Ebû Lübâbe Rifâa Bin Abdülmûnzir

İslâm tarihinde Ebû Lübâbe künyesiyle meşhur olan beştane sahâbi vardır. Bunlar sırasıyla şöyledir:

Ebû Lübâbe Rifâa Bin Abdülmûnzir

Ebû Lübâbe Rifâa Bin Abdülmûnzir
أبُـو لُبـاَ بَـةَ رِ فَـا عَــة ُ بْــنُ عَــبْــدُاْلـمُـنْـذِر


 Baba Adı    :    Abdül Münzir bin Zeyd.
 Anne Adı    :    Nesibe bint-i Zeyd, bin Dubay’a, bin Zeyd.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Bilgi yok.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hz.Osman’ın hilâfeti devrinde veya onun şehadetinden sonra, Yahut, Hz.Ali, devrinde vefat ettiği de söylenir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Hansa (Zeyneb) bint-i Hizam bin Hâlid, el-Ensâriye künyesi ise Ümmü’s-Sâib veya Ümmü’l-Müseyyeb’dir.
 Oğulları    :    Saib, Müseyyib ve Abdurrahman
 Kızları    :    Lübâbe,
 Gavzeler    :    Uhud, Hendek, Beni Kurayza, Mekke’nin Fethi, Huneyn ve diğer birçok seferlere iştirak etmiştir.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    15 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Rifâa bin Abdulmünzir bin Zenber bin Zeyd bin Ümeyye bin Zeyd bin Mâlik bin Avf bin Amru bin Avf bin Mâlik bin el-Evs el-Ensariy el-Evsi dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Lübabe’dir.
 Kimlerle Akraba idi    :    Hz.Ömer’in kardeşi Zeyd bin Hattab’ın eşi Lübabe’nin babasıdır. Dolaysıyla Zeyd bin Hattab’ın kayınbabası dır.



Ebû Lübâbe Rifâa Bin Abdülmûnzir Hayatı

İslâm tarihinde Ebû Lübâbe künyesiyle meşhur olan beştane sahâbi vardır. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1-Ebû Lübâbe el-Eşheli Ensâr’dan dır.

2-Ebû Lübâbe Mevlâ Resûlullâh (s.a.v) Resûlullâh’ın Azadlısıdır.

3-Ebû Lübâbetü’l-Eslemi

4-Ebû Lübâbe Rıfâa bin Abdülmûnzir.

5-Ebû Lübâbe Evs bin Hidam el-Ensâri.

Bizim anlatacağımız sahabe isminden ziyade künyesiyle meşhur olan Ebû Lübâbe, Rifâa bin Abdûlmûnzir (r.a)’dır. Ebû Lübâbe’nin Medine’de kaç tarihinde doğduğu ve hattâ kaç tarihinde ve kaç yaşında iken vefat ettiği dahi bilinmemektedir. Ancak bâzı rivâyetlerde Hz.Ali (r.a), devrin-de, bâzı rivâyetlerde de, Hicrî 50. Miladi 670 yılından sonra vefat ettiği bildirilmektedir.

Asıl isminin Beşir, Büşeyr, Râfi’, veya Mervân, olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, Beşir veya Büşeyr ve Rifâa’nın onun iki kardeşi olduğunu ileriye sürenler de vardır. Annesinin ismi:Nesibe bint-i Zeyd bin Dubay’a bin Zeyd’dir. Kızı Lübâbe, Hz.Ömer (r.a)’in kardeşi Zeyd bin Hattab ile evlenmiştir.

Ebû Lübâbe, ikinci Akabe biatı’ndan önce İslâm olarak ikinci Akabe biatı’nda Resûlullâh (s.a.v) ile buluşmuştur. Resûlullâh (s.a.v) Medine’den gelen kabilelere:

      “-Sizlerden, bana, on iki temsilci Nakib çıkarınız ki, onlar, kavmleri-nin vekili, temsilcisi olsunlar!”buyurdular.

Bunun üzerine Medineli Müslümanlar, dokuzu Hazrec’den, üçü de, Evs’den olmak üzere, on iki temsilci Nakib çıkardılar. Bu on iki temsilci kişiden biri de, Ebû Lübabe (r.a) idi. İçlerinde Hz.Ömer’in de, bulunduğu Mekkeli Muhacir kafilesi, Medine’de Ebû Lübâbe’ye konuk olmuşlardır.

