Ebû Mihcen Es-sekafi

Ebû Mihcen es-Sekafi (r.a), Tâif doğumludur. Ancak, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemektedir. Onun sakıf kabilesinden olmasın’ dan dolayı’da, Resûlullâh (s.a.v)’ın son zamanlarında İslâm dinini kabul ettiğini tahmin etmekteyiz.

Ebû Mihcen Es-sekafi

Ebû Mihcen Es-sekafi
أبُــو مِــحْــجـَـنُ اْلــثَّــقَــفـِـي


 Baba Adı    :    Habib bin Amr Sekafi Kabilesindendir.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok. Tâif doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Azerbaycan veya Cürcan taraflarında vefat etti denilir. Vefat tarihi ise belli değildir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Bilgi yok.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    İran, Azerbaycan, Cürcan’ın fethleri.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Bilgi yok.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Bilgi yok.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    (Abdullah) (Amr) (Malik) bin Habib bin Amr bin Umeyr bin Avf bin Ukdet bin Ğiyere bin Avf bin Sakıf es-Sekafi. Sakıf Kabilesinden dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Mihcen es-Sakafi.
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.



Ebû Mihcen Es-sekafi Hayatı

Ebû Mihcen es-Sekafi (r.a), Tâif doğumludur. Ancak, hangi tarihte doğduğu, kesin olarak bilinmemektedir. Onun sakıf kabilesinden olmasın’ dan dolayı’da, Resûlullâh (s.a.v)’ın son zamanlarında İslâm dinini kabul ettiğini tahmin etmekteyiz. Bazı eserlerde onun Hicretin dokuzuncu yılı Ramazan ayında Medine’ye gelerek Resûlullâh (s.a.v)’e iman ettiğini kaydetmektedirler. Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Asıl isminin ihtilaflı oluşundan, Neseb ve soyu için şöyle denir: (Abdullah) (Amr) (Mâlik) bin Hâbib bin Amr bin Umeyr bin Avf bin Ukdet bin Ğiyere bin Avf bin Sakıf es-Sekafi’dir.

Ebû Mihcen çok şecaatli cesur bir yapıya sahib idi bu meziyeti cahiliyedede böyleydi. İslâm ile müşerref olduktan sonra onun cesaretinin daha da arttığını görüyoruz. Resûlullâh (s.a.v), Hicri 8. Miladi 630 yılında Tâif şehrini kuşattığında kuşatma boyunca Tâif kalesi üzerinde bekleyerek Müslümanları sürekli rahatsız etti. Bu sırada attığı bir ok ile Hz.Ebû Bekr (r.a)’in oğlu Abdullah bin Ebû Bekr’i ağır yaraladı Abdullah aldığı bu ok yarasıyla Medine’ye geri döndü.

Hz.Ebû Bekr, oğlu Abdullâh’ın yarasından çıkardığı ok’u yanında sakladı. Abdullâh’ın yarası, gün gittikçe azdı ve hiç iyileşmedi. Hz.Ebû Bekr, halife olduğu sırada, hicretin onbirinci yılın Şevval ayında oğlu, Abdullâh’ın yarası deşilerek, ölümüne sebep oldu. O zaman, Ebû Mıhcen, Hz.Ebû Bekr’in yanına gelmişti. Hz.Ebû Bekr, yanında bulundurduğu uzun ok demirini çıkarıp ona gösterdi:

      “-Yâ Ebû Michen! Bunu, tanıdın mı?”diye sordu.

Ebû Michen:

      “-Nasıl tanımam? Onun okunu, ben yaptım. Kirişini de ben sardım ve atıp oğlunu onunla ben vurdum! Allâh’a şükürler olsun ki: benim elimle ona şehidlik ikram etti de onun eli ile bana bir ikramda bulunmadı! Yani, o zaman, beni müşrik olarak öldürtmedi!” dedi.

Diğer rivâyete göre:

“-Sakifler heyeti Hz.Ebû Bekr’in yanına geldikleri zaman, Hz.Ebû Bekr, yanında bulundurduğu oku çıkarıp onlara:

      “-Bu oku, içinizden tanıyan var mı?”diye sordu.

