Ebû Eyyüb El-ensâri Hayatı

İslâm tarihinde dört tane Hâlid bin Zeyd adında meşhur olan sahabi vardır. bunlar; 1-Hâlid bin Zeyd el-Ensâri. 2-Hâlid bin Zeyd, bin Hârise el-Ensâri. 3-Hâlid bin Zeyd el-Müzeni. 4-Bizim burada anlatmaya çalışa-cağımız, Hâlid bin Zeyd ise; Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’dir. Ebû Eyyüb’un esas adı, Hâlid bin Zeyd’dir.

Ebû Eyyüb El-ensâri Hayatı

Ebû Eyyüb El-ensâri
اَبُــو اَيُّـــوبَ اْلأ نْــصَــا رِيّ


 Baba Adı    :    Zeyd bin Küleyb.
 Anne Adı    :    Zehra veya Hind bint-i Said, bin Kays, bin Amr, bin İmrü’l-Kays, bin Mâlik, bin Sâ’lebe, bin Kâ’b, bin el-Hazrec, bin el-Hâris, bin el-Hazrec’dir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Miladi 580. yılda Medine’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 49-55 Miladi 669-675 yılları arasın’da İstanbul kuşatmaların’da 92 yaşlarında vefat ett. Kabri, İstanbul’da dır.
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu, güzel yüzlü beyaz tenli biriydi.
 Eşleri    :    1-Ümmü Eyyüb bint-i Kays, bin Amr, bin İmrü’l-Kays. 2-Ümmü Hasan bint-i Zeyd bin Sa’lebe.
 Oğulları    :    Eyyüb, Abdurrahman, Hâlid.
 Kızları    :    Amre; tabii den Safvân bin Evs’in hanımı.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek gibi bir çok savaşlar,
 Muhacir mi Ensar mı    :    2.Akabe biatında bulunmuş Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    155 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Mûs’âb bin Umeyr ile din kardeşiydi.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Hâlid bin Zeyd bin Küleyb bin Sâ’lebe bin Abdi Âvf bin Ğanm bin Mâlik bin el-Neccar el-Ensâriy el-Hazreciy el-Neccariy’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Eyyüb, Mihmandâr-ı Nebi.
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh (s.a.v)’ın dedesi Abdülmuttalib-’in annesi Selma bint-i Amr ile, aynı kabiledendir. Dayı ve Hâlâzâde’dirler



Ebû Eyyüb El-ensâri Hayatı

İslâm tarihinde dört tane Hâlid bin Zeyd adında meşhur olan sahabi vardır. bunlar; 1-Hâlid bin Zeyd el-Ensâri. 2-Hâlid bin Zeyd, bin Hârise el-Ensâri. 3-Hâlid bin Zeyd el-Müzeni. 4-Bizim burada anlatmaya çalışa-cağımız, Hâlid bin Zeyd ise; Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’dir. Ebû Eyyüb’un esas adı, Hâlid bin Zeyd’dir. Künyesi ise Ebû Eyyüb olub, İslâm tarihinde isminden çok bu künyesi ile meşhur olmuştur. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) Medine’de ikamet eden Beni Hazrec kabilesinin Neccaroğulları koluna mensubdur. Kendisi bu kabilenin ileri gelen reislerinden biri olurdu.