Medine devrinde Resûlullâh’ın bir çok ğazvelerine iştirak etmiştir. Bu ğazvelerin ilki olan Bedir gazvesine süvari olarak katılmış bulunu-yordu. Develere ikişer, üçer, dörder kişi nöbetleşe binmekte idiler. Bunlardan, Resûlullâh, Hz.Ali ve Ebû Lübâbe ile Ebû Lübâbe geri döndükten sonra da, Mersed bin Ebi Mersed’le bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Resûlullâh’a geldiği zaman:

      “-Yâ Resûlallâh! Sen bin, biz Senin yerine yürürüz!”derler.

Resûlullâh (s.a.v.) da:

      “-Siz, yürümekte benden daha kuvvetli değilsiniz, ecir ve mükâfat hususunda da, ben, sizden daha müstağni ve ihtiyaçsız değilim!”derdi.

Resûlullâh (s.a.v), Medine’de ve çevresindeki münafıklarla gizli açık İslâm düşmanlarının arkadan her hangi bir kötülükte bulunabileceklerini düşünerek, Ensâr’dan Ebû Lübâbe bin Abdûlmünzir’i Medine valiliğine, Âsım bin Adiyy’i Medine’nin Âliye ve Kubâ kısmında oturanlarla ilgil-enmeye, Hâris bin Hâtıb’ı da, Amr bin Avf oğullarından sızan haberleri incelemeye memur edip Revhâ’dan geri çevirdi. 1

Uhud Savaşı’na çıkmadan önce Ebû Lübâbe ile Ensâr’dan bir yetim çocuk arasında yemişli bir hurma ağacı üzerinde anlaşmazlık çıkmış Resûlullâh (s.a.v)’de iki tarafı dinledikten sonra Ebû Lübâbe’nin lehine hüküm vermişti. Yetim çocuk ağlamaya başlayınca Resûlullâh (s.a.v) ağacı yetime bağışlamasını Ebû Lübâbe’den istedi. Ebû Lübâbe yanaşmadı. Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Sana Cennette, yemişli bir hurma ağacı var!”buyurdu.

Ebû Lübâbe yine yetime bağışlamaya yanaşmadı. Sâbit bin Dahdah bunu duyunca:

      “-Yâ Resûlallâh! Yemişli hurma ağacını yetime benim malımdan verme mi uygun görür müsün?”diye sordu.

Sâbit bin Dahdah gidib o yemişli hurma ağacını Ebû Lübabe’nin hurma bahçesinden satın alarak yetim çocuğa geri verdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Rab! Sâbit bin Dahdaha’ya Cennette yemişli hurma ağacını müyesser kıl!”diyerek dua etti.

Sâbit bin Dahdah Resûlullâh (s.a.v)’in bu duası üzerine Uhud’da şehid oluncaya kadar hep şehidlik umar dururdu.

      “-Allâh’ın rızasını kazanmak için Allah’a gönül hoşluğuyla bir ödünç verecek kimdir ki. Allâh ona karşılığını kat, kat versin!” 2

Âyeti nâzil olduğunda Sâbit bin Dahdah kendisiyle zevcesine ait bahçeye gidip zevcesine Ben bu bahçeyi Allâh’a ödünç verdim diyerek onu fakir ve muhtaçlara bağışladı. 3

Ebû Lübâbe (r.a), iştirak etmiş olduğu Uhud Savaşı, Benî Kaynuka ve, Sevik Ğazveleri’nde Resûlullâh’ın hemen yanı başlarında bulunuyordu.

Hicretin 5. yılında, önce Hendek savunmasında görev almış ardından Benî Kurayza Yahudilerinin kalleşliklerinden dolayı onların kuşatılması harekatına iştirak etmiştir. Bu ğazvede Benî Kurayza’lılar, Ebû Lübâbe ile görüşmek istediklerini beyân ederek onu Resûlullâh (s.a.v)’den istediler. Maksat gayet açık idi. Zira, Benî Evs’liler, Benî Kurayzâlılar’la yeminli andlaşmalı bir durumda idiler. Ebû Lübâbe’yi kendi aralarına alıp onu iknâ ederek Benî Evs’i devre dışında bırakmak istiyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Lübâbe’yi Benî Kurayza’ya göndermekte bir beis görmedi. Beni Kurayzalılar, Medine sözleşmesini ihlâl etmişlerdi. Bu sözleşmeye göre herhangi bir saldırı esnasında Müslümanların ve Yahudi-lerin ortak yurdları olan Medineyi hep birlikte savunacaklardı.

