Ebû Said El-hudri

Asıl ismi, Sa’d bin Mâlik, bin Sinân’dır. İslâm tarihinde ise; meşhur olan tam beş tane Sa’d bin Mâlik adında sahabe vardır. Bunlar:1-Sa’d bin Mâlik el-Ezdi. 2-Sa’d bin Mâlik el-Uzri. 3-Sa’d bin Mâlik bin Üheyb, yani Sa’d bin Ebû Vakkas (r.a)’dır. 4-Sa’d bin Mâlik es-Saidi.

Ebû Said El-hudri

Ebû Said El-hudri
أبُــو سَــعِــيــدَ اْلــخُــدْ رِى


 Baba Adı    :    Mâlik bin Sinan, Uhud şehididir.
 Anne Adı    :    Enise veya Üneyse bint-i Ebû Hârice.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 612 de Medine’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 74. Miladi 694-95 yılında Medine’de vefat etmiştir. Kabri, Medine’de Cennetü’l-Bâki’de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    1-Zeyneb bint-i Kâ’b bin Ucre 2-Ümmü Ab-dullah bint-i Abdullah bin el-Hâris ve Ümmü veledleri.
 Oğulları    :    Abdullah, Said, Hamza, Abdurrahman.
 Kızları    :    Ümmü Abdurrahman.
 Gavzeler    :    Hendek, Beni Mustalık, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn ve diğerleri.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    1170 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Sa’d bin Mâlik bin Sinan bin Ubeyd bin Sâ’lebe bin el-Ebcer (Hudre) bin Avf bin Hâris bin Hazrec el-Ensari el-Hudri’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Said el-Hudri.
 Kimlerle Akraba idi    :    Uhud şehidi Mâlik bin Sinan’ın oğlu olub, Katâde bin Nû’man’ın anne bir kardeşidir.



Ebû Said El-hudri Hayatı

Asıl ismi, Sa’d bin Mâlik, bin Sinân’dır. İslâm tarihinde ise; meşhur olan tam beş tane Sa’d bin Mâlik adında sahabe vardır. Bunlar:1-Sa’d bin Mâlik el-Ezdi. 2-Sa’d bin Mâlik el-Uzri. 3-Sa’d bin Mâlik bin Üheyb, yani Sa’d bin Ebû Vakkas (r.a)’dır. 4-Sa’d bin Mâlik es-Saidi. 5-Bizim burada anlatmaya çalışacağımız kişi ise; Sâ’d bin Mâlik bin Sinân, yani isminden ziyade Ebû Said el-Hudri künyesi ile meşhur olan Ebû Said el-Hudri’dir. Esas adı ve nesebi ise şöyledir: Sâ’d bin Mâlik bin Sinân bin Ubeyd bin Sâ’lebe bin el-Ebcer (Ebcer’e Hadred’de denilir di) bin Avf bin Hâris bin Hazrec el-Ensari el-Hudri’dir. Medine’nin meşhur Hazrec kabilesinden olup, adından daha çok künyesiyle tanınır.

El-Hudri nisbesini dedelerinden el-Ebcer Hudre’ye nisbetle almıştır. Babası Uhud Savaşı şehidlerinden Mâlik bin Sinân (r.a)’dir. Annesi; Enise veya Üneyse bint-i Ebû Hârice bin Adiy bin Neccar Oğulları’ndan olub Resûlullâh (s.a.v)’e biat eden Medineli Ensâr-i sahabiye hanımlarındandır. Meşhur sahabe Katâde bin Nû’man onun anne bir kardeşidir. Ebû Said el-Hudri (r.a) takriben Miladi 612 yılında Medine’de doğdu. Hicri 74. Miladi 694 yıllarında yine Medine’de vefat etmiştir. Künyesinin manası; Hudre Âilesi’nden Said’in babası demektir.

Ebû Said el-Hudri (r.a), Medine’de İslâm dini ilk tebliğ olunmaya başlandığı zaman, henüz çocuk yaşlarda idi. Babası Mâlik bin Sinan (r.a), hemen İslâmiyet’i kabul etmiştir. Bunun yanında Mâlik bin Sinan (r.a)’ın hanımı, Üneyse bint-i Ebû Hârise hatunda, Müslüman olunca, o günlerde henüz çocuk yaşlarda olan Ebû Said el-Hudri (r.a) Müslüman bir anne ile Müslüman bir babanın terbiyesi altında büyümeğe başlamıştır.

Ebû Said el-Hudri (r.a)’nın, İslâmiyet’te ilk hizmeti olarak, Mescid-i Nebevi’nin inşaâsı’nda diğer Sahabiler ile birlikte taş taşıyarak yardımcı olmuştur. Bundan sonra ise, ğazvelere iştiraki gelmektedir. Büyük Bedir Ğazvesi sırasında henüz on bir yaşlarında bir çocuk olduğundan bu savaşa iştirak etmek istemişse de, Resûlullâh (s.a.v) tarafından men edilmiştir.

Bedir Ğazvesi sırasında babası Mâlik bin Sinan (r.a), şehâdet merte-besine erişebilmek için canla başla savaşmıştır. Ancak, şehid olamamıştır. Babası Mâlik bin Sinan (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın fedâkar ve çok muttaki sahâbeleri’nden idi. Hicretle Medine’ye teşrif buyuran Allâh Resûlüne ve Muhacirlere sıcak kucak açan, âile efradıyla birlikte iman safına, katılan, barışta ve savaşta hep İslâm’ın safında yer alan bahtiyar bir insandı.

Bir gün Mescid-i Nebevi’de bütün ashabı kiram otururlarken Mâlik bin Sinan (r.a) bir köşede sessiz ve sâkin bir halde oturuvermişti. O sırada birden Resûlullâh (s.a.v)’ın gözlerine çarpıverdi. Bu sâkin ve mütevekkil sahabisini gören Resûlullâh (s.a.v), onu ashâbına şöyle takdim etti:

      “-İçinizden iffet sahibi olan birisini görmek isteyen varsa, Mâlik bin Sinan’a baksın!”

Mâlik bin Sinan (r.a), Uhud Savaşı öncesinde; Uhud’a mı çıkalım? Yoksa, Medine’de kalıb, düşmanı burada mı karşılayalım? Diye yapılan meşverette. Resûlullâh (s.a.v); Medine’de düşmanın karşılanmasını sokak çatışmasıyla kadın ve çocukların da yüksek olan evlerin damlardan taşla. Mudafa’ya katılmasını istemiş ve gördüğü bir rüyayı da anlatmıştı. Fakat, ashâb’ın ekserisi:

      “-Uhud’a çıkalım yâ Resûlallâh !”diye ısrar ettiler.

Ashâb’ın büyüklerinden olan Mâlik bin Sinan (r.a):

“-Yâ Resûlallâh! Biz, vallâhi iki iyiliğin arasında bulunuyoruz. Bu iki iyiliklerden birisi:

“-Allâh, bizi onlara karşı ğalib ve muzaffer kılarsa ki, asıl dileğimiz budur. Allâh onları rezil rüsvay etmiş olur. Hem bu, bizim için bir geniş-lik de olur, onların ürküb kaçanlarından başkasını bırakmayız.

Yâ Resûlallâh! Bu iyiliklerden ikincisi; Yüce Allâh’ın bize şehidlik nasib etmesidir. Vallâhi yâ Resûlallah! Bence, bu ikisinden hangisi olursa olsun onda hayır vardır!” dedi. 1

Ebû Said el-Hudri (r.a) der ki:

“-Uhud günü savaşa katılmak için ben Resûlullâh (s.a.v)’e arz olun-duğum zaman on üç yaşındaydım. Babam elimden tutub:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, oğlum burnunun suyu akar olsa da iri kemikli bir çocuktur. Müsaâde ederseniz bizimle gelsin?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) beni tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra:

      “-Geri çevir onu!”buyurdular.

