Ebû Katâde el-Ensâri (r.a)

Ebû Katâde el-Ensâri (r.a), takriben Miladi 602 yılında Medine’de doğdu. Adının Hâris, Nu’man, Amr, Avn, veya Beldeme olduğu’da nakl edilir. Medineli olub, Beni Selime kabilesindendir. İkinci Akabe bîatından sonra yâni, Milâdî 622 yılında İslâmiyet’i kabul eden Ebû Katâde

Ebû Katâde el-Ensâri (r.a)

Ebû Katâde El-ensâri
أَبُـو قَــتَـا دَةُ اْلأَنــصَـارِي


 Baba Adı    :    Rib’i bin Beldeme.
 Anne Adı    :    Keşbe bint-i Mutahhir bin Haram bin Sevad bin Ganm bin Kâ’b bin Selemi dır.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 602. yıl Medine’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 54. Miladi 674 yılında 72 yaşlarında Kûfe’de vefât etti. Bazılarına göre, Medine’de vefat etti de denilir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    1-Sülâfe bint-i Berâ bin Mârur 2-Ezd kabi-lesinden bir kadın ve Ümmü veledleri vardı.
 Oğulları    :    Mabed, Ubeyd, Abdurrahman, Abdullah, Sâbit.
 Kızları    :    Ümmü’l-Benin, Ümmü Ebân.
 Gavzeler    :    Bedir Savaşı (İhtilaflıdır). Uhud, Hendek, Zülkared, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn ve diğerleri.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    170 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ebû Katâde el-Hâris bin Rebi veya Rib’i bin Beldeme bin Hûnnas bin Ubeyd bin Ğanm bin Kâ’b bin Selime bin Sa’d el-Ensâri el-Hazreci es-Sülemi dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Katâde. Farisi Resûlullâh, Resûlullâh-’ın süvarisi,
 Kimlerle Akraba idi    :    Kâ’b bin Mâlik’in Amcası oğlu’dur.



Ebû Katâde El-ensâri Hayatı

Ebû Katâde el-Ensâri (r.a), takriben Miladi 602 yılında Medine’de doğdu. Adının Hâris, Nu’man, Amr, Avn, veya Beldeme olduğu’da nakl edilir. Medineli olub, Beni Selime kabilesindendir. İkinci Akabe bîatından sonra yâni, Milâdî 622 yılında İslâmiyet’i kabul eden Ebû Katâde’nin Nesebi: Hâris bin Rib’i bin Beldeme bin Hannas bin Ubeyde bin Ğanm bin Seleme el-Ensârî el-Hazrecî es-Selemî olarak zikredildiği gibi, bâzı eser-lerde Haris bin Ribi’ bin Beldehe bin Hannas bin Sinân bin Ubeyde bin Adiy bin Ğanm bin Kâ’b bin Seleme bin Zeyd bin Çeşm bin Hazrec olarak da zikredilmektedir.

İbn-i Hacer’in el-İsâbe adlı eserine göre: Ebû Katâde (r.a)’in adına Hâris isminden başka Nu’man veya Amr denildiği’de beyân edilmektedir. Annesinin adı, Keşbe bint-i Mutahhir bin Haram bin Sevâd bin Ğanm bin Kâ’b bin Selemi’dır. Künyesi: Ebû Katâde olub lâkabı Farisi Resûlullâh’dır. Yani Resûlullâh (s.a.v)’ın süvarisi demektir.

Ebû Katâde’nin Bedir Ğazvesi’ne iştirak edib etmediği hususunda ihtilâf vardır. Bâzı siyerciler, Bedir Ğazvesi’ne iştirak ettiğini, bâzısı da iştirak etmediğini beyân etmektedirler. Bedir Savaşı’nın ğalibiyet ile son-uçlanmasından sonra ilk gece, Bedir’de geceleyib nöbet tutub Resûlullâh (s.a.v)’i beklediği ve bunu gören Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Allâh’ım, bu gece, senin Resûlünü koruduğu gibi Sen’de Ebû Katâde’yi koru!”diyerek dua ettiği de rivâyet edilir. 1

Ancak, hemen hemen bütün siyer yazarları, Bedir’den sonraki savaş-lara iştiraki hususunda müttefiktirler.

Uhud Savaşı sonunda şehid Hz.Hamza (r.a)’ın cesedi karşısında, Resûlullâh (s.a.v)’in, ve halâsı Hz.Safiyye (r.a)’in, Hz.Fâtıma (r.a)’ın üzüldüklerini ve ağladıklarını gören, Ebû Katâde dayanamayarak üç kere Uhud’da ki,müşriklerin ölülerine misilleme yapmak istedi. Her defasında Resûlullâh (s.a.v), ona işaretle:

      “-Otur!”buyurdular sonrada:

      “-Sen, Allâh katında sevabını iste Ey Ebû Katâde Kureyş müşrik-lerinin ölüleri birer emanettir şehitlerimizin cesetlerine yapılanlar onların azğınlıklarının ve zulümlerinin birer hataları’dir ki, Allâh, onları bundan dolayı yüzü koyun yerlere çarpacaktır! Sen amelinin uzun müddet onların amelleriyle birlikte ayıblanıb ve kınanarak anılmasını hiç ister misin?!” buyurdular.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Vallâhi yâ Resûlallâh, ben onların yapmış oldukları şeylere ancak Allâh ve Resûlü için kızdım başka bir şey için kızmadım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de şöyle dedi:

      “-Doğrusun! Onlar, Peyğamberinize karşı en kötü bir kavim idiler!”

Gerek, Resûlulâh (s.a.v)’in gerek sahâbeleri’nin ileride müşriklerin ölülerine de aynı şekilde Musle yapıp öç alacaklarına dair yemin etmeleri üzerine, Yüce Allâh şu âyetleri inzal buyurdu.

“-Eğer, düşmanlardan öç almak için herhangi bir ceza ile muka-bele edecek olursanız, ancak size yapılanıyla yapabilirsiniz. Fazla ileri gitmeyiniz. Eğer, sabreder mukabele etmezseniz, and olsun ki bu, sabır edib katlananlar için daha hayırlıdır.

Ey Resulüm! Sen, sabret. Senin, sabrın Allâh’ın yardımına dayanmaktan başka bir şey değildir. Kafirlere karşı tasalanma onla-rın kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı hiç daralma onlara aldırış etme!” 2

Bunun üzerine müşriklerin yaptıklarına katlandı, misillemeden vaz geçirdi, ve, misilleme işkence yapılmasını da yasakladı ki, zaten İslâm’da misilleme yoktur.

Semûre bin Cündüb (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v), ve biz, yeminlerimizden dolayı yemin kefareti verdik!”demektedir. 3

Ebû Katâde (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v)’in Uhud Savaşın’dan bir gün sonra:

      “-Düşmanı takibe çıkılacak!”emri, Bilâl (r.a) tarafından ilan edilince

      “-Şu seslenen kişi, düşmanımızı takibe çıkmamızı Resûlullâh (s.a.v) tarafından size emredildiğini bildiriyor!”der.

Ve kavmi ile Uhud’da almış olduğu yaralarının tedavisini bırakarak silahlanıb sefere katıldılar. Bu seferin ismi Hamraü’l-Esed seferi idi. 4

Bu itibarla Uhud Ğazvesi’ne iştirak eden Ebû Katâde (r.a), İslâm kardeşliğini bütün güzelliği ve canlılığı ile yaşayan, yüksek ruhlu bir zâttı. Şu hâdise buna canlı bir misâldir:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’in huzuruna bir cenaze getirdiler ve onun namazını kılmasını rica ettiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu zâtın borcu var mı?”diye sordu.

      “-Evet, iki dinar borcu var!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) tekrar sordu:

      “-Bu borcunu ödeyecek bir karşılık bıraktı mı?”

      “-Hayır!”cevabını verdiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O halde götürünüz, onun namazını kılınız!” buyurdu.

Ebû Katâde (r.a)’de oradaydı.

      “-Yâ Resûlallâh! Onun borcunu ödemeyi ben üzerime alıyorum!” deyince, Resûlullâh (s.a.v) o zaman onun cenaze namazını kıldı.

Ebû Katâde iyililiği emredib, kötülükten alıkoymaya son derece itina gösterirdi. Her hal ve hareketinde Sünnet-i seniyye üzere hareket ederdi. Resûlullâh (s.a.v)’e olan muhabbeti sevgisi târif edilemeyecek kadar yüce idi. Sevdiklerini Allâh ve Resulü için severdi. Allâh ve Resulünün rızâsı olmasa en yakınlarına bile iltifat etmezdi. Örneğin, amcası oğlu Kâ’b bin Mâlik, mâzeretsiz olarak Tebük Seferi’ne katılamamıştı. Tebük Seferi dönüşünde Resûlullâh (s.a.v), onu, yanına çağırarak sefere katılmama sebebini sordu. Kâ’b, sefere katılmamak için hiçbir mazereti olmadığını söyleyince, Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

      “-Hakkında Allâh’ın hükmü vahy edilinceye kadar bekle!”buyurdu.