Fakat Yahudiler, gizliden gizliye Mekke müşrikleriyle bir anlaşma yaparak Hendek Savaşı’nda Kureyş müşrikleri ve Ğatafanlarla işbirliği yapıp, Medineye saldırmışlardı. Dolaysıyla Medine sözleşmesinin ihlali hali vaki olmuş, ve kendi kutsal kitâbları Tevrat’a göre de cezaları çok ağırdı.

Beni Kurayza Oğulları ve Ebû Lübâbe:

Hendek Savaşı sonrası Beni Kurayza Yahudilerinin muhasarası son derecede şiddetlendirilmişti. Beni Kurayza Yahudileri:

      “-İşimizi konuşmak ve danışmak üzere bize Amr bin Avf’ın kardeşi Ebû Lübâbe Rifaa bin Abdulmünzir’i gönder!”diye Resûlullâh (s.a.v)’e haber saldılar.

Ebû Lübâbe’nin malları, ailesi ve çocukları Benî Kurayzaların yurdunda bulunuyordu.

Ebû Lübâbe (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), beni yanına çağırdı, ve şöyle buyurdular:

      “-Müttefiklerinin yanına git! Onlar, Evsiler arasından seni istediler!”

Beni Kurayza Kalesi’nin kuşatması şiddetlendirildiği sırada, onların yanlarına vardım. Benî Kurayza Yahudileri’nin erkekleri beni görünce, kal-kıb karşıladılar. Kadınlar ve çocuklar, ağlayarak benden, yardım umdular. Zira hatâları ve kalleşliklerinin cezasının bedelini ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Medine sözleşmesini açık ihlal etmişlerdi. Sözleşme gereği Medine’ye herhangi bir saldırı da, ortak hareket edecek, ve aykırı davran-mayacaklardı, ancak ihanet etmişler, ve müşriklerle gizliden iş birliği yaparak tüm Medinelileri çok zor durumlara getirmişlerdi.

      “-Ey Ebû Lübâbe! Biz, bütün halka karşı senin müttefikin bulunuyoruz!”dediler.

Yahudi liderlerinden, Kâ’b bin Esed, Ebû Lübâbe’ye:

      “-Yâ Ebû Beşîr! Hedâık ve Buâs günlerinde senden ve kavminden dolayı bize neler yapıldığını biliyorsun dur. Siz, her çarpışmada orada idiniz. Bu muhâsara, bizim üzerimize şiddetlendirildikçe, şiddetlendirildi Mahvolduk! Biz, kendisinin hüküm ve emrine uyarak teslim olmadıkça, Muhammed, bizim kalemizden ayrılmağa asla yanaşmayacaktır! Ne olur, üzerimizden ayrılsada, biz Şam’a, veya Hayber’e çıkıb gitsek, yahut ken-disinin toprağında bulunmasak, kendisine karşı hiç bir zaman toplantı ve yığınak yapmasak olmaz mı?”dedi.

Yahudi liderlerinden, Hûyey bin Ahtâb’ı işaret ederek:

      “-Bu, adam sizin yanınızda bulundukça, helâk ve felâket sizi bırak-mayacaktır!”dedim.

Kâ’b bin Esed:

      “-Vallâhi, o, bana getireceğini getirdi. Sonra da, onu, benden geri çeviremedi!”dedi.

Huyey bin Ahtab:

      “-Ben, ne yaptım ki? Nihayet, bu işe seni karışmağa isteklendirdim. Seni, kendim yanılttığım ve üzüntüye soktuğum için de, senin başına gelecek felâketin aynısı benim başıma da, gelecektir!”dedi.

Benî Kurayza Yahudileri:

      “-Ey Ebâ Lübâbe! Görüşün nedir? Sen, ne yapmamızı emir edersin? Bizde çarpışmağa takat yok. Ey Ebû Lübâbe! Muhammed’in emrine, hükmüne boyun eğerek teslim olmamızı uygun görür müsün?” dediler.

Ebû Lübâbe (r.a):

      “-Evet ammâ!!!”deyip eli ile de, boğazına işaret etti. Bu, boğazlan- maktır! Muhammed Aleyhisselâm’ın hükmüne göre teslim olursanız, siz boğazlanırsınız! Demek istedi.

