Ebû Fükeyhe (r.a)

Ebû Fükeyhe (r.a)’in Yemen’in Ezd kabilesine mensub olduğu rivayet edilir. Asıl isminin Yesâr, veya Eflâh bin Yesâr, olduğu da eski eserlerde beyan edilmektedir. Beni Cumah’a mensub olduğu söyleniyorsa da, aslında, Ezd kabilesindendi.

Ebû Fükeyhe (r.a)

Ebû Fükeyhe
أَبُــو فُــكَــيْـهَــة َ


 Baba Adı    :    Yesâr veya Eflâh bin Yesâr.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Bilgi yok.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri birinci yılda Bedir Savaşın’dan önce Medine’de vefat etmiştir. Kabri Medine’de Cennet’ül Bâki de’dir.
 Fiziki Yapısı    :    Oldukça zayıf yapılı esmer bir zat idi.
 Eşleri    :    Hiç evlenmedi bekâr dır.
 Oğulları    :    Yoktur.
 Kızları    :    Yoktur.
 Gavzeler    :    Yoktur.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke, 2.Habeşistan, Medine, Muhacir’dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Bilgi Yok.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi Yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Asıl ismi Eflâh, veya, Yesâr olub, kendisi Ezd kabilesindendir. Abdudaroğullarından Ümeyye bin Halef el-Cumahi’ lerin kölesidir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Fukeyhe.
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.



Ebû Fükeyhe (r.a) Hayatı

Ebû Fükeyhe (r.a)’in Yemen’in Ezd kabilesine mensub olduğu rivayet edilir. Asıl isminin Yesâr, veya Eflâh bin Yesâr, olduğu da eski eserlerde beyan edilmektedir. Beni Cumah’a mensub olduğu söyleniyorsa da, aslında, Ezd kabilesindendi. Beni Abdidar’ın kölesi olduğu bildirildiği gibi, Safvan bin Ümeyye’nin kölesi olduğu da bildirilmektedir. Künyesi; Ebû Fükeyhe idi. İslâm tarihinde isminden daha çok künyesi ile meşhur olmuş şöhret bulmuştur.

Küfrün liderlerinden Ümeyye bin Halef’in oğlu Safvan bin Ümeyye bin Halef’in kölesi olduğu sabittir. Ebû Fükeyhe, İslâmın ilk dâvet günlerinde Müslüman olarak Sabikun-u evvelin’den olma şerefine nail olanlardandır. Ebû Fükeyhe’nin Müslüman olduğunu duyan efendisi Ümeyye bin Halef âilesi ve oğulları, Ebû Fükeyhe gibi kimsesi olmayan bir köleye yapmadıkları işkence ve eziyet bırakmamışlardır.

Ebû Fükeyhe Mekke’de ilk günlerde Bilal-i Habeşi’nin Müslüman olduğu zamanlarda Müslüman olmuştur. Dinlerinden döndürülmek için çok ağır işkencelere maruz kalmışlar dır. Kûr’ân-ı Kerim onlar hakkında:

“-Siz niçin Allâh yolunda ve:

      “-Ey Rabbimiz! Sen bizi halkı zalim olan bu memleketten çıkar, bize katından bir koruyucu, gözetici gönder, bize katından bir yardımcı gönder!”diye yalvarıp duran zayıf düşürülmüş Müsted’afin erkekler, kadınlar, çocuklar uğruna çarpışmayasınız ki!” 1

Müsted’afin olarak nitelendirilen ve Kureyşli müşriklerce en ağır işkencelere mâruz bırakılan Bilal-i Habeşi (r.a), Ammar bin Yâsir (r.a), Âmir bin Füheyre (r.a), gibi kimsesiz, ezilmiş, Müslümanlar grubuna dahildi. Büyük siyeci İbn-i Sa’d’ın kaydettiğine göre bunların Mekke’de yakın kimsesi bulunmadığı gibi koruyucuları’da yoktu.