Bu soylu ve şerefli kabile aynı zamanda Resûlullâh (s.a.v)’ın dedesi Abdülmuttalib’in annesi Selma bint-i Amr’ın mensub olduğu ve dolaysı ile Resûlullâh (s.a.v)’ın Aziz Anneleri Âmine Hâtun’un’da kabilesidir. Bu itibarla da, bu kabile şeref ve asâlet bakımından, Resûlullâh (s.a.v)’in dayıları olmaktadır. Bu durum ise Beni Neccaroğullarını Medine’de ki, kabileler arasında daha yüksek ve daha mümtaz bir mevkie çıkarmaktadır. Ebû Eyyüb el-Ensâri Medineli Ensâr’ında ileride gelen reislerindendir.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), Miladi 580 yıllarında Medine’de doğdu. Babasının adı; Zeyd bin Küleyb dir. Annesinin adı ise: Zehra veya Hind bint-i Said bin Kays bin Amr bin İmrü’l-Kays bin Mâlik bin Sâ’lebe bin Kâ’b bin el-Hazrec bin el-Hâris bin el-Hazrec’dir. Neseb soyu: Hâlid bin Zeyd bin Küleyb bin Sâ’lebe bin Abdi Âvf bin Ğanm bin Mâlik bin el-Neccar el-Ensâriy el-Hazreciy el-Neccariy’dir. Hanımlarının ismi ise: 1-Ümmü Eyyüb bint-i Kays bin Amr bin İmrülkays. 2-Ümmü Hasan bint-i Zeyd bin Sa’lebedir. Bu evliliklerinden birinci eşi Ümmü Eyyüb’dan oğul-ları Eyyüb ve Halid ile kızları Amre dünyaya gelmişlerdir. İkinci eşi Ümmü Hasan bint-i Zeyd bin Sa’lebe’den ise; oğlu Abdurrahman doğmuştur.

Fiziki ve mizaci yapısı: Uzun boylu, güzel yüzlü beyaz tenli biriydi. O, bir aşk ve sevda insanı idi. çok misfirperver ve mücadeleciydi. Sabır, metanet ve vakarı ile tanınan biriydi. Künyesi ve lakabı ise; Ebû Eyyüb, ve lakabların en şerefli olanı; “Mihmandâr-ı Nebi” Nebi (s.a.v)’ı evinde yedi ay süresince ağırlayan adam! Resûlullâh (s.a.v), onun ile Muhacir’inden olan Mûs’âb bin Umeyr’i din kardeşi olarak ilan etmişti. Ebû Eyyüb (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’den yüz ellibeş tane hadis rivayet etmiştir.

Hicretten üç yıl kadar önce Nübüvvetin on birinci Miladi 620 yılında Medine’den Hazrec kabilesine mensub altı kişi Esâd İbn-i Zürare başkan-lığında, Resûlullâh (s.a.v) ile çok önemli bir görüşme yapmak üzere, Hac mevsiminde Mekke’nin Akabe mevkiinde görüştüler. Resûlullâh (s.a.v), onlara içinde bulundukları sıkıntılı durumdan tek kurtuluşun İslâm dini olduğunu anlattı ve İslâm’a dâvet etti. Onlarda kabul ettiler. Ertesi yıl aynı yerde, Hac mevsiminde buluşmak üzere söz verib ayrıldılar.

Hicretten iki yıl kadar önce, Nübüvvetin onikinci Miladi 621 yılında Hac mevsiminde Ensâr’dan içlerinde bir yıl önce Müslüman olan altı kişinin de bulunduğu, on iki kişilik bir topluluk birinci Akabe mevkiin’de Resûlullâh (s.a.v) ile buluşub özet olarak şöyle söz vererek:

      “-Darlık da ve varlık da, İsteklilik de ve isteksizlik de, Dinlemek ve boyun eğmek, Emirlik işinde, Ehil olanla, çekişmemek, Her nerede olursa, olsun, hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin, hakkı söylemek üzere yâ Resûlallâh bey’at ettik!” dediler.

Bunlar daha sonra epeyce konuştuktan sonra Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından ayrılıb Medine’ye geri döndüler. Ensâr’ın Evs ve Hazrec kabilesi Müslümanlarının ileri gelenleri:

      “-Yâ Resûlallâh! İçimizde İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya, başladı. Halkı, Allâh’ın Kitâbına dâvet edecek Kûr’an okuyacak bir okutman İslâm dinini, anlatacak, İslâm Sünnet ve Şeriâtlarını aramızda ikame edecek, Namazlarımızda, bize İmamlık yapacak bir kimse gönder!”diye bir yazı yazıp Resûlullâh (s.a.v)’e gönderdiler.