Ebû Lübâbe (r.a) der ki:

“-Vallâhi, onların yurdundan daha ayaklarım ayrılmamıştı ki, bu hareketimle, Allâh’a ve Resulüne hâinlik etmiş olduğumu anladım! Çok nadim ve pişman oldum,

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!”dedim.

Kâ’b bin Esed:

      “-Ey Ebû Lübâbe! Sana ne oldu?”dedi.

Ebû Lübâbe (r.a)’da:

      “-Allâh ve Resulüne hainlik ettim!” dedim.

Gözlerimden akan yaşlar, sakalımı ıslatıyordu. Kaleden aşağı indim. Halk, benim dönüşümü bekliyorlardı. Ben, kalenin arkasından başka bir yol tutup Mescide kadar gittim. Mescid’de ki, direğe kendimi bağlattım!

      “-Allâh, kalbimi biliyor! Allâh bana Nasûh bir tövbe ihsan edinceye kadar vallâhi, ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzüne de, bakamam! Allâh, işledi-ğim günahdan tövbemi kabul etmedikçe, bu yerimden ayrılmayacağım! Artık, ben, bir daha, ne, Benî Kurayzalılara yaklaşırım, ne de, içinde Allâh’a ve Resûlüne hâinlik ettiğim bir memleketi görmek isterim!”dedim.

Ebû Lübâbe hakkında inen âyette şöyle buyruldu:

“-Ey iman edenler! Allâh'a ve Resülüne hâinlik etmeyiniz! Siz, kendi emânetlerinize bile bile hâinlik eder misiniz?! 4

Ebû Lübâbe (r.a)’in, kendisini bağlattığı direk, Resûlullâh (s.a.v)’in zevcesi Hz.Ümmü Seleme’nin kapısının önünde idi. Hava, çok sıcaktı. Ebû Lübâbe (r.a), geceli gündüzlü bir hafta, bir şey yemedi ve Nihayet, kendi-sinin kulakları işitmez oldu! Beni Kurayza Yahudilerinin kalesinden dönmesi gecikince, Ebû Lübâbe’nin işini Resûlullâh (s.a.v)’e anlattılar.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Eğer, o, doğruca benim yanıma gelmiş olaydı, kendisinin yargılan-masını Allâh’dan dilerdim. Madem’ki, o, yapacağını yapmış, kendisini, bağlatmış bulunmaktadır. Artık, Allâh, tövbesini kabul edinceye kadar, ben, onu bulunduğu yerden salıveremem!” buyurdu.

Ebû Lübâbe (r.a), altı gece, Mescid’in içerisinde gövdesiyle dikilmiş direğinde bağlı kaldı. Her namaz vaktinde hanımı gelerek namaz için onun bağını çözer, namaz kıldıktan sonra, da, onu direğe tekrar bağlardı.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ümmü, Seleme’nin evinde bulunduğu sırada, Ebû Lübâbe’nin tövbesinin kabul olunduğu hakkında âyet indi inen âyette şöyle buyruldu:

      “-Onlardan diğer bir kısmı da, günahlarını itiraf ettiler. Onlar, iyi bir ameli başka bir kötü ile karıştırmışlardır. Olur ki, Allâh, onla-rın tövbelerini kabul eder. Çünkü, Allâh, hiç şüphesiz çok yargı-layıcıdır, çok esirgeyicidir!” 5

Hz.Ümmü Seleme (r.a) der ki:

“-Seher, vakti, Resûlullâh (s.a.v)’ın güldüğünü işittim:

      “-Yâ Resûlallâh! Ne için gülüyorsun? Yüce Allâh, Senin dişlerini güldürsün!”dedim.

      “-Ebû Lübâbe’nin tövbesi kabul olundu!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Müjdeleyeyim mi?”diye sordum.

      “-Olur! Müjdelemek istiyorsan, müjdele!”buyurdular.

Hz.Ümmü Seleme (r.a), odasının kapısına dikilerek:

      “-Ey Ebû Lübâbe! Seni müjdelerim: Yüce Allâh, senin tövbeni kabul buyurdu!”dedi.

Halk, Ebû Lübâbe’yi, bağlı bulunduğu direkten çözüb salıvermek için, ona doğru koşuştular.

Ebû Lübâbe (r.a):

      “-Hayır! Vallâhi, beni, Resûlullâh (s.a.v) eli ile salıvermedikçe, bağ-landığım direkten ayrılmam!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) sabah namazına giderken, yanına uğrayıp onu ora-dan salıverdi. Ebû Lübabe (r.a), direğe kıldan iple bağlandığı için, ip, onun iki kolunu kertmiş, kesmişti. Uzun müddet, bunun tedavisi ile uğraşıldığı halde, ipin kertikleri geçmemiş, onun kollarında izi kalmıştı.