Ebû Fükeyhe, Müslümanlıktan döndürülmek için en ağır işkencelere uğratılan kölelerdendi Ebû Fukeyhe’ye Abdudar oğulları en ağır işkence-leri yaparlardı. Kendisini elbisesiz olarak ayağından bağlarlar öğlenin en sıcak vaktinde Mekke’de bir semt olan Ramda’ya çıkarırlar göğsünün üzerine veya sırtının üzerine kocaman büyük bir kaya parçası koyarlar aklı başından gidene kadar işkence yaparlardı. Öyleki bazen ne dediğini bilemez olurdu. Dili ağzından dışarı sarkardı. Müşrikler onu öldü sanarak olduğu yerde bırakıp giderlerdi.

Bir gün Ümeyye bin Halef el-Cumahi’de Ebû Fükeyhe (r.a)’in ayağından bir iple bağlattı. Sürükleyip Ramda’ya götürmelerini emr etti. oraya bırakınca, Ümeyye bin Halef, o sıralarda yerde yürümekte olan bir Cual, yellengen böceği’ni gösterip:

      “-Senin, Rabbin bu değil mi?”deyince,

Ebû Fükeyhe (r.a):

      “-Hayır! Benim Rabbim Allâh’dır! Beni’de seni’de yaradan O’dur! Bu, Cual Böceğini’de yaradan O’dur!”deyince;

Azılı kâfir Ümeyye bin Halef, kızarak onun boğazına yapışıp boğar-casına yoruluncaya kadar gırtlağını sıktı ve azılı kafirin kafir olan kardeşi Übeyy bin Halef ki, daha sonra onu Uhud’da Resulullah (s.a.v) öldürdü:

      “-Arttır! Arttır! Onun azabını sık gırtlağını iyice sık sık! Muhammed gelib’de onu sihriyle kurtarıncaya kadar vur! Vur!”diyor alaylı alaylı gülüyordu. O gün o öldü sanılıncaya kadar ona işkenceler yaptılar! 2

Ebû Fükeyhe (r.a) bir köleydi. Fakat kalbi İslâm’ın nuruyla nurlan-mıştı. Fakat efendisi veya efendileri olduğunu iddia edenler bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Çünkü kendileri, kendi elleriyle yaptıkları kör, sağır, cansız ve camid putlara ilah diye tapmaktaydı.

      “-Nasıl olur da bizim bir kölemiz olduğu halde, bizim yolumuzu terk eder?”diyor, onu bu tevhid inancından vazgeçirtmeye çalışıb duruyorlardı. Ebû Fükeyhe’yi çeşitli işkencelere tabi tutuyorlar ezâ cefâ çektiriyorlardı. O kadar ki, Mekke’nin yakıcı güneşi’nin en sıcak olduğu vakit’de onu alıp çöllere götürüyorlar, kızgın çakıl taşlarının ve kumların üzerine sırt üstü veya yüz üstü yatırıyor, üzerine kalkamayacağı kadar ağır taşlar koyuyor- tâki o taşın altında üstten güneş yaksın alttan da sıcak kumlar onu yaksın kendisi de kalkıp da oradan kaçmasın!.

Bütün bu olaylar olub biterken Ebû Fükeyhe (r.a)’de zerre-i miskal kadar imân’ın dan pişmanlık duygusu görülmüyordu. O an için Allâh’a sığınmak ve sabretmekten başka silahı’da yoktu. Zaten, Cennet ucuz değil Cehennem dahi lüzumsuz değildi! Kimin için Allâh var ise, Onun için her şey var! Kimin için Allâh yoksa onun için hiçbir şey yoktur. Allâh’ı bilib tanıyan, kişi zindan’da da olsa, bâhtiyar dır. Allâh’ı bilmeyen tanımayan kişi saraylarda da olsa bedbâht’tır! Madem ki, Allâh var gerisi ne ğam ki!

