Ebû Süfyân Sahr Bin Harb

İslâm tarihinde yedi tane Ebû Süfyân adı veya künyesinde meşhur sahâbi vardır. Bunların menkibeleri bazen birbirlerine karıştırılmış ve öylecede bilinmiştir. Bunlar: 1-Ebû Süfyân bin el-Haris bin Abdülmuttâlib Resûlullâh’ın Amcası Hârise’nin oğlu.

Ebû Süfyân Sahr Bin Harb

Ebû Süfyân Sahr Bin Harb
أَبُـو سُــفْــيَـا ن صَــخْــرُ بْــنُ حَــرْب


 Baba Adı    :    Harb bin Ümeyye.
 Anne Adı    :    Sâfiyye bint-i Hazn el-Hilâliye. Resûlullâh’ın hanımı Hz.Meymune annemizin halasıdır.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 565.yılda Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 31-34. Miladi 651-653 yıllarında Hz.Osman devrinde Medine’de vefât etti. Kabri, Cennetü’l-Baki’de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Ömrünün sonlarına doğru gözleri âmâ oldu.
 Eşleri    :    İsimleri bize ulaşan sekiz hanımla evlendi.
 Oğulları    :    İsimleri bize ulaşan sekiz tane oğlu vardı.
 Kızları    :    İsimleri bize ulaşan on beş tane kızı vardı.
 Gavzeler    :    Huneyn, Tâif, Yemâme savaşları.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Hicret edemedi.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Birkaç tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Sahr bin Harb bin Ümeyye bin Abdişems bin Abdimenaf el-Kureyşî el-Ümeyye’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Süfyân, Ebû Hânzale.
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’in hanımı Ümmü Habibe ile Muâviye bin Ebû Süfyân’ın babalarıdır.



Ebû Süfyân Sahr Bin Harb Hayatı

İslâm tarihinde yedi tane Ebû Süfyân adı veya künyesinde meşhur sahâbi vardır. Bunların menkibeleri bazen birbirlerine karıştırılmış ve öylecede bilinmiştir. Bunlar: 1-Ebû Süfyân bin el-Haris bin Abdülmuttâlib Resûlullâh’ın Amcası Hârise’nin oğlu. 2-Ebû Süfyân bin Hâris bin Kays bin Zeyd el-Ensâri. 3-Ebû Süfyân veledi Abdullah bin Ebi Süfyân. 4-Ebû Süfyân bin Muhsen. 5-Ebû Süfyân Medlük. 6-Ebû Süfyân bin Vehb bin Rebia el-Esedi. 7-Ebû Süfyân Sahr bin Harb bin Ümeyye en çok meşhur olan, ve bizimde burada anlatacağımız Ebû Süfyân Sahr bin Harb bin Ümeyye bin Abdişems bin Abdimenaf el-Kureyşî el-Ümeyye’dir.

İslâm tarihinde adı en çok geçen kişilerden ve sahabelerden biri olan Ebû Süfyân Sahr bin Harb, en fazla Ebû Süfyân künyesi ile tanınmaktadır. Kureyş’in Abdimenâf âilesinden olan Sahr bin Harb’in künyesi Ebû Süfyân olduğu gibi, Ebû Hanzale’de söylenir. Babası: Harb bin Ümeyye, Kureyş-’in ileride gelen ünlü kişilerindendi. Annesi ise:Resûlullâh (s.a.v)’în hanımı Hz.Meymune’nin halası Safiyye bint-i Hazn el-Hilaliye’dir.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Fil Senesi’nden beş yıl kadar önce, yani takriben Miladi 565 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Kendisi çocukluk yaşından beri Resûlullâh (s.a.v)’ın amucası Hz.Abbas (r.a)’ın en samimi olan çocukluk arkadaşı idi. Bu sebeble’de birbirlerini çok severlerdi. Çocukluğu Mekke şehrinde ğayet refah içerisinde geçmişti.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Mekke’de Benî Ümeyye’nin en zengin ve nüfuz sahiblerinden biriydi. Eşraf’dan sayılıyordu. Babası gibi ticaretle meşğul olurdu. Okuma yazma bilen çok az sayıda Mekkeli’den birisi idi. Kısa sürede kendini Kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güveni-len, kabilesinin ticaret işlerini yöneten, bir Kureyş-i büyüğü durumuna geldi. Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Resûlullâh (s.a.v)’ın Nübüvvetini ilan etmesinden sonra, İslâmiyet’in ilk çıktığı andan itibaren, Kureyşin ileri gelenleri gibi o da uzun müddet Müslümanlığa karşı cephe aldı.

Onun bu tavrı almasında mensub olduğu Beni Ümeyye âilesi ile Resûlullâh (s.a.v)’ın mensub olduğu Beni Hâşim âilesi arasında öteden beri devam edip gelen Mekke’deki, liderlik rekabeti ve bu yüzden oluşan düşmanlığın önemli rolü vardır. İslâmiyet’in Mekke’de hızla yayılması ve beş altı yıl sonra Hz.Hamza ile Hz.Ömer’in Müslüman olmaları Kureyş kabilesini ciddi endişeye sevketti.

Yeğeni Muhammed’i davasından vazgeçirmek üzere amucası Ebû Tâlib’e gönderilen müşrik heyetlerde ve müşriklerin parlementosu olan Dârü’n-Nedve’de toplanıb, Hz.Muhammed’in öldürülmesine karar veren kişilerin arasında Ebû Süfyân Sahr bin Harb’in’de önemli bir yeri vardı. Fakat, şu da var ki, Hicretten önce Resûlullâh (s.a.v) ile ashâbı’nın âleyh-ine alınan karar ve uyğulamalarda etkili oldu. Ancak şuda bir gerçektir ki, fiili olarak eziyet ve işkence edenler arasında hiç bir zaman bulunmadı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın gençlik yıllarında, onun Mekke’de sahib olduğu siyasi nüfuz, onun etkili bir görevde veya makamda bulunmasından değil, Ümeyye Oğulları’nın geçmişten gelen zenginlik ve nüfuzuyla kendi şahsi kabiliyetinden kaynaklanıyordu.

Hz.Muhammed (s.a.v)’e, ve İslâmiyet’e başından beri cebhe almak, Ebû Süfyân ve onun âilesine çok şeyler kaybettirdi. oldukça büyük zarar-lar gördü. Bu arada kızlarından Ümmü Habibe, kocası Ubeydullah bin Cahş ile birlikte Müslüman olarak Miladi 616 yılında Hâbeşistan’a hicret ettiler. Onbeş yıl Hâbeşistan da baba kız birbirlerini göremeden yaşadı. Sonra kızının kocası Ubeydullah irtidat ederek ölünce, Ümmü Habibe yetim kalan kızı Habibe ile yaşamak zorunda kaldı. Dul kalan kızı Ümmü Habibe daha sonra Hicretin yedinci yılında Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi.

Hicretten iki yıl sonra, Ebû Süfyân Sahr bin Harb’ın liderliğinde Suriye’den gelmekte olan bir ticaret kervanı, Resûlullâh (s.a.v)’ın emriyle Müslümanlar tarafından yolu kesilib ele geçirilmek istendi. Bunu haber alan Ebû Süfyân, kervanın yolunu değiştirerek Müslümanların takibinden kurtuldu. Kendisi ve kervanı sağ sâlim Mekke’ye ulaştı. Fakat bu olay, Kureyş’ın lideri Ebû Cehl’in tâhrikleriyle Bedir Ğazvesi’ne sebeb oldu. Ebû Cehl ise bu savaşta öldürüldü,

Ebû Süfyân kendisi kurtulmuştu, fakat, büyük oğlu Hanzale bin Sahr bin Harb bu savaşta öldürüldüğü gibi, diğer oğlu Amr bin Sahr, bin Harb, Müslümanlar tarafından esir edildi. Bedir Savaşı’da Ebû Cehl gibi bir çok Kureyşli liderlerin öldürülmesinden sonra, Ebû Süfyân, Mekke müşrik-lerinin önde gelen reislerinden oldu. Mekke idaresini tamamen eline aldı.

Kureyşiler’de, kendisine Bedir’deki bu mağlubiyetin intikamını bir an önce almak için ne gerekli ise yapmak üzere, ona tam yetki verdi. Ebû Süfyân’ın Bedir Savaşı’nda, oğlu Hanzale, Müslümanlar tarafından öldü-rülmüş, diğer oğlu Amr bin Sahr, bin Harb, ise esir alınmıştı. Ebû Süfyân,

Müslümanlardan intikam almak için yanıb tutuşuyor ve şöyle diyordu:

      “-Yemin ederim ki, Bedir’ın yenilgisinin intikamını, Muhammed ve O’nun Ashâbı’ndan almadıkça yıkanmıyacağım! Başıma yağ sürmiyecek güzel kokular sürünmiyeceğim!”

Mekke şirk devletinin lideri Ebû Süfyân, bu intikam andından sonra İlk iş olarak, Bedir Savaşına sebeb olan, Suriye kervanında ki, bu malları sahiblerine vermedi. O kervanda ki, mallara el koydu. O malların hepsini Müslümanlara karşı yapılacak savaşın masraflarına tahsis etti.

Hicretin Üçüncü yılı Şevval ayının ortalarında Miladi 625 yılının Mart ayında cerayan eden Uhud Savaşı’na üçbin kişilik müşrik ordusunun baş kumandanı olarak katıldı.

Hanımı Hind bint-i Utbe’de diğer Kureyş kadınlarıyla birlikte defler çalarak orduyu savaşa teşvik ediyordu. Bu savaşta müşrikler, parlak bir zafer elde edememekle beraber, kiraladığı Vahşi tarafından Resûlullâh’ın sevgili amucası Hz.Hamza (r.a)’ın şehid edilmesi sebebiyle bir ölçüde intikam duyğularını tatmin etmiş gibi olu-yorlardı. Hind’de aynı intikam duyğusuyla Hz.Hamza’nın ciğerini çıkarıb ağzında çiğnemişti.

Hendek Ğazvesi’nde müşrikler Mekke’de Kâbe’nin örtüsü altında Yahudilerle anlaşma akdi yapıb onbin kişilik toplama hiziblerden oluşan Kûr’ân’da adına Ahzab Savaşı denilen şer ordularının en başında yine Ebû Süfyân vardı. Medine İslâm devletini yok etmek üzere Medine’ye gelerek şehri kuşattılar. Bir aya yakın uzun süren kuşatmadan ve yer yer çatışmalardan, ve özellikle, Yüce Allâh’ın görünmez ordularının yardım-larından sonra bir şey yapamayacaklarını anlayınca ordularına geri dön emrini bizzat yine kendisi verdi.

Onun Kureyş’e baş kumandanlık görevi, Mekke fethine kadar sürdü. Müslümanlara karşı yapılan bütün hareketlerde en üst seviyede rol aldı. Hicretin altıncı yılının sonunda yapılan Hudeybiye andlaşmasından sonra Ebû Süfyân’ın bir müddet sesi sedası çıkmadı. Bu arada Şam taraflarına ticaret için sık sık gidib geliyordu. Resûlullâh (s.a.v)’ın, Bizans Rum İmparatoru Herakleios’u İslâm’a davet etmek üzere, Hicretin yedinci yılı Muharrem ayı, Miladi 628. yılın Mayıs ayında Dihye bin Halife el-Kelbi’yi Suriye’ye gönderdiği sıralarda Ebû Süfyân’da otuz kişilik bir ticaret kafilesiyle birlikte Suriye taraflarına Kudüs şehrine gitmişti.

Bizans Rum İmparatoru Heraklius da Kudüs’de iken Resûlullâh’ın davet mektubunu almıştı. Bizans Rum İmparatoru Herakleios:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda bir kimse var mıdır?”diye sordu.

      “-Vardır!”dediler.

Heraklius, Kudüs Emniyet Âmirini çağırdı ona:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen şu kişinin soyundan kabilesinden Şam’da bir adam bulunuz. Muhakkak, onu, benim yanıma getiriniz!”diye emir ve talimat verdi.

Kayser Hereklius, kalkıb Humus şehrine gitti. Kendisine mektub göndermiş olduğu Roma’daki dostundan, daha Humus’dan ayrılmadan Resûlullâh (s.a.v)’ın zuhuru ve gerçekten Peyğamber olduğu hakkındaki görüşüne uyğun bir mektub geldi.O sıralarda, Gazze’de bulunan Ebû Süfyân ve kafiledeki arkadaşları İmparatorun isteği üzerine Kudüs’e getirildiler. O sıralar da, Ebü Süfyân Sahr bin Harb, ticaret için Şam’a giden bir Kureyş kafilesinin içinde, Herakliüs’de Kudüs’te bulunuyordu.

Ebû Süfyân der ki:

“-Vallahi, Ğazze’de bulunduğumuz sırada, Herakliüs’ün Emniyet Amiri üzerimize saldırır gibi gelib:

      “-Siz, şu Hicazdaki Zât’ın kavminden mısınız?”diye sordu.

      “-Evet!”dedik.

      “-Haydi, benimle birlikte gelin! Hükümdarın yanına kadar gidecek- siniz!”dedi

Heraklius’un Emniyet Amiri, Ebû Süfyân ile onun arkadaşlarını alıb Kudüs’e götürdü. Bizans Rum İmparatoru Heraklus’un huzuruna çıkardı. Heraklius, çevresinde Rumların büyükleri olduğu halde, oturmuş, başına- da, İmparatorluk tacını giymişti. Heraklius; Ebû Süfyân’la birlikte otuz kişi olan Mekkelileri, İlya (Kudüs) Kilisesinin içinde kabul etmişti. Kral Heraklius, tercümanını çağırdı. Ebû Süfyân’la arkadaşlarına:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen O, zata soyca en yakın olanınız hanginiz dir?”diye sordu.

Ebû Süfyân der ki:

      “-Onların, soyca, ona en yakın olanı benim!”dedim.

Heraklius:

      “-Aranızdaki akrabalığın derecesi nedir?”diye sordu.

      “-O, benim Amucamın oğlu olur!”dedim.

Gerçekten de kafile içersinde o zaman Abd-i Menaf Oğullarından, benden başka bir kimse bulunmuyordu. Bunun üzerine, Kayser:

      “-Onu, benim yanıma yakınıma getiriniz! Onun arkadaşlarını da, ona yaklaştırınız. Onlar, bunun arkasında dursunlar!”dedi.

Beni, Kayser Heraklius’ün önüne, arkadaşlarımı da, benim arkama oturttular.

Heraklius:

      “-Aranızda zuhur edib, Peygamberlik davasında bulunan, şu Kişi hakkında bana doğru bilgi ver?”dedi.

Ben, Muhammed’ın işini ve gidişini küçültmek istedim de

      “-Ey hükümdar! Sen, O’nun işine pek o kadar ehemmiyet verme! O’nun hali, Sana eriştirilmiş olandan düşük ve küçüktür!”dedim.

Fakat, Heraklius, benim bu sözümü hiç umursamadı.

      “-Sen, O’nun hakkında soracağım şeylere cevab ver!”dedi

      “-İstediğini sor!”dedim.

Heraklius:

      “-O, her çarpıştığınızda sizi yenmiş mi idi?”diye sordu.

Ben de:

      “-Benim bulunmamış olduğum çarpışmadan başka hiçbir çarpışma-da bizi yenememiştir!”dedim.

Kayser Heraklius:

      “-Sen, O’nu, bir yalancı olarak mı, yoksa, doğru sözlü olarak mı kabul edersin?”diye sordu.

Ben de:

      “-O, doğru sözlü değil, bir yalancıdır!”dedim.

Heraklius:

      “-Sen, böyle söyleme! Yalancılık, hiç kimseye üstünlük sağlamaz! Eğer, aranızdaki kişi gerçekten Peygamber ise, sakın, O’nu öldürmeye kalkmayınız! Çünkü, bu cinayeti en çok işleyenler, Yahudilerdir!”dedi.

Ebü Süfyân der ki:

“-Bundan sonra, Heraklius, tercümanına:

      “-Söyle onun arkadaşlarına! Peygamber olduğunu söyleyen O Zât hakkında, ben, bundan bir takım şeyler soracağım. Eğer, bu kişi, sordu-ğum şeyler hakkında bana yalan söylemeğe kalkışırsa, kendisini yalan-lasınlar!”dedi.

“-Vallahi, onun hakkında bana sorulacak şeyler üzerinde uyduraca-ğım yalanımı, arkadaşlarımın, orada burada anlatıp durmalarından utan-masaydım, muhakkak yalan uydururdum. Fakat, benim yalan söylediğimi anlatacaklarından utandığım için Kayser Heraklius’e doğrusunu söyledim. Bundan sonra, Heraklius bana, O’nun hakkındaki ilk sorusu tercümana:

      “-Söyle ona, Peyğamber olduğunu söyleyen O Kişi’nin, içinizdeki soyu nasıldır?”diye sormak oldu.

      “-O, aramızda en iyi soyludur. Soy bakımından en şeçkinimizdir!” dedim.

Heraklius:

      “-Sizden, bu Peygamberlik sözünü, O’ndan önce söylemiş hiçbir kimse var mıydı?”diye sordu.

      “-Yoktu!”dedim.

Heraklius:

      “-O’na, halkın eşrafımı, yoksa, zaif ve fakirleri mi tabî oluyorlar?” diye sordu

      “-Hayır! O’na, halkın en zaif ve fakirleri, gençler ve kadınları tabî oluyorlar Kavminin yaşlılarından ve eşrafından ona tabî olan yoktur!” dedim.

Heraklius:

      “-O’na tabî olanlar, artıyor mu yoksa eksiliyorlar mı?”diye sordu:

      “-Evet! Artıyorlar!”dedim.

Heraklius:

      “-Onlardan, O’nun dinine girdikten sonra, beğenmeyerek, kızarak ondan dönen bir kimse var mıdır?”diye sordu.

      “-Yoktur!”dedim.

Heraklius:

      “-Peyğamberlik hakkındaki sözünü söylemeden önce, O’nu, hiç yalanla suçladığınız, kötülediğiniz olmuş muydu?”diye sordu.

      “-Hayır!”dedim.

Hiraklius:

      “-Kendisinin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı var mıdır?” diye sordu.

      “-Hayır! Ancak, biz şimdi, O’nunla bir müddet için çarpışmayı bıra-karak anlaşma yapmış bulunuyoruz. Kendisinin, bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdinden döneceğinden korkuyoruz!” dedim.

      “-Vallâhi, verdiğim cevablara bu sözden fazla bir şey katmak imkan ve fırsatını bulamadım. Arkadaşlarımın yalanımı anlatıb yaymalarından korkmasaydım, O’nu yine de başka şeylerle kusurlamağa çalışırdım!”

Hiraklius:

”-Siz O’nunla hiç çarpıştınız mı? Yahut, O, sizinle hiç çarpıştı mı?” diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

Heraklius:

      “-Sizin, O’nunla yaptığınız, O’nun, sizinle yaptığı harb nasıl sonuç-landı?”diye sordu.

      “-Yenme, aramızda sıra ve nöbetle sonuçlandı: Bir kere O, bizi yendi. Bir kere de, biz, O’nu yendik!”dedim.

Heraklius:

      “-O size neler emr ediyor?”diye sordu.

      “-Yalnız bir Allâh’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi eş ve ortak tutmamayı bize emr, atalarımızın tapmış oldukları şeylerden de bizi nehy ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara sadaka vermeyi, haram-lardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emâneti, sahiblerine vermeyi akraba ile ilgilenmeyi, onları görüb gözetmeyi emr ediyor!”dedim.

Ben, bunları söylediğim zaman, Heraklius, tercümanına:

“-Ona, de ki: ben, senden, O’nun içinizde soyunun nasıl olduğunu sordum. Sen, kendisinin, içinizde en iyi soylu olduğunu söyledin. Zaten, Peygamberler’de böyle, Kavimlerının en soyluları içinden seçilir, gönde- rilirler! Ben, sana: Bu Peyğamberlik sözünü, ondan önce içinizde söyle-yen bir kimse var mıydı? diye sordum. Sen:

      “-Hayır, yoktur!”dedin.

Eğer, O’ndan önce, bu sözü söylemiş bir kimse olaydı, Bu da, belki, kendisinden önce söylenmiş bir söze uymak istemiş bir kimsedir! derdim diye söyleyebilirdim. Ben, sana O’nun atalarından bir Melik, Hükümdar var mıydı? diye sordum, sen:

      “-Hayır, yoktur!”dedin.

Eğer, O’nun atalarından gelmiş bir Melik, bir Hükümdar olsaydı, O da, belki babalarının saltanatını elde etmeye çalışır bir kimsedir! Derdim. Ben, sana: Bu Peyğamberlik sözünü etmeden önce, onu hiç yalanla suçla-mış mıydınız? Diye sordum, sen:

      “-Hayır!”dedin.

Benim bildiğime göre İnsanlara karşı hiç yalan söylememiş olan kişi, Allâh’a karşıda, yalan söylemez! Ben, sana O’na tabî olanlar, insanların eşrafı mıdır, yoksa zaif ve fakir takımımı dır? diye sordum sen:

      “-Halkın zaif ve fakir takımı ona tabî oluyorlar!”diye söyledin.

Ben, sana: O’na tabî olanlar, artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı? diye sordum, sen:

      “-Onlar artıyorlar!”diye söyledin.

Zâten, iman etme işi de, tamamlanıncaya kadar hep böyle gider! Ben, sana: O’nun dinine girdikten sonra beğenmeyerek, kızarak dininden dönen oldu mu? diye sordum, sen:

      “-Hayır!”dedin. Zâten, İmanda, böyle olur. Taşıdığı ferâhlık ve neşe, kalbe karşı kök-leşince, hiç kimse, onu beğenmemezlik etmez! Ben, sana: O, hiç ahdini, sözünü bozar mı idi? diye sordum, Sen:

      “-Hayır!”dedin.

Zâten, Peyğamberler de, böyle olur! Ben, sana: Siz, O’nunla, hiç çar-pıştınız mı ve O, sizinle hiç çarpıştı mı? diye sordum. Sen:

      “-Yenme, aramızda sıra ve nöbetle sonuçlandı: Bir kere O, bizi yendi. Bir kere de, biz, O’nu yendik!”dedin.

Zaten, Peyğamberlerde hep böyledir. İbtilâlara uğratılırlar. Sonunda, güzel âkibet ve sonuç, onların olur. Ben, sana: O, neler emr ediyor size? diye sordum, sen:

      “-Yalnız bir Allâh’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi eş ve ortak tutmamayı bize emr, atalarımızın tapmış oldukları şeylerden de bizi nehy ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara sadaka vermeyi, haram-lardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emâneti, sahiplerine vermeyi akraba ile ilgilenmeyi, onları görüb gözetmeyi emr ediyor!”dedin.

Bunlar, Peygamberlerde bulunan sıfatlardır. Zâten, ben, O’nun zuhur edeceğini biliyordum. Fakat, sizden olacağını ummuyor, sanmıyordum! Eğer, O’nun hakkında senin bu söylediklerin doğruysa, O, şu ayaklarımın bastığı yere yakında hâkim olacaktır. Eğer, O’nun yanına varabileceğimi bilseydim, kendisine kavuşmak için her zahmete katlanırdım! Yanında olaydım, ayaklarını yıkardım!”dedi.

      “-Vallâhi, ben, bu sünnetsizden daha keskin görüşlü ve daha zeki bir adam görmedim!”

Bundan sonra, Kayser Heraklius, Dıhye’ye verilerek. Busrâ Emiri-ne gönderilen ve onun tarafından da kendisine eriştirilmiş bulunan İslâm dini’ne dâvet mektubu okuttu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Mektubu:

“-Bismillahirrahmanirrahim.

Allâh’ın kulu ve Resûlu Muhammed’den, Rumların Büyüğü Herak-lius’e! Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutanlara selâm olsun! Müslüman ol, selameti bul da, Allâh, sana ecr ve mükafatını iki kat versin! Eğer, bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaân. olan halkın günahı senin boynuna olsun!