Babam da beni Medine’ye geri çevirdi.

Abdullah İbn-i Ömer’de Uhud günü Resûlullâh (s.a.v)’e arz edil-diğinde 14 yaşlarındaydı. Ona da müsaade edilmedi. Yaşları küçük görü-lüb de geri çevirilenler ise; Medine’de çocukları ve kadınları beklemek ve korumakla vazifelendirildiler. 2

Uhud Savaşı için İslâm ordusu Medine’den Cuma gününün akşamı ayrılıb, önce Şeyheyn tepesindeki karargahda toplandılar. Sabah erkenden Uhud Dağı’nın eteklerine geldiler. Ayneyn Dağı’nın üzerine de elli kadar okçu yerleştirildi Resûlullâh (s.a.v), okçulara çok sıkı tenbihde bulundu. her ne olursa olsun asla yerlerini terk etmeyeceklerdi. Daha sonra savaş başladı. Resûlullâh (s.a.v) ve sahabeler müşriklerle yüz yüze geldiler.

Kısa bir zaman sonra da, müşrikler büyük bir hezimete uğratıldılar. Fakat, Ayneyn Dağı’nda nöbet tutan elli kadar Müslüman okçu kendile-rine verilen o kadar sıkı sıkıya tenbih ve tâlimata uymadıklarından, nasıl olsa düşman hezimete uğradı bir daha toparlanamazlar deyib nöbet yerle-rini terk ettiler. Bunu gören düşman ordusu süvarileri komutanları Hâlid bin Velid’in emriyle yeniden toparlanıb Ayneyn Dağı’nın arkasını rahat dolanıb saldırıya geçtiler. Bir anda Müslümanların lehinde gelişen savaş, Müslümanların âleyhine gelişerek ciddi bir hale geldi.

Hedef, Allâh’ın Resûlü idi. Müşrikler Resûlullâh’in bulunduğu yere doğru ilerliyordu. Bu arada Müslümanların bir kısmı da paniğe kapılmış, mevzilerini terk etmişlerdi. Fakat, bir grub gözü pek fedâi, Resûlullâh’ın etrafında halkalanmış, kendi vücudlarını; O Pâk ve Mübarek Vücudun sahibi Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde kale yapmışlardı.

Bu arada müşrik İbn-i Kamia’nın darbeleriyle Resûlullâh (s.a.v)’in Mübarek yüzleri yaralanıb kanamıştı. Mâlik bin Sinan (r.a)’da o an orada hazırdı ki; Resûlullâh (s.a.v)’in O Pâk ve Mübarek yüzlerinin yaralınıb da kanar bir vaziyette, görünce, O’nun Mübarek Kanlarının yere düşmemesi için, Resûlullâh (s.a.v)’ın Yüzlerinden yere doğru inmekte olan Pâk kanı diliyle yaladı. Veya;Resûlullâh (s.a.v)’ın Yüzlerinden akan Pâk kanın yere düşmemesi için yalayıb yutunca, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Kanım, kanına karışan kişiye, Cehennem ateşi dokunmaz!” 3

Mâlik bin Sinan (r.a)’ın kendiside ağır yaralıydı, ancak son gücüne kadar dayandı. Sonunda Ğurab bin Süfyan adlı müşrikin son kılıç darbesi ile Mâlik bin Sinan (r.a)’ın Bedir Savaşı’nda arayıb da bulamadığı, fakat Uhud Savaşı’nda şehadete ermesine ve Cennete uçmasına kâfi gelmişti.

Uhud Savaşı bitmiş ve şehidler şehid düştükleri yerlerden toparlanıb defn edilmek üzere Resûlullâh (s.a.v)’ın önüne getirilib, önce namazları kılınıyor sonra, Şehidler defnediliyordu. Sıra şehid Mâlik bin Sinan (r.a)’a gelmişti. Namazı kılındıktan sonra kabrine tevdi edilecekdi. O anda orada Resûlullâh (s.a.v)’de hazırdı. Kabrine konmadan önce, Resûlullâh (s.a.v) sahâbelerine yöneldi, ve şöyle hitab etti:

      “-Kanım kanına karışan kişiye Cehennem ateşi erişmez!”

Ebû Said el-Hudri (r.a)’ın babası Mâlik bin Sinan (r.a), hem şehidlik mertebesine ermış, hem de bu medhi Nebeviye vasıl olmuştu.

Ebû Said el-Hudri (r.a) der ki:

“-Uhud Savaşı dönüşü ben ve Beni Hudre âilesi çocuklarıyla birlikte Resûlullâh (s.a.v)’ı karşılamaya gitmiştik. Hepimiz O’na hayran hayran bakıyorduk. Resûlullâh (s.a.v)’de bana bakınca:

      “-Sen, Sa’d bin Mâlik’mi sin?”diye sordu.

      “-Evet! Babam anam sana fedâ olsun!”dedim.

Resûlullâh’ın yanına yaklaşıb dizini öptüm. Kendisi at üzerinde idi.

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Allâh, baban (Mâlik bin Sinan’a) ecrini versin!”buyurdular. 4

Resûlullâh (s.a.v)’in yüzüne baktım, her iki şakağında gümüş para yerini andırır iz, alnında, saçının dibinde’de bir yara vardı, alt dudağı yarılmış sağ yanındaki Rebaiye dişinin biri kırılmıştı. Yüzündeki yarası- nın üzerinde kara bir şey vardı.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in yüzündeki bu kara şey nedir?”diye sordum.

      “-Yanmış hasır külü!”dediler.

      “-Şakaklarına kim vurdu?”diye sordum.

      “-Müşrik İbn-i Kamia!”denildi.

      “-Alnını kim yardı?”diye sordum.

      “-Müşrik İbn-i Şihab!”denildi.

      “-Dudağına kim vurdu?”diye sordum.

      “-Utbe bin Ebi Vakkas yardı!”denildi.

Resûlullâh (s.a.v) kapısının önüne kadar atının üzerinde geldi yardım edilmedikçe atından inemedi. İki dizinin arızalanmış tutulmuş olduğunu gördüm. Her iki Sa’d’a, Sa’d bin Ubade ile Sa’d bin Muâz’a dayanarak ancak evine girdi!” 5

Ebû Said el-Hudri (r.a) Uhud şehidi babası Mâlik bin Sinan (r.a)’ın şehâdetin’den sonra, geride kalan ev halkı âilesi bir hayli sıkıntıya uğradı. Onlara bakacak rızıklarını kazanacak hiçbir kimse kalmamıştı. Fakat, Ebû Said el-Hudri (r.a) son derece iffetli olduğundan, her türlü sıkıntıya katla-narak durumunu hiç kimseye belli ettirmiyordu. Öyle ki, açlık yüzünden karnına bir taş bağlamak zorunda kalmıştı.

Annesi Üneyse Hatun; çaresiz kalarak, oğlunu Resûlullâh (s.a.v)’den yardım istemek üzere O’na gönderdi. Ebû Said el-Hudri (r.a)’da, istemiye istemiye, utana utana mahzun bir edayla Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gitti. O anda, Resûlullâh (s.a,v) bir hutbe irad ediyorlardı.

Hutbenin bir yerinde Resûlullâh (s.a.v):

      “-İstiğna gösteren (kimseden mecbur kalmadıkça bir şey istemiyen) ve iffetini muhafaza eden insanları Cenab-ı Hak iki âlemde’de müstağni kılar!”buyurdular.