Böylece, kendilerine, Kûr’ân-ı Kerim’i, öğretecek hemde İslâmiyeti, anlatacak öğretici bir Sahabi göndermesini Resûlullâh (s.a.v)’den istediler. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v)’de, onlara, Mus’ab bin Umeyr el-Abderi ’yi gönderib onlara Kûr’an-ı Kerim’i okumasını, İslâmiyeti öğretmesini, İslâm dinini anlatmasını, ona emretti. Mus’ab bin Umeyr’de, Medine’de, Es’âd İbn-i Zürare’nin evine indi. Orada oturdu. Medineli Müslümanlara Kûr’an okur, Kûr’an-ı ve İslâm Şeriatını öğretir. İslâm Fıkhını, anlatırdı. Kendisi Medine’de, Mukri diye anılırdı. İmamlık yapar namaz kıldırırdı.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), kendisi gibi sahabi ve Ensâr’dan olan Muhterem hanımı Ümmü Eyyüb (r.a), ile birlikte bu sıralarda Müslüman oldular. Ensâr’dan İslâm dinini ilk kabul edenler arasında yerlerini aldılar. Resûlullâh (s.a.v), tarafından birinci Akabe bey’atı’ndan sonra Medineli Müslümanların talebi üzerine Medine’ye okutucu ve muâllim olarak gön-derilen Mus’ab bin Ûmeyr (r.a) ile beraber gece gündüz durmadan ev ev dolaşarak, dost ve akrabalarını, bütün ehl-ü İyâlini ve sevdiklerini İslam dini’ni tercih etmeleri yolunda onlara vesile olmuştur.

Resûlullâh (s.a.v)’e Peyğamberliğin geldiği Nübüvvetin 13. yılında yani Hicretten kısa bir süre önce, Miladi 622 yılında bir Hac mevsiminde yapılan İkinci Akabe biat’ında Medineli Evs ve Hazreclerden, yetmiş üç erkek ile iki kadın, Hz.Muhammed (s.a.v)’le Mekke’nın Akabe mevkiinde buluşarak Resûlullâh’a bey’at etmişlerdi. Bir rivâyete göre; Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) İkinci Akabe bey’atına, Müslüman olarak gelmiştir.

Diğer bir rivayete göre ise; o, İslâmiyeti burada kabûl etmiştir. Bu rivâyetlerin içinde en kuvvetlisi birinci rivâyet, daha kuvvetlidir. Yukarıda anlatılan rivâyetlerdende bunun doğruluğu daha iyi anlaşılmaktadır.

İkinci Akâbe biatından hemen sonra Medine’ye dönen Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), eski adı Yesrib olan, ve yeni adı önce, Medinetü’l Ensâr, Medinetü’n-Nebi, ve nihayet Medine-i Münevvere olan bu nurlu şehir’de İslâmiyet’i yaymak için durmadan çok büyük faâliyetlerde bulunmuştur. Başta Allâh’ın yardımı, ve İkinci Akabe bey’at’ında bulunanların çalış-maları ve gayretleri sayesinde Medine’de Müslüman olanların sayısı bir hayli artmıştı. Artık, Resûlullâh (s.a.v) ve Müslümanlar için artık bu kutlu şehre hicret etmenin önünde hiçbir engelin kalmadığı ve can emniyeti bakımından’da hiç bir sakınca kalmamıştı. İlk önce Mekkeli Müslümanlar ferdi ve toplu halde Darü’l-Hicret, şehri Medine’ye gelmeye başladılar.