“-De ki: Ey Ehl-i Kitab! Geliniz aramızda ve aranızda eşit ve ortak olan bir kelimede birleşelim de, Allâh’dan başkasına tapma-yalım. O’na hiçbir şeyi eş ortak tutmayalım.

Allâh’ı bırakıb’da bir-birimizi Rab tanımayalım! Buna rağmen onlar bu davetten yüz çevirirlerse, siz şahid olunuz ki, bizler muhak-kak Müslümanlarız deyiniz!” 1

Mektub okunurken Heraklius’un alnından terler dökülmekte idi. Kayser Heraklius:

      “-Hz.Süleyman (a.s)’dan sonra ben böyle Bismillahirrahmanirrahim diye başlayan bir mektub görmemişimdir!”dedi. Hiraklius Resûlullâh’ın mektubunu okuttuktan sonra dürdü beline sokub sakladı.

Ebû Süfyân der ki:

“-Heraklius diyeceğini dedikten ve mektubu okutma işi bittikten sonra Heraklius’un yanında gürültü çoğaldı sesler yülselmeğe başladı fakat ne söylediklerini anlayamadım, Heraklius bizim dışarı çıkartılma- mızı emretti dışarıya çıkarıldık. Dışarı çıkınca arkadaşlarıma:

      “-İbn-i Ebi Kebşe’nin, (Resûlullâh’a takılan istihzalı bir lakab) işi iyice büyümeğe başladı! Baksanıza Beni Asfar’ın hükümdarı bile ondan korkuyor!”dedim.

      “-Vallâhi istemediğim halde, Allâh, kalbime İslâmiyeti sokuncaya kadar onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlanacağına kesin inanmakta devam ettim!” 2

Ebû Süfyân’ın Heraklius’a gerçek dışı bilgiler vermeyi arzu ettiği halde, yalan söylediğinin duyulmasından korktuğu için, doğru cevablar vermek zorunda kaldığı da rivâyet edilir.

Hicretin 6. yılında Hudeybiye’de Resûlullâh (s.a.v) ile Mekkeliler arasında saldırmazlık anlaşması imzalanmıştı. Mekke civarında oturan Benî Bekirler Kureyş’in himayesinde Huzaâ’lar ise, Resûlullâh (s.a.v)’in himayesinde idi. Aradan iki yıl geçince Benî Bekirler Kureyşli gençlerin desteğiyle tebdili kıyafetle âni bir gece baskını ile Resûlullâh (s.a.v)’in müttefiki olan Huzaâ lar’dan birçok insanı hunharca öldürdüler.

Bu katliam haberi Resûlullâh (s.a.v)’e ulaşınca müşrikler korkmaya başladılar. Zira bu olay bir savaş sebebi idi. Onun için birilerinin gidib bunu halletmesi gerekiyordu. Yoksa, Muhammed ve ordusu, Mekke’ye gelir diye korkuyorlardı.

O günlerin gecesinde, Ebû Süfyân’ın hanımı Hind bint-i Utbe, bir rüya görmüş ve korkuyla uyanmıştı. Durumu kocası Ebû Süfyân’a anlatır. Rüyasında Hâcun’dan bir kanın aktığı ve Handeme Dağı’nda durduğunu sonra da bu kanın yok olduğunu korkuyla anlatır. Bu rüyanın tabiri hiç de hoş değildi. Ebû Süfyân’a:

      “-Git bu musibeti hallet!”dediler.

O sırada Huzaâ’ların elçisi Medine’ye gitmiş durumu Resûlullâh’a anlatmış, yardım istemişti. Resûlullâh (s.a.v)’de Mekkelilere bir mektub gönderdi. Gönderdiği mektub da şöyle buyurdu:

      “-Bundan sonra derim ki: Siz, ya, Beni Bekirlerle olan İttifakınızdan vaz geçer, geri durursunuz, ya da Huzaâlardan öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz! Bunlardan birini yerine getirmeyecek olursanız, sizinle savaşa-cağımı bildiririm!”

Mekkeliler bu üç şartın ilk ikisine yanaşmadılar.

Kuraza bin Abd-i Amr bin Nevfel bin Abdimenaf:

      “-Benî Bekrler, uğursuz, yaramaz bir kavimdir. Benî Bekrler’den Nüfaseler’de yoksulluk ve darlık içindedirler. Huzâalılar’dan öldürülen- lerin kan bedellerini biz ödeyemeyiz. Bunu ödemeye kalkmak, bizde tüy toz bırakmaz! Nüfase’ler ile ittifak ve ahid ilişkilerimizi kesmemize gelince: Arablar içinde Nüfaseler kadar şu Beytullâh’ı hac ve ziyaret eden, Beytullâh’ı tâzime onlar kadar özenen bir kavim yoktur. Onlar, bizim müttefiklerimizdir. Biz, onlarla olan ittifak ve ilişkilerimizi kesemeyiz! Fakat, biz onunla savaşacağımızı bildirelim!”dedi.

Mektubu götüren Elçi Damra, hemen geri dönüb Kureyş müşrik-lerinin söylediklerini Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdi. Kureyş müşrikleri, daha sonra elçiyi bu biçimde reddettiklerine’de epeyce pişman oldular. Hudeybiye muahedesini yenilemek üzere Ebû Süfyân Sahr bin Harb’i Resûlullâh (s.a.v)’e gönderdiler.

      “-Muahedeyi yenile. Mütareke süresini de uzat!”dediler.

Ebû Süfyân, azadlısı ile birlikte iki hayvana binib Medine’ye doğru hızla yol almaya başladı. Mekke’den yola çıkıp Resûlullâh (s.a.v)’e doğru gidenlerin ilki kendisi olduğunu sanıyordu. Halbuki Ebû Süfyân’dan daha önce, Amr bin Sâlim ve arkadaşlarından başka, Büdeyl bin Verka’da Huzâalar’dan bazıları ile birlikte Medine’ye, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldiler. Ve, Resûlullâh (s.a.v)’e seslendiler. Resûlullâh (s.a.v) o sırada yıkanıyordu:

      “-Sizin dâvetinize icabet ediyorum!” buyurdu.

Büdeyl bin Verka, Kureyşli gençlerin yardımıyla Benî Bekrler’in Huzaâları nasıl öldürdüklerini haber verdikten sonra Mekke’ye döndü. Resûlullâh (s.a.v), Ashâbı’na:

      “-Ebû Süfyân, Hudeybiye Muahedesini sağlamlaştırmak ve mütare-ke süresini uzatmak için yanınıza gelmek üzere bulunuyordur. Fakat, hacetini elde etmeden öfke ile geri dönüb gidecektir!”buyurdu.

Amr bin Sâlim ve arkadaşları, Ebva mevkiine gelince, dağıldılar, yoldan saptılar. Deniz sahiline doğru gittiler. Büdeyl ile arkadaşları ise, yollarına devam ettiler. Usfan’da Ebû Süfyân’a rastladılar. Usfan, Medine yolu üzerinde, Mekke’ye iki merhale takriben, elli kilometre uzaklıktadır. Kureyş müşrikleri, yaptıkları şeyin sonucundan korktukları için, onu, Hudeybiye muahedesini sağlamlaştırsın ve mütareke süresini uzatsın diye Resûlullâh (s.a.v)’e göndermiş bulunuyorlardı. Ebû Süfyân, Büdeyl bin Verka’nın, Medine’ye Resûlullâh’ın yanına gittiğini sanıyordu. Ona:

      “-Ey Büdeyl! Nereden geliyorsun?”diye sordu. Sorusunu Büdeyl’in yanındakilere de yöneltti:

      “-Yesrib’den bana haber veriniz?”dedi. Onlar da:

      “-Bu hususta bizde bilgi yok!”dediler. Ebû Süfyân, onların bu işi gizli tutuklarını anladı.

      “-Yesrib (Medine) hurmasından yanınızda var mı? Biraz da, bize yedirseniz olmaz mı?”diye sordu.

      “-Hayır!”dediler.

Ebû Süfyân bunun üzerine daha açık olarak:

      “-Ey Büdeyl! Muhammed’in yanına vardın mı?”diye sordu.

Büdeyl bin Verka:

      “-Hayır! Şu vadinin içindeki Huzâalılar’ın yanına gitmiştim! Orada-ki, Huzâa ve Kâ’b’lar arasında bir kıtal hadisesi üzerine çıkan anlaşmaz-lığı düzeltib giderdim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, ben, senin iyi bir ara bulucu olduğunu bilmiyordum!”dedi.

Sonra, onlarla birlikte öğlen sohbeti ve dinlemesi yaptı. Büdeyl ile arkadaşları kalkıb Mekke’ye doğru yol almaya başladılar.

Ebû Süfyân:

      “-Eğer, Büdeyl, Medine’den geliyorsa, muhakkak hayvanı hurma çekirdeği yemi yemiştir!”dedi.

Kalkıb onların konak yerlerine, Büdeyl’in devesinin çöktüğü yere vardı, develerinin dışkısını alıb eliyle ezdi. İçinde hurma çekirdeği yemi bulunduğunu gördü. Konak yerlerinde de Medine’nin kuş ğağalarına ben-zeyen meşhur Medine hurmasının çekirdeklerini buldu.

      “-Allâh’a yemin ederim ki: Büdeyl, Muhammed’in yanından geli-yordur! Allâh’a yemin ederim ki: Şu cemaat, Muhammed’in yanından geliyordur!”dedi.

Büdeyl bin Verka ile arkadaşları, katliam hadisenin olduğu günün sabahında Mekke’den çıkıb Medine’ye gitmişlerdi.

Ebû Süfyân, Medine’ye geldi. İlk olarak onbeş yıldan beri göreme-diği biricik kızı ve Resûlullâh (s.a.v)’in Zevcesi Ümmü Habibe (r.a)’nın evine girdi. Resûlullâh (s.a.v)’in döşeğine oturmak için yönelince, Ümmü Habibe, (r.a) döşeği hemen dürüb babasının ona oturmasına engel oldu.

Ebû Süfyân:

      “-Ey kızcağızım! Sen, bu döşeği, benden mi esirgiyorsun, yoksa, beni bu döşekten mi esirgiyorsun? Anlamadım?”dedi.

Ümmü Habibe (r.a):

      “-Hayır! Bu, Resûlullâh (s.a.v)’ın döşeğidir. Müşrik, biri onun üze-rinde oturamaz! Sen ise, müşrik ve pis olan bir kimsesin! Bunun için, seni, Resûlullâh (s.a.v)’ın döşeğine oturtmak istemedim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, ey kızcağızım! Benim evimden ayrıldıktan sonra, sana kötülük gelmiş!”dedi.

Ümmü Habibe (r.a):

      “-Hayır! Allâh, bana, kötülüğü değil İslâmiyet’i nasib etti! Sen ise, işitmez, görmez taştan yontulmuş putlara tapıp duruyorsun! Babacığım! Senin gibi, Kureyşilerin ulusu ve yaşlısı olan bir kimse, nasıl olur da İslâmiyet’ten uzak kalır?!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Yazıklar olsun sana! Demek, ben, senden bunu da mı işitecektim?! Ben, atalarımın tapa geldiklerini bırakacağım da, Muhammed’in dinine mi tâbi olacağım?!”dedi.

Ümmü Habibe (r.a)’nın evinden öfkeyle kızarak hızla çıkıb gitti. Doğruca Mescide, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardı. Ebû Süfyân, kızı, Ümmü Habibe’nin, yaptıklarını ve kendisinin de ona:

      “-Sen, bıraktığım gibi, kalmamışsın! Arablığı, bırakmışsın!”dediği-ni anlattı. Resûlullâh (s.a.v), gülümseyerek:

      “-Ey Ebû Hanzale! Sen, demek, ona böyle söyledin ha?” buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Muhammed! Ben, Hudeybiye barışında orda bulunamamıştım. O muahedeyi bekiştir ve mütareke müddetimizi de uzat! Gel! Aramızdaki muahedeyi bir yazı ile yenileyelim?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Süfyân! Sen, bunun için mi geldin?”diye sordu.

Ebû Süfyân:

      “-Evet!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Biz, o aramızda ki, ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa, siz bir hadise çıkarıb onu bozdunuz mu?”diye buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Allâh korusun! Hayır! Öyle bir şey olmamıştır! Biz, ahdimizin ve barışımızın üzerinde duruyoruz. Ona, ne aykırı davranışta bulunuruz, ne de, onu değiştiririz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Biz de Hudeybiye gününde yaptığımız mütareke ve musalahanın üzerinde duruyoruz. Ona, ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz!”buyurdular.

Ebû Süfyân: Muahedeyi yenilemek hususundaki dileğini tekrarladı. Fakat, Resûlullâh (s.a.v), ona hiç bir cevab vermedi. Bundan sonra da, Ebû Süfyân, Hz.Ebû Bekr’in yanına gitti. Resûlullâh (s.a.v) ile bu konuyu konuşmasını istedi.

      “-Ey Ebû Bekr! Aramızdaki muahedeyi yenile! Mütareke müddeti-mizi uzat! Halkın arasını bul!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben bu işi asla yapamam! Bu, bana aid bir iş değildir. Allâh ve Resûlü’ne aid bir iştir. Sen, Ömer’le buluş!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Öyleyse, beni himayene alır, bunu, halkın içinde açıklar mısın?” diye sordu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Benim himayemde olanlar, Resûlullâh’ın himayesinde bulunan-lardır!”dedi.

Ebû Süfyân, Hz.Ebû Bekr’den, sonra Hz.Ömer’ın yanına gitti. Ona-da, Hz.Ebû Bekr’e söylediği gibi, söyledi:

      “-Muahedeyi yenile. Halkın arasını düzelt!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Demek, Muahedeyi bozdunuz hâa?! Eğer, ondan yeni bir şey kal-mışsa, Allâh, onu da, yok etsin! Onun sağlam, bitişik, olan tarafı varsa, Allâh, onu da kesib atsın! Ben sizin için mi Resûlullâh (s.a.v)’e gidib şefaât dileyeceğim?! Ben mi bu işi yapacağım? Vallâhi, ben küçücük bir karıncadan başkasını bile bulamazsam, yine ondan yararlanmaya çalışır sizinle savaşırım!”dedi.

Hz.Ömer’den bu sözleri işitince, Ebû Süfyân:

      “-Sen’de, akrabalarından kötülükle cezalanasın! Vallâhi, kavmine karşı, senin kadar katı ve kötü davranan hiçbir kimseyi görmedim!”dedi.

Kendi kendine:

      “-Ben bugün ki gibi, çetin bir gün görmedim. Bir kavim, bir kavme karşı, başka bir kavmi silâh ve yiyeceklerle destekleyecek olursak, anlaş-mayı muahedeyi bozmuş olacakları tabiidir!”diyerek söylendi.

Ebû Süfyân, Hz.Osman’a gitti ve şöyle dedi:

      “-Şu cemaât içinde bana akrabalık yönünden senden daha yakın bir kimse yoktur! Sen, şu mütarekeyi uzat ve muahedeyi de yenile! Çünkü, Arkadaşın, seni hiç bir zaman reddetmez! Vallâhi, ben, Muhammed’in ashâbına yaptığı kadar çok ikrâm yapan hiç bir kimse görmemişimdir!”

Hz.Osman (r.a):

      “-Benim himayemde olanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın himayesinde bul-unanlardır!”dedi.

Ebû Süfyân, bundan sonra, Hz.Ali (r.a)’in evine gitti. O sıralarda Hz.Fâtıma (r.a), Hz.Ali’nin yanında bulunuyor ve henüz küçük bir çocuk olan Hz.Hasan’da önlerinde gelib duruyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Ali! Şu cemaât içinde akrabalık yönünden bana en yakın olan sensin! Ben, bir iş için gelmiştim. Umduğumu elde edemeden geldiğim gibi, geri dönüb gideceğim. Muhammed’e gidib benim için şefaatçı ol! Onlar için muahede ve mütareke yazısını yenilet. İki taraf halkı arasında himayeci, ara bulucu ol da, Muhammed’le mütareke müddetinin uzatıl-masını konuşub sağla!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Bu, bana aid bir iş değildir. Allâh’a ve Resûlü’ne aid bir iştir. Allâh, senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyân! Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v), bir işe karar verdi mi, muhakkak, onu yapar. Resûlullâh’ı ilgilendiren bir iş hakkında, ben, hüküm veremem! Biz, bu iş üzerinde kendisi ile konuşamayız! Hiç kimse, onun istemediği şeyi konuşamaz!”dedi.

Ebû Süfyân, Hz.Fâtıma’ya yüzünü çevirdi:

      “-Yâ Fâtıma! Sen, kavmimin kadınları arasında büyüklüğünü göste-recek bir iş yapmak istemez misin?”dedikten sonra, ona’da, Ebû Bekr’e söylediği gibi, söyledi:

      “-İki taraf halkını himayene alıb uzlaştırsan da, Arablar içinde büyük kadınların hayırlısı olsan, olmaz mı?”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Ben, ancak bir kadınım!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Senin himayeci olman, câizdir. Nitekim, kız kardeşin, Zeyneb, kocası, Ebû’l-Âs bin Rebi’yi himayesine almıştı. Bunu, Muhammed’de, caiz görmüş, buna aykırı davranılmamıştır!”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Bu, bana aid bir iş değildir. Allâh’a ve Resûlü’ne aid bir iştir. Resûlullâh (s.a.v)’e aid bir iş üzerinde ben hüküm veremem!”dedi.

Bunun üzerine, Ebû Süfyân:

      “-Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Şu yavrucuğuna emretsen’de, iki taraf halkı arasında himayeci olduğunu söylese, olmaz mı? Böyle yaparsa, kendisi, zamanın sonuna kadar Arabların ulusu olur!”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Vallâhi, benim bu yavrum, ne halk arasında himayeci olacak yaşa gelmiştir, ne de, Resûlullâh’a karşı kimse himayeye alınabilir!”dedi.

Başka bir rivâyete göre:

Ebû Süfyân, Hz.Hasan’la, Hz.Hüseyin’in iki taraf halkı arasında himayeci olmalarını istedi. Onlar da, annelerine bakarak:

      “-Biz, annemizin söylediğini söyleriz!”dediler.

Ebû Süfyân, Hz.Ali’ye dönerek:

      “-Ey Hasan’ın babası! Bana karşı işlerin çok zorlaşmış bulunduğunu görüyorum! Sen, bana bir öğüt ver. Senin bu husustaki görüşün nedir? Zorlaşmış bulunan şu işimi kolaylaştır? Sence benim için yararlı olabi-lecek işi, çareyi bana emret!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben, şu günde ki, kadar ne yapacağını şaşırmış bir adam hiç gör-medim! Vallâhi, ben, senin için hayırlı olabilecek bir şey bilmiyorum. Fakat, sen, Benî Kinâneler’in ulu kişisisin. Kalk, iki taraf halkını uzlaş-tırmak için himayene aldığını ilân et; sonra da, yurduna çık git! Halkın arasını bul!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Bunun, benim için bir yarar sağlayacağını sanıyor musun?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Hayır! Vallâhi, yarar sağlayacağını pek sanmıyorum. Fakat, senin için, bundan başkasını da bulamıyorum!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Sen, doğru söyledin. Ben, bunu yapmalıyım!”dedi.

Ebû Süfyân, Ensâr’ın ileri gelenlerinden Sa’d bin Ubâde’nin yanına vardı.

      “-Ey Ebû Sâbit! Sen, ikimizin arasındaki dostluğu biliyorsun. Ben senin için Mekke Haremimizde bir koruyucuyum. Sen, şu memleketin ulu kişisisin. İki taraf halkını himayene al, mütareke müddetini uzat!”dedi.

Sa’d bin Ubâde (r.a):

      “-Ey Ebû Süfyân! Benim himayemde olanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın himayesinde olanlardır. Resûlullâh (s.a.v)’e karşı hiç kimse himaye altına alınamaz!”dedi.

Ebû Süfyân, Mescide gidib ayakta dikilerek:

      “-Ey insanlar! Haberiniz olsun ki ben, iki taraf halkını uzlaştırmak için himayeme aldım! Muahedeyi yeniledim. Halkın arasını bulacağım!” dedi. Böyle derken de sağ elini sol elinin üzerine koydu.

      “-Muhammed’in, bu taahhüdüme de bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum!”dedi. Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardı:

      “-Yâ Muhammed! Benim bu himaye sözümü zannetmem ki redde- sin!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Süfyân! Bunu, sen söylüyorsun!?” buyurdu.

Ebû Süfyân, devesine binib Mekke’ye gitti.

Ebû Süfyân’ın gecikmesi uzayınca, Kureyş müşrikleri:

      “-Vallâhi, onun Muhammed’e gizlice tâbi olduğunu ve Müslüman-lığını bizden gizli tutuğunu sanıyoruz!”diyerek onu suçlamaya başladılar.

Ebû Süfyân, geceleyin Mekke’ye varıb evine girince, hanımı Hind:

      “-Kavmin seni Müslüman oldu diye suçlayıncaya kadar orada tutu-lub kaldın! Kalışını, kavminin yanına başarı ile dönmek için uzattınsa eğer, ne ala!”dedi. Sonra, yatağa girdiler. Hind:

      “-Neler yaptın?”diye sordu.

Ebû Süfyân, olan bitenleri haber verib:

      “-Ali’nin dediğinden başkasını yapmaya yol bulamadım!”deyince:

Hanımı Hind bint-i Utbe;

      “-Sen, Kureyş Kavmi’nin iyilikten uzaklaştırılmış, kötüleşmiş bir elçisi oldun!”diyerek Ebû Süfyân’ın göksünü iki ayağıyla tepti.

Sabaha çıkınca, Ebû Süfyân, İsaf ve Nâile putlarının yanında başını kazıtıb onlara kurban kestikten sonra:

      “-Ben, babamın, üzerine ölünceye kadar size tapmaktan ayrılmaya-cağım!”diyerek kurbanın kanını putların başlarına sürdü.

Bunun üzerine, Kureyş müşrikleri, onun Müslüman olmadığını anla-dılar kendisini suçlamaktan vazgeçtiler. Kureyş müşrikleri, Ebû Süfyân’a:

      “-Gerinde ne haber var? Bize, Muhammed’den bir yazı getirdin mi veya mütareke müddetini uzatabildin mi? Ya da, onun, bize savaş açma-masını sağlayabildin mi? Ne getirdin?”diye sordular.

Ebû Süfyân:

      “-Ben, kalbleri bir tek kalb haline gelmiş bir kavmin yanından geli-yorum! Vallâhi! Onlardan, yarar umduğum küçük, büyük, kadın, erkek hiç birini bırakmaksızın hepsi ile konuştum. Onlardan bir şey bir karşılık almayı başaramadım! Muhammed’in yanına varıb kendisi ile konuştum. Vallâhi bana hiçbir cevab vermedi. Sonra, Ebû Kuhafe’nin oğluna gittim. Ondan da, bir hayır bulamadım. Sonra, Hattab’ın oğluna gittim. Onu, düşmandan daha düşman buldum! Sonra, Ali’nin yanına vardım. Onu, kavmin en yumuşağı buldum. Ali, bana bir şey işaret etti. Onu, yaptım. Vallâhi, o yaptığım şeyin bana bir yararı olur mu yoksa, olmaz mı? bilmiyorum!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-O yaptığın şey ne idi?”diye sordular.

Ebû Süfyân:

      “-İki taraf halkı arasında himayeci olduğumu açıklamamı bana tavsiye etmişti. Ben de, öyle yaptım!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Muhammed, bunu, caiz gördü mü, benimsedi mi?”diye sordular.