Ebû Lübâbe (r.a) der ki:

“-Benî Kurayza Yahûdilerini kuşattığımız sırada bir rüya görmüş-tüm. Rüya da: Benî Kurayzaların, bozulmuş, kokmuş kara balçık haline geldiklerini gördüm. Yanlarından hemen ayrılmak, uzaklaşmak imkânını bulamadım. Az kalsın, kokularından ölecektim! Sonra, akar bir ırmak gördüm. Irmakta yıkanıb temizlendim. Sonra güzel bir koku buldum, onu süründüm. Bu rüyamı, Ebû Bekr (r.a)’e yordurdum.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Sen, dilin tutulacak bir işe gireceksin. Sonra, ondan kurtulacak-sın!”dedi.

      “-Direkte bağlı bulunduğum sırada, Ebû Bekr’in sözünü hatırladım. Tövbemin kabulü hakkında âyet ineceğini umdum!”

Ebû Lübâbe, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gelib:

      “-Ben, o günahın, içinde işlemek musibetine uğradığım kavmimin yurduna göçeceğim hâ! Halbuki İçinde Allâh’a ve Resûlüne hainlik ettiğim bir memleketi hiç bir zaman görmek istemem!”diye de, Allâh’a söz vermiş bulunuyorum. Keffâret olarak, Allâh ve Resulü uğrunda, malımdan ne kadar çıkarılmak gerekiyorsa, sadaka çıkarılsın?”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Üçte birini çıkarmak, senin keffaretine yeter!” buyurdu.

Ebû Lübâbe (r.a), malının üçte birini çıkarıp tasadduk etti ve kavmi-nin yurduna göçüp gitti. Dünyadan ayrılıncaya kadar, kendisinden, hayır-dan başka bir şey görülmedi. 6

Bazı rivâyetlerde affedildiğine dair âyet nâzil oluncaya ve bizzat Resûlullâh tarafından çözülünceye kadar bazı değişik rivâyetlere göre, altı, yedi, sekiz, on, veya onbeş gün, yemeden direğe bağlı olarak kaldı. Sonra-ları onun bağlandığı bu direk, Üstüvânetü’t-tevbe, tevbe direği diye anıldı. Bazı rivâyetlere göre ise Ebû Lübâbe (r.a) ashab’dan birkaç kişiyle birlikte Tebük Seferine katılmadığı ve bu sebeble Resûlullâh tarafından azarlandığı için kendisini bu şekilde cezalandırmıştır. Affedildikten sonra sonra Beni Kurayza’ya komşu olan mülkünün tamamını sadaka olarak vermek istedi ise de Resûlullâh (s.a.v) bunun ancak üçte birini tasadduk etmesine izin verdi. Mescid-i Dırar’ın yapımına da yardımda bulundu. Ancak bu konuda herhangi bir ithama uğramadı. 7

Tebük Seferi’ne katılamayan ve üzüntüsünden kendisini Mescid’in sütununa bağlayan, Ebû Lübâbe bin Abdülmünzir değildir. Bu sahabe İbn-i Hacer’e göre; Ebû Lübâbe künyeli Evs bin Hidam el-Ensâri dir. 8

Yağmur Duâsı ve Ebû Lübâbe (r.a):

Resûlullâh (s.a.v) çeşitli zamanlarda yağmur duası yapmıştır. Veya altı değişik zamanda, yağmur duası yaptığı sabit olmuştur: Resûlullâh’ın yapmış olduğu yağmur dualarının ilki, Hicretin altıncı yılında, Ramazan ayında, Cuma günü Mescid’de ayakta, hutbe irad ettiği sırada idi. Resûlullâh (s.a.v), bunda:

      “-Ey Allâh’ım! Bize yağmur ver! Ey Allâh’ım! Bize yağmur ver! Ey Allâh’ım! Bize yağmur ver!”diyerek Allâh’dan yağmur dilemiştir

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Allâh’ım! Bize yağmur ver!”diyerek duasına başlayınca,

Ebû Lübâbe (r.a) endişeyle şöyle demiştir:

      “-Yâ Resûlallâh! Hurmalar, daha kurutma yerlerinde bulunuyor!?”