Müşrik sahibleri, her geçen gün onu daha değişik işkencelere maruz bırakıyordu. Ayağına bağladığı kocaman zincirlerle sokak sokak onu dolaştırıyorlardı. Ayrıca, Ebû Fükeyhe (r.a), çeşit çeşit hakaretlere maruz kalıyor, taş yağmuruna tutuluyor alaya alınıyordu. Bir ara müşriklerden Safvan bin Ümeyye onu gördü. Alay ederek:

      “-Söyle bakalım, senin Rabbin ve Mâ’bud’un benim babam Ümeyye bin Halef değil mi?” dedi.

Ebû Fükeyfe (r.a), yaydan fırlayan bir ok gibi haykırdı:

      “-Hayır! Vallâhi hayır! Baban kim oluyormuş ki? Benim’de, senin’ de, baban Ümeyye bin Halef’ın de, Rabbi ve Mâ’bud’u ancak Allâh’dır!”

Bu cevab, o, müşrik’i hiddete getirmeye yetmişti. Ebû Fükeyhe’nin boğazına takılı bulunan ipi hızla çekmeye başladı. Yanında bulunanların kışkırtmalarıyla o kadar çekti ki, Ebû Fükeyhe (r.a)’in neredeyse nefesi kesilmiş, boğulacak dereceye gelmişti.

Bu sıkıntıları niçin çekiyordu? Hak ve hakikate inandığı için değil miydi? Hak olan dava uğruna canını fedâ etmeye hazırdı. Dava için yeri gelince feda edilmeyen bir canın, malın ne ehemmiyeti olabilirdi ki? Kölesi olduğu Beni Cumah’dan Ümeyye bin Halef, taş yürekli zalimin biri idi. Ayrıca Resulullah (s.a.v)’in baş düşmanlarındandı. Kölesi Ebû Fükeyhe’nin Müslüman olduğunu duyduğu günden beri Ona yapmadığı eziyeti ve işkenceyi bırakmadı. Dininden döndürmek için saatlerce dayak attı attırdı. Hapiste yatırdı. Günlerce aç ve susuz bırakıp dininden döndür-meye zorladı. Fakat bunların hiçbiri fayda vermedi.

Çünkü, Ebû Fükeyhe (r.a)’de öyle kuvvetli bir iman ve Resulullah’a karşı o kadar öylesine derinden bir bağlanış vardı ki, ölüm bile onu imanından ayıramazdı. Bir gün Ebû Fükeyhe (r.a) kölesi olduğu, âilenin babası ve oğulları öyle kötü dövdüler ki, bu aziz sahabi yediği dayağın tesirinden aklı başından gitti ve bayıldı:

      “-Öldü!”diyerek onu yolun ortasına bıraktılar. O sırada oradan geçen Hz.Ebû Bekr (r.a), Ümeyye bin Halef’e sert çıkıştı. Ve yapılan münakaşa sonunda, Hz.Ebû Bekr (r.a), Ebû Fükeyhe bayğın halde iken satın aldı. Hemen evine götürdü. Yedirdi, içirdi ve sırtını giydirdi. Sonra da onu azad etti. Kölelikten kurtulup serbestliğe kavuşan Ebû Fükeyhe (r.a), Mekke’de kısa bir süre kaldıktan sonra, ikinci Habeşistan hicretine giden kafileye katılarak Habeşistan’a hicret etti.

Daha sonra, Habeşistan’dan geri gelib, Medine’ye yerleşti. İslâm dininin yayılmasında büyük emeği geçen Ebû Fükeyhe (r.a), köle iken yapılan işkencelerden aldığı darbelerden iyice yıpranmıştı. Bundan dolayı vucudunun iç ve dış azaları, artık onun cılız bedenini ayakta dahi tutamı-yordu. Öyleki, bir daha kendini toparlayamadı. Vücudu çok zayıflamış, adeta bir deri bir kemik kalmıştı. Hareket etmekte bile güçlük çekiyordu. Böyle bir vücudla direnebildiği kadar yaşadı.

Nihayet hicretten bir yıl kadar sonra, Bedir Ğazvesi’nden bir müddet önce Medine’de vefat etti. Kabri Medine’de Cennetü’l-Bâki de dir. 3

Şüphesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- Nisa-75 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-96 
3- Ashâb-I Kirâmın Meşhurları-Hayati Ülkü-320