Bunu duyunca, derdini söyleyemeden eve geldi. Durumunu annesine anlattı. Bundan sonraki halini Ebû Said el-Hudri (r.a) şöyle anlatır:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in bu tavsiyeleri üzerine, hiç kimseden hiç bir şey dilemeyerek döndüğüm halde, Cenab-ı hak bize rızkımızı gönderdi. Daha sonra ki yıllarda işimiz o kadar yolunda gitti ki, Ensâr içinde bizden daha zengin bir kimse yoktu!”

Ebû Said el-Hudri (r.a), daha sonraları çok zengin olarak kabilesinin reisliğini yapmış ve, Bassa Kuyusu’na yakın olan Ecred Kalesi’nin sahibi olmuştur. Uhud Savaşı’ndan sonra, Beni Mustalık Ğazvesi’ne iştirak etti. Ondan sonra da, Hendek Ğazvesi’nde bulundu. Hendek günü açlık korku soğuk şiddetliydi öyle ki o gün namazlar dahi kılınmamıştı.

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Resûlallâh! Yürekler gırtlaklara dayanmış bulunuyor. Okuya-bileceğimiz bir dua var mıdır?”dedik.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet var! Ey Allâh’ım açık ve korkulu yerlerimizi kapat! Bizi, tüm korkularımızdan emin kıl! Diyerek dua ediniz!” buyurdular.

Hendek günü müşrikler, Resûlullâh’ın dört vakit namazını geciktir-diler. Geceden yüce Allâh’ın dilediği kadar zaman ilerledikten sonra, Resûlullâh (s.a.v), Bilâl’e emretti. Bilâl Ezân okudu. Sonra, kamet getirdi. Öğlen namazı kılındı. Sonra, Bilâl kamet getirdi. İkindi namazı kılındı. Sonra kamet getirdi. Akşam namazı kılındı. Sonra, kamet getirdi. Yatsı namazını kıldırdı. Abdullah İbn-i Mes’ûd ve Ebû Said el-Hudri beraber rivayet ediyorlar. 6

Ebû Said el-Hudri (r.a) Hendek günlerinden bir gün gündüzün orta-larına doğru ev halkına gitmek için Resûlullâh (s.a.v)’den izin istedi. Resûlullâh (s.a.v)’de o gün ona izin verdi ve:

      “-Silahını yanına al! Beni Kurayza Yahudilerinin sana zarar verme-lerinden korkarım!”buyurdular.

Ebû Said el-Hudri (r.a), silahını yanına alıb gitti. Hanımı iki kapı arasında dikilmiş duruyordu. Ebû Said el-Hudri (r.a) kıskançlık ğayretine kapılarak kadını mızraklamak için davrandı.

Hanımı:

      “-Mızrağını çek! Evinde ki, şeye bir bak?!”dedi.

Ebû Said el-Hudri (r.a) mızrağını geri çekib eve daldı döşeğinin üze-rin de çöreklenmiş bir yılan’ın olduğunu gördü. Mızrağını ona batırdı sonra avluya çıkarıb astı. Mızrağın ucunda yılan titredi ve evdeki gençte (genç suretinde cin) düşüb öldü. Onlardan hangisinin gencin mi yoksa yılanın mı daha önce öldüğünü bilemedi.

Ebû Said el-Hudri (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e gidip bunu anlattım ve:

      “-Yâ Resûlallâh! Onun dirilmesi için Allâh’a yalvarsan!”dedik.

      “-Adamınız için Allâh’dan yarğılanmak dileyiniz! Çünkü o, Medine-’de Müslüman olan Cinniler’den dir. Onlardan bir şey görürseniz onlara üç gün müsaade ediniz bundan sonra size tekrar görünecek olursa onu öldürünüz. Çünkü o ancak şeytandır!” buyurdular. 7

Ebû Said el-Hudri (r.a):

“-Hendek Savaşı’nın en şiddetli anında Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek

      “-Yâ Resûlallâh! Canlarımız ağzımıza geldi. Okuyacağımız bir dua yok mu?”diye sorduk.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet var!” buyurdular. Sonra da:

      “-Yarab! Düşmanın hücüm edebileceği açık yerlerimizi kapat. Bizi korktuklarımızdan emin eyle! Diye dua edin!”buyurdular.

Bütün sahabeler bu duayı yaptılar. Biraz sonra şiddetli bir rüzgar fırtına çıktı, düşman karargahını alt üst etti. Müşrikler kuşatmayı kaldırıp Mekke’ye geri dönmek zorunda kaldılar.

Ebû Said el-Hudri (r.a), daha sonra ki yıllarda Hayber Ğazvesi’ne iştirak etti. Mekke’nin Fethi’nde bulunub, Huneyn Muharebesi’nde büyük yararlılıklar gösterdi. Resûlullâh (s.a.v)’ın iştirak etmiş olduğu hiçbir ğaz-veyi kaçırmadı.

Hicri sekizinci yılda Abdullah bin Ğalib, el-Leysi ile beraber, Hicri dokuzuncu yılda Alkame bin Muhrez kumandasındaki seriyyelere iştirak etmişti. Böylece bir kaç seriyyeye daha iştirak ederek almış olduğu ğani-metlerle oldukça zengin bir duruma geldi. İştirak etmiş olduğu ğazvelerin sayısı on iki tanedir. Bunlara katıldığı seriyyeleri de ekleyecek olursak, Resûlullâh (s.a.v) devrinin tanınmış muhariblerin den sayılmaktadır.

Ebû Said el-Hudri (r.a)’ın Menkibeleri:

Ebû Said el-Hudri (r.a) anlatıyor:

“-Bir defasında Ensâr’ın sohbet toplantılarından birisinde bulunuyor-dum. Ebû Mûsâ el-Eş’ari çıkageldi. Korkmuş gibi bir hali vardı.

      “-Halife Ömer’in evine girmek için üç defa izin istedim, vermedi. Ben de geri döndüm!”deyince,

Halife Ömer (r.a):

      “-Niçin girmedin?”diye sordu.

Ebû Mûsâ el-Eş’ari cevaben:

“-Çünkü üç defa izin istedim, izin verilmedi. Ben de geri döndüm. Zira Resûlullâh (s.a.v):

      “-Eğer, sizden birisi üç defa izin ister de, ona izin verilmezse, geri dönsün!”buyurdu, diye cevab verdi.

Halife Ömer (r.a)’in:

      “-Bunu mutlaka isbat etmelisin. İçinizden Resûlullâh (s.a.v)’ın böyle buyurduğunu işiten varsa söylesin!”demesi üzerine:

Übey bin Kâ’b (r.a):

      “-Vallâhi bunu sana bu topluluğun en küçüğü anlatabilir!”dedi.

Orada bulunanların en küçüğü de bendim. Halife Ömer’e Resûlullâh (s.a.v)’ın böyle söylediğini haber verdim. Bunun üzerine halife Ömer:

      “-Vallâhi pazarda ticaretle uğraşayım derken, bu hadisi dinleme fırsatını kaçırdım!”dedi.

Ebû Mûsâ el-Eş’ari (r.a) dan:

“-Halife Ömer’den içeri girmek için üç defa izin istedim vermedi. Ben de geri döndüm. Halife Ömer daha sonra bir adam göndererek beni çağırttı ve:

      “-Abdullah! Kapımda beklemek seni sıktı değil mi? Ama, şunu da iyi bil ki, diğerlerinin de senin kapında beklemeleri onları sıkmıştır!” deyince, Ben de dedim ki:

      “-Ama ben üç defa izin istedim. İzin verilmeyince de geri döndüm!”

      “-Üç defa izin isteyib dönmeyi de kimden işittin?”diye sordu.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’den!”dedim.

      “-Bizim işitemediğimizi sen mi işittin? Eğer, bu söylediğin şey için bir delil getirmezsen, seni perişan ederim!”diye çıkıştı.