Ebû Süfyân:

“-İki tarafı uzlaştırmak için himayeme aldığımı yüksek sesle açıkla-dıktan sonra Muhammed’in yanına vardım:

      “-Ben iki taraf halkını uzlaştırmak üzere himayeme aldım. Zannet- mem ki sen, bu himaye ye alışımı reddedersin?”dedim.

O da Bana:

      “-Ey Ebû Süfyân! Bunu, sen söylüyorsun!”dedi ve bundan fazla bir şey söylemedi. dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Yazıklar olsun sana! Vallâhi, Ali, sana oyun oynamış! Seninle, ancak, alay etmiş, eğlenmiş! Sen, onu, söyleyince, o, sana bir yarar sağla-dı mı, bir işine yaradı mı sanki?!”dediler.

Ebû Süfyân:

      “-Hayır! Bir yarar sağlamadı. Fakat, vallâhi, bundan başka da yapa-cak bir şey bulamadım!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Senin, kendi kendine yaptığın himaye taahhüdünü bozmak, onlar için, çok kolaydır. Demek, sen, hiç bir şey yapamadan döndün? Sen bize bir şey getirmedin! Vallâhi, biz bugün geri dönen elçi gibi, hiç bir elçi görmedik! Sen, bize, ne savaş haberi getirdin ki hazırlanalım, ne barış haberi getirdin ki güvenlik içinde bulunalım! Geri dön, bir daha git!” dediler.

Fakat, Ebû Süfyân Medine’ye bir daha geri gitme fırsatı bulamadı. Zira Resûlullâh (s.a.v), ani bir kararla Mekke’yi fethe geliyordu. Birkaç gün sonra Resûlullâh (s.a.v), ve ordusu Mekke yakınlarına, Merrü’z-Zehran’a gelib oraya yerleştiği haberi geldi. 3

Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında, Miladi 630 yılının Ocak ayında Resûlullâh (s.a.v)’in Mekke’yi fethetmek üzere harekete geçen islâm orduları Mekke yakınlarında ki, Merrü’z-Zehran mevkiinde karar-gâhlarında iken, çocukluk arkadaşı olan, Hz.Abbâs (r.a)’ın vasıtasıyla Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna çıkarak İslâmiyet’i kabul etti. Kureyş müşrikleri, liderleri Ebû Süfyân Sahr bin Harb’ı, haberleri araştırmak üzre göndermekte söz birliği ettiler.

Bu olaylar şöyle gelişti:

Mekke müşrikleri Ebû Süfyân’a:

      “-Muhammed ile buluşursan, ondan, bizim için Emân (güvence) sözü al! Ancak, onun ashâbını gevşek görürsen savaşılacağını kendisine bildir. Biz, sizin arkanızdan hazırlanıb gelmeyeceğiz. Çünkü Muhammed-’in, kiminle, bizimle mi, yahut Hevazinlilerle mi, ya da Sakiflilerle mi savaşmak istediğini bilmiyoruz!”dediler.

Bir gece, Ebû Süfyân ile Hâkim bin Hizam Mekke’den çıkıb gittiler. Yolda Büdeyl bin Verka’ya rastladılar. Onun’da kendileriyle birlikte gelmesini istediler ve bunu sağladılar. Bunlar, Resûlullâh hakkında haber araştıracaklar, toplayacaklar, buldukları veya işittikleri haberleri gözden geçireceklerdi.

O sıralarda Merrû’z-Zehran karargâhında bulunan Resûlullâh (s.a.v), Medineli Ensâr’dan bazılarına şöyle buyurmuşlardı:

      “-Ebû Süfyân’a göz kulak olunuz! Muhakkak, onu bulursunuz!”

Kureyş casusları. Merru’z-Zehran’da Erâk mevkiine eriştiklerinde, pek çok çadırlar, askerler, ve ateşler gördüler. At kişnemeleri, ve deve böğürmeleri işittiler. Bunlardan ürküb son derece de korktular. Vakit gece yatsı vaktiydi. Arefe gecesi yakılan ateşler gibi yanan ateşleri görünce: Ebû Süfyân Sahr bin Harb şöyle dedi:

      “-Bu ne kadar çok ateş?! Sanki Arefe gecesi ateşlerini andırıyor? Ey Büdeyl! Yoksa, bu ateşler, senin kavmin Beni Kâ’bların mıdır?”

Büdeyl bin Verka’:

      “-Bunlar, Beni Amrlerin ateşleri olsa gerek!”dedi, aralarında bu kon-uşmalar sürdü gitti.

Resûlullah (s.a.v), bu casusları yakalamak için atlılardan bir birliği ileri göndermişti. Huzaâlar da, yolu kesmişler arkaya hiç kimseyi bırak-mıyorlardı. Resûlullah (s.a.v):

      “-Ebû Süfyân, şimdi Erâk’tadır!”buyurdular.

Müslüman süvariler, Kureyşileri orda gördüler. Arkalarından yetişip yakaladılar. Develerinin yularını tutub:

      “-Siz kimsiniz?”diye sordular.

Onlar:

      “-Resûlullâh’a gelen elçileriz!”dediler.

Ebû Süfyân, ordugaha girdiği zaman, Müslümanlar, onu, bıçak ve elleriyle parçalamak, linç etmek için üşüşünce Ebû Süfyân:

      “-Yâ Muhammed! Öldürülüyorum!”diyerek feryad etmeye başladı.

Onlar, kendilerinin hemen Hz.Abbas’a götürülmelerini istediler. Zira Hz.Abbas, cahiliye çağında Ebû Süfyân’ın dostu idi. Ebû Süfyân:

      “-Beni, Abbas’a götürmüyor musunuz?”diyerek avazının çıktığı kadar bağırıb duruyordu.

İslâm ordusu Merrü’z-Zehran’a gelib karargahını oraya kurunca, Hz.Abbas kendi kendine:

      “-Eyvâh! Kureyşilerin sabahı, çok yaman olacak! Vallâhi, onlar gelib Resûlullâh (s.a.v)’den Emân dilemeden önce Resûlullâh, eğer, Mekke’ye harble girecek olursa, bu zamanın sonuna kadar Kureyşlilerin helâki olacaktır!”demiş, Resûlullah (s.a.v)’ın boz katırına binerek Erâk mevkiine kadar gitmişti.

      “-Her halde, bir oduncu veya çoban, ya da bir iş güç sahibi bulub Mekke’ye gönderirim. Üzerlerine Resûlullâh (s.a.v)’ın gelmekte olduğu-nu onlara haber verir. Resûlullâh (s.a.v), yanlarına harble girmeden önce gelirler, O’ndan Emân dilemek imkânını bulurlar!”dedi.

Hz.Abbas (r.a), kimsenin kanı dökülmesin maksadıyla bir adam arar dururken, birden Ebû Süfyân ile Büdeyl bin Verka’ın seslerini işitti. Ebû Süfyân’ı sesinden tanıdı. Ona:

      “-Yâ Ebû Hanzale!”diye seslendi. O da, Hz.Abbas’ı, sesinden tanıdı:

      “-Yâ Ebâ Fadl! Sen misin?”dedi.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun! Ne var? Arkandakilerden ne haber var?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Arkamdaki Resûlullâh (s.a.v)- ‘dir ve Müslümanlardan on bin kişilik, karşı koyamıyacağınız bir ordunun başında size doğru yönelmiş geliyor! Vallâhi, Kureyşilerin sabahı yaman olacak! Vay onların başına geleceklere!”dedi.

Ebû Süfyân korkuyla şöyle sordu:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun! Buna, bir çare, bir tedbir var mı?”

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet! Vardır!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ne yapmamı bana emir ve tavsiye edersin?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v)’den başkası tarafından ele geçirilecek olursan, muhakkak, öldürülürsün! Haydi şu katırın arkasına bin de seni, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına kadar götüreyim. Kendisinden, senin için Emân dileyeyim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, benim görüşümde böyledir!”dedi.

Hz.Abbas, Ebû Süfyân’ı süvarilerin ellerinden kurtardı. Ebû Süfyân, hemen Hz.Abbas’ın terkisine bindi. Hz.Abbas, Resûlullâh (s.a.v)’ın boz katırının üzerinde, Ebû Süfyân onun arkasında olduğu Müslümanların yaktıkları ateşlerin her bir ateşin yanından geçerlerken:

      “-Kim bu?”diye soruyorlar, Resûlullâh’ın katırını ve Hz.Abbas’ın da onun üzerinde bulunduğunu görünce:

      “-Resûlullâh’ın amucası, Resûlullâh’ın katırına binmiş!”diyorlardı.

Hz.Ömer (r.a)’ın bulunduğu ateşin yanından geçerken, Hz.Ömer:

      “-Kim bu?”dedi ve hemen ayağa kalktı.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Ben Abbas’ım!”dedi.

Geçip giderken, Hz.Ömer, ona bakıyordu. Terkisinde Ebû Süfyân’ı gördü. Görür görmez:

      “-Allâh düşmanı Ebû Süfyân! Seni, Ahidsiz ve akidsiz olarak ele geçirmeye fırsat ve imkân veren O, Allâh’a hamd olsun!”dedi.

Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’e doğru gitti. Hz.Abbas’da katırı tepip yürümesini hızlandırdı. Yavaş yürüyen hayvanın, yavaş koşan bir adamı geçebileceği nisbette Hz.Ömer’i geçti. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı. Hz.Ömer de izin alıb içeri girdi. Girer girmez:

      “-Yâ Rasûlallâh! Bu Ebû Süfyân’ı, Allâh, akidsiz ve ahidsiz olarak ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Beni, bırak’da şunun boynunu vurayım?”dedi.

Hz.Abbas:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!”dedi.

Ve hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına oturdu. Hz.Abbas (r.a), Ebû Süfyân’ın başını tuttu ve:

      “-Vallâhi, bu gece, benden başka hiç kimse, bununla başbaşa kalma-sın!”dedi.

Hz.Ömer, Ebû Süfyân hakkındaki dileğinde ısrarla direnip durunca, Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Ömer! Yeter! Vallâhi, Ebû Süfyân, Adiy bin Kâ’b oğullarından bir kimse olaydı böyle söylemezdin! Fakat, sen, onun Abdimenaf oğulla-rının erkeklerinden olduğunu biliyorsun da, böyle söylüyorsun!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Sus yâ Abbas! Vallâhi, babam Hattab sağ olub ta Müslüman olsay- dı, ona, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim! Çünkü, biliyorum ki: Resûlullâh (s.a.v)’de babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi!”dedi.

Hz.Abbas (r.a) şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Ebû Süfyân’a, Hâkim bin Hizâm’a ve Büdeyl bin Verka’ya ben Emân vermiş bulunuyorum. Onlar huzuruna girecekler!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onları, içeri al!”buyurdu. İçeriye girdiler.

Onlar, gecenin geç vakitlerine kadar Resûlullâh’ın yanında kaldılar. Resûlullâh (s.a.v), onlardan, Mekkeliler hakkında bilgi aldı ve kendile-rini Müslümanlığa davet etti.

      “-Allâh’dan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allâh’ın Resûlü olduğuma şehâdet ediniz!”buyurdular.

Hâkim bin Hizâm’la, Büdeyl bin Verka’ hemen şehâdet getirdiler ve Müslüman oldular. Ebû Süfyân ise şöyle dedi:

      “-Vallâhi, yâ Muhammed! Senin Resûlullâh olub olmadığın hakkın-da kalbim’de azıcık bir müşkül var! Bana biraz mühlet versen olmaz mı?”

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbas (r.a)’a:

      “-Biz, bunlara emân verdik. Kendilerini, artık, konak yerine götür!”

Ebû Süfyân hakkında ise şöyle buyurdu:

      “-Ey Abbas! Onu, konak yerine götür! Sabahleyin yanıma getir!”

Hz.Abbas (r.a), onu alıb konak yerine götürdü. Ebû Süfyân, geceyi, Hz.Abbas’ın yanında geçirdi. Sabah namazı vakti olub da Müezzin ezân okuyunca, Müslümanlar, namaza silkinip silkinip kalkmaya başladılar. Ebû Süfyân, onların, kendisi için kalktıklarını sandı. Çok korktu:

      “-Bunlar, ne yapmak istiyorlar?! Ey Abbas! Halkın bu halleri nedir? Yoksa, beni mi öldürmek istiyorlar?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Hayır, bir şey yok! Namaza kalkıyorlar!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Muhammed’in Münâdisi (Müezzini) bunların hepsini kaldıracak mı?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Bunların hepsi kalkınca, ne yapacaklar?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Onlar, Müslümandırlar. Resûlullâh’ın yanına gidecekler!”dedi.

Kendisi de, Ebû Süfyân’ı yanına alıb gitti. Resûlullâh (s.a.v), abdest almaya kalktı. Abdest alırken, Müslümanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın abdest suyunu, yüzlerine sürmek için üşüştüler. Ebû Süfyân, bunu görünce:

      “-Yâ Ebû’l-Fadl! Ben, şimdiye kadar ne Kisrâ’da, ne de Beni Asfar-ların Rumların hükümdarlarında hâkimiyet ve saltanatın böylesini kardeş-inin oğlu kadar büyük saltanatlısını görmedim!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a) ise:

      “-Sus öyle deme! Bu saltanat değil, Nübüvvettir! Bunun içindir ki O’nun üzerine üşüşüyorlar! Yazıklar olsun sana! O’na sen de İman et! Eğer, Müslüman olmaz ve Muhammed’in Resûlullâh olduğuna şehâdette bulunmazsan, muhakkak, öldürülürsün!”dedi.

Ebû Süfyân, Hz.Abbas’ın istediği şeyleri söylemek istiyor, fakat, onlara bir türlü dili dönmüyor, düzgün söyleyemiyordu. Resûlullâh (s.a.v) namaza başlama tekbirini aldı. Müslümanlar da, tekbir aldılar. Resûlullâh, rükûa gitti. Müslümanlar da hep birlikte rükûa gittiler. Resûlullâh (s.a.v), rükûdan doğruldu. Müslümanlar da hep birlikte doğruldular. Resûlullâh secdeye vardı, Müslümanlar’da hep birlikte secdeye vardılar. Namaz kılındıktan sonra, Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbas! Muhammed, onlara bir şey emretse, onlar, o emrini hemen yapar, yerine getirirler mi?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet! Vallâhi, onlara, yemeyi, içmeyi bırakmalarını da emr edecek olsa, yine O’na itaat ederler, O’nun emrini yerine getirirlerdi!”dedi.

Ebû Süfyân sordu:

      “-Müslümanlar, bir gün, bir gecede kaç kerre namaz kılarlar?”

Hz.Abbas (r.a):

      “-Beş kerre!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, çoktur!”dedi.

Hz.Abbas (r.a), sabahleyin, Ebû Süfyân’ı alıb Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına götürdü. Resûlullâh (s.a.v), onu görünce:

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Senin için, Allâh’dan başka ilâh bulunmadığını öğrenme zamanı daha gelmedi mi?! Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Ben, size dünyayı da, âhireti de sağlayacak bir din getirmişimdir. Müslüman olunuz da selâmete eriniz!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-İyi amma, Uzza’yı ne yapayım? Ondan nasıl vazgeçeyim?!”dedi.

O sıralar da, Hz.Ömer (r.a), çadırın arkasında bulunuyordu. Ebû Süfyân’ın söylediği sözü işitti ve:

      “-Eğer, çadırın dışında olaydın, hiç bir zaman, bu sözü söyleyemez, ağzına alamazdın!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Ömer! Yazıklar olsun sana! Senin baban, sert ve kaba idi. Sen de öyle sert ve kabasın! Ey Hattab’ın oğlu! Ben, sana gelmedim. Ancak ben amucamın oğluna geldim. Kendisi ile konuşacağım. Beni bırak’da Amucamın oğlu ile konuşayım!”dedi. Sonrada, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Babam anam Sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte, akrabalık hakkını gözetirlikte Senden daha üstünü yoktur! Vallâhi sanırım ki: Allâh’dan başka ilâh olmasa gerek! Çünkü, Allâh ile başka ilâh bulunmuş olsaydı, elbette, beni zararlardan korur, yararlardan yararlandırırdı! Ey Muhammed! Ben, İlâhımdan yardım diledim. Sen de İlahından yardım diledin. Vallâhi, ben, ne zaman, Seninle karşılaştımsa, Senin, bana ğalib geldiğini gördüm! Eğer, benim İlâhım hak, Senin İlâhın bâtıl ve boş olaydı, ben, Sana ğalib gelirdim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Senin için, benim Resûlullâh olduğumu öğrenme zamanı daha gelmedi mi?!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Babam anam Sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte, akrabalık hakkını gözetirlikte Senden daha üstünü yoktur! Senin Resûlullâh oluşuna gelince: Vallâhi, bu hususta benim içimde biraz müşkül vardı. Şimdi bile içimde onlardan biraz şeyler bulunuyor!”dedi.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yazıklar olsun sana! Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol: Allâh’dan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’ın Resûlullâh oldu-ğuna şehâdet getir!”dedi.

Nihayet, Ebû Süfyân, hakka şehâdet getirib Müslüman oldu. Ebû Süfyân, Hâkim bin Hizâm ve Büdeyl bin Verka’, Resûlullâh (s.a.v)’e, İslâmiyet üzerine bey’at ettiler.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Resûlullâh! Ebû Süfyân, kavmimizin Eşrafından ve yaşlı başlı-larından, övülmeyi, üstün tanınmayı, üstün tutulmayı sever bir adam dır. Ona, övüneceği bir şey lûtf etsen olmaz mı?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olur! Kim, Ebû Süfyân’ın evine girer sığınırsa, ona emân güvence verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Benim evime mi?! Benim evime mi?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”buyurdular.

Ebû Süfyân:

      “-Benim evimin ne genişliği var ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, Kâbe’ye girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Kâbe’nin ne genişliği var ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, Mescid-i Hâreme girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Mescid-i Hârem’in ne genişliği var ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa, ona emân veril-miştir! Kim, silâhını elinden bırakırsa, ona da emân verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-İşte, bu, geniştir!”dedi. 4

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbâs’ı Mekke'ye gitmek üzere boz katırına bindirdi. Hz.Abbâs, Ebû Süfyân’ı terkisine alıb yola çıktı. Resûlullâh, Hz.Abbâs’ın arkasından adam gönderdi:

      “-Abbâs’a yetişiniz ve onu, bana geri çeviriniz!”buyurdu.

Elçi, olan kişi, Hz.Abbâs’a yetişti. Fakat Hz.Abbâs, geri dönmek istemedi ve:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Ebû Süfyân’ın, Müslüman olduktan sonra, Mekke’ye varınca, oradaki, Müslümanların azlığından yararlanarak küfre dönmesinden mi korkuyor ola?”dedi.

Elçi:

      “-Öyle ise, onu burada tut, bırakma!”dedi. Hz.Abbâs’da tuttu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Abbâs! Onu, vadinin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da Müslümanların ihtişamını görsün!”buyurdular.

Hz.Abbâs’da öyle yaptı. Hâkim bin Hizâm’la, Büdeyl bin Verka’da onların yanlarında bulunuyordu. Hz.Abbâs, Müslümanların, Ebû Süfyân’ı birden vurub öldüreceklerinden korktuğu için, onu, bir tepenin üzerinde oturttu. Ebû Süfyân, kendisinin durdurmakla, öldürüleceğini sanarak:

      “-Ey Haşimoğulları! Bu, bir ğadr ve ahde vefâsızlık, verilen sözde durmamazlık değil midir?”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Biz, ğadr eder, ahde vefâsızlık, verilen sözde durmaz değilizdir. Peygamber sülalesinde gadr, ahde vefâsızlık olmaz! Hayır! Benim taraf-ımdan yapılacak seninle ilgili işler var!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-O, ne ise, haydi, yapmaya, önce, ondan başlasana?”dedi.

Hz.Abbâs (r.a), ona cevaben şöyle dedi:

      “-Hâlid bin Velid’le, Zübeyr bin Avvâm, yanına geldikleri zaman, anlarsın! Eğer, sen, şu yolu tutub gitmiş olsaydın, ben, seni bir daha göremeyecektim ölüb gidecektin!”dedi.

Ebû Süfyân, Erâk yakınındaki dar boğazda durub da oradan geçen-leri gördüğü zaman, Hz.Abbâs’ın sözünün mânâsını anladı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bütün kabileler, yanlarındaki silâh ve teçhizatlarını kuşanacak-lardır!”diye ordusuna nidâ ettirdi.

Müslümanları, savaş düzenine koydu. Kabileler, başlarında başkan ve kumandanları olduğu halde bayraklarını çekerek geçmeye başladılar. Resûlullâh (s.a.v), ilk önce, başlarında Hâlid bin Velid olduğu halde, Benî Süleymleri gönderdi. Onlar, tam bin kişiydiler. İki sancaklarından birini Abbâs bin Mirdasü’s-Sülemi, diğerini Hufaf bin Nüdbe, bayraklarını da Haccâc bin İlât taşıyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Hâlid bin Velid’dir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Şu bizim delikanlı mı?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Yanındaki kimlerdir?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Benî Süleymlerdir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Benî Süleymler le aramda bir kavga yok!”dedi.

Hâlid bin Velid; Hz.Abbâs’la, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler ve geçtiler. Hâlid bin Velid’in arkasından, muhacir-lerle kim oldukları pek bilinmeyen Arablar’dan beş yüz kişilik askeri birliğin başında Zübeyr bin Avvâm geçti. Kendisinin yanında siyah bir bayrak vardı. Zübeyr bin Avvâm, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdi. Arkadaşları da tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bu?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Zübeyr bin Avvâm!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Senin kız kardeşinin oğlu mu?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Sonra, üç yüz kişilik bir bölük halinde Benî Ğıfarlar geçti. Bayrak-larını, Ebû Zerü’l-Ğıfari veya Ima’ bin Rahsa taşıyordu. Bunlar, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Ey Abbâs! Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bunlar, Benî Ğıfarlar’dır!” dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Benî Ğıfarlar’la aramda bir kavgam yok!”dedi.

Sonra dört yüz kişilik bir bölük halinde Eslemler geçti. İki sancak-ları bulunuyor, onlardan birini Büreyde bin Husayb, diğerini Naciye bin Acemü’l-Eslem’i taşıyordu. Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Eslemler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Benim Eslemlerle aramda bir kavgam yok! Hiç bir zaman, onlarla aramızda bir kez bile kavga olmadı!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Onlar, İslâmiyet’e girmiş, Müslüman olmuş bir cemaattırlar!”dedi.

Sonra beş yüz kişilik bir bölük halinde Benî Amr bin Kâ’blar geçti. Bayraklarını Büsr bin Süfyân taşıyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Benî Kâ’b bin Amr’lerdir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Evet! Onlar, Muhammed’in müttefikleri andlaşmalılarıdır. Eslem-ler’in kardeşleri!”dedi.

Sonra, beş yüz kişilik Müzeyneler’in alayı geçti. Yanlarında üç sancak ve yüz at vardı. Sancakları, Nû’man bin Mukarrin, Bilâl bin Hâris ve Abdullah bin Amr taşıyordu. Müzeyneler, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Müzeyneler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Benim, Müzeynelerle aramda bir kavgam yok. Onların silâh sesleri, dağların başından bana gelir, dururdu!”dedi.

Sonra, sekiz yüz kişilik bir alay halinde Cüheyneler geçti. Başların-da kumandanları ve yanlarında sancakları vardı. Sancağın birini Ebû Rev’a bin Mâbed bin Hâlid, ikincisini Süveyd bin Sahr, üçüncüsünü Refi’ bin Mekis, dördüncüsünü de Abdullah bin Bedr taşıyordu. Bunlar da, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Cüheyneler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Benim, Cüheynelerle aramda bir kavgam yok! Vallâhi, onlarla aramızda hiç bir zaman kavgam olmadı!”dedi.