Sahabîlerine onunla konuşmayı yasak etti. Bunun üzerine hiç kimse Kâ’b bin Mâlik’le, konuşmadı.

Kâ’b bin Mâlik anlatıyor:

      “-Müslümanların bu suretle benimle münâsebetlerini kesmeleri uzun sürünce gidib amcamın oğlu ve en çok sevdiğim Ebû Katâde’nin bahçe-sinin duvarından atladım ve ona selâm verdim. Allâh’a yemin ederim ki, selâmımı almadı!”

Bunun üzerine:

      “-Yâ Ebâ Katâde! Allâh için sana soruyorum. Allâh’ı ve Resulünü ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?”dedim.

Sustu. Sözümü tekrarladım, yine sustu. Yine tekrarladım.

      “-Allâh ve Resulü daha iyi bilir!”dedi.

Bunun üzerine gözlerim yaşlarla dolub taştı. Arkama dönüb onun bahçesinden çıktım!”

Bilindiği gibi, Kâ’b bin Mâlik sonradan, Kûr’ân-ı Kerim’in, Tevbe suresinde ilâhî affa mazhar olarak, tekrar sevdiklerinin ilgi alâka ve ilti-fatlarına kavuştu.

Ebû Katâde, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Benim, omuzuma dökülecek derecede gür saçlarım var, onları tara-yayım mı?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Evet, onlara iyi bak!”buyurdu.Râvi der ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın evet onlara iyi bak sözü sebebiyle Ebû Katâde günde iki defa saçlarını yağlardı!”

Nesâi’nin rivâyeti de şöyledir:

      “-Ebû Katâde’nin sık ve omuzlarına kadar düşen gür saçları vardı. Resûlullâh (s.a.v)’e sordu, O da, kendisine, saçlarına güzel bakmasını ve onları her gün taramasını emretti!” 5

Ebû Katâde (r.a), daha sonra ise, Yahudi tüccar Hayber’li Ebû Râfi’- in öldürülme seriyesine katılmıştır.

Yahudi Tüccar Ebû Râfi’ Niçin Ve Nasıl Öldürüldü:

Hicretin üçüncü yılında, Resûlullâh (s.a.v), Ebû Katâde (r.a), ve dört arkadaşı ile birlikte Hayber Yahudilerinin en büyük reislerinden Ebû Râfi’ Selâm bin Ebû’l-Hukayk üzerine gönderdi.

Abdullah bin Kâ’b bin Mâlik (r.a) anlatıyor:

“-Ensâr’dan Evs ve Hazrec, Allâh’ıın Resûlü’ne bahşettiği iki kabile idi. Bunlar, iki kahramanın yiğitlikleriyle övündükleri gibi, Resûlullâh’ın yanında birbirlerine karşı övünürlerdi. Evs, Resûlullâh (s.a.v)’ı memnun edecek bir şey yaptığı zaman, Hazrecliler:

      “-Vallâhi bu hareketinizle, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında bize karşı üstünlük iddia edemezsiniz!”derler.

Çok geçmeden onlar da, Resûlullâh (s.a.v)’ın hoşuna gidecek bir şey yaparlardı. Hazrec bir şey yaptığı zaman, Evsliler aynı şeyi söylerlerdi. Bu iki kabile hayırda yarışırlardı. Evs, Allâh’ın Resûlü’nün düşmanı Yahudi şairi zındık Kâ’b bin Eşref’i öldürdüğü zaman, Hazrecliler:

      “-Vallâhi bununla, bize karşı hiçbir zaman üstünlük iddia edemez-siniz!”dediler.

Onlar, Kâ’b bin Eşref gibi, Allâh ve Resûlü’nün düşmanı olan birini öldürmeyi kafalarına koydular. Hayberli, Yahudi zındık İbn-i Hukayk’ı öldürmeyi tasarladılar. Resûlullâh (s.a.v)’den, onun işini bitirmek için izin istediler. Resûlullâh (s.a.v) kendilerine izin verdi. 6

Ebû Rafi’in Öldürülmesinin Sebebi Neydi?

Müslüman olmadan önce, aslında iki kardeş âile olan Evs ve Hazrec kabileleri mensubları arasında şiddetli düşmanlık ve kıskançlık vardı. Bunlar, birbirleriyle çarpışmaktan geri durmazlardı. Yahudiler de, onları birbirlerine düşürmek için kışkırtır, dururlardı. Özellikle Buas Savaşları’-nda birbirleri ile vuruştururlardı. Buas Savaşları, her yılın mahsül alma döneminde olurdu. Bu husumetten ve kan davalarından dolayı mahsul kaldırılamazdı. Medine’de, bölgecilik, ırkçılık ve korku, hakimdi. Bu da, Arabistanda yaşayan sömürücü Yahudilerin işine geliyordu. Bu kavğadan ekonomik ve siyasi çıkarları vardı. En azından, iki tarafa gizli silah satışı, faizle erzak satışı gibi…

Medineliler’in saflığından istifade edip başlarına melik olarak baş, münafık İbn-i Selül’ü getireceklerdi bu da onların sömürü işlerini daha kolaylaştıracaktı bir de bu Savaşlarda Medine’nin kahraman yerlileri karşı karşıya gelip, ya ölüyor, veya yaralanıb sakat kalıyordu, buda Yahudilerin güvenliği açısından onlara soluk aldırıyordu. Ayrıca, o yıl boyuncada, iki tarafın, Buas Savaşları’nda ölenler için anma günleri geceleri ve merasim-leri yaparak sahte medhlerle ölenleri anarak cahiliye damarlarını kabartır-lardı. Ertesi seneye yeni bir kabile savaşları için alt yapıları yaptırırlardı. Dolaysıyla Yahudiler bu minval üzere kendi hakimiyetlerini, ve çıkarlarını kolayca sürdürüyorlardı.

Yani özet olarak: Bu iki kardeş kabileyi savaştıran onlar! Barıştıran onlar! İki tarafa gizlice silah satan onlar! Savaşlardan doğan ekonomik zararlarını yardım severlik adına, Faizli kredi ile ödeyen tefeci de onlar dı! O günlerde medya kadar etkili şiir söyleyen şairlerde onlardandı! Kimi, şiirleri ile, kimi mali güçleriyle, Medinelileri sömüren yine onlar dı!

Ne zaman ki Hz.Muhammed (s.a.v) Medine’ye İslâmiyet ile geldi. Evs ve Hazrec kabileleri barıştı. Kûr’an’ın dediği gibi bir ateş çukurunun kenarındaydınız! İşte o ateş çukurundan çekilib kurtarılınca Yahudiler çok rahatsız oldular. Müşrik Arablarla, Medine münafıkları ve zındık Yahudi-ler sürekli entrika peşindeydiler. Zira, onların geçimleri buydu, ve buna da mecburdular. Medine Andlaşmalarını ihlal ediyorlar, Resûlullâh’e sinsice suikastler hazırlıyorlar, Müslümanların ve Müslümanlığın âleyhinde elle-rinden gelen her mel’aneti yapıyorlardı.

O gün, insanların üzerinde bir nevi medya gücü, ve medya kadar etkili olan, şairlerinin şiirleri, hicvleri ile, Müslümanları hor, hâkir, basit, fesatçı, bir nevi anarşist gibi göstermek, için âleyhte bir takım, etkili ve aldatıcı propağandalar yaparlardı. Aslında İnsanları, sömürmek için, siyasi ve ekonomik planlar kuruluyordu. Bu işlerin başında da, Yahudi Şair’i Kâ’b bin Eşref, ile Hayber’de oturan Hicaz Taciri zındık Ebû Râfi’ Sellam bin Ebi’l-Hukayk gelmekte idi. O gün biri medya gücü kadar etkili olan şiirleriyle, diğeri’de; maddi para gücü ve kapitali ile bu işleri rahatlıkla yapıyorlardı. Cebrâil (a.s), bunların öldürülmesi için Resûlullâh (s.a.v)’e emir getirdi.

Müslümanlık, Medine’deki Evs ve Hazrec kabilesinin aralarındaki düşmanlık ve kıskançlılara son verince, Evs ve Hazrec kabileleri İslâm dinine ve Resûlullâh’a yararlı olma yolunda birbirleriyle adeta yarışmaya başladılar. Evs kabilesinden bazı fedâiler, gidip azılı İslâm düşmanı olan Yahudi zındıklarından Şair Kâ’b bin Eşref’i öldürmüş, onun kötülük ve zararlarının önüne geçmişlerdi. Dolaysıyla Resûlullâh (s.a.v)’in hoşnut-luğunu kazanmışlardı.