      “-Yoksa birisi (Ömer) bundan şüphe mi ediyor?”diye cevab verme-leri üzerine, halife Ömer ile aramızda geçen meseleyi anlattım.

      “-Seninle birlikte ancak en küçüğümüzü gönderebiliriz”dediler.

Bunun üzerine Ebû Said el-Hudri benimle birlikte halife. Ömer’e geldi ve şunları anlattı:

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte çıkmıştık. Sa’d bin Ubade’yi görmek istiyordu. Sa’d’ın evine geldik. Resûlullâh bir defa selâm verdi. İzin verilmedi. Bir defa daha selâm verdi, yine izin verilmedi. Üçüncü defa selâm verib de izin verilmeyince:

      “-Biz üzerimize düşeni yaptık!”diyerek geri dönmüştü.

Sa’d bin Ubade yolda Resûlullâh’(s.a.v)’e yetişerek:

      “-Ey Allâh’ın Resulü vallâhi bana verdiğin ilk selâmı işittim. Fakat bana ve âileme daha fazla selâm vermeni istediğim için yavaş bir sesle selâmını aldım!”dedi.

Bunun üzerine ben, halife Ömer (r.a)’e şöyle dedim:

      “-Vallâhi ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın bu sözü söylediğinden eminim!”

Halife Ömer de şöyle cevab verdi:

      “-Evet! Ben de emindim. Ama isbat ettirmek istedim!” 8

Ebû Said el-Hudri (r.a) der ki:

“-Hicretin beşinci yılında Beni Kurayzalılar’ın ihanetleri mağlubiyet ile sona erince kadınları, başlarına gelen felaketten ağlaşmaya başladıkları zaman, Zebir bin Bata, onlara:

      “-Susunuz! Dünyada şimdiye kadar İsrail Oğulları kadınlarından esir edilenlerin ilki siz misiniz? İsrâil Oğulları’ndan, esirlik kaldırılmayacak-tır! Nitekim, biz erkekler de, siz kadınlar da, bu aynı musibete uğramış bulunuyoruz. Sizler, eğer, erkekleriniz için hayırlı iseniz, fedâkar olunuz! Yahudi dinine sarılınız! Bizler, o dinin üzerinde ölür, o dinin üzerinde de diriltiriz!”diyerek öğüt veriyordu.

Halbuki Zebir bin Bata gerçekleri bile bile inkâr ediyordu.

Ebû Said el-Hudri (r.a), der ki:

“-Babam Mâlik bin Sinan’dan işittim. O demişti ki:

Bir gün, Abdüleşhel Oğulları’nın yanına gitmiştim. Orada Yahudi ilim adamlarında Yuşa’nın:

      “-Harem’den Ahmed isimdeki peyğamberin çıkması çok yaklaşmış tır!”diye söylediğini işittim.

Halife bin Sâ’lebetü’l-Eşheli, alay eder gibi:

      “-Onun sıfatları nedir?”diye sordu.

Yuşa:

      “-O ne kısa ne de uzun boylu kişidir. Onun gözlerinde biraz kırmızı-lık vardır. Kendisi, ihram giyer, merkebe biner, kılıcını boynunda taşır. O, bu beldeye de hicret edecektir!”dedi.

Oradan ayrılıb kavmim olan Hudre Oğulları’nın yanına geldim. Ben, o zaman Yuşa’dan işittiğim söze hayret edib durdum. Yuşa’nın bu sözünü bütün Yesrib Yahudilerinin de söylediklerini gördüm!”

Yine babam Mâlik bin Sinan demişti ki:

      “-Beni Kurayzaların yanına gittiğimde, onları, toplanıb Resûlullâh (s.a.v) hakkında konuşurlarken buldum!”

Zebir bin Bata:

      “-Kırmızı bir yıldız doğmuş bulunuyor ki, O, yıldız ise; ancak bir peyğamber’in çıkışında ve gelişinde doğar. Ahmed ismindeki Peyğamber-den başka gelecek peyğamber kalmamıştır. Onun hicret edeceği yer de burası olacaktır!”demişti.

Ebû Said el-Hudri, sözlerine devamla:

      “-Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye gelince babamın bu sözlerini kendi-sine haber verdim!” 9

Ebû Said el-Hudri (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v) şunları anlattı:

      “-Hz.Mûsâ (a.s), Allâh’a, Yâ Rabbi! Bana sana nasıl zikredeceğimi ve nasıl dua edeceğimi öğret!”dedi.

Cenâb-ı Allâh:

      “-La İlâhe İllallâh de!”buyurdu.

Mûsâ (a.s):.

      “-Yâ Rabbi! Bunu bütün kulların söylüyorlar!”deyince

Yüce Allâh tekrar:

      “-Lâ İlâhe İllallâh de!” buyurdu.

Mûsâ (a.s):

      “-Ben sadece bana mahsus olacak bir şey istiyorum!”dedi.

Yüce Allâh:

      “-Ey Mûsâ! Eğer, terazinin bu kefesine yedi kat gökle yedi kat yer, öbür kefesine de, La İlâhe İllallâh konsa, La İlâhe İllallâh ağır basar!” buyurdular. 10

Yezîd bin Hayyan anlatıyor:

Ebu Said el-Hudri (r.a) den:

Resûlullâh (s.a.v), şöyle buyurdular:

“-Allâh, Kıyamet Günü, Adem (a.s)’e:

      “-Ey Adem!”diyecek.

Adem (a.s):

      “-Buyur Yarabbi!”diye karşılık verince,

Yüce Allâh kendisine:

      “-Sana, zürriyetinden cehennemlikleri ayırmanı emrediyor diye nida eder!”

Adem (a.s):

      “-Yarabbi cehennemlikler de kim dir?” diye soracak

Yüce Allâh:

      “-Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu!”diyecek.

İşte o gün, hamile kadınlar çocuğunu düşürecek, çocuklar ihtiyarla-yacak. İnsanları sarhoş bir vaziyette göreceksin. Oysa onlar sarhoş değil-dirler. Fakat Allâh’ın azabı bundan da şiddetlidir!”

Bu sözler karşısında Ashab-ı Kiram renkten renge girmişti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ye’cüc Me’cüc’den dokuz yüz doksan dokuz, sizden de bir kişi cehenneme gidecektir. Siz o gün cehennemlikler arasında beyaz öküzün böğründeki, yahut siyah öküzün yan tarafındaki bir benek gibi olacaksı-nız. Ben, sizin cennete gidenlerin dörtte birini teşkil etmenizi temenni ederim!”buyurdular.

Biz tekbir getirdik. Sonra.

      “-Üçte birini!”

Yine tekbir getirdik.

Daha sonra da:

      “-Cennet ehlinin yarısı olmanızı temenni ederim!” buyurdu.

Biz yine tekbir getirdik!” 11

Ebû Harun anlatıyor:

“-Ebû Said (r.a)’in yanına geldiğimiz zaman bize:

“-Hoş geldiniz! Ey Resûlullâh’ın tavsiye ettiği kimseler!

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hak size uyacak, yeryüzünün çeşitli yerlerinden insanlar gelecek. Dini esaslarını öğrenmek isteyecekler. Size geldikleri zaman onlara güzel şeyler tavsiye ediniz!”buyurdu derdi.

Ebû Harun’dan:

“-Ebû Said el-Hudri (r.a):

Allâh’ın Resulü:

      “-Doğudan size Allâh’ın dinini öğrenmek için bir takım insanlar gelecek. Geldikleri zaman onlara iyi şeyler tavsiye edin, buyurdu!”dedi.