Sonra, iki yüz kişilik bir bölük halinde Kinâneler, Damralar ve Sa’d bin Bekrler geçti. Onların Sancaklarını da Ebû Vakıdü’l-Leysi taşıyordu. Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Benî Bekirler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Evet! Vallâhi, onlar, uğursuz bir halktır. Muhammed, bize onların yüzünden savaş açtı. Amma, vallâhi, bu hususta ne bana danışıldı, ne de, benim bundan haberim vardı! Ben, bunu haber aldığım zaman, hiç de hoş karşılamadım. Fakat, bu, mukadder bir şeymiş, başımıza geldi!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Muhammed (s.a.v)’ın savaş açmasını, Allâh senin için hayırlı kıl-mıştır. Bu yüzden hepiniz İslâmiyet’e girmek fırsatını kazandınız!”dedi.

Sonra, Benî Leys ler, iki yüz elli kişilik bir bölük halinde yalnız baş-larına geçtiler. Sancaklarını, Sa’d bin Cassâme taşıyordu. Onlar Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim Bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Benî Leysler!”dedi.

Sonra, Eşca’lar geçti: Onlar, üç yüz kişi idiler. Yanlarında iki sancak vardı. Sancaklarından birini Mâkıl bin Sinan, diğerini de Nuaym bin Mes’ud taşıyordu. Ebû Süfyân’ın hizasına gelince üç kere tekbir getirdiler

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Eşca’lar!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Bunlar, Arablar’ın, Muhammed’e karşı en amansız davrananı idiler!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Allâh, onların kalblerine İslâmiyet sevgisini düşürdü. Bu da yüce Allâh’ın lütfu kereminin bir eseridir!”deyince, Ebû Süfyân, sustu.

      “-Muhammed daha geçmedi mi?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-O, daha geçmedi. Eğer, Muhammed (s.a.v)’ın içinde bulunduğu askeri birliği görmüş olaydın, karşısında hiç kimsenin dayanamayacağı kadar silâhlar, erler ve atlardan ibaret bulunduğunu görürdün!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, ey Fadl’ın babası! Sanırım ki öyledir. Bunca insan toplu-luklarına sahib ve hâkim iken, O’na, kimin gücü yetebilir ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), içinde bulunduğu birlik gelib geçinceye kadar hiç bir kabile geçmedi ki, Ebû Süfyân, onların kim olduklarını sormamış, Hz.Abbâs’da, onları, haber verdikçe:

      “-Benim, filan oğullar ile aramda bir kavgam yok ki!”dememiş olsun! Ebû Süfyân, hemen her alayın taburun, bölüğün geçişinde:

      “-Muhammed geçti mi?”diye soruyor.

Hz.Abbâs da:

      “-Hayır!”diye cevab veriyordu.

Nihayet, Resûlullâh (s.a.v)’in, o tepeden tırnağa kadar silâhlanmış alayı yönelib gelirken, atlarının ayaklarından kalkan tozları ortalığı karartmakta idi. Muhacirlerle Ensâr Mücahidlerinden olan bu alayda, bin veya iki bin zırh gömlekli vardı. Hepside miğferli idi. Resûlullâh (s.a.v) bayrağı Sa’d bin Ubade’ye vermiş ve onu, alayının önüne geçirmişti. Ensâr’ın her kabilesine bayraklar, sancaklar verilmiş, her bir zırh gömlek-lere bürünmüş, gözlerinden başka bir yerleri görünmüyordu.

Hz.Ömer (r.a)’da, sırtına zırh gömlek giymişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın alayını o, yedmekte ve yönetmekte idi. Resûlullâh (s.a.v), başına siyah bir sarık sarmıştı. Resûlullâh (s.a.v) o gün, başına bir miğfer geçirmiş olduğu da rivâyet edilir. Resûlullâh (s.a.v), devesi Kasva’nın üzerinde ve Hz.Ebû Bekr’le, Üseyd bin Hudayr’ın arasında bulunuyor, yanındakilerle konuşu-yordu. Ebû Süfyân, benzerini daha göremediği bu alay geçerken:

      “-Kim bunlar ey Abbâs?! Kapkara taşlı bir alanı andırıyorlar!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bunlar, ölüme susamış savaş erleri Ensâr’dır! Ortalarında da, Resûlullâh (s.a.v), kendileri de, O’nun çevresinde bulunuyorlar! Kuman-danları, Sa’d bin Ubade’dir. Yanında bayrak taşıyordur!” dedi.

Sa’d bin Ubade geçerken:

      “-Ey Ebû Süfyân! Bugün, en büyük savaş günüdür! Bugün, Kâbe’de savaşın helâl olacağı gündür! Allâh, bugün, Kureyş müşriklerini hor ve hâkir kılacaktır!”diyerek bağırdı.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbâs! Bugün beni korumaya devam edeceğin en iyi gün-dür!”dedi.

Muhacir mücahidlerin başında Hz.Ali (r.a) gelib geçti.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbâs! Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Muhacirler ve başlarındaki de Ali bin Ebî Tâlib’dir!”dedi.

Tam o sırada, Resûlullâh Muhacirlerle Ensâr arasında göründü.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-İşte Resûlullâh geldi!”dedi.

Muhacirlerle Ensâr’ların üzerlerindeki teçhizattan yalnız gözleri görünüyordu. Ebû Süfyân, şaşırmıştı:

      “-Sübhanallâh! Ey Abbâs! Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bu, Resûlullâh (s.a.v)’dır. Muhacirlerle Ensâr arasında bulunuyor. Bunlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın askerleridir. Allâh yolunda ölüme susamış Muhacirler ve Ensâr’dır!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ben İran Kisrası’nın da, Kayser’in’de, saltanatlarını görmüşümdür. Fakat, kardeşinin oğlundaki saltanatın benzerini görmedim! Kardeşinin oğluna pek büyük saltanat verilmiş! Bunlara, hiç kimse dayanamaz ve güç yetiremez! Vallâhi, ey Fadl’ın babası! Kardeşinin oğlunun saltanatı, pek büyükmüş!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Suss! Ey Ebû Süfyân! Bu, saltanat değil, Nübüvvettir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Evet! Biliyorum bunu!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Ebû Süfyân’ın hizasına gelince,

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Resûlallâh! Sa’d bin Ubade’nin ne söylediğini işitmedin mi? Sa’d bin Ubade, ne söyledi biliyor musun?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne söyledi?”diye sordu.

Ebû Süfyân:

“-Yâ Resûlallâh! Sen, kavmini öldürmeyi mi emrettin? Sa’d ile yan-ındakiler, yanımızdan geçerken şöyle dedi:

      “-Ey Ebû Süfyân! Bugün, en büyük savaş günüdür! Bugün, haramın helâl olacağı gündür. Allâh, bugün, Kureyşlileri, hor ve hâkir kılacaktır!”

Allâh aşkına! Kavmini bağışla! Sen, insanların en iyisisin! En uslusu ve yumuşak huylususun! En merhametlisisin! Akrabalık hakkını en çok gözetensindir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

Hayır! Ben, böyle emretmedim. Sa’d bin Ubade, yanlış söylemiş! Bugün, Allâh’ın Ezanlar okutturmak, putları söküp attırmak suretiyle Kâbe’nin şanını yücelteceği bir gündür! Bugün Kâbe’ye örtü örtüleceği gündür! Bugün, merhamet günüdür! Bugün, yüce Allâh’ın, Kureyşlileri, İslâmiyet ile güçlendireceği, üstünleştireceği bir gündür!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’in alayı hareket halinde iken, Hz.Ömer (r.a), saf düzenini, sırasını bozdurmamak için bağırıyor ve:

      “-Ahiriniz, evvelinize gelip kavuşuncaya kadar yavaş yürüyünüz!” diyerek emirler veriyor, alay çavuşluğunu yapıyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Kim bu konuşan?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Ömer İbn-i Hattab!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Çok az ve önemsiz olan Adiyoğulları’nın, vallâhi, bundan sonra, işi iş!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Ey Ebû Süfyân! Şüphe yok ki Allâh, dilediği kimseyi, dilediği şeyle yükseltir. Muhakkak ki Ömer de, İslâmiyet’in yükselttiği kişilerden-dir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Gidelim artık ey Abbâs! Ben, hiç bir zaman, bugünki gibi ne bir ordu, ne de bir cemaat gördüm!” dedi.

Hz.Abbas, Ebû Süfyân’a:

      “-Yazıklar olsun sana! Resûlullâh (s.a.v), senin kavminin yanına gelib girmeden önce kavmine acele yetiş! Onları uyar!” dedi.

Ebû Süfyân, acele gitti. Ebû Süfyân’ın yanında da Hâkim bin Hizâm bulunuyordu. kendilerinin, en önden gönderilmeleri, Kureyşileri uyarıb İslâmiyete dâvet etmeleri içindi. Giderlerken Resûlullâh. onlara:

      “-Kim, Ebû Süfyân’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, Hâkim bin Hizâm’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, kapısını üzerine kapatır ve elinden silâhını bırakırsa, ona da emân verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân’ın evi, Mekke’nin yukarı semtinde, Hâkim bin Hizâm’ın evi ise, Mekke’nin aşağı semtinde bulunuyordu. Ebû Süfyân, Mekke’ye varıb evine girmek istediği zaman, hanımı Hind bint-i Utbe:

“Arkanda ne haber var? Allâh, seni, iyilikten ırak etsin! Sen, ne kötü bir elçi oldun!”diyerek ona hakaret etti.

Ebû Süfyân’la, Hâkim bin Hizâm, Mescid-i Harem’e vardılar.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Kureyş topluluğu! İşte Muhammed! Karşısında sizin dayana-mayacağımız kadar büyük bir kuvvetle yanı başınıza gelmiş bulunuyor! Ey Kureyş topluluğu! Ey Ğalib Hanedanı! Müslüman olunuz da, selâmete eriniz! Yüce Allâh, sizi, onlardan, Abbâs sayesinde korudu!”diyerek ava-zının çıktığı kadar bağırmaya başladı. Kureyş müşrikleri, ona:

      “-Sus! Kavmine, senin gibi kötü elçilik yapanı, Allâh, iyilikten uzaklaştırsın!”dediler.

Hanımı Hind bint-i Utbe’de, kocası Ebû Süfyân’ın yanına varıb bıyığından, sakalından tuttu:

      “-Ey Ğalib Hanedanı! Şu kocamış hayırsız adamı, kara alçağı, şu elçinizi öldürünüz! Çünkü, O, dininden dönmüştür! O, Kavminin ne kötü bir gözeticisidir! Allâh, Kureyşliler’in senin gibi elçisini hayırdan uzak-laştırsın! Ey Ğalib Hanedanı! Onu, öldürmeyecek misiniz? Kendinizden ve yurdunuzdan def etmeyecek misiniz onu?”diyerek bağırdı.

Ebû Süfyân, hanımı Hind’e:

      “-Sus! Sakalımı’da bırak! Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: Sen, ya Müslüman olursun, ya da senin boynun vurulur! Hemen evine gir!”dedi.

Bunun üzerine, Hind, Ebû Süfyân’ın sakalını bıraktı. Ebû Süfyân, Kureyş müşriklerine:

      “-Yazıklar olsun size! Siz, bu tutum ve davranışınızla, kendi kendi-nizi aldatmayınız! O, sizin karşı koyamayacağınız dayanamayacağınız bir ordu ile başucunuza kadar gelmiş bulunuyordur. Ben, sizin görmedikleri- nizi, hiç göremeyeceklerinizi gördüm. Sayısız erler, atlar, ve silâhlar gördüm ki onlara hiç bir kimsenin gücü yeter gibi değil dir! Kim, Ebû Süfyân’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Allâh, seni kahretsin! Senin evin, bizim için ne kadar yararlı olabilir?! Hangimizi alabilir?!”dediler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim, kendi evine girib kapısını üzerine kaparsa, ona da emân verilmiştir! Kim Mescid-i Harem’e girer, oraya sığınırsa, ona da emân verilmiştir!”dedi.

Bunun üzerine, Mekkeliler, kendi evlerine ve Mescid-i Harem’e dağıldılar. 5

Mekke’nin fethi tamamlandı Resûlullâh (s.a.v) meşhur fetih hutbe-sinde genel bir af ilan etti herkes yerine yerleşti. Mücahidler, Mekke’yi fethettikleri günün gecesinde sabaha kadar tekbir, tehlil getirmekten, Kâbe’yi tavaftan geri durmadılar.

Bunu gören Ebû Süfyân, hanımı Hind’e:

      “-Sen, bunun, Allâh’dan olduğu kanaatında mısın?”diye sordu.

Hind bint-i Utbe:

      “-Evet! Bu Allâh tarafından olan bir iştir!”dedi.

Ertesi günü, sabaha çıkınca da, Ebû Süfyân, erkenden Resûlullâh’in yanına geldi. Resûlullâh ona:

“-Sen hanımın Hind’e Bunun Allâh’dan olduğu kanaatında mısın? diye sordun. O da:

      “-Evet! Bu, Allâh tarafından olan bir iştir!”dedi, buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Şehâdet ederim ki: Sen Allâh’ın kulu ve Resûlüsündür! Varlığım Kudret elinde bulunan Allâh’a and olsun ki: Bu sözümü, Allâh ile Hind-den başka insanlardan hiç kimse işitmemiştir!”dedi. 6

Mekke’nin fethinden sonra; Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Mescid-i Harem’de oturuyordu. Resûlullâh (s.a.v)’in önde yürüdüğü ve Müslüman-ların da, Resûlullâh (s.a.v)’in izine basıb gittiklerini görünce:

      “-Muhammed için askerler toplasam mı, şu adamla yine çarpışmaya dönsem mi, ne yapsam ki?” diye içinden birtakım şeyler kurmaya başladı.

O sırada, Resûlullâh (s.a.v) gelib onun baş ucuna dikildi ve onun iki küreği arasına elini vurarak:

      “-O zaman da Allâh, seni hor ve hâkir eder!”buyurdular.

Ebû Süfyân, başını kaldırıb Resûlullâh (s.a.v)’in baş ucuna dikildi-ğini görünce:

      “-Şu ana kadar senin gerçekten peygamber olduğuna kanâat getir-memiştim! İçimden geçirdiğim kuruntulardan dolayı Allâh’a tövbe ve istiğfar ediyor, yarğılanmak diliyorum!”dedi.

Ebû Süfyân’ın:

      “-Biliyorum. çarpışmaya kalksak, Muhammed, yine bizi mağlub eder mi ki?”diye içinden geçirdiği sırada, Resûlullâh (s.a.v)’in gelib:

      “-Vallâhi, seni yine mağlub eder!”buyurması üzerine,

Ebû Süfyân:

      “-Şehadet ederim ki: Sen Resûlullahsın!”diyerek ikrarda bulunduğu-da rivâyet edilir. 7

Yıllarca önce yine böyle bir olay yaşamıştı. İbn-ü Veheb anlatıyor:

“-Ebû Süfyân Sahr bin Harb, ve, Safvan bin Ümeyye bir kurdun bir geyiği kovaladığını gördüler. Geyik Kâbe’ye sığındı. Bunun üzerine kurt geri döndü. Safvan’la, Ebû Süfyân buna hayret ettiler. Onların hayretleri üzerine kurt dile gelerek:

      “-Yâ Muhammed bin Abdullah’ın sizi cennete dâvet edib sizin de onu cehenneme dâvet etmeniz bundan daha hayret verici değil mi?”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Lat ve Uzza hakkı için sen bunları Mekke’de söyleseydin, orada kimse kalmaz, hepsi Medine’ye hicret ederlerdi!”dedi. 8

Mekke sessiz ve bazı istisnalar dışında kansız bir şekilde feth edildi. Ebû Süfyân ve âile bireyleri biraz direnselerde bu fethle beraber şirk inan-cına son vererek Müslüman oldular.

Ebû Süfyân, Müslüman olduktan sonra ilk olarak Huneyn Ğazvesi’-ne iştirak etti. Ancak Huneyn Ğazvesi’nin İlk safhasında Müslüman öncü birliklerinin yenilmesine sevinmesi İslâmiyet’i henüz gönülden Kabul edemediğini göstermektedir. Bu bakımdan Resûlullâh (s.a.v), bu savaşta elde edilen Huneyn ğanimetlerini paylaştırırken Müellefe-i kulûb’dan olan Ebû Süfyân’a yüz deve ile kırk ukiyye gümüş verdi.

Oğulları Yezid ile Muâviye’de bu ğrubdan kabul edilerek kendileri-ne yüzer adet deve verildi. Şehir devletinin başkanlığından normal bir vatandaş durumuna düşen Ebû Süfyân ve oğullarına gösterilen bu ilgi onları çok memnun etti. 9

Hicretin sekizinci, Miladi 630 yılında yapılan Tâif Muhasarası’na iştirak etti. Bu muhasara sırasında Ebû Süfyân, Saîd bin Ubeydü’s-Sakafi tarafından atılan bir ok ile gözünden yaralanmış ve bir gözü kör olmuştu. Bu olayın Yemrük’te olduğunu belirtenler de vardır.

Saîd bin Ubeydü’s-Sakafi anlatıyor:

“-Tâif Savaşı’nda, Ebû Süfyân Sahr bin Harb’in, Ebû Yâlâ’nın bahçesinin duvar dibinde oturmuş yemek yediğini gördüm. Hemen bir ok attım gözüne isabet etti. Bunun üzerine Ebû Süfyân, Resûlullah’a geldi:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu gözüm Allâh yolunda savaşırken yaralandı!” dedi. Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-İstersen duâ edeyim, Allâh gözünü eski haline getirsin, istersen cenneti versin, hangisi?”deyince.

Ebû Süfyân:

      “-Cenneti isterim!”dedi. 10

Bu olayı anlatan zat sonra sahâbe’den olmuştur.

Hicretin sekizinci yılın sonu, Miladi 630 yılında Resûlullâh (s.a.v) tarafından Ebû Süfyân Necran taraflarına görevlendirildi. Necranlılar’la yapılan anlaşmanın şahidleri arasında yer alan Ebû Süfyân, şartsız teslim olan Cüreş şehrine vâli tayin edildi. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatı sırasında Ebû Süfyân Mekke’de bulunuyordu.

İbn-i İshak’a göre:

Resûlullâh (s.a.v), onu Mekke yakınlarındaki Kudeyd’de bulunan Menât putunu yıkmakla görevlendirmişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın halife olmasına karşı çıkmıştı. Ebû Süfyân daha sonra Hz.Ebû Bekr (r.a)’a halife olarak bey’at etti.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın hilafeti zamanın da Ebû Süfyân, yine Cüreş valiliği görevine ve bu görevin yanısıra Nevran bölgesinin zekâtlarını top-lamak için Necran âmilliğine getirildi. Bu görevini ikinci halife Hz.Ömer zamanına kadar sürdürdü.

Hz.Ömer zamanında Ebû Süfyân, yetmiş yaşında, yaşının ilerlemiş olmasına rağmen, Hz.Ömer’den izin alarak Suriye’de çarpışmakta olan orduya katıldı. Buradaki savaşlarda, askere, yapmış olduğu konuşmalarla savaşa teşvik ediyordu.

Hicretin 14. Miladi 636 yıllarında Yermük’te yapılan savaşta oğlu Yezid bin Ebî Süfyân’ın idaresinde hem savaştı hem de İslâm askerlerini cesaretlendirmeye çalıştı. Taberi; onun, gözünü bu savaşta kaybettiğini söylemektedir. Zehebiye göre ise: gözlerinden birini Tâif Muhasarası’nda diğerini de Yermük’te kavbetmiştir.

Ebû Süfyân, artık oldukça ihtiyarlamış bir durumda idi. Yaşı yetmişi geçtiği için kumandan tarafından fazla savaşıp yorulmasına izin veril-medi. O da, yüksek bir tepenin üzerine çıkıp gür sesi ile İslâm ordusun- daki askerlere bağırarak maneviyatlarını kuvvetlendirecek sözler söyledi.

Ya’kûb bin Süfyân ve İbn-i Sa’d, sahih bir isnâdla Said bin el-Müseyyeb, babasından rivayet ettiler, dedi ki:

“-Yermûk Savaşı’nda bütün sesler kayboldu. Şöyle diyen tek bir ses müstesna:

      “-Ey Allâh’ın yardımı yetiş!”

Bir de baktım ki; Ebû Süfyan, oğlu Yezid bin Ebû Süfyan’ın sancağı altında duruyor!”

Deniliyor ki:

      “-İşte gözü o gün çıktı!” 11

Hz.Osman (r.a)’ın hilafeti zamanında Medine şehrine geri gelerek Hz.Osman (r.a)’ın müşavere heyetinde görev alan Ebû Süfyân, Hicretin 34. Miladi 653 yılında seksensekiz yaşını geçmiş olduğu halde vefât etti.

Ebû Süfyân İsimleri bize ulaşan sekiz hanımla evlendi. 1-Safiyye bint-i Ebû’l-Âs bin Ümeyye. 2- Hind bint-i Utbe bin Rebia 3- Zeyneb bint-i Nevfel. 4-Âtike bint-i Ebî Uzeyhir bin Üneys, 5-Safiyye bint-i Ebu Amr bin Ümeyme.6- Lübabe bint-i Ebûl As bin Ümeyye.7- Ümame bint-i Süfyan bin Vehb. 8-Sümeyye. Ümmü velediydi.

İsimleri bize ulaşan oğulları: 1-Hanzale, Bedir’de öldürüldü, 2-Amr 3-Yezid 4-Ziyad 5-Muâviye 6-Utbe 7-Muhammed 8-Ömer Adlarında sekiz tane oğlu vardı.

İsimleri bize ulaşan kızları: 1-Ümmü Habibe (r.a) ilk önce Ubeydullah bin Cahş ile evliyken onun Habeşistanda irtidad edib ölmesinden sonra Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi. 2-Ümmü Habib Ümeyme, Huveytıb bin Abduluzza ile evlendi. Daha sonra boşanıp Safvan bin Ümeyye ile evlendi. 3-Cüveyriye, önceleri Saib bin Ebû Hubeyş ile evliydi. Daha sonra, boşanıb Abdurrahman bin Hâris bin Ümeyye el-Asğar ile evlendi. 4-Ümmü’l-Hakem 5-Anbese 6-Sahra 7-Hind, Haris bin Nevfelle evlendi. 8-Meymune, Urve bin Mes’ud’la evlendi daha sonra Muğire bin Şu’be es-Sekafi ile evlendi. 9-Remle, Said bin Osman bin Affan ile evlendi. 10-Kureybe, Hz.Akil bin Ebû Tâlib ile evliydi. Ayrıca Uzze Hamane, Firasiyye Âmine Fukayma, adlarında ismi bilinen on beş tane kızı vardı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın kâtibleri arasında yer aldığı söylenen Ebû Süf-yân Sahr bin Harb, Resûlullâh (s.a.v)’den çok az hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden Bizans Rum İmparatoru Hereklius ile yaptığı konuşmayı rivâyet eden İbn-i Abbas’dan başka oğlu Muâviye bin Ebû Süfyân ve Kays bin Ebû Hâzim’ın de rivâyette bulunduğu bilinmektedir. 12

Seksen sekiz yaşlarında iken Hicri 31-34 Miladi 651-52 yıllarında, ihtilaflıdır. Üçüncü hâlife Hz.Osman (r.a) devrinde Medine’de vefât eder. Cenaze namazı da hâlife Hz.Osman (r.a) tarafından kılınarak Cennetü’l-Bâkî Kabristanı’na defnedilmiştir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.

1- Âl-ı İmran-64 
2- M-Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-42-49 
3- M.Âsım Köksal İslam Tarihi-15-173-183 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-217-226 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-226-245 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-279 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-272 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2003 
9- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-230-232 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-517 
11- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-2-561-563-No-4050 
12- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-230-232-Özetlendi. 