Bu olay, Medine’ki Hazrec kabilesi mensublarını harekete geçirdi. Kâ’b bin Eşref ayarında başka bir İslam düşmanını bulub temizlemeyi ve bu yolda Evs kabilesini hayırlı olan yarışta geçmekti. Hayber’de oturan Yahudi zındıklarından Hicaz Taciri Ebû Râfi’ Sellam bin Ebi’l-Hukayk’ı öldürmek üzere, Resûlullâh (s.a.v)’den izin istediler. Ebû Râfi’ bir çok topluluklara faizle borç para vererek ticari yönden ele almış ve bu gücü kullanarak onları kışkırtıb Resûlullâh’ın başına belâ etmişti. Resûlullâh’a düşman olan kabilelerı, servetiyle destekleyen azılı bir İslam düşmanı idi.

Gatafan’ları ve bunların çevresindeki müşrik Bedevi Arabları kandı-rarak Resûlullâh ile çarpışmak üzere onlardan büyük bir topluluk meydana getirmişti. Resûlullâh ve ashâbını daima rahatsız ve huzursuz etmekte, Kâ’b bin Eşref gibi, o da, toplulukları, Resûlullâh ve ashâb’ının aleyhine kışkırtmaktan geri durmamakta idi. Resûlullâh (s.a.v), Hicretin üçüncü yılında, Kâ’b bin Eşref gibi, Ebû Râfi’in de şerrinden emin olmak üzere öldürülmesine müsâade etti.

Abdullah bin Atik (r.a)’in kumandası altında, Mes’ud bin Sinan, Abdullah bin Üneys, Ebû Katâde Hâris bin Ribi’, ve Huzai bin Esved’ den oluşan beş kişilik bir fedâi birliği kuruldu. Resûlullâh (s.a.v), onlara kadın ve çocukları öldürmemelerini emir ve tavsiye buyurdu. Abdullah bin Atik ile arkadaşları hazırlanarak yola çıktılar. Medine ile Hayber’ın arası, altı konak, yani, bugün Hayber takriben, yüz seksen kilometre’dir. Ebû Râfi’in Hayber’deki kalesine yaklaştıkları zaman, gün, batmıştı. Hayber halkı da, deve sığır ve koyun gibi yaylım hayvanlariyle merâ’dan dönmüşlerdi. Abdullah bin Atik arkadaşlarına:

      “-Siz, yerlerinizde durunuz. Ben, gidip kale kapıcısının yüzüne bir güleyim de bakayım. Belki, kaleye girme imkanını bulurum!”diyerek kale kapısına doğru yürüdü.

Kapıya yaklaşınca, kendisini saklamak üzere maşlahına bürünüb ihtiyacını gideriyormuş gibi yere çömeldi. Kale halkı, tamamıyla kaleye girmişti. Bu sırada kale kapıcısı, Abdullah bin Atik’e:

      “-Ey Allâh’ın kulu! Kaleye gireceksen haydi gir! Ben, kapıyı kapa-mak istiyorum!”diyerek seslendi.

Abdullah bin Atik (r.a):

      “-Tamam geldim!”deyip hemen kaleye girdi.

Kapının yanındaki bir merkeb ahırına gizlendi. Kale dışında kimse kalmayınca, kapıcı, kale kapısını kilitleyerek anahtarları bir direğe astı. Vakit geceye meyil edince, Abdullah bin Atik kapıyı açtı arkadaşlarını içeriye aldı.

Ebû Râfi’in yanında, akşamdan sonra, gece sohbeti yapılırdı. Bu sohbet, kalenin en üst katlarında olurdu. Gece sohbeti sona erib, dostları Ebû Râfi’in yanından hemen dağıldılar. Ebû Râfi’in konağı sur içindeydi. Kendisi, konağının üst katında ve topluluk arasında oturuyordu. Abdullah bin Atik’le Abdullah bin Üneys, gizlice Ebû Râfi’in konağının kapısına vararak yanına girmek için izin istediler.

Ebû Râfi’in karısı:

      “-Siz kimsiniz?”diye sordu.

      “-Biz, Arablardan bazı kimseleriz. Yiyecek erzak almak istiyoruz!” dediler.

Abdullah bin Atik biraz yahudice bilirdi. Yahudice:

      “-Ebû Râfi’ye armağan getirdim!”dedi.

Ebû Râfi’in karısı:

      “-Bu, Abdullah bin Atik’in sesidir!”dedi.

Ebû Râfi’ kadına:

      “-Hay anan ağlasın! O, Yesrib’tedir. Bu saatte senin yanına nasıl gelebilir? Kalk, kapıyı aç!”dedi. Ebû Râfi’in karısı kapıyı açıp silahlı olduklarını görünce, bağırmak istedi. Kılıçla sus işareti ile tehdit edilince, kadın sustu. İslâm fedâileri, konağın kapısını içerden kilitlediler. Abdullah bin Atik, Ebû Râfi’in yattığı odaya doğru ilerledi. Oda, çok karanlıktı. Ebû Râfi’ âilesi arasında yatıyordu. Abdullah bin Atik, onun odanın nere-sinde yatmakta olduğunu pek farkedemiyordu. Yerini iyice anlamak için:

      “-Ebû Râfi’!!”diye seslendi.

Ebû Râfi’:

      “-Kim o?”dedi.

Abdullah bin Atik, ses gelen tarafa yaklaşıp, ona kılıçla ilk darbeyi indirdi. Ebû Râfi’in karanlıkta, karartısı, ancak Kibti bezine benziyen elbi-sesinin beyazından sezilebiliyordu. Zaten, Abdullah bin Atik’ın de gözleri az görürdü.

Ebû Râfi’in karısı, İmdad! Çığlıkları koparmak isteyince, Abdullah bin Üneys, kılıcını kaldırıb onu öldürmek istedi. Fakat, Resûlullâh’ın bu yoldaki yasağını hatırlayarak öldürmekten vazgeçti. Abdullah bin Atik, Ebû Râfi’a bir şey yapamamış olmanın telâş ve heyacanı içindeydi. Ebû Râfi’ feryad edince odadan dışarı fırladı. Biraz sonra, tekrar içeri daldı. Sesini değiştirerek:

      “-Nedir bu çığlık ey Ebû Râfi’!”diye sordu.

Ebû Râfi’:

      “-Anan Cehenneme girsin! Sen, seslenmeden önce, birisi beni oda içinde kılıçla vurdu yaraladı!”dedi.

Ebû Râfi’ Abdullah bin Atik’in elindeki kılıcı ve kendisini vurmak istediğini görünce, kendisini yastıkla korumaya çalıştı. Abdullah bin Atik, ona, kılıçla bir daha, bir daha, vurmaya çalıştıktan sonra Abdullah bin Üneys’in yanına çıktı ve:

      “-Git de öldür onu!”dedi.

Abdullah bin Üneys:

      “-Olur!”diyerek içeri girdi.

Abdullah bin Üneys, kılıcını Ebû Râfi’in karnına saplayarak öbür tarafına geçirirken, Ebû Râfi’:

      “-Yeter! Yeter!”diye bağırmakta idi.

Abdullah bin Atik ile, Abdullah bin Üneys, Ebû Râfi’in işini bitirin-ce, dışarı çıktılar. Abdullah bin Atik’in gözleri iyi görmediği için, konak-tan inerken merdivenden düşüp bacağı fena halde incindi:

      “-Vay bacağım! Vay bacağım!”diye sızlanmaya başladı.

Abdullah bin Üneys, onu yere indirdi:

      “-Yürü! Ayağında fazla bir zarar yok!”dedi.

Yürüyerek arkadaşlarının yanlarına geldiler.Ebû Râfi’in karısı ve ev halkı ortalığı velveleye verdiler. Hâris Ebû Zeyneb, Ebû Râfi’i öldürenleri ele geçirmek için, üç bin kişiyi harekete geçirdi. Işıklarla her tarafı arama-ya çıktılar.Abdullah bin Atik ile arkadaşları, kalenin dışarıdan içeri gelen su kanalının içine girib saklandılar. Bir hayli arama ve taramalardan sonra ümitleri kesilen kale halkı Ebû Râfi’in yanına döndüler. Ebû Râfi’ artık son dakikalarını yaşıyordu. Abdullah bin Üneys, yayını merdivenin yanın-daki yerde bıraktığını hatırlayarak geri döndü. Hayber halkı, kaynaşmakta idi, herkes:

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebû Râfi’i kim öldürmüş?!”