Ebû Said el-Hudri (r.a) bizi gördüğü zaman:

      “-Hoş geldiniz! Allâh’ın Resulünün tavsiye ettiği kimseler!”demişti.

Tirmizi de ise şu şekilde bir ilave vardır:

      “-Onlara Allâh’ın size öğrettiklerini öğretin!”

Bir başka rivayette ise:

      “-Yeryüzünün dört bir yanından sizden dini bilgiler öğrenmek için insanlar gelecektir. Size geldikleri zaman onların rahatını temin edin. Onlara güzel davranın ve iyi şeyler öğretin!”denilmektedir.

İbn-i Asikirde de şöyle bir ilave vardır:

      “-Onlara dini öğretin hoş geldiniz, hoş geldiniz buyurun!”deyin.

Ebû Said el-Hudri (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın bahsettiği bu kimselere geldiklerinde şöyle derdi:

      “-Hoş geldiniz! Ey Resûlullâh’ın tavsiye ettiği kimseler! Resûlullâh bize, sizlere meclisimizde yer vermemizi ve hadis öğretmemizi emretti. Çünkü siz bizim haleflerimiz bizden sonraki muhaddisler olacaksınız!”

Ebû Said el-Hudri (r.a) kendisine gelen birine şöyle derdi:

      “-Bir şeyi anlayamadığın zaman sor, çünkü yanımdan sorduğun şeyi anlamış olarak kalkman, anlayamadan kalkıp gitmenden daha iyidir!” 12

Ebû Said el-Hudri (r.a) anlatıyor:

“-Çok büyük bir darlığa düştük, çocuklarım bana Resûlullâh (s.a.v)’e gidib bir şeyler istememi söyledi. Kalktım Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna geldim. Huzuruna varınca ilk duyduğum sözleri:

      “-Kimin gözü tok olursa, Allâh onu zengin kılar. Kim iffetli olursa, Allâh mükafatını verir. Kim de, bizden bir şey isterse, eğer bulabilirsek esirgemeyiz!”oldu.

Bunun üzerine hiçbir şey istemedim ve geriye döndüm. Çok geçme-den durumumuz düzeldi!”

Bir başka rivayette Ebû Said el-Hudri (r.a), şöyle naklediyor:

“-Açlık sebebiyle karnıma taş bağladığım bir sabah hanımım bana:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’e git de bir şeyler iste. Filan gidib istemiş, O da vermiş sana da verir!”dedi.

Resûlullâh’in huzuruna geldim. O etrafındakilere şöyle diyordu:

      “-Kim ifeetli kalırsa, Allâh’da onu korur. Kimin gözü tok olursa, Allâh, onu zengin kılar. Bizden bir şey isteyene veririz. Yardım ederiz. Bizden bir şey istemeyen, bizim yanımızda isteyenden daha iyidir!”

Bunun üzerine, hiçbir şey istemeden geri döndüm. Sonraları, Allâh, bize çokça rızık verdi. Öyle ki Ensâr arasında bizden daha fazla malı olan birisini tanımıyorum!” 13

Hanzala bin Ebû Süfyan hocalarından naklederek anlatıyor.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın ashabından gençler arasında dini Ebû Said el- Hudri’den daha iyi anlayan kimse yoktu!” 14

Ebû Said el-Hudri (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v) Huneyn ğanimetini halka dağıttığı sıralarda Beni Temimler den Zülhuveysıra gelib Resûlullâh’ın başucuna dikilmişti.

      “-Yâ Muhammed! Ben bu gün yaptığın şeyi gördüm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet nasıl gördün?”diye sordu.

Zülhuveysıra şöyle dedi:

      “-Senin, adalet yapmadığını gördüm. Adalet yap yâ Resûlallâh!”

Resûlullâh (s.a.v) kızdı.

      “-Yazıklar olsun sana ben adalet yapmazsam kim adalet yapar? Ben, adalet yapmış olmasa idim, umduğuma eremezdim. Sen de bana tabi olduğun için ziyan etmiş eli boşa çıkmış gitmiştin!” buyurdu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Resûlullâh! İzin ver onun boynunu vurayım?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Hayır bırak onu! Onun bir takım taraftarları olacaktır ki dinde derinleşecekler her hangi biriniz onların namazı yanında kendi namazını onların oruçları yanında kendi orucunu küçümseyecek! Onlar Kûr’ân’da okuyacaklar. Fakat okudukları Kûr’ân köprücük kemiklerini ileri geçeme-yecek! Onlar, okun yaydan çıktığı gibi, dinden, İslam’dan fırlayıp çıka-caklar! Öyle ki, çıkan okun demirine bakılır, onda hiçbir şey hiçbir iz bulunmaz! Sonra okun yaya giriş yerine bakılır orada da bir şey bulun-maz. Sonra okun ağaç kısmına bakılır orada da bir şey bulunmaz! Sonra okun yelesine bakılır orada da bir şey bulunmaz.

Halbuki ok, atılanın bağrını delip geçmiş fakat oka bir şey bulaşma-mıştır. Onlar Müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklardır. Bir adam görürsün ki onun iki elinden birisi kadın memesine, yahut, gidib gelen büyük bir et parçasına benzer!”buyurdu.

Ebû Said el-Hudri (r.a):

      “-Ben bunu, Resûlullâh (s.a.v)’den işittiğime şehâdet ederim. Yine şehâdet ederim ki, Ali bin Ebû Tâlib, onlarla çarpışmıştır. Ben onun yan-ında idim. Bu adamın aranmasını emir etmişti. Adam bulunub getirildi. Ona baktım kendisi, Resûlullâh’ın târif buyurduğu üzere idi!” demiştir. 15

Ebû Said el-Hudri (r.a)’dan:

“-Bir ğrub muhacirle birlikte oturuyordum. Kalabalıktan yüzlerimiz tam olarak görünmüyordu. Birisi de Kûr’ân okuyordu. Biz, Kûr’ân dinler-ken, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bana ümmetimden bir ğrubla beraber bulunmamı emreden Allah’a hamd olsun!”buyurdular.

Biraz sonra cemaât seyrek oturunca Mübarek yüzleri meydana çıktı. Resûlullâh (s.a.v), bunlar arasında sadece beni tanımamıştı.

      “-Ey fakir muhacirler sizi müjdelerim kıyamet günü yüzünüzde bir nur olacaktır. Ve siz, cennete zenginlerden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, beş yüz yıl demektir!” buyurdular. 16

Ebû Said el-Hudri (r.a), dan:

“-Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-Allâh’ın rızasını kazanmaya vesile olan amelleri çok çok yapınız!”

      “-Bu ameller hangileridir?”diye sordular.

      “-Allâh-u ekber, La ilahe illallâh, Sübhanellâh, el-Hamdülillâh, la havle vela kuvvete billâh! Sözlerini söylemektir!”cevabını verdi. 17

Ebû Said el-Hudri (r.a)’dan:

      “-Bizler savaşırken Resûlullâh (s.a.v)’ın hadislerini öğrensinler, biz savaştan dönünce de bize nakletsinler diye bir veya iki kişiyi onun yanına bırakırdık. Böylece bizler de, Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu! Diyerek o hadisleri naklederdik!” 18

Ebû Said el-Hudri (r.a) dan:

“-Kurt bir koyuna saldırarak onu yakaladı. Çoban koşub koyunu kurdun elinden aldı. Bunun üzerine kurt kuyruğu üzerine oturarak:

      “-Allâh’ın bana gönderdiği rızkımı elimden almaya Allâh’dan kork-muyor musun?!”dedi.

Çoban:

      “-Hayret, kurt insan gibi konuşuyor!”dedi.

Kurt:

      “-Ben sana bundan daha ilgincini haber vereyim mi? Muhammed Yesrib’de (Medine’de) gelib geçmiş olanlardan haber veriyor!”dedi.