Beni Aclanların kardeşi Said bin Ubeyd:

      “-Bu oku, ben yontup yaptım. Kirişini ben bağladım ve attım!” dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-İşte o ok, Ebû Bekr’in oğlunu öldürmüştür! Hamd olsun, Allâh’a ki, senin elinle ona şehidlik ikram etti de, onun eli ile sana ikramda bulunmadı. Yani, seni müşrik olarak seni ona öldürtmedi. Onun rahmeti ve ikramı, ikinizi’de kuşattı!”dedi Abdullah’ın cenaze namazını babası öğleden sonra kıldırmıştı. Onu kabrine, Hz.Ömer ile Talha ve kardeşi Abdurrahman bin Ebi Bekr indirmiştir!” 1

Ebû Mihcen es-Sekafi İyi bir Şair olduğu gibi ve içki müptelasıydı. Müslüman olmadan önceki içki alışkanlığını İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da devam ettirdiği için halife Hz.Ömer tarafından defalarca ona içki içtiğinden dolayı içki haddi cezası olarak dayak attırılırdı, Biraz fazla kaçırınca’da hapsedilir veya zincire vurulurdu. İçkiyi bırakamaması ve bir rivâyete göre; Ensâr’dan Şemûs adında bir kadına sarhoşluk halinde göz koyup sözlü bir saldırı da bulunduğu için bir adaya sürgüne gönderildi. Ancak, sürgüne gönderilirken yolda muhafızların elinden kaçmıştır.

Bu kadar suçlardan dolayı, Medine’ye, geri dönmekten korkuyordu. Ebû Mihcen, ne kadar cesurda olsa İslâm’ın âdil halifesi Hz.Ömer (r.a)’in nasıl, tavizsiz biri olduğunu, çok iyi biliyor, ve tanıyordu! Bu yüzden de Onun yanına geri dönmekten, hatta değil Medine’ye yakın bölgelere dahi gelmekten korkuyordu. İçkiyi terk edemiyor, Medine’ye geri dönemiyor, ortada yerde çaresiz kalmıştı? O sıralarda, Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) komutasındaki İslâm orduları, İran Pers İmparatorluğuna karşı çok ciddi büyük bir mücadele veriyordu.

Bundan dolayı aklına hemen İran’ın fethine giden İslâm ordusuna katılma fikri geldi. Bulunduğu yerden, kalkıp İran’lılarla savaşmak için Kadisiye cephesine Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a)’ın yanına geldi. Kadisiye Savaşı’na katılmak istedi. Halife Hz.Ömer (r.a) bunu duyar duymaz, ordu komutanı, Sa’d bin Ebi Vakkas’a, Ebû Mihcen’in derhal tutuklanarak bul-unduğu yerde hapsedilmesi talimatını verdi. Ordu komutanı Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a)’da bu talimatı hemen yerine getirdi. Onu bir yere hapsettirdi.

Ebû Mihcen İran’ın fethinde Kadisiye Savaşı’nın yapıldığı zaman kendisi hapsedilmiş zincire vuruluydu. Kadisiye Savaşı bütün şiddetiyle devam ederken Müslümanlar müşriklere yenilmek üzere olduğunu, çok zayiat verdiklerinin haberi geliyordu. Zira İran orduları o gün bir nevi tank hükmünde olan Fil’ler üzerinde saldırıyorlardı Müslümanlar ise ilk defa karşılarında Fil ordusu görüyorlar, nasıl bir sıtrateji uyğuluyacalarını bilemiyorlardı. Ayrıca, komutanları Sa’d bin Ebi Vakkas’da ağır hastaydı.

Savaş kızıştığında Ebû Mihcen sarayda hapsedilmiş durumdaydı. Elleri ve kolları bağlanmış bulunuyordu. Sa’d’ın eşi Selmâ bint-i Hafs’a:

      “-Beni serbest bırakıp, Sa’d’ın atı Belkâ’yı verebilir misin? Allâh adına sana söz veriyorum, eğer Allâh, canımı almayacak olursa geri döner ve ayaklarımın zincirini bizzat kendim takar bağlarım!”demiş, Fakat Selmâ hatun bunu kabul etmeyince şu beyitleri okumuştu.

“-Yeter artık, atlar mızraklılarla giderken.

Benim bağlı durmamın üzüntüsü.

Ayağa kalkarsam demirler çökertiyor beni.

Bağıranı sağır eden kapılarsa, kapanıyor yüzüme.

Çok servetim ve çok kardeşim vardı.