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebû Râfi’i kim öldürmüş?!”sözünden başka bir söz söylemiyordu.

Abdullah bin Üneys de, kimin yüzüne baksa veya kim onun yüzüne baksa Hayberliler gibi:

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebû Râfi’i kim öldürmüş?!”demekte idi.

Kale halkı merdivenlerden inib çıkarken, Abdullah bin Üneys de, merdivenden çıkarak yayını koyduğu yerden aldı.

Yahudilerin ileride gelenleri, Ebû Râfi’in çevresinde toplanmışlardı. Karısı elinde bir kandil tutuyor, kocasının yüzüne bakıyor, Yahudilerin ileri gelenleriyle konuşuyor ve:

“-Vallahi, işittiğim ses, Atik’in oğlunun sesi idi. Sonra, kendi kendi-mi yalanladım:

      “-Atik’in oğlu Abdullah bu beldelerde ne gezer?!”dedim, diyordu.

Kadın, dönüp kocasının yüzüne bakarken:

      “-Yahudilerin Tanrısına and olsun ki öldü!”diyerek feryada başladı.

Abdullah bin Atik ise, kendi kendine:

      “-Şu herifi öldürüb öldürmediğimi iyice anlayıncaya kadar bu gece, kaleden çıkmam!”diyordu.

Horozlar ötmeye başlayınca, ölü ilancısı kale suru üzerine dikilip:

      “-Hicaz halkının tâciri Ebû Râfi’in ölümünü sizlere bildiririm!”diye seslendiği işitildi.

Abdullah bin Atik arkadaşlarına:

      “-Artık, halâs! Yeter! Allâh, Ebû Râfi’i öldürdü!”dedi.

Fedâiler, su kanalında iki gün kadar beklediler. Yahudilerin arama ve taramalarının artık yavaşladığını anlayınca, saklandıkları yerden ayrılıb doğru Medine yolunu tuttular. Gündüzleri gizlendiler, geceleri yürüdüler. Gündüzün gizlendikleri zaman, aralarından birisi onlara gözcülük etmekte bir şey gördükçe, işaret vermekte idi. Böylece, yollarına devam ederek Medine’ye yakın Beyza mevkiine geldiler. Orada, Abdullah bin Üneys gözcülük vazifesini üzerine aldı. Bir ara, tehlike işareti vererek arkadaşla-rını koşturdu. Medine’ye yaklaştıklarında arkalarından yetişti arkadaşları:

      “-Sana ne oldu? Bir şey mi gördün de, bizleri acele acele koşturdun durdun?”dediler.

Abdullah bin Üneys ise:

      “-Hayır, bir şey görmedim. Fakat, size yorğunluk geldiğini anladı-ğım için, korkutarak sizi yürütmek istedim!”dedi.

İslâm fedâi birliği, Resûlullâh’in huzuruna gelib Allâh düşmanı Ebû Râfi’in öldürüldüğünü haber verdiler. Ebû Râfi’i kimin öldürdüğü kesin olarak bilinmiyordu. Abdullah bin Atik de, Abdullah bin Üneys de, onu kendisinin öldürdüğünü zan ve iddia ediyordu.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Haydi, kılıçlarınızı getiriniz!”buyurdu.

Kılıçları gösterdiler. Abdullah bin Üneys’in kılıcına bakınca:

      “-Ebû Râfi’i, bu öldürmüştür: Onda, yemek eseri görüyorum!”dedi.

Resûlullâh, Abdullah bin Atik’in ayağının incindiğini işitince:

      “-Uzat ayağını!”buyurdular.

Abdullah bin Atik, ayağını uzattı. Resûlullâh (s.a.v), onu sıvazlar sıvazlamaz, sanki hiç ağrı sızı geçirmemişe döndü.

Şair Hassan bin Sâbit (r.a), Ebû Râfi’le, Kâ’b bin Eşref hakkındaki bir şiirinde şöyle dedi.

      “-Allâh, o topluluğu hayırla mükafatlandırsınki, ey Ebû’l-Hukayk’ın oğlu! Ve sen, ey Eşref’in oğlu! Onlar, sık ormanların arslanları gibi sevi-nerek zağlı kılıçlarla sizin yurdunuza kadar yürüdüler, size eriştiler. Bir anda öldürücü kılıçlarla ölüm şerbetini size içirdiler. Onlar, Peyğamberle-rinin dinine yardım için, mallarını ve canlarını giderecek herşeyi göze aldılar, hiçe saydılar!” 7

Ebû Katâde (r.a); hicretin beşinci yılında meydana gelen ve İslâm tarihinin en zorlu kuşatması olan Hendek savunmasına iştirak etmiştir. Hicretin 6. Miladi 627 yılında meydana gelen Zü’Kared Ğazvesi’ne katıl-mıştır. Zü Kared Seferi’nin sebebi:

Resûlullâh (s.a.v)’ın, Medine’nin Ğabe yaylasında otlamakta olan ve doğumları yaklaşmış olan, Müslümanların develerini eşkiyalar ğasb etmiş-ler, ve, develerin bekçiliğini yapan, Ebû Zer-i Ğifari’nin oğlunu’da şehid etmişlerdi. bunu yapanlar Fezâre kavminden bazı kişilerdi.

Ebû Katâde, bir at satın alıb Medine’ye geldiği zaman, Fezâreler’den Mes’ade adında biriyle karşılaşmıştı. Mes’ade ile eskiden beri tanışıklık-ları vardı. Birbirlerine iş ısmarlarlardı. Mes’ade:

      “-Ey Ebû Katâde! Bu atı ne için aldın?”diye sordu.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında bir cihad atı bulundurmayı istedim!”

Mes’ade:

      “-Sizi öldürmek, hiç de kolay olmayacak!”dedi.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Ben, bu at üzerinde seninle karşılaşmayı Allâh’dan dilerim!”dedi.

Mes’ade:

      “-Amin!”diyerek, yapılan duanın kabul olunmasını diledi.

Bu konuşmanın üzerinden epey bir zaman sonra Ebû Katâde (r.a), bir gün, bu meşhur atı’nı yemlemek için eteğine biraz hurma yemi koyup götürünce at, başını kaldırdı ve kulaklarını dikti.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Allâh’a yemin ederim ki: at, süvari kokusu almıştır!”dedi.

Annesi, Ebû Katâde’nin böyle ğaybi konuşmasını yadırğadı:

      “-Vallahi, oğulcuğum! Biz, câhilliyet devrinde bile kâhinlik etmez, ğaib’den yalan yanlış haber almağa ve vermeğe kalkmazdık! Muhammed Âleyhisselâm geldikten sonra, böyle şeylerle nasıl uğraşırız?!”dedi.

At, tekrar başını kaldırıb kulaklarını dikti. Ebû Katâde (r.a):

      “-Allâh’a yemin ederim ki: atım, süvari kokusu almıştır!”dedi.

Ebû Katâde (r.a) der ki:

      “-Başımı yıkıyordum. Başımın bir tarafını yıkadığım sırada idi ki, Atım “Cerve Hazve”nin kişnediğini ve ayaklarını yere vurduğunu işittim.

      “-Bu, hazırlanmış bir savaşa işarettir!”dedim.

Başımın kalan yarısını yıkamaksızın kalktım ata bindim. Üzerimde kaftanım vardı. O sırada

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Yetişiniz!Yetişiniz!”diyerek seslenmekte idi.

Beni at üstünde hazır bir halde görünce Resûlullâh şöyle buyurdular:

      “-Ey Ebû Katâde! Hemen hareket et! Allâh Yoldaşın olsun!”

Ebû Katâde (r.a) hemen Mucahidlerle birlikte emredilen yerlere doğ-ru atını son hızla koşturdu. Ve, çatışma başladı. Düşman süvarilerinden Abdurrahman bin Uyeyne, sahâbeden Muhriz bin Nadla’yı mızraklayıb şehid ettikten sonra, Resûlullâh’ın süvarisi Ebû Katâde (r.a) ile karşılaştı. Birbirlerine mızraklarla saldırdılar. Abdurrahman, Ebû Katâde’yi mızrakla hafif yaraladı. Ebû Katâde’de, onu mızraklayıb öldürdü.

Sanıldığına göre: Abdurrahman bin Uyeyne’nin ikinci ismi, Habib idi. Habib’in öldürülmesinde Ebû Katade’ye, Mikdad bin Esved (r.a) yardımcı olmuştu.

Ebû Katâde (r.a), Mıkdad bin Esved (r.a)’e:

      “-Yâ Ebâ Mâbed! Ben, bugün ya öleceğim, ya da, Muhriz’i öldüreni öldüreceğim!”diyerek atını tepti, Miktad’ı geçti.