Çoban hemen sürüsünü önüne katarak Medine’ye vardı. Sürüyü bir kenara bıraktı. Sonra Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek durumu anlattı.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Toplantı var!”diye nida ettirdi. Sonra kendisi de dışarı çıkarak,

Çoban’a:

      “-Olanları anlat!”buyurdu.

Çoban olanları cemaata anlattı.

Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Doğru söylemiş Muhammed’i kuvvet ve iradesi ile yaşatan Allâh’a yemin ederim ki yırtıcı hayvanlar, kırbacın bir ucu ve ayakkabının kayışı insanlar gibi konuşmadıkça uyluklar sahibine kendisinden sonra olacak-ları haber vermedikçe kıyamet kopmayacaktır!”buyurdu. 19

Ebû Said el-Hudri (r.a) dan:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e bir adam gelerek:

      “-Kardeşim ishal oldu ne yapayım?” diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bal şerbeti içir!”buyurdular.

Adam gitti. Kardeşine bal şerbeti içirdi ve geri gelerek:

      “-Ey Allâh’ın Resulü! Ona bal şerbeti içirdim ama, bu onun ishalini arttırmaktan başka bir işe yaramadı?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v) adama:

      “-Git ve ona bal şerbeti içir!”buyurdu.

Adam tekrar gitti. Rasulullah (s.a.v)’ın dediğini yaptı ve tekrar geri gelerek:

      “-Ey Allâh’ın Resulü bal yine ishalini arttırdı!”dedi.

Bu defa Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh kelâmında yalan yoktur kusur kardeşinin karnında git ve ona bal şerbeti içir!” buyurdu.

Adam bu defa da bal şerbeti içirince kardeşi iyi oldu. 20

Ebû Said el-Hudri (r.a)’den:

Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Kıyamet Günü, Allâh nezdinde hangi kulların dereceleri daha yüksektir?”diye soruldu.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Allâh’ı çok zikredenler!”buyurdu.

Ben:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Allâh yolunda cihad edenlerden de mi?” diye sordum.

      “-Allâh yolunda cihad edenler kılıçları kırılıp kanlarını dökmedikçe müşrik ve kafirlere kılıç’da sallasalar, Allâh’ı çok zikredenler yine de onlardan üstündürler!”buyurdu. 21

Abdurrahman bin Avf (r.a)’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın Ashâbı’ndan dört beş kişi Resûlullâh (s.a.v)’-den yahut da kapısından ayrılmazlardı.

Ebû Said el-Hudri (r.a)’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın bir ihtiyacı olur yahut da bizi bir yere gönde-rir diye nöbet tutardık. Allâh rızası için hizmet etmek isteyenler ve nöbet-leşe duranlar toplanmıştık. Resûlullâh (s.a.v) dışarı çıktı biz o sıralar da Deccal’den bahsediyorduk.

      “-Bu boş konuşmanız nedir? Ben sizi boş konuşmaktan men etme-miş miydim?”buyurdular. 22

Ebû Said el-Hudri (r.a) dan:

“-Bizden biri ölüm döşeğinde iken, Medine’ye Resûlullâh (s.a.v)’e gelip haber verirdik. Resûlullâh (s.a.v)’de gelir ona dua eder ve sonra da yanındakilerle beraber geri dönerdi. Bazen de defnedilinceye kadar orada beklerdi. Fakat bu olay Resûlullâh (s.a.v)’ın çok vaktini alırdı. Biz, bunun Resûlullâh (s.a.v)’e zor gelmesinden korkup kendi aramızda toplandık ve hal tarzı aradık. Bir kısmımız.

      “-Bizden biri ruhunu teslim etmeden Resûlullâh (s.a.v)’e haber ver-meyelim. Ancak öldükten sonra haber verelim. Böylece Resûlullâh (s.a.v) hem çok beklememiş olur, hem de zahmet çekmez!”dedi.

Bu görüş kabul edildi ve daha sonraları bu şekilde hareket edildi. Bizden biri ölünce de, Resûlullâh (s.a.v)’e haber veriyorduk. O da gelip namazını kılıyor affı için dua ediyordu. Bazen cenaze namazını kıldıktan sonra hemen gidiyor, bazen de defnedilinceye kadar bekliyordu.

Biz bu fikri kabul edib o şekilde hareket ettik.

Muhammed bin Ömer diyor ki:

      “-Bunun için oraya Musalla; yani cenaze namazı kılınan yer dendi. Çünkü bütün cenazeler oraya götürülüyordu. Sonraları ise cenazeleri oraya götürüb namazını orada kılmak devam eden bir adet haline geldi!” 23

Ebû Said el-Hudri (r.a) karşılaştığı bir meselede Resûlullâh (s.a.v)’e sormadan hareket etmezdi. Bir defasında Resûlullâh (s.a.v) onları bir vazife için göndermişti. Arab yurdlarından birine misafir olmak istediler ise de onlar kabul etmediler. Fakat biraz sonra Arab kabilesinin reislerini bir akreb soktu. Ne yaptılarsa çaresini bulamadılar. Sahabiler geldiler ve bununla ilgili bir şey bilip bilmediklerini sordular.

Ebû Said el-Hudri (r.a):

      “-Ben biliyorum!”dedi.

      “-Ancak bizi misafir etmeniz için size baş vurduğumuz halde kabul etmediniz. Karşılığında bir şey vermezseniz okumam!”

Arablar kabul ettiler. Hep birlikte reisin yanına gittiler. Ebû Said el-Hudri (r.a) yedi defa fatihayı okudu. Biraz sonra reisleri eski sıhhatine kavuştu. Bedeviler buna karşılık sahabelere bir sürü koyun verdiler. Onlar bunu aralarında paylaşmak istedilerse de Ebû Said el-Hudri (r.a):

      “-Hayır. Resûlullâh (s.a.v)’e sormadan bunu yapamayız. Hadiseyi Resûlullâh (s.a.v)’e anlatırız, koyunları da kendilerine arz ederiz. Neyi uygun görürlerse öyle hareket ederiz!”dedi.

Hepsi bunu kabul ettiler. Medine’ye döndüklerinde Ebû Said (r.a) olayı Resûlullâh (s.a.v)’e nakletti.

Resûlullâh (s.a.v)’de sürüyü paylaşmalarında bir mahzurun bulun-madığını söyledi. 24

Ebû Said el-Hudri (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in vefatından sonra, tefsir hadis ve fıkıh gibi sürekli İslâmi ilimlerle meşğul olub talebeler yetiştirdi. Resûlullâh (s.a.v)’ın terbiyesi altında büyüyen genç sahabelerin en fakihi olarak bilinen Ebû Said el-Hudri (r.a) “İmam” veya “Medine müftüsü” lakablarıyla anılmış, pek çok ictihadı ve fetvası kaynaklarda yer almıştır. Rivâyet ettiği 1170 hadisle, 1000’den fazla hadis rivâyet eden “muksirun” denen yedi sahabi arasında girmiştir.

Resûlullâh (s.a.v)’ın hadislerinin yazılmasıyla ilgili en yayğın ve en sahih rivâyetler Ebû Said el-Hudri (r.a)’den nakledilmiştir. Kendisinden hadis öğrenenlerden bazıları ezberledikleri hadisleri yazmak isteyince buna izin vermemiş, hadislerin Kûr’ân haline getirlmemesini söyleyerek onları ezberlemelerini tavsiye etmiştir.