Ebû Süfyân Sahr Bin Harb
أَبُـو سُــفْــيَـا ن صَــخْــرُ بْــنُ حَــرْب


 Baba Adı    :    Harb bin Ümeyye.
 Anne Adı    :    Sâfiyye bint-i Hazn el-Hilâliye. Resûlullâh’ın hanımı Hz.Meymune annemizin halasıdır.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 565.yılda Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 31-34. Miladi 651-653 yıllarında Hz.Osman devrinde Medine’de vefât etti. Kabri, Cennetü’l-Baki’de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Ömrünün sonlarına doğru gözleri âmâ oldu.
 Eşleri    :    İsimleri bize ulaşan sekiz hanımla evlendi.
 Oğulları    :    İsimleri bize ulaşan sekiz tane oğlu vardı.
 Kızları    :    İsimleri bize ulaşan on beş tane kızı vardı.
 Gavzeler    :    Huneyn, Tâif, Yemâme savaşları.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Hicret edemedi.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Birkaç tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Sahr bin Harb bin Ümeyye bin Abdişems bin Abdimenaf el-Kureyşî el-Ümeyye’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Süfyân, Ebû Hânzale.
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’in hanımı Ümmü Habibe ile Muâviye bin Ebû Süfyân’ın babalarıdır.
HAYATI

İslâm tarihinde yedi tane Ebû Süfyân adı veya künyesinde meşhur sahâbi vardır. Bunların menkibeleri bazen birbirlerine karıştırılmış ve öylecede bilinmiştir. Bunlar: 1-Ebû Süfyân bin el-Haris bin Abdülmuttâlib Resûlullâh’ın Amcası Hârise’nin oğlu. 2-Ebû Süfyân bin Hâris bin Kays bin Zeyd el-Ensâri. 3-Ebû Süfyân veledi Abdullah bin Ebi Süfyân. 4-Ebû Süfyân bin Muhsen. 5-Ebû Süfyân Medlük. 6-Ebû Süfyân bin Vehb bin Rebia el-Esedi. 7-Ebû Süfyân Sahr bin Harb bin Ümeyye en çok meşhur olan, ve bizimde burada anlatacağımız Ebû Süfyân Sahr bin Harb bin Ümeyye bin Abdişems bin Abdimenaf el-Kureyşî el-Ümeyye’dir.

İslâm tarihinde adı en çok geçen kişilerden ve sahabelerden biri olan Ebû Süfyân Sahr bin Harb, en fazla Ebû Süfyân künyesi ile tanınmaktadır. Kureyş’in Abdimenâf âilesinden olan Sahr bin Harb’in künyesi Ebû Süfyân olduğu gibi, Ebû Hanzale’de söylenir. Babası: Harb bin Ümeyye, Kureyş-’in ileride gelen ünlü kişilerindendi. Annesi ise:Resûlullâh (s.a.v)’în hanımı Hz.Meymune’nin halası Safiyye bint-i Hazn el-Hilaliye’dir.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Fil Senesi’nden beş yıl kadar önce, yani takriben Miladi 565 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Kendisi çocukluk yaşından beri Resûlullâh (s.a.v)’ın amucası Hz.Abbas (r.a)’ın en samimi olan çocukluk arkadaşı idi. Bu sebeble’de birbirlerini çok severlerdi. Çocukluğu Mekke şehrinde ğayet refah içerisinde geçmişti.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Mekke’de Benî Ümeyye’nin en zengin ve nüfuz sahiblerinden biriydi. Eşraf’dan sayılıyordu. Babası gibi ticaretle meşğul olurdu. Okuma yazma bilen çok az sayıda Mekkeli’den birisi idi. Kısa sürede kendini Kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güveni-len, kabilesinin ticaret işlerini yöneten, bir Kureyş-i büyüğü durumuna geldi. Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Resûlullâh (s.a.v)’ın Nübüvvetini ilan etmesinden sonra, İslâmiyet’in ilk çıktığı andan itibaren, Kureyşin ileri gelenleri gibi o da uzun müddet Müslümanlığa karşı cephe aldı.

Onun bu tavrı almasında mensub olduğu Beni Ümeyye âilesi ile Resûlullâh (s.a.v)’ın mensub olduğu Beni Hâşim âilesi arasında öteden beri devam edip gelen Mekke’deki, liderlik rekabeti ve bu yüzden oluşan düşmanlığın önemli rolü vardır. İslâmiyet’in Mekke’de hızla yayılması ve beş altı yıl sonra Hz.Hamza ile Hz.Ömer’in Müslüman olmaları Kureyş kabilesini ciddi endişeye sevketti.

Yeğeni Muhammed’i davasından vazgeçirmek üzere amucası Ebû Tâlib’e gönderilen müşrik heyetlerde ve müşriklerin parlementosu olan Dârü’n-Nedve’de toplanıb, Hz.Muhammed’in öldürülmesine karar veren kişilerin arasında Ebû Süfyân Sahr bin Harb’in’de önemli bir yeri vardı. Fakat, şu da var ki, Hicretten önce Resûlullâh (s.a.v) ile ashâbı’nın âleyh-ine alınan karar ve uyğulamalarda etkili oldu. Ancak şuda bir gerçektir ki, fiili olarak eziyet ve işkence edenler arasında hiç bir zaman bulunmadı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın gençlik yıllarında, onun Mekke’de sahib olduğu siyasi nüfuz, onun etkili bir görevde veya makamda bulunmasından değil, Ümeyye Oğulları’nın geçmişten gelen zenginlik ve nüfuzuyla kendi şahsi kabiliyetinden kaynaklanıyordu.

Hz.Muhammed (s.a.v)’e, ve İslâmiyet’e başından beri cebhe almak, Ebû Süfyân ve onun âilesine çok şeyler kaybettirdi. oldukça büyük zarar-lar gördü. Bu arada kızlarından Ümmü Habibe, kocası Ubeydullah bin Cahş ile birlikte Müslüman olarak Miladi 616 yılında Hâbeşistan’a hicret ettiler. Onbeş yıl Hâbeşistan da baba kız birbirlerini göremeden yaşadı. Sonra kızının kocası Ubeydullah irtidat ederek ölünce, Ümmü Habibe yetim kalan kızı Habibe ile yaşamak zorunda kaldı. Dul kalan kızı Ümmü Habibe daha sonra Hicretin yedinci yılında Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi.

Hicretten iki yıl sonra, Ebû Süfyân Sahr bin Harb’ın liderliğinde Suriye’den gelmekte olan bir ticaret kervanı, Resûlullâh (s.a.v)’ın emriyle Müslümanlar tarafından yolu kesilib ele geçirilmek istendi. Bunu haber alan Ebû Süfyân, kervanın yolunu değiştirerek Müslümanların takibinden kurtuldu. Kendisi ve kervanı sağ sâlim Mekke’ye ulaştı. Fakat bu olay, Kureyş’ın lideri Ebû Cehl’in tâhrikleriyle Bedir Ğazvesi’ne sebeb oldu. Ebû Cehl ise bu savaşta öldürüldü,

Ebû Süfyân kendisi kurtulmuştu, fakat, büyük oğlu Hanzale bin Sahr bin Harb bu savaşta öldürüldüğü gibi, diğer oğlu Amr bin Sahr, bin Harb, Müslümanlar tarafından esir edildi. Bedir Savaşı’da Ebû Cehl gibi bir çok Kureyşli liderlerin öldürülmesinden sonra, Ebû Süfyân, Mekke müşrik-lerinin önde gelen reislerinden oldu. Mekke idaresini tamamen eline aldı.

Kureyşiler’de, kendisine Bedir’deki bu mağlubiyetin intikamını bir an önce almak için ne gerekli ise yapmak üzere, ona tam yetki verdi. Ebû Süfyân’ın Bedir Savaşı’nda, oğlu Hanzale, Müslümanlar tarafından öldü-rülmüş, diğer oğlu Amr bin Sahr, bin Harb, ise esir alınmıştı. Ebû Süfyân,

Müslümanlardan intikam almak için yanıb tutuşuyor ve şöyle diyordu:

      “-Yemin ederim ki, Bedir’ın yenilgisinin intikamını, Muhammed ve O’nun Ashâbı’ndan almadıkça yıkanmıyacağım! Başıma yağ sürmiyecek güzel kokular sürünmiyeceğim!”

Mekke şirk devletinin lideri Ebû Süfyân, bu intikam andından sonra İlk iş olarak, Bedir Savaşına sebeb olan, Suriye kervanında ki, bu malları sahiblerine vermedi. O kervanda ki, mallara el koydu. O malların hepsini Müslümanlara karşı yapılacak savaşın masraflarına tahsis etti.

Hicretin Üçüncü yılı Şevval ayının ortalarında Miladi 625 yılının Mart ayında cerayan eden Uhud Savaşı’na üçbin kişilik müşrik ordusunun baş kumandanı olarak katıldı.

Hanımı Hind bint-i Utbe’de diğer Kureyş kadınlarıyla birlikte defler çalarak orduyu savaşa teşvik ediyordu. Bu savaşta müşrikler, parlak bir zafer elde edememekle beraber, kiraladığı Vahşi tarafından Resûlullâh’ın sevgili amucası Hz.Hamza (r.a)’ın şehid edilmesi sebebiyle bir ölçüde intikam duyğularını tatmin etmiş gibi olu-yorlardı. Hind’de aynı intikam duyğusuyla Hz.Hamza’nın ciğerini çıkarıb ağzında çiğnemişti.

Hendek Ğazvesi’nde müşrikler Mekke’de Kâbe’nin örtüsü altında Yahudilerle anlaşma akdi yapıb onbin kişilik toplama hiziblerden oluşan Kûr’ân’da adına Ahzab Savaşı denilen şer ordularının en başında yine Ebû Süfyân vardı. Medine İslâm devletini yok etmek üzere Medine’ye gelerek şehri kuşattılar. Bir aya yakın uzun süren kuşatmadan ve yer yer çatışmalardan, ve özellikle, Yüce Allâh’ın görünmez ordularının yardım-larından sonra bir şey yapamayacaklarını anlayınca ordularına geri dön emrini bizzat yine kendisi verdi.

Onun Kureyş’e baş kumandanlık görevi, Mekke fethine kadar sürdü. Müslümanlara karşı yapılan bütün hareketlerde en üst seviyede rol aldı. Hicretin altıncı yılının sonunda yapılan Hudeybiye andlaşmasından sonra Ebû Süfyân’ın bir müddet sesi sedası çıkmadı. Bu arada Şam taraflarına ticaret için sık sık gidib geliyordu. Resûlullâh (s.a.v)’ın, Bizans Rum İmparatoru Herakleios’u İslâm’a davet etmek üzere, Hicretin yedinci yılı Muharrem ayı, Miladi 628. yılın Mayıs ayında Dihye bin Halife el-Kelbi’yi Suriye’ye gönderdiği sıralarda Ebû Süfyân’da otuz kişilik bir ticaret kafilesiyle birlikte Suriye taraflarına Kudüs şehrine gitmişti.

Bizans Rum İmparatoru Heraklius da Kudüs’de iken Resûlullâh’ın davet mektubunu almıştı. Bizans Rum İmparatoru Herakleios:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda bir kimse var mıdır?”diye sordu.

      “-Vardır!”dediler.

Heraklius, Kudüs Emniyet Âmirini çağırdı ona:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen şu kişinin soyundan kabilesinden Şam’da bir adam bulunuz. Muhakkak, onu, benim yanıma getiriniz!”diye emir ve talimat verdi.

Kayser Hereklius, kalkıb Humus şehrine gitti. Kendisine mektub göndermiş olduğu Roma’daki dostundan, daha Humus’dan ayrılmadan Resûlullâh (s.a.v)’ın zuhuru ve gerçekten Peyğamber olduğu hakkındaki görüşüne uyğun bir mektub geldi.O sıralarda, Gazze’de bulunan Ebû Süfyân ve kafiledeki arkadaşları İmparatorun isteği üzerine Kudüs’e getirildiler. O sıralar da, Ebü Süfyân Sahr bin Harb, ticaret için Şam’a giden bir Kureyş kafilesinin içinde, Herakliüs’de Kudüs’te bulunuyordu.

Ebû Süfyân der ki:

“-Vallahi, Ğazze’de bulunduğumuz sırada, Herakliüs’ün Emniyet Amiri üzerimize saldırır gibi gelib:

      “-Siz, şu Hicazdaki Zât’ın kavminden mısınız?”diye sordu.

      “-Evet!”dedik.

      “-Haydi, benimle birlikte gelin! Hükümdarın yanına kadar gidecek- siniz!”dedi

Heraklius’un Emniyet Amiri, Ebû Süfyân ile onun arkadaşlarını alıb Kudüs’e götürdü. Bizans Rum İmparatoru Heraklus’un huzuruna çıkardı. Heraklius, çevresinde Rumların büyükleri olduğu halde, oturmuş, başına- da, İmparatorluk tacını giymişti. Heraklius; Ebû Süfyân’la birlikte otuz kişi olan Mekkelileri, İlya (Kudüs) Kilisesinin içinde kabul etmişti. Kral Heraklius, tercümanını çağırdı. Ebû Süfyân’la arkadaşlarına:

      “-Peyğamber olduğunu söyleyen O, zata soyca en yakın olanınız hanginiz dir?”diye sordu.

Ebû Süfyân der ki:

      “-Onların, soyca, ona en yakın olanı benim!”dedim.

Heraklius:

      “-Aranızdaki akrabalığın derecesi nedir?”diye sordu.

      “-O, benim Amucamın oğlu olur!”dedim.

Gerçekten de kafile içersinde o zaman Abd-i Menaf Oğullarından, benden başka bir kimse bulunmuyordu. Bunun üzerine, Kayser:

      “-Onu, benim yanıma yakınıma getiriniz! Onun arkadaşlarını da, ona yaklaştırınız. Onlar, bunun arkasında dursunlar!”dedi.

Beni, Kayser Heraklius’ün önüne, arkadaşlarımı da, benim arkama oturttular.

Heraklius:

      “-Aranızda zuhur edib, Peygamberlik davasında bulunan, şu Kişi hakkında bana doğru bilgi ver?”dedi.

Ben, Muhammed’ın işini ve gidişini küçültmek istedim de

      “-Ey hükümdar! Sen, O’nun işine pek o kadar ehemmiyet verme! O’nun hali, Sana eriştirilmiş olandan düşük ve küçüktür!”dedim.

Fakat, Heraklius, benim bu sözümü hiç umursamadı.

      “-Sen, O’nun hakkında soracağım şeylere cevab ver!”dedi

      “-İstediğini sor!”dedim.

Heraklius:

      “-O, her çarpıştığınızda sizi yenmiş mi idi?”diye sordu.

Ben de:

      “-Benim bulunmamış olduğum çarpışmadan başka hiçbir çarpışma-da bizi yenememiştir!”dedim.

Kayser Heraklius:

      “-Sen, O’nu, bir yalancı olarak mı, yoksa, doğru sözlü olarak mı kabul edersin?”diye sordu.

Ben de:

      “-O, doğru sözlü değil, bir yalancıdır!”dedim.

Heraklius:

      “-Sen, böyle söyleme! Yalancılık, hiç kimseye üstünlük sağlamaz! Eğer, aranızdaki kişi gerçekten Peygamber ise, sakın, O’nu öldürmeye kalkmayınız! Çünkü, bu cinayeti en çok işleyenler, Yahudilerdir!”dedi.

Ebü Süfyân der ki:

“-Bundan sonra, Heraklius, tercümanına:

      “-Söyle onun arkadaşlarına! Peygamber olduğunu söyleyen O Zât hakkında, ben, bundan bir takım şeyler soracağım. Eğer, bu kişi, sordu-ğum şeyler hakkında bana yalan söylemeğe kalkışırsa, kendisini yalan-lasınlar!”dedi.

“-Vallahi, onun hakkında bana sorulacak şeyler üzerinde uyduraca-ğım yalanımı, arkadaşlarımın, orada burada anlatıp durmalarından utan-masaydım, muhakkak yalan uydururdum. Fakat, benim yalan söylediğimi anlatacaklarından utandığım için Kayser Heraklius’e doğrusunu söyledim. Bundan sonra, Heraklius bana, O’nun hakkındaki ilk sorusu tercümana:

      “-Söyle ona, Peyğamber olduğunu söyleyen O Kişi’nin, içinizdeki soyu nasıldır?”diye sormak oldu.

      “-O, aramızda en iyi soyludur. Soy bakımından en şeçkinimizdir!” dedim.

Heraklius:

      “-Sizden, bu Peygamberlik sözünü, O’ndan önce söylemiş hiçbir kimse var mıydı?”diye sordu.

      “-Yoktu!”dedim.

Heraklius:

      “-O’na, halkın eşrafımı, yoksa, zaif ve fakirleri mi tabî oluyorlar?” diye sordu

      “-Hayır! O’na, halkın en zaif ve fakirleri, gençler ve kadınları tabî oluyorlar Kavminin yaşlılarından ve eşrafından ona tabî olan yoktur!” dedim.

Heraklius:

      “-O’na tabî olanlar, artıyor mu yoksa eksiliyorlar mı?”diye sordu:

      “-Evet! Artıyorlar!”dedim.

Heraklius:

      “-Onlardan, O’nun dinine girdikten sonra, beğenmeyerek, kızarak ondan dönen bir kimse var mıdır?”diye sordu.

      “-Yoktur!”dedim.

Heraklius:

      “-Peyğamberlik hakkındaki sözünü söylemeden önce, O’nu, hiç yalanla suçladığınız, kötülediğiniz olmuş muydu?”diye sordu.

      “-Hayır!”dedim.

Hiraklius:

      “-Kendisinin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı var mıdır?” diye sordu.

      “-Hayır! Ancak, biz şimdi, O’nunla bir müddet için çarpışmayı bıra-karak anlaşma yapmış bulunuyoruz. Kendisinin, bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdinden döneceğinden korkuyoruz!” dedim.

      “-Vallâhi, verdiğim cevablara bu sözden fazla bir şey katmak imkan ve fırsatını bulamadım. Arkadaşlarımın yalanımı anlatıb yaymalarından korkmasaydım, O’nu yine de başka şeylerle kusurlamağa çalışırdım!”

Hiraklius:

”-Siz O’nunla hiç çarpıştınız mı? Yahut, O, sizinle hiç çarpıştı mı?” diye sordu.

      “-Evet!”dedim.

Heraklius:

      “-Sizin, O’nunla yaptığınız, O’nun, sizinle yaptığı harb nasıl sonuç-landı?”diye sordu.

      “-Yenme, aramızda sıra ve nöbetle sonuçlandı: Bir kere O, bizi yendi. Bir kere de, biz, O’nu yendik!”dedim.

Heraklius:

      “-O size neler emr ediyor?”diye sordu.

      “-Yalnız bir Allâh’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi eş ve ortak tutmamayı bize emr, atalarımızın tapmış oldukları şeylerden de bizi nehy ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara sadaka vermeyi, haram-lardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emâneti, sahiblerine vermeyi akraba ile ilgilenmeyi, onları görüb gözetmeyi emr ediyor!”dedim.

Ben, bunları söylediğim zaman, Heraklius, tercümanına:

“-Ona, de ki: ben, senden, O’nun içinizde soyunun nasıl olduğunu sordum. Sen, kendisinin, içinizde en iyi soylu olduğunu söyledin. Zaten, Peygamberler’de böyle, Kavimlerının en soyluları içinden seçilir, gönde- rilirler! Ben, sana: Bu Peyğamberlik sözünü, ondan önce içinizde söyle-yen bir kimse var mıydı? diye sordum. Sen:

      “-Hayır, yoktur!”dedin.

Eğer, O’ndan önce, bu sözü söylemiş bir kimse olaydı, Bu da, belki, kendisinden önce söylenmiş bir söze uymak istemiş bir kimsedir! derdim diye söyleyebilirdim. Ben, sana O’nun atalarından bir Melik, Hükümdar var mıydı? diye sordum, sen:

      “-Hayır, yoktur!”dedin.

Eğer, O’nun atalarından gelmiş bir Melik, bir Hükümdar olsaydı, O da, belki babalarının saltanatını elde etmeye çalışır bir kimsedir! Derdim. Ben, sana: Bu Peyğamberlik sözünü etmeden önce, onu hiç yalanla suçla-mış mıydınız? Diye sordum, sen:

      “-Hayır!”dedin.

Benim bildiğime göre İnsanlara karşı hiç yalan söylememiş olan kişi, Allâh’a karşıda, yalan söylemez! Ben, sana O’na tabî olanlar, insanların eşrafı mıdır, yoksa zaif ve fakir takımımı dır? diye sordum sen:

      “-Halkın zaif ve fakir takımı ona tabî oluyorlar!”diye söyledin.

Ben, sana: O’na tabî olanlar, artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı? diye sordum, sen:

      “-Onlar artıyorlar!”diye söyledin.

Zâten, iman etme işi de, tamamlanıncaya kadar hep böyle gider! Ben, sana: O’nun dinine girdikten sonra beğenmeyerek, kızarak dininden dönen oldu mu? diye sordum, sen:

      “-Hayır!”dedin. Zâten, İmanda, böyle olur. Taşıdığı ferâhlık ve neşe, kalbe karşı kök-leşince, hiç kimse, onu beğenmemezlik etmez! Ben, sana: O, hiç ahdini, sözünü bozar mı idi? diye sordum, Sen:

      “-Hayır!”dedin.

Zâten, Peyğamberler de, böyle olur! Ben, sana: Siz, O’nunla, hiç çar-pıştınız mı ve O, sizinle hiç çarpıştı mı? diye sordum. Sen:

      “-Yenme, aramızda sıra ve nöbetle sonuçlandı: Bir kere O, bizi yendi. Bir kere de, biz, O’nu yendik!”dedin.

Zaten, Peyğamberlerde hep böyledir. İbtilâlara uğratılırlar. Sonunda, güzel âkibet ve sonuç, onların olur. Ben, sana: O, neler emr ediyor size? diye sordum, sen:

      “-Yalnız bir Allâh’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi eş ve ortak tutmamayı bize emr, atalarımızın tapmış oldukları şeylerden de bizi nehy ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara sadaka vermeyi, haram-lardan sakınmayı, verilen sözde durmayı, emâneti, sahiplerine vermeyi akraba ile ilgilenmeyi, onları görüb gözetmeyi emr ediyor!”dedin.

Bunlar, Peygamberlerde bulunan sıfatlardır. Zâten, ben, O’nun zuhur edeceğini biliyordum. Fakat, sizden olacağını ummuyor, sanmıyordum! Eğer, O’nun hakkında senin bu söylediklerin doğruysa, O, şu ayaklarımın bastığı yere yakında hâkim olacaktır. Eğer, O’nun yanına varabileceğimi bilseydim, kendisine kavuşmak için her zahmete katlanırdım! Yanında olaydım, ayaklarını yıkardım!”dedi.

      “-Vallâhi, ben, bu sünnetsizden daha keskin görüşlü ve daha zeki bir adam görmedim!”

Bundan sonra, Kayser Heraklius, Dıhye’ye verilerek. Busrâ Emiri-ne gönderilen ve onun tarafından da kendisine eriştirilmiş bulunan İslâm dini’ne dâvet mektubu okuttu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Mektubu:

“-Bismillahirrahmanirrahim.

Allâh’ın kulu ve Resûlu Muhammed’den, Rumların Büyüğü Herak-lius’e! Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutanlara selâm olsun! Müslüman ol, selameti bul da, Allâh, sana ecr ve mükafatını iki kat versin! Eğer, bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaân. olan halkın günahı senin boynuna olsun!

“-De ki: Ey Ehl-i Kitab! Geliniz aramızda ve aranızda eşit ve ortak olan bir kelimede birleşelim de, Allâh’dan başkasına tapma-yalım. O’na hiçbir şeyi eş ortak tutmayalım.