Ebû Katâde’nin atı, Mıkdad’ın atı’ndan daha iyi ve daha hızlı idi. Mıkdad’ı gerilerde bıraktı. Artık, Mıkdad, onu göremez olmuştu.

Ebû Katâde’de, Mes’ade ile nasıl karşılaştığını ve onu nasıl öldür-düğünü şöyle anlatır:

“-Baskıncı müşriklere yetişib saldırdığım zaman, alnımdan bir okla vuruldum. Okun, demirini alnımdan çekib çıkardım. Güçlü ve yavuz bir atlı üzerime doğru geldi. Miğferi yüzünü kapatmıştı. Bana:

      “-Ey Ebû Katâde! Allâh, beni, sana kavuşturdu!”diyerek miğferinı kaldırıp yüzünü açtı. Meğer, o, Mes’adetü’l- Fezâri imiş, bana:

      “-Çarpışmak mı, yahut mızraklaşmak mı, yoksa, güreşmek’mi, hangisini istersin?!”diye sordu.

      “-Bunu, sana bırakıyorum!”dedim.

      “-Öyle ise, güreş!”dedi ve:

      “-Hemen atından inib kılıcını bir ağaca as!”dedi.

Ben de, atımdan inib kılıcımı başka bir ağaca astım. Sonra, güreştik. Epeyce biribirimizle uğraştıktan sonra, yüce Allâh, onu, yenmeyi bana nasib etti. Yere yıkıb göğsünün üzerine oturdum. O sırada başıma bir şey dokundu. Dokunan şey, Mes’ade’nin ağaçta asılı olan kılıcı imiş! Hemen uzanıb kılıcı elime aldım ve sıyırdım. Mes’ade, kılıcını elimde görünce, elime sarılıb:

      “-Yâ Ebâ Katâde! Beni sağ bırakmanı, beni öldürmemeni senden dilerim!”dedi.

      “-Hayır! Vallâhi, seni sağ bırakmayacağım!”dedim.

Mes’ade:

      “-Ya bizim küçükler kime kalacak?”dedi.

      “-Cehennem’e!”dedim.

Sonrada, onu öldürdüm. Kendi kaftanımı çıkarıb onun üzerine örttüm. Onun atına bindim. Çünkü, biz çarpışmağa tutuştuğumuz sırada benim atım kaçıb karargâha dönmüş. Onu, görünce tanımışlar….

Sonra ilerledim Mes’ade’nin kardeşinin oğlunun üzerine geliverdim. Kendisi, on yedi kişilik bir süvari birliğinin içinde tanınıyordu. Onu, mız-rakla sırt omurğasından vurub deldim. Yanında bulunan süvariler bozulub dağıldılar. Mikdad bin Esved, Ebû Katâde’yi kaftansız görünce:

      “-Ne yaptın?”diye bağırdı.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Hayır yaptım. Sana, onun atla yaptığı gibi!”dedi.

Müslümanlar, yolda, Ebû Katâde’nin öldürdüğü Mes’ade’nin üzerine örttüğü kaftanını görünce, tanıdılar ve:

      “-Ey vahh bu, Ebû Katâde, öldürülmüş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!”deyib çok üzüldüler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır! Ebû Katâde, öldürülmemiştir. Fakat, o ölü, Ebû Katâde’nin öldürmüş olduğu bir müşriktir. Ebû Katâde, o müşriki kendisinin öldür-düğü bilinsin diye kendisine ait kaftanı onun üzerine örtmüştür! Allâh, Ebû Katâde’yi rahmetiyle esirgesin! Beni, Peygamberlikle şereflendiren Allâh’a yemin ederim ki: Ebû Katâde, Recez okuyarak müşriklerin ardına düşmüştür!”buyurdu.

Zû kared savaşında Müslümanların parolaları (Emit! Emit!) idi.

Ebû Katâde dönüb geldiği zaman, Resûlullâh (s.a.v) ona bakarak:

      “-Ey Allâh’ım! O’nun saçına, ve derisine bereket ver! Onu zinde yaşat!”diye dua etti, ve ona:

      “-Muradına erdin!”buyurdu.

Ebû Katâde (r.a)’de:

      “-Yâ Resûlallâh! Sen de, muradına erdin!”dedi.

Bu, Dua-ı Nebevinin sırrıyla Ebû Katâde, yetmiş yaşlarında vefat ettiği zaman, Resûlullâh (s.a.v)’in duası bereketi ile on beş yaşında imiş gibi zinde ve diri idi.

Resûlullâh (s.a.v) Ebû Katâde’ye:

      “-Mes’ade’yi sen mi öldürdün?”diye sordu.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Evet yâ Resûlallâh!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yüzüne ne oldu?”diye sordu.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Bir okla vuruldum, yâ Resûlallâh!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yanıma yaklaş!”buyurdu.

Ebû Katâde, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına yaklaştı. Resûlullâh (s.a.v), onun yarasının üzerine püskürdü hiçbir ağrısı kalmadı.

Ğanımetlerini almak için Mes’ade’yi Sa’d bin Zeyd soymuştu.

Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Hayır! Onu, Ebû Katâde öldürmüştür. Onun silahını ve elbisesini Ebû Katâde’ye teslim et!”buyurduktan sonra Mes’ade’nin atını ve silahını Ebû Katâde’ye verib:

      “-Allâh, sana, bunları mübarek kılsın!”buyurdular. 8

Ebû Katâde (r.a) müstakil olarak’da çeşitli seriyyelerle seferlere çıkmıştır. Bunlardan bir kısmında kumandan olarak, bir kısmında ise süvari olarak bulunuyordu.

Hudeybiye Andlaşması:

Abdullah bin Ebû Katâde, babasından şunu aktardı:

“-Hudeybiye andlaşmasının yapıldığı yıl Resûlullâh (s.a.v)’le birlik-te gittik. O’nun ashâbı ihrama girdikleri halde ben ihrama girmedim. Mekke ile Medine arasında Ğifar kabilesine aid Ğayka denilen yere geldi-ğimizde, düşman birliğinin bulunduğu bize haber verildi. Onlara doğru yöneldik. Arkadaşlarımın vahşi bir eşek (zebra) sürüsü gördüler. Birbirleri ile gülmeye başladılar. Bunun üzerine ben de geriye bir baktım ve sürüyü gördüm. atımı sürünün üzerine doğru sürdüm. Okumu fırlattım ve birini vurdum. Arkadaşlarımdan yardım istedim, yardım etmekten kaçındılar. Daha sonra onun etinden yedik.

Resûlullâh (s.a.v)’e ulaşmak için yola çıktık. Düşmanın onunla ara-mıza girmesinden korktuk. Bu yüzden atımı bazen hızlı koşturuyor, bazen de yürütüyordum. Gece yarısı Ğifâr kabilesinden bir adamla karşılaştım.

Ona:

      “-Sen Resûlullâh’dan nerede ayrıldın?”diye sordum.

Adam:

      “-Ta’hin denilen yerde öğle uykusuna yattığı sırada ayrıldım!”dedi.

Nihayet Resûlullâh (s.a.v)’e ulaştım.

O’na:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü arkadaşların sana selam söylüyorlar. Onlar, düşmanın seninle aralarına girmelerinden korktular. Onları bekle!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’de bekledi.

Ben:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü biz vahşi bir eşek (zebra) avladık. Yanımızda ondan bir parça da arttı!”dedim.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) ihramlı olan ashâbına:

      “-Yiyiniz!”buyurdu. 9

Hadıra seferi:

Hicretin sekizinci yılının Şaban ayında, Miladi 629 yılının Kasım veya Aralık aylarında vuk’u bulmuştur. Hadıra, Necid taraflarında Beni Muhariblerin yurdlarındandır. Hadıra’nın, Tihame’de veya, Medine’nin mülhakatından olduğu da rivâyet edelir. Hadıra, İbn-i Amir’in bostanının yanındadır. Medine’ye uzaklığı yirmi mildir.