Ebû Said el-Hudri (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’den başka Hz.Ebû Bekr ve Ömer (r.a) gibi önde gelen sahabilerden hadis rivâyet etmiş, kendisinden de Abdullah İbn-i Ömer, Câbir bin Abdullah, Enes bin Mâlik gibi sahabi-ler, oğulları Âmir ve Abdurrahman, Hanımı Zeyneb bint-i Kâ’b bin Ucre ile Ebû Seleme bin Abdurrahman, İbn-i Ömer’in âzadlısı Nâfi’, Said bin Müseyyeb, Atâ bin Yesâr, Said bin Cübeyr ve Hasan-ı Basri gibi tanınmış tâbiiler rivâyette bulunmuşlardır.

Ebû Said el-Hudri (r.a) talebelerini:

      “-Merhaba Resûlullâh’ın bize vasiyet ettiği kimseler!”diye karşılar,

Resûlullâh (s.a.v)’ın; İslâmiyeti öğrenmek üzere, dünyanın dört bir yanından insanların geleceğini haber verdiğini ve ashaba onlara iyi dav-ranmalarını tavsiye ettiğini söylerdi. 25

Ebû Said el Hudri (r.a) hak bildiği bir şeyi söylemekten insanlardan korkmaz, doğru bildiği bir meseleyi tatbik etmekte muhalefet edilmesin-den çekinmezdi. Ebû Said, hakperest bir sahabi idi. Resûlullâh (s.a.v)’den hakkı korumak ve savunmak hususunda duymuş olduğu bir hadisi şerifi hemen her yerde rivayet ederdi. Bu rivayetleri esnasında hak ve hakikate hizmet etmekte kusur ederim, korkusu ile endişe edip ağlardı.

Rivayet etmiş olduğu, herkes tarafından bilinen bir hadis-i şerif’ de :

      “-Sizden biri bir münker görürse, onu eli ile düzeltebiliyorsa düzelt-sin. Eli ile düzeltemezse diliyle düzeltsin. Diliyle’de düzeltemiyorsa ona kalbi ile buğzetsin. Bu da imanın en zayıfıdır!”hadisidir.

Ebû Said el-Hudri (r.a), doğru bildiği ve doğru olan bir husus da muhalefetten perva etmeyerek yerine göre doğruyu doğru söylerdi. Cesur, sabırlı fedakar bir sahabi idi. Kendisi Şam’da bulunurken Muaviye bin Ebû Süfyan’ın beğenmediği tavırlarını tenkid etmiş, Resûlullâh (s.a.v)’ın doğruyu bilenin onu söylemekten geri durmaması hususundaki buyruğu üzerine bu uyarıyı ona yaptığını belirtmiştir.

Yine Şam’da bulunduğu sıralarda, bir bayram gününde Muaviye bin Hakem’in bayram namazı hutbesini bayram namazından önceye almasına şiddetle karşı çıkmış, bunun Resûlullâh (s.a.v)’ın doğruyu sünnetine hiç uymadığını hatırlatmıştı.

Ebû Said el-Hudri (r.a)’ın kendisinden öğüt isteyen birine şunları söylediği rivâyet edilir:

      “-Allâh’dan kork, çünkü her işin başı Allâh korkusudur. Cihada sarıl. Çünkü cihad, İslâm’ın ruhbaniyeti, dünya zevk ve lezzetlerine kapıl-mama hissidir. Yüce Allâh’ı zikretmeye ve Kûr’ân-ı Kerim’i okumaya devam et ki, seni gökte Melekler, yerde insanlar arasında yaşatacak olan budur. Doğruyu söyle bunun dışında da sükûtu tercih et. Bunları yaparsan şeytanı yenersin!” 26

Ebû Said el-Hudri (r.a), her türlü külfetten azede temiz ve sade bir hayat sürmeyi severdi. Yoksullara, öksüzlere daima yardım eder, onları himayesine alarak doyurur giydirir eğitir ve terbiye ederdi.

Ebû Said el-Hudri (r.a) Resûlullâh’ın vefatından sonra Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, Hz.Osman (r.a) devirlerinde bütün gücüyle İslâmi hizmetlerine ve ilmi tedrisatına devam etti. Hz.Ali devrinde her türlü fitne ve fesad’dan kaçınmak için, azami ğayret sarf etti. Yalnız Hicri 36. Miladi 656-657 yıllarında haricilere karşı Nehrevan’da yapılan savaşa, Resûlullâh’ın bir hadis-i şerifi üzerine iştirak etti. Hz.Ali devrindeki Nehrevan Savaşı’ndan sonra, Ebû Said el-Hudri (r.a) ölene kadar Medine’de yaşamına devam ettirmiş, ve ölene kadar da hizmete devam etmiştır.

Hz.Ali (r.a)’in şehâdetinden bir zaman sonra, hilafet yerini, saltanata bıraktı. Kendisi o tarihlerde üzerine bir vecibe olan hakkı ve sabrı tavsiye görevi için arada sırada Şam’a gider gelir idarecilere gereken nasihalarda bulunurdu. Ancak İslâm tarihinde yüzkarası bir katliam tablosu olan Hicri 63. Miladi 683 yılının sıcak Ağustos ayında meydana gelen Medine’nin yakılıb yıkılıb talan edilmesi olayı “Harre Vak’ası’nda” Allâh o günleri bir daha âlemi İslâma yaşatmasın!

Medine halkı, Yezid bin Muaviye’ye isyan ettiği zaman, Ebû Said el-Hudri (r.a) epeyce yaşlanmış, Medine halkının yanında idi. Üzerlerine gelen Şam askerlerine karşı kendilerini savunmak için canla başla savaşı-yordu. Bir aralık Ebû Said el Hudri (r.a), şöyle bir maziyi Resûlullâh’ın günlerindeki Medine’yi düşünmeye başladı. Bu düşünceleri içinde iken birden elinden silahını bıraktı, ve bir kenara çekildi.

Onun bu halini gören bir Şam askeri üzerine hucüm etti. Fakat, Ebû Said el-Hudri askerin yüzüne karşı:

      “-Sen, beni öldürmek için elini uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam!?”dedi.

Şam’lı Asker ona:

      “-Neden miş o?”diye sorunca:

      “-Ben Rabbü’l-Âlemin olan Allâh’dan korkarım!”deyip, Â’raf sûre-si’nin bir âyeti kerimesini okudu.

Bunu gören Şam’lı askerin kılıcı ğayri ihtiyari olarak elinden yere doğru eğildi ve Ebû Said (r.a)’i esir alarak Emir İbn’i Dalce’nin huzuruna getirdi. Burada Yezid bin Muaviye’ye biat etmesi istendi. O da kerhende olsa Yezid bin Muaviye’ye biat etti.

Bu durumu öğrenen Abdullah İbn-i Ömer, onu arayıb buldu ve niçin böyle yaptığını sordu.

O da, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Gündüzünü veya gecesini emirsiz geçirmemek mümkün ise emire itaat etmelidir!”mealindeki hadisi şeriflerinden böyle anladığını bildirdi

Bundan yıllarca önce ümmetin arasında ihtilafların baş gösterdiği ilk günlerde dahi, Ebû Said el-Hudri (r.a) ve onun gibi olan arkadaşları tefri-kalardan uzak durmuştular. Kendisine ve sahabi olan arkadaşlarına:

      “-Neden bu savaşlara katılmıyor geri duruyorsunuz!”diyenlere:

      “-Ben de la ilahe illallâh diyen bir adamla savaşmam!”dedi.

Bunu üzerine bir adam, onlara:

“-Yüce Allâh Kûr’ân-ı Kerim’de:

      “-Fitne yer yüzünden kalkıncaya ve din Allâh’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın!” buyurmuyor mu?”diye sordu.

Onlar şöyle cevab verdiler

      “-Biz, fitne yer yüzünden kalkıncaya kadar, din, Allâh’ın oluncaya kadar vaktinde savaştık!” 27

El-İsabe de ise şöyle anlatılır.