Allâh’ı bırakıb’da bir-birimizi Rab tanımayalım! Buna rağmen onlar bu davetten yüz çevirirlerse, siz şahid olunuz ki, bizler muhak-kak Müslümanlarız deyiniz!” 1

Mektub okunurken Heraklius’un alnından terler dökülmekte idi. Kayser Heraklius:

      “-Hz.Süleyman (a.s)’dan sonra ben böyle Bismillahirrahmanirrahim diye başlayan bir mektub görmemişimdir!”dedi. Hiraklius Resûlullâh’ın mektubunu okuttuktan sonra dürdü beline sokub sakladı.

Ebû Süfyân der ki:

“-Heraklius diyeceğini dedikten ve mektubu okutma işi bittikten sonra Heraklius’un yanında gürültü çoğaldı sesler yülselmeğe başladı fakat ne söylediklerini anlayamadım, Heraklius bizim dışarı çıkartılma- mızı emretti dışarıya çıkarıldık. Dışarı çıkınca arkadaşlarıma:

      “-İbn-i Ebi Kebşe’nin, (Resûlullâh’a takılan istihzalı bir lakab) işi iyice büyümeğe başladı! Baksanıza Beni Asfar’ın hükümdarı bile ondan korkuyor!”dedim.

      “-Vallâhi istemediğim halde, Allâh, kalbime İslâmiyeti sokuncaya kadar onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlanacağına kesin inanmakta devam ettim!” 2

Ebû Süfyân’ın Heraklius’a gerçek dışı bilgiler vermeyi arzu ettiği halde, yalan söylediğinin duyulmasından korktuğu için, doğru cevablar vermek zorunda kaldığı da rivâyet edilir.

Hicretin 6. yılında Hudeybiye’de Resûlullâh (s.a.v) ile Mekkeliler arasında saldırmazlık anlaşması imzalanmıştı. Mekke civarında oturan Benî Bekirler Kureyş’in himayesinde Huzaâ’lar ise, Resûlullâh (s.a.v)’in himayesinde idi. Aradan iki yıl geçince Benî Bekirler Kureyşli gençlerin desteğiyle tebdili kıyafetle âni bir gece baskını ile Resûlullâh (s.a.v)’in müttefiki olan Huzaâ lar’dan birçok insanı hunharca öldürdüler.

Bu katliam haberi Resûlullâh (s.a.v)’e ulaşınca müşrikler korkmaya başladılar. Zira bu olay bir savaş sebebi idi. Onun için birilerinin gidib bunu halletmesi gerekiyordu. Yoksa, Muhammed ve ordusu, Mekke’ye gelir diye korkuyorlardı.

O günlerin gecesinde, Ebû Süfyân’ın hanımı Hind bint-i Utbe, bir rüya görmüş ve korkuyla uyanmıştı. Durumu kocası Ebû Süfyân’a anlatır. Rüyasında Hâcun’dan bir kanın aktığı ve Handeme Dağı’nda durduğunu sonra da bu kanın yok olduğunu korkuyla anlatır. Bu rüyanın tabiri hiç de hoş değildi. Ebû Süfyân’a:

      “-Git bu musibeti hallet!”dediler.

O sırada Huzaâ’ların elçisi Medine’ye gitmiş durumu Resûlullâh’a anlatmış, yardım istemişti. Resûlullâh (s.a.v)’de Mekkelilere bir mektub gönderdi. Gönderdiği mektub da şöyle buyurdu:

      “-Bundan sonra derim ki: Siz, ya, Beni Bekirlerle olan İttifakınızdan vaz geçer, geri durursunuz, ya da Huzaâlardan öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz! Bunlardan birini yerine getirmeyecek olursanız, sizinle savaşa-cağımı bildiririm!”

Mekkeliler bu üç şartın ilk ikisine yanaşmadılar.

Kuraza bin Abd-i Amr bin Nevfel bin Abdimenaf:

      “-Benî Bekrler, uğursuz, yaramaz bir kavimdir. Benî Bekrler’den Nüfaseler’de yoksulluk ve darlık içindedirler. Huzâalılar’dan öldürülen- lerin kan bedellerini biz ödeyemeyiz. Bunu ödemeye kalkmak, bizde tüy toz bırakmaz! Nüfase’ler ile ittifak ve ahid ilişkilerimizi kesmemize gelince: Arablar içinde Nüfaseler kadar şu Beytullâh’ı hac ve ziyaret eden, Beytullâh’ı tâzime onlar kadar özenen bir kavim yoktur. Onlar, bizim müttefiklerimizdir. Biz, onlarla olan ittifak ve ilişkilerimizi kesemeyiz! Fakat, biz onunla savaşacağımızı bildirelim!”dedi.

Mektubu götüren Elçi Damra, hemen geri dönüb Kureyş müşrik-lerinin söylediklerini Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdi. Kureyş müşrikleri, daha sonra elçiyi bu biçimde reddettiklerine’de epeyce pişman oldular. Hudeybiye muahedesini yenilemek üzere Ebû Süfyân Sahr bin Harb’i Resûlullâh (s.a.v)’e gönderdiler.

      “-Muahedeyi yenile. Mütareke süresini de uzat!”dediler.

Ebû Süfyân, azadlısı ile birlikte iki hayvana binib Medine’ye doğru hızla yol almaya başladı. Mekke’den yola çıkıp Resûlullâh (s.a.v)’e doğru gidenlerin ilki kendisi olduğunu sanıyordu. Halbuki Ebû Süfyân’dan daha önce, Amr bin Sâlim ve arkadaşlarından başka, Büdeyl bin Verka’da Huzâalar’dan bazıları ile birlikte Medine’ye, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldiler. Ve, Resûlullâh (s.a.v)’e seslendiler. Resûlullâh (s.a.v) o sırada yıkanıyordu:

      “-Sizin dâvetinize icabet ediyorum!” buyurdu.

Büdeyl bin Verka, Kureyşli gençlerin yardımıyla Benî Bekrler’in Huzaâları nasıl öldürdüklerini haber verdikten sonra Mekke’ye döndü. Resûlullâh (s.a.v), Ashâbı’na:

      “-Ebû Süfyân, Hudeybiye Muahedesini sağlamlaştırmak ve mütare-ke süresini uzatmak için yanınıza gelmek üzere bulunuyordur. Fakat, hacetini elde etmeden öfke ile geri dönüb gidecektir!”buyurdu.

Amr bin Sâlim ve arkadaşları, Ebva mevkiine gelince, dağıldılar, yoldan saptılar. Deniz sahiline doğru gittiler. Büdeyl ile arkadaşları ise, yollarına devam ettiler. Usfan’da Ebû Süfyân’a rastladılar. Usfan, Medine yolu üzerinde, Mekke’ye iki merhale takriben, elli kilometre uzaklıktadır. Kureyş müşrikleri, yaptıkları şeyin sonucundan korktukları için, onu, Hudeybiye muahedesini sağlamlaştırsın ve mütareke süresini uzatsın diye Resûlullâh (s.a.v)’e göndermiş bulunuyorlardı. Ebû Süfyân, Büdeyl bin Verka’nın, Medine’ye Resûlullâh’ın yanına gittiğini sanıyordu. Ona:

      “-Ey Büdeyl! Nereden geliyorsun?”diye sordu. Sorusunu Büdeyl’in yanındakilere de yöneltti:

      “-Yesrib’den bana haber veriniz?”dedi. Onlar da:

      “-Bu hususta bizde bilgi yok!”dediler. Ebû Süfyân, onların bu işi gizli tutuklarını anladı.

      “-Yesrib (Medine) hurmasından yanınızda var mı? Biraz da, bize yedirseniz olmaz mı?”diye sordu.

      “-Hayır!”dediler.

Ebû Süfyân bunun üzerine daha açık olarak:

      “-Ey Büdeyl! Muhammed’in yanına vardın mı?”diye sordu.

Büdeyl bin Verka:

      “-Hayır! Şu vadinin içindeki Huzâalılar’ın yanına gitmiştim! Orada-ki, Huzâa ve Kâ’b’lar arasında bir kıtal hadisesi üzerine çıkan anlaşmaz-lığı düzeltib giderdim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, ben, senin iyi bir ara bulucu olduğunu bilmiyordum!”dedi.

Sonra, onlarla birlikte öğlen sohbeti ve dinlemesi yaptı. Büdeyl ile arkadaşları kalkıb Mekke’ye doğru yol almaya başladılar.

Ebû Süfyân:

      “-Eğer, Büdeyl, Medine’den geliyorsa, muhakkak hayvanı hurma çekirdeği yemi yemiştir!”dedi.

Kalkıb onların konak yerlerine, Büdeyl’in devesinin çöktüğü yere vardı, develerinin dışkısını alıb eliyle ezdi. İçinde hurma çekirdeği yemi bulunduğunu gördü. Konak yerlerinde de Medine’nin kuş ğağalarına ben-zeyen meşhur Medine hurmasının çekirdeklerini buldu.

      “-Allâh’a yemin ederim ki: Büdeyl, Muhammed’in yanından geli-yordur! Allâh’a yemin ederim ki: Şu cemaat, Muhammed’in yanından geliyordur!”dedi.

Büdeyl bin Verka ile arkadaşları, katliam hadisenin olduğu günün sabahında Mekke’den çıkıb Medine’ye gitmişlerdi.

Ebû Süfyân, Medine’ye geldi. İlk olarak onbeş yıldan beri göreme-diği biricik kızı ve Resûlullâh (s.a.v)’in Zevcesi Ümmü Habibe (r.a)’nın evine girdi. Resûlullâh (s.a.v)’in döşeğine oturmak için yönelince, Ümmü Habibe, (r.a) döşeği hemen dürüb babasının ona oturmasına engel oldu.

Ebû Süfyân:

      “-Ey kızcağızım! Sen, bu döşeği, benden mi esirgiyorsun, yoksa, beni bu döşekten mi esirgiyorsun? Anlamadım?”dedi.

Ümmü Habibe (r.a):

      “-Hayır! Bu, Resûlullâh (s.a.v)’ın döşeğidir. Müşrik, biri onun üze-rinde oturamaz! Sen ise, müşrik ve pis olan bir kimsesin! Bunun için, seni, Resûlullâh (s.a.v)’ın döşeğine oturtmak istemedim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, ey kızcağızım! Benim evimden ayrıldıktan sonra, sana kötülük gelmiş!”dedi.

Ümmü Habibe (r.a):

      “-Hayır! Allâh, bana, kötülüğü değil İslâmiyet’i nasib etti! Sen ise, işitmez, görmez taştan yontulmuş putlara tapıp duruyorsun! Babacığım! Senin gibi, Kureyşilerin ulusu ve yaşlısı olan bir kimse, nasıl olur da İslâmiyet’ten uzak kalır?!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Yazıklar olsun sana! Demek, ben, senden bunu da mı işitecektim?! Ben, atalarımın tapa geldiklerini bırakacağım da, Muhammed’in dinine mi tâbi olacağım?!”dedi.

Ümmü Habibe (r.a)’nın evinden öfkeyle kızarak hızla çıkıb gitti. Doğruca Mescide, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardı. Ebû Süfyân, kızı, Ümmü Habibe’nin, yaptıklarını ve kendisinin de ona:

      “-Sen, bıraktığım gibi, kalmamışsın! Arablığı, bırakmışsın!”dediği-ni anlattı. Resûlullâh (s.a.v), gülümseyerek:

      “-Ey Ebû Hanzale! Sen, demek, ona böyle söyledin ha?” buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Muhammed! Ben, Hudeybiye barışında orda bulunamamıştım. O muahedeyi bekiştir ve mütareke müddetimizi de uzat! Gel! Aramızdaki muahedeyi bir yazı ile yenileyelim?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Süfyân! Sen, bunun için mi geldin?”diye sordu.

Ebû Süfyân:

      “-Evet!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Biz, o aramızda ki, ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa, siz bir hadise çıkarıb onu bozdunuz mu?”diye buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Allâh korusun! Hayır! Öyle bir şey olmamıştır! Biz, ahdimizin ve barışımızın üzerinde duruyoruz. Ona, ne aykırı davranışta bulunuruz, ne de, onu değiştiririz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Biz de Hudeybiye gününde yaptığımız mütareke ve musalahanın üzerinde duruyoruz. Ona, ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz!”buyurdular.

Ebû Süfyân: Muahedeyi yenilemek hususundaki dileğini tekrarladı. Fakat, Resûlullâh (s.a.v), ona hiç bir cevab vermedi. Bundan sonra da, Ebû Süfyân, Hz.Ebû Bekr’in yanına gitti. Resûlullâh (s.a.v) ile bu konuyu konuşmasını istedi.

      “-Ey Ebû Bekr! Aramızdaki muahedeyi yenile! Mütareke müddeti-mizi uzat! Halkın arasını bul!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben bu işi asla yapamam! Bu, bana aid bir iş değildir. Allâh ve Resûlü’ne aid bir iştir. Sen, Ömer’le buluş!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Öyleyse, beni himayene alır, bunu, halkın içinde açıklar mısın?” diye sordu.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Benim himayemde olanlar, Resûlullâh’ın himayesinde bulunan-lardır!”dedi.

Ebû Süfyân, Hz.Ebû Bekr’den, sonra Hz.Ömer’ın yanına gitti. Ona-da, Hz.Ebû Bekr’e söylediği gibi, söyledi:

      “-Muahedeyi yenile. Halkın arasını düzelt!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Demek, Muahedeyi bozdunuz hâa?! Eğer, ondan yeni bir şey kal-mışsa, Allâh, onu da, yok etsin! Onun sağlam, bitişik, olan tarafı varsa, Allâh, onu da kesib atsın! Ben sizin için mi Resûlullâh (s.a.v)’e gidib şefaât dileyeceğim?! Ben mi bu işi yapacağım? Vallâhi, ben küçücük bir karıncadan başkasını bile bulamazsam, yine ondan yararlanmaya çalışır sizinle savaşırım!”dedi.

Hz.Ömer’den bu sözleri işitince, Ebû Süfyân:

      “-Sen’de, akrabalarından kötülükle cezalanasın! Vallâhi, kavmine karşı, senin kadar katı ve kötü davranan hiçbir kimseyi görmedim!”dedi.

Kendi kendine:

      “-Ben bugün ki gibi, çetin bir gün görmedim. Bir kavim, bir kavme karşı, başka bir kavmi silâh ve yiyeceklerle destekleyecek olursak, anlaş-mayı muahedeyi bozmuş olacakları tabiidir!”diyerek söylendi.

Ebû Süfyân, Hz.Osman’a gitti ve şöyle dedi:

      “-Şu cemaât içinde bana akrabalık yönünden senden daha yakın bir kimse yoktur! Sen, şu mütarekeyi uzat ve muahedeyi de yenile! Çünkü, Arkadaşın, seni hiç bir zaman reddetmez! Vallâhi, ben, Muhammed’in ashâbına yaptığı kadar çok ikrâm yapan hiç bir kimse görmemişimdir!”

Hz.Osman (r.a):

      “-Benim himayemde olanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın himayesinde bul-unanlardır!”dedi.

Ebû Süfyân, bundan sonra, Hz.Ali (r.a)’in evine gitti. O sıralarda Hz.Fâtıma (r.a), Hz.Ali’nin yanında bulunuyor ve henüz küçük bir çocuk olan Hz.Hasan’da önlerinde gelib duruyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Ali! Şu cemaât içinde akrabalık yönünden bana en yakın olan sensin! Ben, bir iş için gelmiştim. Umduğumu elde edemeden geldiğim gibi, geri dönüb gideceğim. Muhammed’e gidib benim için şefaatçı ol! Onlar için muahede ve mütareke yazısını yenilet. İki taraf halkı arasında himayeci, ara bulucu ol da, Muhammed’le mütareke müddetinin uzatıl-masını konuşub sağla!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Bu, bana aid bir iş değildir. Allâh’a ve Resûlü’ne aid bir iştir. Allâh, senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyân! Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v), bir işe karar verdi mi, muhakkak, onu yapar. Resûlullâh’ı ilgilendiren bir iş hakkında, ben, hüküm veremem! Biz, bu iş üzerinde kendisi ile konuşamayız! Hiç kimse, onun istemediği şeyi konuşamaz!”dedi.

Ebû Süfyân, Hz.Fâtıma’ya yüzünü çevirdi:

      “-Yâ Fâtıma! Sen, kavmimin kadınları arasında büyüklüğünü göste-recek bir iş yapmak istemez misin?”dedikten sonra, ona’da, Ebû Bekr’e söylediği gibi, söyledi:

      “-İki taraf halkını himayene alıb uzlaştırsan da, Arablar içinde büyük kadınların hayırlısı olsan, olmaz mı?”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Ben, ancak bir kadınım!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Senin himayeci olman, câizdir. Nitekim, kız kardeşin, Zeyneb, kocası, Ebû’l-Âs bin Rebi’yi himayesine almıştı. Bunu, Muhammed’de, caiz görmüş, buna aykırı davranılmamıştır!”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Bu, bana aid bir iş değildir. Allâh’a ve Resûlü’ne aid bir iştir. Resûlullâh (s.a.v)’e aid bir iş üzerinde ben hüküm veremem!”dedi.

Bunun üzerine, Ebû Süfyân:

      “-Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Şu yavrucuğuna emretsen’de, iki taraf halkı arasında himayeci olduğunu söylese, olmaz mı? Böyle yaparsa, kendisi, zamanın sonuna kadar Arabların ulusu olur!”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Vallâhi, benim bu yavrum, ne halk arasında himayeci olacak yaşa gelmiştir, ne de, Resûlullâh’a karşı kimse himayeye alınabilir!”dedi.

Başka bir rivâyete göre:

Ebû Süfyân, Hz.Hasan’la, Hz.Hüseyin’in iki taraf halkı arasında himayeci olmalarını istedi. Onlar da, annelerine bakarak:

      “-Biz, annemizin söylediğini söyleriz!”dediler.

Ebû Süfyân, Hz.Ali’ye dönerek:

      “-Ey Hasan’ın babası! Bana karşı işlerin çok zorlaşmış bulunduğunu görüyorum! Sen, bana bir öğüt ver. Senin bu husustaki görüşün nedir? Zorlaşmış bulunan şu işimi kolaylaştır? Sence benim için yararlı olabi-lecek işi, çareyi bana emret!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben, şu günde ki, kadar ne yapacağını şaşırmış bir adam hiç gör-medim! Vallâhi, ben, senin için hayırlı olabilecek bir şey bilmiyorum. Fakat, sen, Benî Kinâneler’in ulu kişisisin. Kalk, iki taraf halkını uzlaş-tırmak için himayene aldığını ilân et; sonra da, yurduna çık git! Halkın arasını bul!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Bunun, benim için bir yarar sağlayacağını sanıyor musun?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Hayır! Vallâhi, yarar sağlayacağını pek sanmıyorum. Fakat, senin için, bundan başkasını da bulamıyorum!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Sen, doğru söyledin. Ben, bunu yapmalıyım!”dedi.

Ebû Süfyân, Ensâr’ın ileri gelenlerinden Sa’d bin Ubâde’nin yanına vardı.

      “-Ey Ebû Sâbit! Sen, ikimizin arasındaki dostluğu biliyorsun. Ben senin için Mekke Haremimizde bir koruyucuyum. Sen, şu memleketin ulu kişisisin. İki taraf halkını himayene al, mütareke müddetini uzat!”dedi.

Sa’d bin Ubâde (r.a):

      “-Ey Ebû Süfyân! Benim himayemde olanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın himayesinde olanlardır. Resûlullâh (s.a.v)’e karşı hiç kimse himaye altına alınamaz!”dedi.

Ebû Süfyân, Mescide gidib ayakta dikilerek:

      “-Ey insanlar! Haberiniz olsun ki ben, iki taraf halkını uzlaştırmak için himayeme aldım! Muahedeyi yeniledim. Halkın arasını bulacağım!” dedi. Böyle derken de sağ elini sol elinin üzerine koydu.

      “-Muhammed’in, bu taahhüdüme de bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum!”dedi. Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardı:

      “-Yâ Muhammed! Benim bu himaye sözümü zannetmem ki redde- sin!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Süfyân! Bunu, sen söylüyorsun!?” buyurdu.

Ebû Süfyân, devesine binib Mekke’ye gitti.

Ebû Süfyân’ın gecikmesi uzayınca, Kureyş müşrikleri:

      “-Vallâhi, onun Muhammed’e gizlice tâbi olduğunu ve Müslüman-lığını bizden gizli tutuğunu sanıyoruz!”diyerek onu suçlamaya başladılar.

Ebû Süfyân, geceleyin Mekke’ye varıb evine girince, hanımı Hind:

      “-Kavmin seni Müslüman oldu diye suçlayıncaya kadar orada tutu-lub kaldın! Kalışını, kavminin yanına başarı ile dönmek için uzattınsa eğer, ne ala!”dedi. Sonra, yatağa girdiler. Hind:

      “-Neler yaptın?”diye sordu.

Ebû Süfyân, olan bitenleri haber verib:

      “-Ali’nin dediğinden başkasını yapmaya yol bulamadım!”deyince:

Hanımı Hind bint-i Utbe;

      “-Sen, Kureyş Kavmi’nin iyilikten uzaklaştırılmış, kötüleşmiş bir elçisi oldun!”diyerek Ebû Süfyân’ın göksünü iki ayağıyla tepti.

Sabaha çıkınca, Ebû Süfyân, İsaf ve Nâile putlarının yanında başını kazıtıb onlara kurban kestikten sonra:

      “-Ben, babamın, üzerine ölünceye kadar size tapmaktan ayrılmaya-cağım!”diyerek kurbanın kanını putların başlarına sürdü.

Bunun üzerine, Kureyş müşrikleri, onun Müslüman olmadığını anla-dılar kendisini suçlamaktan vazgeçtiler. Kureyş müşrikleri, Ebû Süfyân’a:

      “-Gerinde ne haber var? Bize, Muhammed’den bir yazı getirdin mi veya mütareke müddetini uzatabildin mi? Ya da, onun, bize savaş açma-masını sağlayabildin mi? Ne getirdin?”diye sordular.

Ebû Süfyân:

      “-Ben, kalbleri bir tek kalb haline gelmiş bir kavmin yanından geli-yorum! Vallâhi! Onlardan, yarar umduğum küçük, büyük, kadın, erkek hiç birini bırakmaksızın hepsi ile konuştum. Onlardan bir şey bir karşılık almayı başaramadım! Muhammed’in yanına varıb kendisi ile konuştum. Vallâhi bana hiçbir cevab vermedi. Sonra, Ebû Kuhafe’nin oğluna gittim. Ondan da, bir hayır bulamadım. Sonra, Hattab’ın oğluna gittim. Onu, düşmandan daha düşman buldum! Sonra, Ali’nin yanına vardım. Onu, kavmin en yumuşağı buldum. Ali, bana bir şey işaret etti. Onu, yaptım. Vallâhi, o yaptığım şeyin bana bir yararı olur mu yoksa, olmaz mı? bilmiyorum!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-O yaptığın şey ne idi?”diye sordular.

Ebû Süfyân:

      “-İki taraf halkı arasında himayeci olduğumu açıklamamı bana tavsiye etmişti. Ben de, öyle yaptım!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Muhammed, bunu, caiz gördü mü, benimsedi mi?”diye sordular.

Ebû Süfyân:

“-İki tarafı uzlaştırmak için himayeme aldığımı yüksek sesle açıkla-dıktan sonra Muhammed’in yanına vardım:

      “-Ben iki taraf halkını uzlaştırmak üzere himayeme aldım. Zannet- mem ki sen, bu himaye ye alışımı reddedersin?”dedim.

O da Bana:

      “-Ey Ebû Süfyân! Bunu, sen söylüyorsun!”dedi ve bundan fazla bir şey söylemedi. dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Yazıklar olsun sana! Vallâhi, Ali, sana oyun oynamış! Seninle, ancak, alay etmiş, eğlenmiş! Sen, onu, söyleyince, o, sana bir yarar sağla-dı mı, bir işine yaradı mı sanki?!”dediler.