Hadıra Seferi Niçin ve Nasıl Yapıldı?:

Mû’te savaşından İslam mücahidlerinin karşısına dikilen iki yüz bin

kişilik düşman ordular topluluğunun yüz binini Arab askerleri teşkil ediyor ve bunlar arasında da Kudaalardan bir çok kabileler bulunuyordu. Kudaa kabileleri: Beni Mehre, Beni Behra, Beni Beliy, Cüheyne, Beni Selâmen, Beni Selih, Beni Tenuh ve Beniy Huşayş gibi kabilelerdi. Beni Reşden ve Beni Ğatafan ise, Beni Cüheynelerdendi. Cüheyneliler, Sifülbahr, Habat nahiyesinde, Beni Ğatafanlar ise, Necd’de, Muariblerin yurdu olan Hadıra’da oturmakta idiler.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Katâde’yi, onbeş kişilik askeri bir birliğin başına geçirerek Necd’de Muhariblerin yurdunda oturan Beni Ğatafanların üzerlerine gönderdi. Gönderirken, onlara:

      “-Geceleri yürüyünüz! Gündüzleri gizleniniz! Dağınık düzenle dört taraftan kuşanarak Ğatafanlara birden baskın yapınız! Kadınları ve çocuk-ları öldürmeyiniz!”buyurdular.

Abdullah bin Ebi Hadred’il-eslemî der ki:

      “-Bedir’de şehid edilen, Sûraka bin Hârise’nin kızı ile nişanlanmış idim. Bana, dünyada, ondan daha güzel sevgili bir şey nasib olmamıştı. Kendisine mehr olarak iki yüz dirhem gümüş para verecektim. Buna karşı, ona gönderecek hiç bir şey bulamadım. Başvurulacak kapı, Allâh ve Resûlü’dür!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardım. Durumumu, kendisine arz ettim. Nişanlımın mehrini ödememe yardımını istedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona, kaç dirhem mehr tayin ettin?”diye sordu.

      “-Yâ Resûlallâh! İki yüz dirhem!”dedim.

      “-Sübhânallâh! Eğer, siz, dirhemleri, vadinin karnından avuçlayarak almış olsaydınız bile, yine, bu miktarı geçirmez, artırmazdınız!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Onun mehrini ödemem hususunda ne olursun, bana yardım et!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Vallâhi, yanımda, size verebileceğim, yardım edebileceğim hiç bir şey yok!”buyurdu.

Bunun üzerine bir müddet bekledim. Daha sonra beni yanına çağırdı.

      “-Ebû Katâde’yi, askerî bir birliğin başında cihada göndermek üzere hazırlamış bulunuyorum. Onlarla birlikte gitmek istersen, sen de git bu seriyenin içinde! Umarım ki: Allâh, sana, o kadınının mehrini, elde edebi- leceğin ğanimet mallarından ödeme imkanı verir!”buyurdu.

      “-Olur!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Geceleri yürüyünüz! Gündüzleri gizleniniz! Düşmana, dağılmış olarak her taraftan ani baskın yapınız. Kadın ve çocukları öldürmeyiniz!” buyurdular.

Ebû Katâde, başımızda olduğu halde, on altı kişi ile yola çıktık. Necd taraflarında Ğatafanlara gönderildik. Nihayet, Benî Ğatafanların nahiyesine vardık. Ebû Katâde, orada, bize bir konuşma yapıp Allâh’ın buyruklarını yerine getirmemizi, yasakladıklarından sakınmamızı tavsiye etti. Herkesi, ikişer kişi halinde arkadaş yaptı.

“-Ölmedikçe, hiç kimse, arkadaşından ayrılmayacak, bana dönünce, onun hakkında bilgi verecek, arkadaşından sorulduğu zaman:

      “-Onun hakkında benim bilgim yok!”demeyecektir.

Ben, Tekbir getirdiğim zaman, siz de Tekbir getireceksiniz! Ben, hücuma geçtiğim zaman, siz de hücuma geçeceksiniz! Kaçan düşmanları yakalamak için ardlarına düşüb birlikten uzaklaşmayacaksınız!”dedi.

Ğatafanların yurduna geceleyin inmiştik. Kumandanımız, bizi ikişer ikişer keşfe gönderdi. Gönderirken tekrar hatırlatarak:

      “-Birbirinizden hiç ayrılmayacaksınız. Her hangi birinizin yanında arkadaşını göremediğim zaman, ona, arkadaşının ne olduğunu soracağım. Sakın, kaçanı yakalamak için peşine düşüb birbirinizden uzaklaşmayın!” diye sıkı sıkı tenbihde bulundu.

Ğatafan cemaatinin konak yerlerini öğrendik. Ğatafanlara hücum etmek istediğimiz sırada konak yerinden bir adamın:

      “-Ey Hadıra!”diye bağırdığını işittim.

Ben, bunu, onların ellerinden Hadıra’yı alacağımıza yordum. Her halde ğanimet elde edeceğiz. Ben de artık evlenebilecek, karımla bir araya gelebileceğim!”dedim.

Yatsı vaktine girdiğimiz zaman, kumandanımız. Ebû Katâde, kılıcını sıyırdı. Biz de kılıçlarımızı sıyırdık. Ebû Katâde, Tekbir getirdi. Biz de Tekbir getirdik. Kumandanımız, hücuma geçti. Biz de hücuma geçtik. Beni Ğatafanların konak yerindeki büyük bir topluluğa saldırdık. Onların savaş erleri de, bizimle çarpışmaya tutuştular. En şereflileri öldürüldüler. İçlerinden, uzun boylu bir adam kılıcını sıyırıb geri geri gidiyor ve:

      “-Ey Müslüman! Cennete gel cennete!”diyordu.

Onun ardına düştüm Arkadaşımlarımdan biri bana:

      “-Kumandanımız, kaçanı, yakalamak için arkasından gitmeyeceği- miz hakkında bize tembihatta bulunmuştu. Geri dön!”dedi.

Benim, onun arkasını bırakmadığımı görünce de:

      “-Vallahi, ya geri dönersin, ya da, seni kumandana şikayet ederim!” dedi. Ben, o, arkadaşımın tavsiyesine yanaşmadım:

      “-Vallahi, onu takib edeceğim!”dedim ve, izlemeğe devam ettim.

Adam, yine bana:

      “-Cennete gel cennete!”diyor ve bize hakaretler ediyordu.

Arkadaşım:

      “-Hey uzaklaşma! Kumandanımız, kaçanı, kovalamaktan bizi men’ etmiştir. Yahu! Nereye gidiyorsun? Vallâhi. Ebû Katâde’nin yanına gittiğim de seni, benden sorduğu zaman, bu yaptığını, ona haber vereceğim!” diyerek sesleniyordu.

Adama yetiştim. Bir ok atıb onu kafasından vurdum. Beni görünce:

      “-Ey Müslüman! Cennete yaklaş!”dedi.

Yanına yaklaşmadım. Ona, bir ok daha attım. Adam, ölü olarak yere düştü. Onun kılıcını aldım. Başını, gövdesinden ayırdım. Pek çok deve ve davar iğtinam ettik. Ebû Katâde’nin yanına varmadan önce arkadaşımla buluştum.

      “-Kumandanım, beni, senden sordu mu?”diye sordum.

      “-Evet! Bana ve sana çok kızdı!”dedi.

Ğanimetlerin bir araya toplandığını, Beni Ğatafanların ileri gelen-lerinin öldürüldüğünü haber verdi. Ebû Katâde’nin yanına vardım. Beni çok kınadı. Ona, bir adamın ardına düşüb gittiğimi, onun söylediklerini, kendisini nasıl öldürdüğümü birer, birer haber verdim. İğtinam edilen deve ve davarlarını sürdük.

Esir tutulan kadınları hayvanlara bindirdik. Kınlarına sokulu kılıçları devenin semerine astık. Medine’ye yöneldik. Katranlanmış olan devemde, genç ve güzel bir kadın vardı. Sanki, bir ceylandı. Sık sık arkasına dönüb bakıyor, ağlıyordu. Ona:

      “-Ne için böyle bakınıyor, aranıyorsun?” diye sordum.

      “-Vallahi, sizden canını kurtarabilenlerimizden, sağ kalıb ta, aranıza karışmış, olabileceğini sandığım adamıma bakıyorum!”dedi.

“-Onun adamını ben öldürdüm diye kalbime geldi.

      “-Vallâhi, onu, ben öldürmüş bulunuyorum! Kendisinin kınında sokulu kılıcı da işte burada, devenin semerinde asılı duruyordur!”dedim.

Ben, bunu söyleyince, kadın.

      “-Bu, Vallâhi, onun kılıcının kınıdır. Doğru söylüyorsan, kınından sıyır da kılıcını da bir göreyim?”dedi.

Kılıcı alıb kınından sıyırdım. Kadın, onun, kocasının kılıcına uydu-ğunu görünce, ağlamağa başladı.

Ğanimet olarak elde ettiğimiz deve ve davarları sürüb Medine’ye getirdik. Hadıra Ğazası’ndan dönünce, ğanimet malları bizlere bölüştür- üldü. Herkesin payına on ikişer deve düştü. Allâh’ın, bana nasib ettiği bu malla nişanlımla evlendim, bir araya geldim!”