Şimdi bırakıb gittiler, hiçbiri yok.

Allâh’a caymamak üzere söz veriyorum.

İçki içilen yere gitmeyeceğim!”

Bu sözleri işitince Selmâ hatun onu serbest bıraktı ve Sa’d’ın atı Belka’yı ona verdi. Sa’d o günlerde çok hasta olduğu için ata binemiyor sedye üzerinde cebhe’den cebhe’ye taşınıyordu. Bundan dolayı’da Atı Belka’yı karargâhda bırakmıştı. Ebû Mihcen, bu ata bindi dört nala, savaş meydanına yetişti. Müslümanların sağ kanadı tarafına yaklaştı. Daha sonra tekbir getirib Farsların sol kanadı üzerine hamle yaptı. Arkasından Müslümanların tekrar arkasına geçip bu sefer Farsların sağ kanadı üzerine hamle yaptı. İnsanları görülmedik bir şekilde kırıp döküyordu. Herkes onun bu durumundan şaşkına düşmüştü. Kimse onu tanımyordu.

Kimisi:

      “-Bu, Hâşim’in adamlarındandır ya da, Hâşim’in kendisidir!”derken

Hâşim: Sa’d’ın kardeşi Hâşim bin Utbe, bin Ebi Vakkas kast edili-yordu. Halife Hz.Ömer (r.a), onu bir ordu ile acilen Kadisiye’ye yardımcı kuvvet olarak göndermişti. Onun yardım için geldiğini zan etmişlerdi.

Bunu gören Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a), ise, hayret ederek:

      “-Bu süvari kim olabilir ki,? Eğer, Ebû Mihcen mahpus olmasaydı bu Ebû Mihcen, bu da benim atım Belkâ’dır diye söyleyecektim?!”diyordu.

Bazı kimseler de:

      “-Bu, olsa olsa, Hızır Âleyhisselâmdır!”diyorlardı.

Bir başkası ise:

      “-Eğer, Melekler fiilen harbe iştirak etmiyor olsaydı, bu, bir Melektir diyecektik!”diye düşünüyorlardı.

Gece yarısı olup da Müslümanlarla Farslar savaşı bırakıp geri dönünce, Ebû Mihcen gelerek saraya girdi. At’ı ve silahlarını iâde etti. tekrar ayaklarını demirlere bağlayarak kendisini zincirlere vurdurdu, ve şu beyitleri okudu:

“-Övünmek gibi olmasın, Sakıf de bilir ki.

Bizler onların en iyi kılıç kullananlarıyız.

En fazla ve en büyük zırhlar bizdedir.

Savaş da en çok dirençli olanlarız biz.

Kadisiye gecesi beni tanımadılar.

Kimseye duyurmadan çıktığımı.

Hapsedilsem, işte müsibet odur.

Bırakılırsam ölümü tattırırım onlara!”

Sa’d’ın hanımı Selmâ Hatun kendisine:

      “-Sa’d bin Ebi Vakkas seni ne sebeble hapsetti?”diye sorunca,

Ebû Mihcen de:

“-Allâh’a yemin ederim, yediğim ya da içtiğim bir haram dolaysiyle hapsetmiş değildir. Ben Câhiliyye döneminde içkicinin biriydim. Ben şair birisiyim. Şiir bazen dilimden dökülür. Bu bakımdan da şu meâlde olan beytler söylemiştim:

“-Ölürsem beni bir üzüm asmasının dibine gömüver!

Öldükten sonra kökleri ıslatsın kemiklerimi.

Beni ağaçsız bir yere gömme sakın,

Çünkü ölecek olursam o şarabı tatmaktan korkarım!

İşte bu sözler dolaysıyla beni hapsetti!”

Sabah olunca Selmâ Hatun kocası Sa’d bin Ebi Vakkas’ın yanına giderek onunla barıştı. Daha önceleri ufak bir meseleden dolayı kocasına kızmıştı karı koca barıştıktan sonra, Ebû Mihcen’in durumunu haber verdi.