Ebû Süfyân:

      “-Hayır! Bir yarar sağlamadı. Fakat, vallâhi, bundan başka da yapa-cak bir şey bulamadım!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Senin, kendi kendine yaptığın himaye taahhüdünü bozmak, onlar için, çok kolaydır. Demek, sen, hiç bir şey yapamadan döndün? Sen bize bir şey getirmedin! Vallâhi, biz bugün geri dönen elçi gibi, hiç bir elçi görmedik! Sen, bize, ne savaş haberi getirdin ki hazırlanalım, ne barış haberi getirdin ki güvenlik içinde bulunalım! Geri dön, bir daha git!” dediler.

Fakat, Ebû Süfyân Medine’ye bir daha geri gitme fırsatı bulamadı. Zira Resûlullâh (s.a.v), ani bir kararla Mekke’yi fethe geliyordu. Birkaç gün sonra Resûlullâh (s.a.v), ve ordusu Mekke yakınlarına, Merrü’z-Zehran’a gelib oraya yerleştiği haberi geldi. 3

Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında, Miladi 630 yılının Ocak ayında Resûlullâh (s.a.v)’in Mekke’yi fethetmek üzere harekete geçen islâm orduları Mekke yakınlarında ki, Merrü’z-Zehran mevkiinde karar-gâhlarında iken, çocukluk arkadaşı olan, Hz.Abbâs (r.a)’ın vasıtasıyla Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna çıkarak İslâmiyet’i kabul etti. Kureyş müşrikleri, liderleri Ebû Süfyân Sahr bin Harb’ı, haberleri araştırmak üzre göndermekte söz birliği ettiler.

Bu olaylar şöyle gelişti:

Mekke müşrikleri Ebû Süfyân’a:

      “-Muhammed ile buluşursan, ondan, bizim için Emân (güvence) sözü al! Ancak, onun ashâbını gevşek görürsen savaşılacağını kendisine bildir. Biz, sizin arkanızdan hazırlanıb gelmeyeceğiz. Çünkü Muhammed-’in, kiminle, bizimle mi, yahut Hevazinlilerle mi, ya da Sakiflilerle mi savaşmak istediğini bilmiyoruz!”dediler.

Bir gece, Ebû Süfyân ile Hâkim bin Hizam Mekke’den çıkıb gittiler. Yolda Büdeyl bin Verka’ya rastladılar. Onun’da kendileriyle birlikte gelmesini istediler ve bunu sağladılar. Bunlar, Resûlullâh hakkında haber araştıracaklar, toplayacaklar, buldukları veya işittikleri haberleri gözden geçireceklerdi.

O sıralarda Merrû’z-Zehran karargâhında bulunan Resûlullâh (s.a.v), Medineli Ensâr’dan bazılarına şöyle buyurmuşlardı:

      “-Ebû Süfyân’a göz kulak olunuz! Muhakkak, onu bulursunuz!”

Kureyş casusları. Merru’z-Zehran’da Erâk mevkiine eriştiklerinde, pek çok çadırlar, askerler, ve ateşler gördüler. At kişnemeleri, ve deve böğürmeleri işittiler. Bunlardan ürküb son derece de korktular. Vakit gece yatsı vaktiydi. Arefe gecesi yakılan ateşler gibi yanan ateşleri görünce: Ebû Süfyân Sahr bin Harb şöyle dedi:

      “-Bu ne kadar çok ateş?! Sanki Arefe gecesi ateşlerini andırıyor? Ey Büdeyl! Yoksa, bu ateşler, senin kavmin Beni Kâ’bların mıdır?”

Büdeyl bin Verka’:

      “-Bunlar, Beni Amrlerin ateşleri olsa gerek!”dedi, aralarında bu kon-uşmalar sürdü gitti.

Resûlullah (s.a.v), bu casusları yakalamak için atlılardan bir birliği ileri göndermişti. Huzaâlar da, yolu kesmişler arkaya hiç kimseyi bırak-mıyorlardı. Resûlullah (s.a.v):

      “-Ebû Süfyân, şimdi Erâk’tadır!”buyurdular.

Müslüman süvariler, Kureyşileri orda gördüler. Arkalarından yetişip yakaladılar. Develerinin yularını tutub:

      “-Siz kimsiniz?”diye sordular.

Onlar:

      “-Resûlullâh’a gelen elçileriz!”dediler.

Ebû Süfyân, ordugaha girdiği zaman, Müslümanlar, onu, bıçak ve elleriyle parçalamak, linç etmek için üşüşünce Ebû Süfyân:

      “-Yâ Muhammed! Öldürülüyorum!”diyerek feryad etmeye başladı.

Onlar, kendilerinin hemen Hz.Abbas’a götürülmelerini istediler. Zira Hz.Abbas, cahiliye çağında Ebû Süfyân’ın dostu idi. Ebû Süfyân:

      “-Beni, Abbas’a götürmüyor musunuz?”diyerek avazının çıktığı kadar bağırıb duruyordu.

İslâm ordusu Merrü’z-Zehran’a gelib karargahını oraya kurunca, Hz.Abbas kendi kendine:

      “-Eyvâh! Kureyşilerin sabahı, çok yaman olacak! Vallâhi, onlar gelib Resûlullâh (s.a.v)’den Emân dilemeden önce Resûlullâh, eğer, Mekke’ye harble girecek olursa, bu zamanın sonuna kadar Kureyşlilerin helâki olacaktır!”demiş, Resûlullah (s.a.v)’ın boz katırına binerek Erâk mevkiine kadar gitmişti.

      “-Her halde, bir oduncu veya çoban, ya da bir iş güç sahibi bulub Mekke’ye gönderirim. Üzerlerine Resûlullâh (s.a.v)’ın gelmekte olduğu-nu onlara haber verir. Resûlullâh (s.a.v), yanlarına harble girmeden önce gelirler, O’ndan Emân dilemek imkânını bulurlar!”dedi.

Hz.Abbas (r.a), kimsenin kanı dökülmesin maksadıyla bir adam arar dururken, birden Ebû Süfyân ile Büdeyl bin Verka’ın seslerini işitti. Ebû Süfyân’ı sesinden tanıdı. Ona:

      “-Yâ Ebû Hanzale!”diye seslendi. O da, Hz.Abbas’ı, sesinden tanıdı:

      “-Yâ Ebâ Fadl! Sen misin?”dedi.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun! Ne var? Arkandakilerden ne haber var?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Arkamdaki Resûlullâh (s.a.v)- ‘dir ve Müslümanlardan on bin kişilik, karşı koyamıyacağınız bir ordunun başında size doğru yönelmiş geliyor! Vallâhi, Kureyşilerin sabahı yaman olacak! Vay onların başına geleceklere!”dedi.

Ebû Süfyân korkuyla şöyle sordu:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun! Buna, bir çare, bir tedbir var mı?”

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet! Vardır!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ne yapmamı bana emir ve tavsiye edersin?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v)’den başkası tarafından ele geçirilecek olursan, muhakkak, öldürülürsün! Haydi şu katırın arkasına bin de seni, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına kadar götüreyim. Kendisinden, senin için Emân dileyeyim!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, benim görüşümde böyledir!”dedi.

Hz.Abbas, Ebû Süfyân’ı süvarilerin ellerinden kurtardı. Ebû Süfyân, hemen Hz.Abbas’ın terkisine bindi. Hz.Abbas, Resûlullâh (s.a.v)’ın boz katırının üzerinde, Ebû Süfyân onun arkasında olduğu Müslümanların yaktıkları ateşlerin her bir ateşin yanından geçerlerken:

      “-Kim bu?”diye soruyorlar, Resûlullâh’ın katırını ve Hz.Abbas’ın da onun üzerinde bulunduğunu görünce:

      “-Resûlullâh’ın amucası, Resûlullâh’ın katırına binmiş!”diyorlardı.

Hz.Ömer (r.a)’ın bulunduğu ateşin yanından geçerken, Hz.Ömer:

      “-Kim bu?”dedi ve hemen ayağa kalktı.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Ben Abbas’ım!”dedi.

Geçip giderken, Hz.Ömer, ona bakıyordu. Terkisinde Ebû Süfyân’ı gördü. Görür görmez:

      “-Allâh düşmanı Ebû Süfyân! Seni, Ahidsiz ve akidsiz olarak ele geçirmeye fırsat ve imkân veren O, Allâh’a hamd olsun!”dedi.

Sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’e doğru gitti. Hz.Abbas’da katırı tepip yürümesini hızlandırdı. Yavaş yürüyen hayvanın, yavaş koşan bir adamı geçebileceği nisbette Hz.Ömer’i geçti. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı. Hz.Ömer de izin alıb içeri girdi. Girer girmez:

      “-Yâ Rasûlallâh! Bu Ebû Süfyân’ı, Allâh, akidsiz ve ahidsiz olarak ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Beni, bırak’da şunun boynunu vurayım?”dedi.

Hz.Abbas:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!”dedi.

Ve hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına oturdu. Hz.Abbas (r.a), Ebû Süfyân’ın başını tuttu ve:

      “-Vallâhi, bu gece, benden başka hiç kimse, bununla başbaşa kalma-sın!”dedi.

Hz.Ömer, Ebû Süfyân hakkındaki dileğinde ısrarla direnip durunca, Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Ömer! Yeter! Vallâhi, Ebû Süfyân, Adiy bin Kâ’b oğullarından bir kimse olaydı böyle söylemezdin! Fakat, sen, onun Abdimenaf oğulla-rının erkeklerinden olduğunu biliyorsun da, böyle söylüyorsun!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Sus yâ Abbas! Vallâhi, babam Hattab sağ olub ta Müslüman olsay- dı, ona, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim! Çünkü, biliyorum ki: Resûlullâh (s.a.v)’de babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi!”dedi.

Hz.Abbas (r.a) şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Ebû Süfyân’a, Hâkim bin Hizâm’a ve Büdeyl bin Verka’ya ben Emân vermiş bulunuyorum. Onlar huzuruna girecekler!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onları, içeri al!”buyurdu. İçeriye girdiler.

Onlar, gecenin geç vakitlerine kadar Resûlullâh’ın yanında kaldılar. Resûlullâh (s.a.v), onlardan, Mekkeliler hakkında bilgi aldı ve kendile-rini Müslümanlığa davet etti.

      “-Allâh’dan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allâh’ın Resûlü olduğuma şehâdet ediniz!”buyurdular.

Hâkim bin Hizâm’la, Büdeyl bin Verka’ hemen şehâdet getirdiler ve Müslüman oldular. Ebû Süfyân ise şöyle dedi:

      “-Vallâhi, yâ Muhammed! Senin Resûlullâh olub olmadığın hakkın-da kalbim’de azıcık bir müşkül var! Bana biraz mühlet versen olmaz mı?”

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbas (r.a)’a:

      “-Biz, bunlara emân verdik. Kendilerini, artık, konak yerine götür!”

Ebû Süfyân hakkında ise şöyle buyurdu:

      “-Ey Abbas! Onu, konak yerine götür! Sabahleyin yanıma getir!”

Hz.Abbas (r.a), onu alıb konak yerine götürdü. Ebû Süfyân, geceyi, Hz.Abbas’ın yanında geçirdi. Sabah namazı vakti olub da Müezzin ezân okuyunca, Müslümanlar, namaza silkinip silkinip kalkmaya başladılar. Ebû Süfyân, onların, kendisi için kalktıklarını sandı. Çok korktu:

      “-Bunlar, ne yapmak istiyorlar?! Ey Abbas! Halkın bu halleri nedir? Yoksa, beni mi öldürmek istiyorlar?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Hayır, bir şey yok! Namaza kalkıyorlar!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Muhammed’in Münâdisi (Müezzini) bunların hepsini kaldıracak mı?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Bunların hepsi kalkınca, ne yapacaklar?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Onlar, Müslümandırlar. Resûlullâh’ın yanına gidecekler!”dedi.

Kendisi de, Ebû Süfyân’ı yanına alıb gitti. Resûlullâh (s.a.v), abdest almaya kalktı. Abdest alırken, Müslümanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın abdest suyunu, yüzlerine sürmek için üşüştüler. Ebû Süfyân, bunu görünce:

      “-Yâ Ebû’l-Fadl! Ben, şimdiye kadar ne Kisrâ’da, ne de Beni Asfar-ların Rumların hükümdarlarında hâkimiyet ve saltanatın böylesini kardeş-inin oğlu kadar büyük saltanatlısını görmedim!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a) ise:

      “-Sus öyle deme! Bu saltanat değil, Nübüvvettir! Bunun içindir ki O’nun üzerine üşüşüyorlar! Yazıklar olsun sana! O’na sen de İman et! Eğer, Müslüman olmaz ve Muhammed’in Resûlullâh olduğuna şehâdette bulunmazsan, muhakkak, öldürülürsün!”dedi.

Ebû Süfyân, Hz.Abbas’ın istediği şeyleri söylemek istiyor, fakat, onlara bir türlü dili dönmüyor, düzgün söyleyemiyordu. Resûlullâh (s.a.v) namaza başlama tekbirini aldı. Müslümanlar da, tekbir aldılar. Resûlullâh, rükûa gitti. Müslümanlar da hep birlikte rükûa gittiler. Resûlullâh (s.a.v), rükûdan doğruldu. Müslümanlar da hep birlikte doğruldular. Resûlullâh secdeye vardı, Müslümanlar’da hep birlikte secdeye vardılar. Namaz kılındıktan sonra, Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbas! Muhammed, onlara bir şey emretse, onlar, o emrini hemen yapar, yerine getirirler mi?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Evet! Vallâhi, onlara, yemeyi, içmeyi bırakmalarını da emr edecek olsa, yine O’na itaat ederler, O’nun emrini yerine getirirlerdi!”dedi.

Ebû Süfyân sordu:

      “-Müslümanlar, bir gün, bir gecede kaç kerre namaz kılarlar?”

Hz.Abbas (r.a):

      “-Beş kerre!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, çoktur!”dedi.

Hz.Abbas (r.a), sabahleyin, Ebû Süfyân’ı alıb Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına götürdü. Resûlullâh (s.a.v), onu görünce:

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Senin için, Allâh’dan başka ilâh bulunmadığını öğrenme zamanı daha gelmedi mi?! Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Ben, size dünyayı da, âhireti de sağlayacak bir din getirmişimdir. Müslüman olunuz da selâmete eriniz!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-İyi amma, Uzza’yı ne yapayım? Ondan nasıl vazgeçeyim?!”dedi.

O sıralar da, Hz.Ömer (r.a), çadırın arkasında bulunuyordu. Ebû Süfyân’ın söylediği sözü işitti ve:

      “-Eğer, çadırın dışında olaydın, hiç bir zaman, bu sözü söyleyemez, ağzına alamazdın!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Ömer! Yazıklar olsun sana! Senin baban, sert ve kaba idi. Sen de öyle sert ve kabasın! Ey Hattab’ın oğlu! Ben, sana gelmedim. Ancak ben amucamın oğluna geldim. Kendisi ile konuşacağım. Beni bırak’da Amucamın oğlu ile konuşayım!”dedi. Sonrada, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Babam anam Sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte, akrabalık hakkını gözetirlikte Senden daha üstünü yoktur! Vallâhi sanırım ki: Allâh’dan başka ilâh olmasa gerek! Çünkü, Allâh ile başka ilâh bulunmuş olsaydı, elbette, beni zararlardan korur, yararlardan yararlandırırdı! Ey Muhammed! Ben, İlâhımdan yardım diledim. Sen de İlahından yardım diledin. Vallâhi, ben, ne zaman, Seninle karşılaştımsa, Senin, bana ğalib geldiğini gördüm! Eğer, benim İlâhım hak, Senin İlâhın bâtıl ve boş olaydı, ben, Sana ğalib gelirdim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Senin için, benim Resûlullâh olduğumu öğrenme zamanı daha gelmedi mi?!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Babam anam Sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte, akrabalık hakkını gözetirlikte Senden daha üstünü yoktur! Senin Resûlullâh oluşuna gelince: Vallâhi, bu hususta benim içimde biraz müşkül vardı. Şimdi bile içimde onlardan biraz şeyler bulunuyor!”dedi.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yazıklar olsun sana! Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol: Allâh’dan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’ın Resûlullâh oldu-ğuna şehâdet getir!”dedi.

Nihayet, Ebû Süfyân, hakka şehâdet getirib Müslüman oldu. Ebû Süfyân, Hâkim bin Hizâm ve Büdeyl bin Verka’, Resûlullâh (s.a.v)’e, İslâmiyet üzerine bey’at ettiler.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Resûlullâh! Ebû Süfyân, kavmimizin Eşrafından ve yaşlı başlı-larından, övülmeyi, üstün tanınmayı, üstün tutulmayı sever bir adam dır. Ona, övüneceği bir şey lûtf etsen olmaz mı?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Olur! Kim, Ebû Süfyân’ın evine girer sığınırsa, ona emân güvence verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Benim evime mi?! Benim evime mi?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”buyurdular.

Ebû Süfyân:

      “-Benim evimin ne genişliği var ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, Kâbe’ye girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Kâbe’nin ne genişliği var ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, Mescid-i Hâreme girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Mescid-i Hârem’in ne genişliği var ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa, ona emân veril-miştir! Kim, silâhını elinden bırakırsa, ona da emân verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-İşte, bu, geniştir!”dedi. 4

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Abbâs’ı Mekke'ye gitmek üzere boz katırına bindirdi. Hz.Abbâs, Ebû Süfyân’ı terkisine alıb yola çıktı. Resûlullâh, Hz.Abbâs’ın arkasından adam gönderdi:

      “-Abbâs’a yetişiniz ve onu, bana geri çeviriniz!”buyurdu.

Elçi, olan kişi, Hz.Abbâs’a yetişti. Fakat Hz.Abbâs, geri dönmek istemedi ve:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Ebû Süfyân’ın, Müslüman olduktan sonra, Mekke’ye varınca, oradaki, Müslümanların azlığından yararlanarak küfre dönmesinden mi korkuyor ola?”dedi.

Elçi:

      “-Öyle ise, onu burada tut, bırakma!”dedi. Hz.Abbâs’da tuttu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Abbâs! Onu, vadinin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da Müslümanların ihtişamını görsün!”buyurdular.

Hz.Abbâs’da öyle yaptı. Hâkim bin Hizâm’la, Büdeyl bin Verka’da onların yanlarında bulunuyordu. Hz.Abbâs, Müslümanların, Ebû Süfyân’ı birden vurub öldüreceklerinden korktuğu için, onu, bir tepenin üzerinde oturttu. Ebû Süfyân, kendisinin durdurmakla, öldürüleceğini sanarak:

      “-Ey Haşimoğulları! Bu, bir ğadr ve ahde vefâsızlık, verilen sözde durmamazlık değil midir?”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Biz, ğadr eder, ahde vefâsızlık, verilen sözde durmaz değilizdir. Peygamber sülalesinde gadr, ahde vefâsızlık olmaz! Hayır! Benim taraf-ımdan yapılacak seninle ilgili işler var!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-O, ne ise, haydi, yapmaya, önce, ondan başlasana?”dedi.

Hz.Abbâs (r.a), ona cevaben şöyle dedi:

      “-Hâlid bin Velid’le, Zübeyr bin Avvâm, yanına geldikleri zaman, anlarsın! Eğer, sen, şu yolu tutub gitmiş olsaydın, ben, seni bir daha göremeyecektim ölüb gidecektin!”dedi.

Ebû Süfyân, Erâk yakınındaki dar boğazda durub da oradan geçen-leri gördüğü zaman, Hz.Abbâs’ın sözünün mânâsını anladı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bütün kabileler, yanlarındaki silâh ve teçhizatlarını kuşanacak-lardır!”diye ordusuna nidâ ettirdi.

Müslümanları, savaş düzenine koydu. Kabileler, başlarında başkan ve kumandanları olduğu halde bayraklarını çekerek geçmeye başladılar. Resûlullâh (s.a.v), ilk önce, başlarında Hâlid bin Velid olduğu halde, Benî Süleymleri gönderdi. Onlar, tam bin kişiydiler. İki sancaklarından birini Abbâs bin Mirdasü’s-Sülemi, diğerini Hufaf bin Nüdbe, bayraklarını da Haccâc bin İlât taşıyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Hâlid bin Velid’dir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Şu bizim delikanlı mı?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Yanındaki kimlerdir?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Benî Süleymlerdir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Benî Süleymler le aramda bir kavga yok!”dedi.

Hâlid bin Velid; Hz.Abbâs’la, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler ve geçtiler. Hâlid bin Velid’in arkasından, muhacir-lerle kim oldukları pek bilinmeyen Arablar’dan beş yüz kişilik askeri birliğin başında Zübeyr bin Avvâm geçti. Kendisinin yanında siyah bir bayrak vardı. Zübeyr bin Avvâm, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdi. Arkadaşları da tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bu?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Zübeyr bin Avvâm!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Senin kız kardeşinin oğlu mu?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Sonra, üç yüz kişilik bir bölük halinde Benî Ğıfarlar geçti. Bayrak-larını, Ebû Zerü’l-Ğıfari veya Ima’ bin Rahsa taşıyordu. Bunlar, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Ey Abbâs! Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bunlar, Benî Ğıfarlar’dır!” dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Benî Ğıfarlar’la aramda bir kavgam yok!”dedi.

Sonra dört yüz kişilik bir bölük halinde Eslemler geçti. İki sancak-ları bulunuyor, onlardan birini Büreyde bin Husayb, diğerini Naciye bin Acemü’l-Eslem’i taşıyordu. Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Eslemler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Benim Eslemlerle aramda bir kavgam yok! Hiç bir zaman, onlarla aramızda bir kez bile kavga olmadı!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Onlar, İslâmiyet’e girmiş, Müslüman olmuş bir cemaattırlar!”dedi.

Sonra beş yüz kişilik bir bölük halinde Benî Amr bin Kâ’blar geçti. Bayraklarını Büsr bin Süfyân taşıyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Benî Kâ’b bin Amr’lerdir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Evet! Onlar, Muhammed’in müttefikleri andlaşmalılarıdır. Eslem-ler’in kardeşleri!”dedi.

Sonra, beş yüz kişilik Müzeyneler’in alayı geçti. Yanlarında üç sancak ve yüz at vardı. Sancakları, Nû’man bin Mukarrin, Bilâl bin Hâris ve Abdullah bin Amr taşıyordu. Müzeyneler, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Müzeyneler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Benim, Müzeynelerle aramda bir kavgam yok. Onların silâh sesleri, dağların başından bana gelir, dururdu!”dedi.

Sonra, sekiz yüz kişilik bir alay halinde Cüheyneler geçti. Başların-da kumandanları ve yanlarında sancakları vardı. Sancağın birini Ebû Rev’a bin Mâbed bin Hâlid, ikincisini Süveyd bin Sahr, üçüncüsünü Refi’ bin Mekis, dördüncüsünü de Abdullah bin Bedr taşıyordu. Bunlar da, Ebû Süfyân’ın hizasına gelince üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Cüheyneler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Benim, Cüheynelerle aramda bir kavgam yok! Vallâhi, onlarla aramızda hiç bir zaman kavgam olmadı!”dedi.

Sonra, iki yüz kişilik bir bölük halinde Kinâneler, Damralar ve Sa’d bin Bekrler geçti. Onların Sancaklarını da Ebû Vakıdü’l-Leysi taşıyordu. Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Benî Bekirler!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Evet! Vallâhi, onlar, uğursuz bir halktır. Muhammed, bize onların yüzünden savaş açtı. Amma, vallâhi, bu hususta ne bana danışıldı, ne de, benim bundan haberim vardı! Ben, bunu haber aldığım zaman, hiç de hoş karşılamadım. Fakat, bu, mukadder bir şeymiş, başımıza geldi!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Muhammed (s.a.v)’ın savaş açmasını, Allâh senin için hayırlı kıl-mıştır. Bu yüzden hepiniz İslâmiyet’e girmek fırsatını kazandınız!”dedi.