Hadıra’da iğtinam edilen mallar, iki yüz deve ile, bin, veya iki bin davardı. Ğanimetin beşte biri ayrıldıktan sonra kalan beşte dördü müca-hidler arasında bölüştürüldü, her hisseye on ikişer deve ile bir devenin karşılığı on davar hesabıyla tutarları olan davarlar düşmüştü.

Beni Ğatafanlardan ayrıca, esirler de alınmıştı. Esirler arasında dört tane kadın vardı. Bunlar, Beni Ğatafanların eşraf ve ileri gelenlerinin kadınları idiler. Esirler arasında çocuklar, kız ve oğlanlar da vardı. Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Ebû Katâde’nın hissesine çok güzel bir kadın düşmüştü. Mahmiye bin Cezü’z-Zübeydi, Resûlullâh’ın yanına gelerek:

      “-Yâ Resûlallâh! Ebû Katâde’nin hissesine güzel bir kadın düşmüş. Sana, Allâh’ın nasib edeceği ilk ğanimetten bana bir kadın vermeyi va’d etmiştin!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Katâde’ye haber gönderib:

      “-Senin hissene bir kadın mı düştü?”diye sordu.

Ebû Katâde (r.a)’de:

      “-Esir kadınlardan bir kadını ğanimetin beşte biri çıkarıldıktan sonra kendim için almıştım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu, bana bağışla!”buyurdu.

Ebû Katâde (r.a):

      “-Olur yâ Resûlallâh!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), o kadını Ebû Katâde’den alarak Mahmiye bin Cezü’z-Zübeybi’ye verdi. Hadıra seferi on beş gün sürmüştür. 10

Yine aynı senenin Ramazan ayının başlarında Batn-ı Eham, Batn-ı İdam Seriyyesine kumandanlık etti. Zî-Haşab ve Zî-Merve taraflarına birer seriyye ile giderek buralardaki eşkiyaları temizlemiştir. Bu ikinci seriyyede kumandanın Abdullah bin Ebû Hadred oluduğuda rivâyet edilir.

Bundan sonra hemen Mekke’nın fethine iştirak etmiş bu feth sıra-sında aktif olarak görev almıştır. Mekke fethinden sonra Hicri 8. yılın Şevval ayında Miladi 630 yılının Ocak ayının sonlarına doğru Huneyn Ğazvesi meydana gelmişti. Bu savaşta İslâm ordusu bir aralık bozulur gibi olduğu zaman, Ebû Katâde (r.a) ve arkadaşları, zorluklara dayanarak büyük kahramanlıklar göstermiş ve herkesin takdirini kazanmışlardır.

Ebû Katâde (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh ile beraber, Huneyn Savaşı’nın yapıldığı yerlere doğru hareket ettik. Düşmanlarla karşılaştığımız zaman bir ara Müslümanlar gerilediler. Bu sırada, bir müşrik’in bir Müslüman’ın tepesine dikildiğini gördüm. Arkasından boynuna bir kılıç indirerek zırhını kestim. Ölmüş bir ceset gibi kucağıma düştü, ve öldü.

Resûlullâh (s.a.v), beni, Hz.Ömer’e gönderdi. Kendisine yetiştim ve:

      “-Bu Müslümanlara ne oluyor?”dedim.

      “-Takdir-i İlâhî!”dedi.

Sonra Huneyn Savaşının gidişi değişti. Müslümanlar zafer kazan-dılar. Resûlullâh (s.a.v) bir yere oturdu. Ve:

      “-Herkes şahid veya delil getirmek suretiyle öldürdüğünün malını alabilecektir!” buyurdu.

O sırada ben kalktım, ve:

      “-Bana kim şahidlik edecek?”dedim, ve oturdum.

Resûlullâh (s.a.v) aynı sözleri tekrar etti. Ben de:

      “-Bana kim şahidlik edecek?”dedim, ve oturdum.

Resûlullâh (s.a.v) yine aynı sözleri tekrar etti.

Ben yine:

      “-Bana kim şahidlik edecek?”dedim, ve oturdum.

Resûlullâh (s.a.v) yine aynı sözleri tekrar etti. Ben de, kalktım.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Senin neyin var? Yâ Ebû Katâde!”diye sordu.

Ben de, hâdiseyi anlattım. Orada bulunan bir zât şöyle dedi:

      “-Doğru söylüyor! Onun alacağı şeyler bende, işte, istediklerini al!”

O anda Ebû Bekr (r.a):

      “-Hayır, olmaz. Madem ki, onun alacağı şeyler sende. O halde, Allâh ve Resûlü uğrunda savaşan birinin mallarının iâdesi için karar verilmesi lâzım. Çünkü, kendi aldıklarını sana verecek!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Ebû Bekr doğru söylüyor. Onun mallarını ver!”dedi.

      “-Bu zât, aldıklarını bana verdi. Ben de, bunlarla, Benî Seleme arazisinde bir bahçe satın aldım. Bu, benim, İslâm’a girdikten sonra, kazan-dığım ilk mülktür!” 11

Bu olayı teyid etmek için Ebû Katâde (r.a) der ki:

      “-Huneyn Savaşı günü, bir Müslüman’la bir müşrikin çarpıştığını, müşriklerden birisinin de, Müslüman’a karşı arkadaşına yardım etmek için Müslümanı yere yıkıb üzerine çıktığını gördüm. Arkasından varıb boynu köküne kılıçla vurub zırhını kestim. Müşrik, bana doğru yöneldi. Vurmak için kılıcını kaldırdığı zaman, vurub bir elini kestim. Adam, öbür eli ile boynumdan yakalayıb beni öyle bir sıktı ki, ölümün kokusunu almağa, ecel teri dökmeğe başladım! Az kalsın öldürecekti. Eğer, adam, kan kaybından zaif düşüb yere yıkılmamış olsaydı, muhakkak beni öldürürdü! Ölüm, ona gelib yetişti de beni bıraktı. Yere düştüğü zaman, kılıçla vurub işini bitirdim!” 12

Ebû Katâde (r.a) der ki:

“-Tebük Seferi sırasında bizler, Resûlullâh (s.a.v)’ile birlikte ordu-nun içinde geceleyin gidiyorduk. Resûlullâh (s.a.v), devesinin üzerinde, ben de, yanında bulunuyordum. Resûlullâh (s.a.v) uyuklayıb bir tarafına doğru eğildi. Hemen yanına yaklaştım. Kendisine, destek olunca ayıldı.

      “-Kim bu?”diye sordu.

      “-Ebû Katâde’yim, yâ Resûlallâh! Düşeceğinizden korkub da Sana dayanmıştım!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, Resûlünü koruduğun gibi, Allâh’da, seni korusun!”buyurdu.

Biraz gittikten sonra, tekrar böyle yaptı. Yine, ben Kendisine destek oldum. Uyandılar ve, bana :

      “-Yâ Ebâ Katâde! Yolcunun gece sonunda konaklayıb dinleneceği bir yerin yok mu?”diye sordu.

      “-Konaklamak istiyor musunuz yâ Resûlallâh?”dedim.

      “-Bak arkanda kim var?”buyurdu.

“-Bakınca, iki, üç kişi gördüm. Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Çağır onları!”buyurdu.

      “-Resûlullâh’ın dâvetine icabet ediniz!”dedim,

Onlar hemen geldiler. Hayvanlarımızdan inib konakladık. Resûlullâh Âleyhisselamla bir arada beş kişi idik. Yanımda, içinde su bulunan bir ibrikle İçinden su içtiğim küçük bir tulum bulunuyordu. Orada uyuya kal-mıştık. Güneşin sıcaklığı uyandırmadıkça, uyanamadık! Uyanınca:

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! Sabah namazımızı geçirdik!” dedik. Resûlullâh(s.a.v) de:

      “-Şeytan’ın, bize kızdığı gibi, biz de, ona kızdık!”buyurdu.

İbrikteki su ile abdest aldı, suyun fazlası, kaldı.

      “-Yâ Ebâ Katâde! İbrik veya tulumdaki suyu sakla! Çünkü, onun, bizim için lüzumu ve önemi var!”buyurdu.

Sonra’da, bize, Mâide sûresini okuyarak sabah namazını kıldırdı. Namazdan dönünce:

      “-Onlar, Ebû Bekr ile Ömer’i, dinlemiş olsalardı, akıllıca davranmış olurlardı!”buyurdu:

Ebû Bekr ile Ömer, ordunun su başında konaklamasını istemişler, mücahidler ise, bu hususta, onlara muhalefet etmişler, tekliflerini kabule yanaşmamışlar, susuz, çöl bir yerde konaklamışlardı. Resûlullâh (s.a.v), hayvanına bindi. Güneş, batıya doğru kaydığı sıralarda orduya yetişib katıldı. Biz de, Kendisi ile birlikte idik. Yayaların ve süvarilerin susuz-luktan az kalsın boyunları kopacaktı!

