlerin de hiçbirinin İslâmi belgeye dayanmadığı bir gerçektir.

Kûr’ân-ı Kerim’i ezberleyen sahabilerden biri olan Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’ın hayatı savaşlarda geçtiği için Resûlullâh (s.a.v)’den sadece ondört veya onbeş hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan on ikisi Ahmed İbn-i Hanbel’in el-Müsned’inde bulunmaktadır. Kendisinden İrbad bin Sâriye, Câbir bin Abdullah, Ebû Ümame el-Bahili, Semüre bin Cündeb gibi meşhur sahabiler rivâyette bulunmuşlardır. 28

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-153-156 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-20 
3- Mücadile-22 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-913 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-87 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-177 
7- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-275 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-55 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-121-129 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-663 
11- Sünen-i Tirmizi- Menâkıb bölümü-26-3747 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1549 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1543 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-983 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1144 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1055 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-837 
18- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1224 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-872 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-856 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-821 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1309 
23- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1878 
24- İbnü’l-Esir-2-510 
25- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1187 
26- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-716 
27- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-43 
28- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-250