Ebû Said el-Hudri (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’den çok hadis rivayet etti. Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Zeyd bin Sabir ve kimilerinden rivayet etti. Sahâbelerden şu kişiler kendisinden hadis-i şerif rivayet ettiler. Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Cabir bin Abdullah, Mahmud bin Lebid, Ebû Ümâme İbn-i Sehl, Ebû Tufeyl.

Tabiin büyüklerinden şunlar rivayet etti. Said bin Müseyyeb, Ebû Osman en-Nehdi, Târık bin Şihâb, Ubeyd bin Umeyr. Onlardan sonra şunlar rivayet etti. Atâ, İyad bin Abdullah bin Ebû Serh, Bişr ibn-i Said, Mücahid, Ebû el-Mütevekkil en-Naci, Ebû Nadre, Ma’bed bin Şirin, Abdullah bin Muhayriz ve kimileri.

Çok hadis rivayet etmiştir. Hanzale bin Ebû Süfyan şeyhlerinden naklederek dedi:

      “-Sahâbe gençleri arasında fıkhı en çok bilen kişiydi!”

Hatib dedi:

      “-Sâhabenin en sekin kimselerindendi. Bir çok hadis ezberlemiştir!”

Heysem bin Küleyb, Müsnedinde, Abdulmüheymin bin Abbas bin Sehl bin Sa’d tarikiyle babası, dedesinden rivayet ederek dedi ki:

      “-Ben, Ebû Zer, Ubade bin es-Samit, Muhammed bin Mesleme, Ebû Said el-Hudri ve sadis (altıncı) kişi Resûlullâh (s.a.v)’e hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayacağımıza dair biat ettik. Sadis (altıncı kişi) bunun üzerine bu biatı geri almak istedi. O da onun biatını geri verdi!”

İbn-i Sa’d, Hanzale bin Süfyan el-Cumahi târikiyle hocalarından rivayet edib şöyle dedi:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın ashâbının gençleri arasında, Ebû Said el-Hudri’den daha fakih kimse yoktu!”

Yezid bin Abdullah bin eş-Şihhir tarikiyle rivayet ederek dedi ki:

“-Harre Savaşı günü Ebû Said çıktı, bir mağaraya girdi. Yanına bir Şamlı (askeri) girdi, ona:

      “-Çık dışarı!”dedi.

      “-Çıkmam! Eğer buraya girersen, seni öldürürüm!”dedi.

Dinlemedi, içeriye girdi.

Bunun üzerine Ebû Said kılıcını çekti ve:

      “-Günahı başına!”dedi.

Adam:

      “-Sen Ebû Said el-Hudri misin?”diye sordu, o da:

      “-Evet!”dedi.

Bunun üzerine adam:

      “-Ne olur benim için Allâh’dan mağfiret dile!”dedi.

Said Mansûr dedi:

“-Bize Halef bin Halife, Alâ bin el-Müseyyeb, babası, Ebû Said’den nakletti. Ona biz dedik dedik ki:

      “-Ne mutlu sana, Resûlullâh’ı gördün hem de sohbetinde bulundun!”

Ebû Said el-Hudri (r.a) şu cevabı verdi:

      “-Ondan sonra neler (çektiğimizi) yaptığımızı bilmiyorsun ki!” 28

Ebû Said el-Hudri (r.a)’in Zeyneb bint-i Kâ’b, bin Ucre ile Ümmü Abd bint-i Abdurrahman adlarında (adları bilinen) iki tane hanımı vardı. Bu hanımlarından Said, Hamza (Hazma), ve Abdurrahman adlarında üç erkek çocukları olmuştu. Bu çocuklarından Hamza (Hazma) ile Said, babalarından duymuş oldukları hadis-i şerifleri nakletmişlerdir.

Ebû Said el-Hudri (r.a), “Harre Vakası” olayından çok etkilenmişti Medine’nin yakılıp yıkılması hatta kendisine ait medresesi olan evin dahi özellikle seçilib aynı şekilde yağmalanarak yıkılması Resûlullâh (s.a.v)’ın bir çok Sahâbelerine ve Tabiinlere reva görülen esir muamelesi, onların evladlarının hunharca öldürülmesi, mana âleminde Resûlullâh (s.a.v)’ı, o tarihlerde yaşayan ashabını, ve Ümmetini oldukça üzmüş adeta yıkmıştı.

Ebû Said el-Hudri (r.a) bu zülme daha fazla dayanamadı. Aynı yılın sonlarına doğru seksen küsur yaşlarında iken Hicri 74. Miladi 693-94 yıllarında (Bazı siyer yazarları değişik rakamlar da vermektedirler)

Medine’de vefatından kısa bir süre önce oğlu Abdurrahman’ı yanına alarak Cennetü’l- Baki’a götürdü. Öldüğü zaman gömülmeyi istediği en uzak bir köşeyi gösterdi. Üzerine türbe falan yapılmamasını vasiyet etti. Bu vasiyetini özellikle şunun için yaptığını sanıyoruz:

O günlerde Emeviler, bu gibi insanları, hayatta oldukları günlerde halka karşı onları sever görünürler, kendi görüşlerinde olursa onları dinler ve itaat ederlerdi. İnsanlara da onları çok sevib itaat etmelerini şiddetle emrederlerdi. Fakat, bunun tam tersi olurda saltanatları aleyhinde olursa; sadece insanlara iyi görünmek için onları sever görünürler, fakat, onları asla dinleyib itaat etmezlerdi.

Kendi saltanatları görüş ve doğrultusunda fetva verib onlara yandaş olub desteklerler ise ne âla! Bunun tersi olur da Emevi Saltanatına veya Emevi Sultanları’nın zalimane uyğulamalarına karşı bir düşünce veya bir davranış içinde ise; devleti âliye’nin selâmeti gerekçesiyle gerekirse bir kişi için bir şehiri, burası Resûlullâh (s.a.v)’ın beldesi Medine dahi olsa, meşru bir fetvayla meşru bir bahaneyle durumdan vazife çıkararak en ağır şekilde cezalandırıb zülum yapmaktan kaçınmazlardı. Hârre Vak’ası gibi:

Bununla beraber: bu gibi insanlar öldüklerinde her ne olursa olsun, halkın nazarında iktidarlarının inanca ne kadar sayğılı olduğunu göster-mek için, onların ölülerine sahib çıkarlardı. Halka karşı iyi görünmek için onların kabirlerinin üzerine en güzel türbeleri yaptırır, daha sonra çok etkili anma günleri veya geceleri adı altında merasimler yaptırırlardı! 29

Ebû Said el-Hudri (r.a) şöyle vasiyet etmiştir:

      “-Oğlum Abdurrahman! Ben ölürsem, beni Cennetü’l-Baki’nin sana gösterdiğim en uzak yerine defn ediniz! Üzerine asla türbe yaptırmayınız! Arkamdan matem yas tutmayınız!”

Daha sonraları seksen küsür yaşlarında hakkın rahmetine kavuşarak, Medine’de Cennetü’l-Baki Kabristanlığı’na oğlu Abdurrahman’a vasiyet ettiği yere en uzak köşeye islâmi ûsullerde defnedildi.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-66 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-75 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-177 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-233 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-233 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-266 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-269 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1116-1117 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-355 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1642 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1385 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1552 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-845 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1611 
15- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-504-505 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1553 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1644 
18- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1535 
19- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2003 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1353 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1624 
22- M.Yususf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1297 
23- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-926 
24- Tirmizi Tıp bölümü-20-Hadis No-2063 
25- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-233 
26- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-233-234 
27- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-996 
28- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-2-348-No-3198 
29- Hazırlayan.