Resûlullâh (s.a.v) İbrik’i getirtti. Küçük su tulumundaki suyu, ona boşalttı. İbrikten, parmaklarının üzerine su dökünce, parmaklarının arasından su akmağa başladı! Mücahidler gelib su aldılar. Su, gittikçe, coştu ve suya kandılar. Atlarını ve develerini’de, suvardılar. Ordugâh da on iki veya on beş bin deve, on bin at vardı. Halk ise, otuz bin idi!”

Resûlullâh (s.a.v), Medine’den yola çıkarken, Ebû Katâde’ye:

      “-İbrik ve küçük su tulumunu iyi koru!”buyurmasının mânâsı da, böylece anlaşılmış oluyordu.

İslâm ordusu, Tebük’den Medine’ye dönüşlerinde de, şiddetli sıcak ve susuzlukla karşılaştılar. Dudaklarını ıslatacak kadar su bulamadıkları zaman bile oldu. Tebük ile Hıcr arasında susuzluktan şikâyetlenmek zorunda kaldılar. 13

Ebû Katâde (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v) ile bir seferde (Tebük) bulunuyorduk.

      “-Yanınız da su var mı?”diye sordu.

      “-Evet, bende içinde biraz su olan bir ibrik var!”dedim

      “-Getir!”buyurdular. Hemen götürdüm.

      “-Ondaki sudan abdestlerinizi alınız!”buyurdu.

Kendisi de abdest aldı. ibrikte bir yudum su daha kalmıştı.

      “-Ebû Katâde! Onu sakla! Su ibrikte çoğalacak!”buyurdu,

Öğle sıcağı bastırınca Resûlullâh (s.a.v) onların görebileceği bir yere dikildi. Müslümanlar, susuzluktan perişan hallerini arz etmek için:

      “-Yâ Resûlallâh! Susuzluk bizi mahvetti, boğazlarımız kurudu!”

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Mahvolmazsınız!”dedi. Sonra da:

      “-Yâ Ebâ Katâde! O, İbriği getir!”buyurdular.

Hemen ibriği kendilerine götürdüm.

      “-Bardağını çöz!”dedi.

Çözdüm, verdim. Bunun üzerine başladı bardağa su doldurub halka su dağıtmaya. Hemen herkes başına üşüştü. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey insanlar! İzdihama meydan vermeyin. Hepiniz susuzluğunuzu gidereceksiniz!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), ve benden başka herkes suyunu içti. Resûlullâh önce bana da su vererek:

      “-Ebâ Katâde, iç!”buyurdu.

      “-Siz için, yâ Resûlallâh!”dedim.

      “-Cemaâte su dağıtan en son içer!”buyurdular.

Ben içtim. Benden sonra da kendisi içti. O gün biz üç yüz kişi idik. îbrikte su hâlâ olduğu gibi duruyordu!” 14

İbrahim bin Haccac’dan gelen bir rivâyette de o günkü topluluğun yedi yüz kişi olduğu rivâyet edilmektedir.

Ebû Katâde (r.a) Tebük Seferi’nde bulunduktan sonra Resûlullâh ile beraber Vedâ Haccında bulunarak haccını da îfa etmiştir. Medine’ye geri dönüldükten bir müddet sonra Resûlullâh (s.a.v) vefat etti.

Ebû Katâde (r.a), Resûlullâh’ın vefatından sonra adetâ uzlete dalar gibi sessiz sedâsız bir şekilde Medine’de yaşamaya başladı. Birinci halife Hz.Ebû Bekr devrinde neler yaptığına dair elimizde bilgi yoktur.

İkinci halife Hz.Ömer (r.a) döneminde aktif olarak bazı savaşlarda bulunmuştur. Bunlardan biri halife Hz.Ömer (r.a)’in emri üzerine İran seferlerine katılarak Fars bölgesi Hâkimini bizzat öldürdüğü ve onun üzerindeki çok değerli zırhın kendisine ğanimet olarak verildiği rivâyet edilmiştir. Üçüncü halife Hz.Osman (r.a) devrinde neler yaptığına dair yine elimizde bir bilgi yoktur.

Dördüncü halife Hz.Ali (r.a), zamanında bir aralık kendisi için Mekke valiliği görevi vermiş daha sonra onun yerine bu göreve amcası Abbas’ın oğlu Kusem bin Abbas atanmıştır.

Ebû Katâde (r.a), Hz.Ali (r.a)’in yanında kalarak Hicrî 38. Miladi 658 yıllarında haricîlerle yapılan Nehrevan Savaşı’na iştirak etmiştir. Bu savaşta Hz.Ali (r.a)’in piyâde kuvvetlerinin kumandanlığını yapmıştır.

Muâviye bin Ebû Süfyân Medine’ye gelişinde, yakınlarını kayırması sebebiyle Ensâr’ın kendisine karşı tavır alıb onu karşılamaması üzerine durumu Ebû Katâde’ye şikâyet yollu söylediği zaman, Ebû Katâde (r.a) Ensâr’ı savunur tarzda konuşmuş ve Resûlullâh (s.a.v)’ın kendilerine:

      “-Benden sonra insan kayırma olaylarına şahid olacaksınız!”dediğini belirtmiştir.

Muâviye bin Ebû Süfyân bu konu ile ilgili olarak Resûlullâh’ın neleri tavsiye ettiğini sormuş, Ebû Katâde (r.a) da:

      “-Sabır tavsiye etti!”diye söylemesi üzerine o da aynı tavsiyede bul-unmuştur.

Muâviye bin Ebû Süfyan’ın devrinde Medine valisi olan Mervân, Resûlullâh’ın ve Ashabının savaş yaptıkları yerleri Ebû Katâde (r.a) ile birlikte dolaşarak ondan buralarda geçen olaylar hakkında bilgi almıştır.

Ebû Katâde (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’den başka Muâz bin Cebel ve Hz.Ömer’den rivâyette bulunmuştur. Rivâyet ettiği hadislerin sayısı 170 tane olub bunlardan onbiri Buhâri ve Müslim’in el-Câmiu’s-Sahih-lerinde, ayrıca ikisi yalnız Buhâri’de sekizi yalnız Müslim’de bulunmak-tadır. Kendisinden Enes bin Mâlik ve Câbir bin Abdullah’dan başka Said bin Müseyyeb, Atâ bin Yesâr, oğulları Abdullah ve Sâbit, Âzadlı kölesi Nâfi’ bin Abbas ve daha başkaları hadis rivâyet etmişlerdir.

Ebû Katâde (r.a)’ın rivâyetleri toplu halde Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde mevcuddur. Bahadır bir zât olan Ebû Katâde (r.a), artık çok yaşlanmış idi. Ancak Resûlullâh’ın hakkındaki sağlık ve afiyet duası sebebiyle son derece dinç olduğu rivâyet edilmektedir. 15

Ebû Katâde (r.a)’ın Hz.Ali devrinde Kûfe’ye yerleştiği rivâyet edilir. Bir ara Medine’ye gidib orada yerleştiği rivâyet edilmekte ise de, diğer bir rivâyete göre, tekrar Kûfe’ye dönmüştür. denilmektedir. Ebû Katâde’nin vefat tarihi hakkında ihtilâf vardır. Bâzı rivâyetlere göre Hicri 38 veya 40. Miladi 658 veya 660 yıllarında Kûfe’de vefat ederek cenâze namazını’da Hz.Ali (r.a) yedi tekbirle kıldırdı denilir. Ancak bu zayıf görülmüştür.

Vâkıdî’ye göre: Hicrî 54. Miladi 674 yılında Medine’de vefât etmiş-tir, bu rivâyetin doğru olma ihtimali daha kuvvetlidir. Zira, Buhârî’de kesin tarih verememekle birlikte, Hicrî 50-60 yılları arasında vefat etti. denmektedir. Yetmiş küsur yaşlarında vefat ettiği söylenen Ebû Katâde, Ashâbıın önde gelen kişilerindendi. Çocukları babalarından hadîs rivâyetin-de bulunmuşlardır.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-168 
2- Nahl-126-127 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-206 
4- M.Âsım Köksal İslâm Târihi-10-242 
5- Câmiu’l-Usûl-7-497-Tüyler-No-2.884- Muvatta-Şaar-2-6-Nesâi-Zinet-60 
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-376 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-22-28 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-28-35 
9- Muhtasar Fethü’l-Bâri-Avlanmanın cezası-1821-1822- 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-136-142 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-680 
12- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-423 
13- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-245 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2025 
15- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-10-174-175