Sonra, Benî Leys ler, iki yüz elli kişilik bir bölük halinde yalnız baş-larına geçtiler. Sancaklarını, Sa’d bin Cassâme taşıyordu. Onlar Ebû Süfyân’ın hizasına gelince, üç kere tekbir getirdiler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim Bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Benî Leysler!”dedi.

Sonra, Eşca’lar geçti: Onlar, üç yüz kişi idiler. Yanlarında iki sancak vardı. Sancaklarından birini Mâkıl bin Sinan, diğerini de Nuaym bin Mes’ud taşıyordu. Ebû Süfyân’ın hizasına gelince üç kere tekbir getirdiler

Ebû Süfyân:

      “-Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Eşca’lar!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Bunlar, Arablar’ın, Muhammed’e karşı en amansız davrananı idiler!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Allâh, onların kalblerine İslâmiyet sevgisini düşürdü. Bu da yüce Allâh’ın lütfu kereminin bir eseridir!”deyince, Ebû Süfyân, sustu.

      “-Muhammed daha geçmedi mi?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-O, daha geçmedi. Eğer, Muhammed (s.a.v)’ın içinde bulunduğu askeri birliği görmüş olaydın, karşısında hiç kimsenin dayanamayacağı kadar silâhlar, erler ve atlardan ibaret bulunduğunu görürdün!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Vallâhi, ey Fadl’ın babası! Sanırım ki öyledir. Bunca insan toplu-luklarına sahib ve hâkim iken, O’na, kimin gücü yetebilir ki?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), içinde bulunduğu birlik gelib geçinceye kadar hiç bir kabile geçmedi ki, Ebû Süfyân, onların kim olduklarını sormamış, Hz.Abbâs’da, onları, haber verdikçe:

      “-Benim, filan oğullar ile aramda bir kavgam yok ki!”dememiş olsun! Ebû Süfyân, hemen her alayın taburun, bölüğün geçişinde:

      “-Muhammed geçti mi?”diye soruyor.

Hz.Abbâs da:

      “-Hayır!”diye cevab veriyordu.

Nihayet, Resûlullâh (s.a.v)’in, o tepeden tırnağa kadar silâhlanmış alayı yönelib gelirken, atlarının ayaklarından kalkan tozları ortalığı karartmakta idi. Muhacirlerle Ensâr Mücahidlerinden olan bu alayda, bin veya iki bin zırh gömlekli vardı. Hepside miğferli idi. Resûlullâh (s.a.v) bayrağı Sa’d bin Ubade’ye vermiş ve onu, alayının önüne geçirmişti. Ensâr’ın her kabilesine bayraklar, sancaklar verilmiş, her bir zırh gömlek-lere bürünmüş, gözlerinden başka bir yerleri görünmüyordu.

Hz.Ömer (r.a)’da, sırtına zırh gömlek giymişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın alayını o, yedmekte ve yönetmekte idi. Resûlullâh (s.a.v), başına siyah bir sarık sarmıştı. Resûlullâh (s.a.v) o gün, başına bir miğfer geçirmiş olduğu da rivâyet edilir. Resûlullâh (s.a.v), devesi Kasva’nın üzerinde ve Hz.Ebû Bekr’le, Üseyd bin Hudayr’ın arasında bulunuyor, yanındakilerle konuşu-yordu. Ebû Süfyân, benzerini daha göremediği bu alay geçerken:

      “-Kim bunlar ey Abbâs?! Kapkara taşlı bir alanı andırıyorlar!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bunlar, ölüme susamış savaş erleri Ensâr’dır! Ortalarında da, Resûlullâh (s.a.v), kendileri de, O’nun çevresinde bulunuyorlar! Kuman-danları, Sa’d bin Ubade’dir. Yanında bayrak taşıyordur!” dedi.

Sa’d bin Ubade geçerken:

      “-Ey Ebû Süfyân! Bugün, en büyük savaş günüdür! Bugün, Kâbe’de savaşın helâl olacağı gündür! Allâh, bugün, Kureyş müşriklerini hor ve hâkir kılacaktır!”diyerek bağırdı.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbâs! Bugün beni korumaya devam edeceğin en iyi gün-dür!”dedi.

Muhacir mücahidlerin başında Hz.Ali (r.a) gelib geçti.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Abbâs! Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Muhacirler ve başlarındaki de Ali bin Ebî Tâlib’dir!”dedi.

Tam o sırada, Resûlullâh Muhacirlerle Ensâr arasında göründü.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-İşte Resûlullâh geldi!”dedi.

Muhacirlerle Ensâr’ların üzerlerindeki teçhizattan yalnız gözleri görünüyordu. Ebû Süfyân, şaşırmıştı:

      “-Sübhanallâh! Ey Abbâs! Kim bunlar?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Bu, Resûlullâh (s.a.v)’dır. Muhacirlerle Ensâr arasında bulunuyor. Bunlar, Resûlullâh (s.a.v)’ın askerleridir. Allâh yolunda ölüme susamış Muhacirler ve Ensâr’dır!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Ben İran Kisrası’nın da, Kayser’in’de, saltanatlarını görmüşümdür. Fakat, kardeşinin oğlundaki saltanatın benzerini görmedim! Kardeşinin oğluna pek büyük saltanat verilmiş! Bunlara, hiç kimse dayanamaz ve güç yetiremez! Vallâhi, ey Fadl’ın babası! Kardeşinin oğlunun saltanatı, pek büyükmüş!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Suss! Ey Ebû Süfyân! Bu, saltanat değil, Nübüvvettir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Evet! Biliyorum bunu!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Ebû Süfyân’ın hizasına gelince,

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Resûlallâh! Sa’d bin Ubade’nin ne söylediğini işitmedin mi? Sa’d bin Ubade, ne söyledi biliyor musun?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne söyledi?”diye sordu.

Ebû Süfyân:

“-Yâ Resûlallâh! Sen, kavmini öldürmeyi mi emrettin? Sa’d ile yan-ındakiler, yanımızdan geçerken şöyle dedi:

      “-Ey Ebû Süfyân! Bugün, en büyük savaş günüdür! Bugün, haramın helâl olacağı gündür. Allâh, bugün, Kureyşlileri, hor ve hâkir kılacaktır!”

Allâh aşkına! Kavmini bağışla! Sen, insanların en iyisisin! En uslusu ve yumuşak huylususun! En merhametlisisin! Akrabalık hakkını en çok gözetensindir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

Hayır! Ben, böyle emretmedim. Sa’d bin Ubade, yanlış söylemiş! Bugün, Allâh’ın Ezanlar okutturmak, putları söküp attırmak suretiyle Kâbe’nin şanını yücelteceği bir gündür! Bugün Kâbe’ye örtü örtüleceği gündür! Bugün, merhamet günüdür! Bugün, yüce Allâh’ın, Kureyşlileri, İslâmiyet ile güçlendireceği, üstünleştireceği bir gündür!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’in alayı hareket halinde iken, Hz.Ömer (r.a), saf düzenini, sırasını bozdurmamak için bağırıyor ve:

      “-Ahiriniz, evvelinize gelip kavuşuncaya kadar yavaş yürüyünüz!” diyerek emirler veriyor, alay çavuşluğunu yapıyordu.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Fadl’ın babası! Kim bu konuşan?”diye sordu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Ömer İbn-i Hattab!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Çok az ve önemsiz olan Adiyoğulları’nın, vallâhi, bundan sonra, işi iş!”dedi.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Ey Ebû Süfyân! Şüphe yok ki Allâh, dilediği kimseyi, dilediği şeyle yükseltir. Muhakkak ki Ömer de, İslâmiyet’in yükselttiği kişilerden-dir!”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Gidelim artık ey Abbâs! Ben, hiç bir zaman, bugünki gibi ne bir ordu, ne de bir cemaat gördüm!” dedi.

Hz.Abbas, Ebû Süfyân’a:

      “-Yazıklar olsun sana! Resûlullâh (s.a.v), senin kavminin yanına gelib girmeden önce kavmine acele yetiş! Onları uyar!” dedi.

Ebû Süfyân, acele gitti. Ebû Süfyân’ın yanında da Hâkim bin Hizâm bulunuyordu. kendilerinin, en önden gönderilmeleri, Kureyşileri uyarıb İslâmiyete dâvet etmeleri içindi. Giderlerken Resûlullâh. onlara:

      “-Kim, Ebû Süfyân’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, Hâkim bin Hizâm’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, kapısını üzerine kapatır ve elinden silâhını bırakırsa, ona da emân verilmiştir!”buyurdu.

Ebû Süfyân’ın evi, Mekke’nin yukarı semtinde, Hâkim bin Hizâm’ın evi ise, Mekke’nin aşağı semtinde bulunuyordu. Ebû Süfyân, Mekke’ye varıb evine girmek istediği zaman, hanımı Hind bint-i Utbe:

“Arkanda ne haber var? Allâh, seni, iyilikten ırak etsin! Sen, ne kötü bir elçi oldun!”diyerek ona hakaret etti.

Ebû Süfyân’la, Hâkim bin Hizâm, Mescid-i Harem’e vardılar.

Ebû Süfyân:

      “-Ey Kureyş topluluğu! İşte Muhammed! Karşısında sizin dayana-mayacağımız kadar büyük bir kuvvetle yanı başınıza gelmiş bulunuyor! Ey Kureyş topluluğu! Ey Ğalib Hanedanı! Müslüman olunuz da, selâmete eriniz! Yüce Allâh, sizi, onlardan, Abbâs sayesinde korudu!”diyerek ava-zının çıktığı kadar bağırmaya başladı. Kureyş müşrikleri, ona:

      “-Sus! Kavmine, senin gibi kötü elçilik yapanı, Allâh, iyilikten uzaklaştırsın!”dediler.

Hanımı Hind bint-i Utbe’de, kocası Ebû Süfyân’ın yanına varıb bıyığından, sakalından tuttu:

      “-Ey Ğalib Hanedanı! Şu kocamış hayırsız adamı, kara alçağı, şu elçinizi öldürünüz! Çünkü, O, dininden dönmüştür! O, Kavminin ne kötü bir gözeticisidir! Allâh, Kureyşliler’in senin gibi elçisini hayırdan uzak-laştırsın! Ey Ğalib Hanedanı! Onu, öldürmeyecek misiniz? Kendinizden ve yurdunuzdan def etmeyecek misiniz onu?”diyerek bağırdı.

Ebû Süfyân, hanımı Hind’e:

      “-Sus! Sakalımı’da bırak! Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: Sen, ya Müslüman olursun, ya da senin boynun vurulur! Hemen evine gir!”dedi.

Bunun üzerine, Hind, Ebû Süfyân’ın sakalını bıraktı. Ebû Süfyân, Kureyş müşriklerine:

      “-Yazıklar olsun size! Siz, bu tutum ve davranışınızla, kendi kendi-nizi aldatmayınız! O, sizin karşı koyamayacağınız dayanamayacağınız bir ordu ile başucunuza kadar gelmiş bulunuyordur. Ben, sizin görmedikleri- nizi, hiç göremeyeceklerinizi gördüm. Sayısız erler, atlar, ve silâhlar gördüm ki onlara hiç bir kimsenin gücü yeter gibi değil dir! Kim, Ebû Süfyân’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir!”dedi.

Kureyş müşrikleri:

      “-Allâh, seni kahretsin! Senin evin, bizim için ne kadar yararlı olabilir?! Hangimizi alabilir?!”dediler.

Ebû Süfyân:

      “-Kim, kendi evine girib kapısını üzerine kaparsa, ona da emân verilmiştir! Kim Mescid-i Harem’e girer, oraya sığınırsa, ona da emân verilmiştir!”dedi.

Bunun üzerine, Mekkeliler, kendi evlerine ve Mescid-i Harem’e dağıldılar. 5

Mekke’nin fethi tamamlandı Resûlullâh (s.a.v) meşhur fetih hutbe-sinde genel bir af ilan etti herkes yerine yerleşti. Mücahidler, Mekke’yi fethettikleri günün gecesinde sabaha kadar tekbir, tehlil getirmekten, Kâbe’yi tavaftan geri durmadılar.

Bunu gören Ebû Süfyân, hanımı Hind’e:

      “-Sen, bunun, Allâh’dan olduğu kanaatında mısın?”diye sordu.

Hind bint-i Utbe:

      “-Evet! Bu Allâh tarafından olan bir iştir!”dedi.

Ertesi günü, sabaha çıkınca da, Ebû Süfyân, erkenden Resûlullâh’in yanına geldi. Resûlullâh ona:

“-Sen hanımın Hind’e Bunun Allâh’dan olduğu kanaatında mısın? diye sordun. O da:

      “-Evet! Bu, Allâh tarafından olan bir iştir!”dedi, buyurdu.

Ebû Süfyân:

      “-Şehâdet ederim ki: Sen Allâh’ın kulu ve Resûlüsündür! Varlığım Kudret elinde bulunan Allâh’a and olsun ki: Bu sözümü, Allâh ile Hind-den başka insanlardan hiç kimse işitmemiştir!”dedi. 6

Mekke’nin fethinden sonra; Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Mescid-i Harem’de oturuyordu. Resûlullâh (s.a.v)’in önde yürüdüğü ve Müslüman-ların da, Resûlullâh (s.a.v)’in izine basıb gittiklerini görünce:

      “-Muhammed için askerler toplasam mı, şu adamla yine çarpışmaya dönsem mi, ne yapsam ki?” diye içinden birtakım şeyler kurmaya başladı.

O sırada, Resûlullâh (s.a.v) gelib onun baş ucuna dikildi ve onun iki küreği arasına elini vurarak:

      “-O zaman da Allâh, seni hor ve hâkir eder!”buyurdular.

Ebû Süfyân, başını kaldırıb Resûlullâh (s.a.v)’in baş ucuna dikildi-ğini görünce:

      “-Şu ana kadar senin gerçekten peygamber olduğuna kanâat getir-memiştim! İçimden geçirdiğim kuruntulardan dolayı Allâh’a tövbe ve istiğfar ediyor, yarğılanmak diliyorum!”dedi.

Ebû Süfyân’ın:

      “-Biliyorum. çarpışmaya kalksak, Muhammed, yine bizi mağlub eder mi ki?”diye içinden geçirdiği sırada, Resûlullâh (s.a.v)’in gelib:

      “-Vallâhi, seni yine mağlub eder!”buyurması üzerine,

Ebû Süfyân:

      “-Şehadet ederim ki: Sen Resûlullahsın!”diyerek ikrarda bulunduğu-da rivâyet edilir. 7

Yıllarca önce yine böyle bir olay yaşamıştı. İbn-ü Veheb anlatıyor:

“-Ebû Süfyân Sahr bin Harb, ve, Safvan bin Ümeyye bir kurdun bir geyiği kovaladığını gördüler. Geyik Kâbe’ye sığındı. Bunun üzerine kurt geri döndü. Safvan’la, Ebû Süfyân buna hayret ettiler. Onların hayretleri üzerine kurt dile gelerek:

      “-Yâ Muhammed bin Abdullah’ın sizi cennete dâvet edib sizin de onu cehenneme dâvet etmeniz bundan daha hayret verici değil mi?”dedi.

Ebû Süfyân:

      “-Lat ve Uzza hakkı için sen bunları Mekke’de söyleseydin, orada kimse kalmaz, hepsi Medine’ye hicret ederlerdi!”dedi. 8

Mekke sessiz ve bazı istisnalar dışında kansız bir şekilde feth edildi. Ebû Süfyân ve âile bireyleri biraz direnselerde bu fethle beraber şirk inan-cına son vererek Müslüman oldular.

Ebû Süfyân, Müslüman olduktan sonra ilk olarak Huneyn Ğazvesi’-ne iştirak etti. Ancak Huneyn Ğazvesi’nin İlk safhasında Müslüman öncü birliklerinin yenilmesine sevinmesi İslâmiyet’i henüz gönülden Kabul edemediğini göstermektedir. Bu bakımdan Resûlullâh (s.a.v), bu savaşta elde edilen Huneyn ğanimetlerini paylaştırırken Müellefe-i kulûb’dan olan Ebû Süfyân’a yüz deve ile kırk ukiyye gümüş verdi.

Oğulları Yezid ile Muâviye’de bu ğrubdan kabul edilerek kendileri-ne yüzer adet deve verildi. Şehir devletinin başkanlığından normal bir vatandaş durumuna düşen Ebû Süfyân ve oğullarına gösterilen bu ilgi onları çok memnun etti. 9

Hicretin sekizinci, Miladi 630 yılında yapılan Tâif Muhasarası’na iştirak etti. Bu muhasara sırasında Ebû Süfyân, Saîd bin Ubeydü’s-Sakafi tarafından atılan bir ok ile gözünden yaralanmış ve bir gözü kör olmuştu. Bu olayın Yemrük’te olduğunu belirtenler de vardır.

Saîd bin Ubeydü’s-Sakafi anlatıyor:

“-Tâif Savaşı’nda, Ebû Süfyân Sahr bin Harb’in, Ebû Yâlâ’nın bahçesinin duvar dibinde oturmuş yemek yediğini gördüm. Hemen bir ok attım gözüne isabet etti. Bunun üzerine Ebû Süfyân, Resûlullah’a geldi:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu gözüm Allâh yolunda savaşırken yaralandı!” dedi. Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-İstersen duâ edeyim, Allâh gözünü eski haline getirsin, istersen cenneti versin, hangisi?”deyince.

Ebû Süfyân:

      “-Cenneti isterim!”dedi. 10

Bu olayı anlatan zat sonra sahâbe’den olmuştur.

Hicretin sekizinci yılın sonu, Miladi 630 yılında Resûlullâh (s.a.v) tarafından Ebû Süfyân Necran taraflarına görevlendirildi. Necranlılar’la yapılan anlaşmanın şahidleri arasında yer alan Ebû Süfyân, şartsız teslim olan Cüreş şehrine vâli tayin edildi. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatı sırasında Ebû Süfyân Mekke’de bulunuyordu.

İbn-i İshak’a göre:

Resûlullâh (s.a.v), onu Mekke yakınlarındaki Kudeyd’de bulunan Menât putunu yıkmakla görevlendirmişti. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından sonra birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın halife olmasına karşı çıkmıştı. Ebû Süfyân daha sonra Hz.Ebû Bekr (r.a)’a halife olarak bey’at etti.

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın hilafeti zamanın da Ebû Süfyân, yine Cüreş valiliği görevine ve bu görevin yanısıra Nevran bölgesinin zekâtlarını top-lamak için Necran âmilliğine getirildi. Bu görevini ikinci halife Hz.Ömer zamanına kadar sürdürdü.

Hz.Ömer zamanında Ebû Süfyân, yetmiş yaşında, yaşının ilerlemiş olmasına rağmen, Hz.Ömer’den izin alarak Suriye’de çarpışmakta olan orduya katıldı. Buradaki savaşlarda, askere, yapmış olduğu konuşmalarla savaşa teşvik ediyordu.

Hicretin 14. Miladi 636 yıllarında Yermük’te yapılan savaşta oğlu Yezid bin Ebî Süfyân’ın idaresinde hem savaştı hem de İslâm askerlerini cesaretlendirmeye çalıştı. Taberi; onun, gözünü bu savaşta kaybettiğini söylemektedir. Zehebiye göre ise: gözlerinden birini Tâif Muhasarası’nda diğerini de Yermük’te kavbetmiştir.

Ebû Süfyân, artık oldukça ihtiyarlamış bir durumda idi. Yaşı yetmişi geçtiği için kumandan tarafından fazla savaşıp yorulmasına izin veril-medi. O da, yüksek bir tepenin üzerine çıkıp gür sesi ile İslâm ordusun- daki askerlere bağırarak maneviyatlarını kuvvetlendirecek sözler söyledi.

Ya’kûb bin Süfyân ve İbn-i Sa’d, sahih bir isnâdla Said bin el-Müseyyeb, babasından rivayet ettiler, dedi ki:

“-Yermûk Savaşı’nda bütün sesler kayboldu. Şöyle diyen tek bir ses müstesna:

      “-Ey Allâh’ın yardımı yetiş!”

Bir de baktım ki; Ebû Süfyan, oğlu Yezid bin Ebû Süfyan’ın sancağı altında duruyor!”

Deniliyor ki:

      “-İşte gözü o gün çıktı!” 11

Hz.Osman (r.a)’ın hilafeti zamanında Medine şehrine geri gelerek Hz.Osman (r.a)’ın müşavere heyetinde görev alan Ebû Süfyân, Hicretin 34. Miladi 653 yılında seksensekiz yaşını geçmiş olduğu halde vefât etti.

Ebû Süfyân İsimleri bize ulaşan sekiz hanımla evlendi. 1-Safiyye bint-i Ebû’l-Âs bin Ümeyye. 2- Hind bint-i Utbe bin Rebia 3- Zeyneb bint-i Nevfel. 4-Âtike bint-i Ebî Uzeyhir bin Üneys, 5-Safiyye bint-i Ebu Amr bin Ümeyme.6- Lübabe bint-i Ebûl As bin Ümeyye.7- Ümame bint-i Süfyan bin Vehb. 8-Sümeyye. Ümmü velediydi.

İsimleri bize ulaşan oğulları: 1-Hanzale, Bedir’de öldürüldü, 2-Amr 3-Yezid 4-Ziyad 5-Muâviye 6-Utbe 7-Muhammed 8-Ömer Adlarında sekiz tane oğlu vardı.

İsimleri bize ulaşan kızları: 1-Ümmü Habibe (r.a) ilk önce Ubeydullah bin Cahş ile evliyken onun Habeşistanda irtidad edib ölmesinden sonra Resûlullâh (s.a.v) ile evlendi. 2-Ümmü Habib Ümeyme, Huveytıb bin Abduluzza ile evlendi. Daha sonra boşanıp Safvan bin Ümeyye ile evlendi. 3-Cüveyriye, önceleri Saib bin Ebû Hubeyş ile evliydi. Daha sonra, boşanıb Abdurrahman bin Hâris bin Ümeyye el-Asğar ile evlendi. 4-Ümmü’l-Hakem 5-Anbese 6-Sahra 7-Hind, Haris bin Nevfelle evlendi. 8-Meymune, Urve bin Mes’ud’la evlendi daha sonra Muğire bin Şu’be es-Sekafi ile evlendi. 9-Remle, Said bin Osman bin Affan ile evlendi. 10-Kureybe, Hz.Akil bin Ebû Tâlib ile evliydi. Ayrıca Uzze Hamane, Firasiyye Âmine Fukayma, adlarında ismi bilinen on beş tane kızı vardı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın kâtibleri arasında yer aldığı söylenen Ebû Süf-yân Sahr bin Harb, Resûlullâh (s.a.v)’den çok az hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden Bizans Rum İmparatoru Hereklius ile yaptığı konuşmayı rivâyet eden İbn-i Abbas’dan başka oğlu Muâviye bin Ebû Süfyân ve Kays bin Ebû Hâzim’ın de rivâyette bulunduğu bilinmektedir. 12

Seksen sekiz yaşlarında iken Hicri 31-34 Miladi 651-52 yıllarında, ihtilaflıdır. Üçüncü hâlife Hz.Osman (r.a) devrinde Medine’de vefât eder. Cenaze namazı da hâlife Hz.Osman (r.a) tarafından kılınarak Cennetü’l-Bâkî Kabristanı’na defnedilmiştir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.



1- Âl-ı İmran-64 
2- M-Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-42-49 
3- M.Âsım Köksal İslam Tarihi-15-173-183 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-217-226 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-226-245 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-279 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-272 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2003 
9- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-230-232 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-517 
11- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-2-561-563-No-4050 
12- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-230-232-Özetlendi.