Resûlullâh (s.a.v) duasına devamla:

      “-Ey Allâh’ım! Ebû Lübâbe, çırıl çıplak koşup hurma kurutma yerinin su deliğini kendi fûtasiyle (elbisesiyle ) tıkamak zorunda kalıncaya kadar bize yağmur ver!”dedi.

O sırada, gök yüzünde hiç bir bulut görünmediği halde, yağmur boşanmağa başlamış, Ensâr, Ebû Lübâbe’nin çevresinde dolanıb:

      “-Ey Ebû Lübâbe! Her halde, sen, Resûlullâh (s.a.v)’ın dediğini yap-madıkça, gök yüzü açılmayacak, yağmurun arkası kesilmeyecek!”dediler.

Bunun üzerine, Ebû Lübâbe, kalkıb çıplak olarak hurma kurutma yerine gitti. Hurma kurutma yerinin su deliğini kendi futasiyle tıkayınca, gök yüzü açıldı, yağmur kesildi. 9

Ebû Lübâbe (r.a), Mekke’nin Fethi’ne ve Huneyn Ğazvesi ile Tâif Kuşatması’na iştirak ettikten sonra Medine’ye döndü. Hicri 9. Miladi 630 veya 631 yıllarda Tebük Seferi’ne iştirak etti. Bâzı eserlerde Ebû Lübâbe-’nîn Tebük Seferi’ne iştirak etmediği bildiriliyorsa da, bu sefere iştirak etmeyen üç kişinin isimleri bellidir. Dördüncüsünün bunlar arasında bul-unmasına imkan yoktur, Zira Kûr’ân-ı Kerîm’de

      “-Geriye kalan üç kişi!”diye beyân buyrulmaktadır.

Ebû Lübâbe, Vedâ Haccı’nda bulunduktan sonra Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatını görmüştür. Resûlullâh (s.a.v)’ın irtihâlinden sonra Medine’de kalarak savaşlara pek iştirak etmedi. Zira Evs kabilesini temsilen halife-lerin müşavere heyetlerinde bulundu. Ebû Lübâbe’nın vefat tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hz.Osman’ın hilâfeti zamanında Miladi 644-656 yıllarında veya Hz.Osman’ın şehid edilmesinden sonra, Yahut Hz.Ali (r.a)-’ın hilâfeti zamanında Miladi 656-661 yıllarında öldüğü, hatta Hicri 50 Miladi 670 yılına kadar yaşadığı rivâyet edilmektedir.

Nesli, oğullarından Saib bin Ebû Lübâbe vasıtasıyla devam etmiş olup İbn-i Sa’d kendi zamanında (ö.230/845) onun torunlarının bulunduğunu söylemektedir. On beş hadis rivâyet eden Ebû Lübâbe (r.a)’den oğulları Saib ve Abdurrahman ile Abdullah bin Ömer, onun oğlu Sâlim, mevlası Nâfi’, Abdurrahman bin Yezid, Said bin Müseyyeb ve daha başkaları rivayette bulunmuşlardır.

Tevbe Sûresinin 102. 117 ve 118. Âyetleriyle Mâide Sûresinin 41. ve Enfâl Sûresi’nin 27. Âyetinin nüzul sebebleri arasında Ebû Lübâbe’nin-de, adı geçmektedir. 10

Ebû Lübâbe’nin hanımının ismi zikredilmemekle birlikte, Sâib ve Abdurrahman adında iki oğlunun Lübâbe adında bir kızının olduğu bilin-mektedir. Ebû Lübâbe (r.a) Ashâb-ı Güzin’den olub uzunca bir müddet Resûlullâh (s.a.v) ile sohbet etme şerefine nâil olmuştur. Buna rağmen ancak onbeş hadis rivayetinde bulunmuştur.

Kendisi çok temiz bir ahlâka sahip olup iyi kalbli ve merhametli bir sahâbî idi. Ebû Lübâbe, tövbesi kabul edilenlerdendi. Bu itibarla Mescid-i Nebevî’de kendini, bağlamış olduğu sutün, Amud-u Ebû Lübâbe denilen bu direğin dibinde Medine’de Mescid-i Nebeviyi ziyaret edenler, bugün dahi tövbe etmek suretiyle günahlarının af edileceklerini ummaktadırlar.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-83-ve-103.sayfa. 
2- Bakara-245 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-174 
4- Enfâl-27 
5- Tevbe-102 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-339-342 
7- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-179 
8- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-1-119-No-333 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-109 
10- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-179