Bunun üzerine Sa’d onu serbest bırakıp şunları söyledi:

      “-Haydi git, yapmadığın sürece söylediğin sözlerden dolayı artık seni sorumlu tutmayacağım!”bunun üzerine:

Ebû Mihcen (r.a):

      “-Mesele yok, Allâh’a yemin ederim ki bu dilimle artık kötü hiçbir şeyin vasfını yapmayacağım!”diye cevap verdi. 2

Burada Ebû Mihcen’ni içki içtiği için değilde Cahiliye döneminde içkiyi medh eden şiirini belki İslâm döneminde söylemesinden dolayı haps edildiği manası ve sonucu çıkıyor. Allâh-u Âlem…

Başka bir rivâyette ise şu fazlalık vardır:

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) geri dönünce Selmâ Hatun kocasına:

      “-Savaş nasıl oldu?”diye sordu.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a):

      “-Şöyle, şöyle karşılaşmamız oldu. Nihayet, Allâh, bize beyaz bir at üstünde savaşın gidişatını değiştiren bir yiğit gönderdi. Eğer, Ebû Mihcen’i hapsedib zincire bağlayıb da gitmeseydim, bunun Ebû Michen es-Sekafi olduğuna hükmedecektim!”diyordu.

Hanımı Selma Hatun:

      “-Vallâhi, o, Ebû Mihcen idi. Şöyle, şöyle oldu....” diyerek hikâyeyi tüm detaylarıyla anlattı.

Bunun üzerine Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a), Ebû Mihcen’i çağırıp onu zincirlerinden kurtardı ve şöyle dedi:

      “-Bundan sonra katiyen sana şarab içtiğin için dayak atmayacağız!”

Ebû Mihcen’de şöyle dedi:

      “-Ben de, Vallâhi bundan sonra şarab içmeyeceğim. Şimdiye kadar terketmememin sebebi dayak korkusuyla içkiyi terk etti, dedirtmemekti!”

Hakikaten bu hadiseden sonra şarap içmedi.

Sa’d bin Ebi Vakkas’ın oğlu Muhammed bin Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle anlatıyor:

“-Nihayet Ebû Mihcen orduya yetişti. Bir taraftan hücuma geçer geç-mez, Allâh düşmanı perişan etti. Herkes:

      “-Bu olsa, olsa melektir!”diyordu.

Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a)’da bakıyor:

      “-Bu at, aynen kırat gibi sıçrıyor, bu yiğit, Ebû Mihcen gibi savaşıyor. Halbuki Ebû Mihcen zincire vurulu!”diyordu.

Düşman mağlub olunca, geri dönüb tekrar kendisini zincire vurdu. Durumu, Hafsa’nın kızı Selma, kocası Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a)’na haber verdi. Bunun üzerine Sa’d bin Ebi Vakkas:

      “-Vallâhi bundan sonra, Allâh’ın vasıta ederek, Müslümanların zafer kazanmasına sebeb olan yiğide had cezası tatbik etmeyeceğim!”dedi.

Ebû Mihcen’i serbest bıraktı.

Bununla ilgili olarak Ebû Mihcen (r.a), şöyle der:

      “-Bana had cezası verilip onunla temizlendiğim müddetçe içmeye devam ediyordum. Ne vakit ki, benden had cezasını kaldırdılar, artık bun-dan sonra içmemeye yemin ettim!” 3

Sa’d bin Ebi Vakkas’ın oğlu Muhammed der ki:

“-Ebû Mihcen daha sonraları Azarbaycan ve Cürcistan taraflarında vefat etti tarih ise belli değildir.

Hz.Osman (r.a)’ın hilafeti devrinde İran taraflarında yapılan bir savaş sırasında vefat eden Ebû Mihcen’in şehid edildiği veya eceliyle öldüğüne dair kesin bilgi yoktur.

Kabrinin Azerbaycan veya Cürcan’da olduğu söylenmektedir.

Ebû Mihcen’in şiirleri az olmakla birlikte kendisi güçlü bir şairdir. Müslüman olmadan önce söylediği şiirlerde tema olarak aşk, şarab ve şarab âlemlerini, kahramanlık, iffet, şecaat ve cömertlik gibi meziyetleri işlemiştir.

Hz.Ebû Bekr (r.a) ve Hz.Âişe (r.a), hakkında söylediği şiirlerinde son derece sayğılıdır. Onun şiirleri Ebû Hilâl el-Askeri tarafından derlenip şerhler yazılmıştır. 4

Bu zat hakkında fazla bilgimiz maalesef bulunmamaktadır.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M-Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-471 
2- İbn-i Esir, El Kâmil fi’t-Tarih tercemesi-2-436-437 
3- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-565 
4- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-188