Nihayet Mekke’de hemen hemen hiç kimseler kalmayınca, bu defa Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşları için Medine’ye gelmek mukadder oldu. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) ve diğer Medineli Müslümanlar Resûlullâh’ın Medine’ye gelmek üzere Mekke’den yola çıktığını işittikleri zaman, her gün, sabah namazını kıldıktan sonra Medine’ye üç veya dört mil mesâfede yüksekçe bir yer olan Hârre mevkiine çıkarak öğle sıcağı basıncaya, zevâl vaktine kadar Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşları’nın yolunu gözetlerlerdi.

Nihayet, yine bir gün, uzun uzun gözledikten sonra dönüp evlerine girdikleri sırada idi ki, Yahudilerden birisi, kendisine aid bir iş için, kule-lerden bir kulenin üzerine çıkıb uzakları gözetlerken, Resûlullâh (s.a.v)’ile yol arkadaşlarının beyazlara bürünmüş olarak serab ve sisleri yara yara gelmekte olduklarını gördü. Yahudi, kendisini tutamıyarak:

      “-Ey Arab Cemâati! Ey Kayle oğulları! İşte Nasibiniz, Devletliniz, gelmesini bekleyib durduğunuz Ulu Kişiniz geliyor!”diyerek haykırdı.

Yahudinin sesini işiten Medineli Müslümanlar, Resûlullâh (s.a.v)’ı karşılamak üzere, silâha sarılarak, evlerinden dışarı fırladılar. Amr bin Avf oğulları yurdunda Tekbirler ve sarsıntılar duyuldu.

Rivâyete göre: Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Ebû Bekr (r.a), Medine’ye yaklaştıkları zaman, Ebû Ümame Es’ad İbn-i Zürâre (r.a) ile arkadaşlarına Bâdiye halkından birisini oraya haberci olarak göndermişlerdi. Medineli Müslümanlardan beş yüz kişilik bir topluluk kara taşlık denen Harre’de gelib Resûlullâh (s.a.v)’e kavuştular. Resûlullâh (s.a.v), yanındakiler ve karşılayıcılarla birlikte Medine’nin Aliye tarafına düşen Kubâ’ya doğru meyl ederek yoluna devâm etti.

On iki Rebiü’l-Evvel ayının, Pazartesi günü, kaba kuşlukta, güneşin en kızğın bir saatinde iken Kubâ’da Amr bin Avf oğullarının yurduna erişib orada Amr bin Avf oğullarının kardeşi Külsum bin Hidm’in evine indi. Rebiü’l-Evvel ayının o yıl, Miladi Eylül ayına rastladığı da, rivâyet edilir. Külsum bin Hıdm, Medineli Müslümanların eşrâfından ve çok yaş-lanmış olanlarındandı. Külsum bin Hıdm ayıplanacak, kendisini küçük düşürecek herhangi bir kötülüğü görülmeyen bir zattı. Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Ebû Bekr ve Amr bin Füheyre, Külsum bin Hıdm’in evine inince Külsüm bin Hıdm azadlı kölesine:

      “-Yâ Necih! Bize yaş hurma yedir!”dedi.

Necih’de, Ümmü Cirzan denilen hurma cinsinden bir hurma cinsin-den üzerinde yaş ve olğun hurmaları bulunan taze yapraklı bir hurma salkımı getirdi. Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Nedir bu?”diye sordu.

      “-Ümmü Cirzan hurması!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ım! Ümmü Cirzanı bereketlendir!”diye dua etti.

Resûlullâh (s.a.v), Külsum bin Hıdm’in evinden çıktıkça, Sa’d bin Hayseme’nin evine gider, orada Müslümanlarla oturur, konuşurdu Sa’d bin Hayseme bekârdı. Muhacirlerin bekârları, onun evinde kalırdı. Bunun için, Sa’d bin Hayseme’nin evine bekârla evi denirdi.

Başta Ebû Seleme Abdullah bin Abdu’l-Esed olmak üzere, Medine-’ye hicret edenler, Kubâ’ya indikleri zaman, orada, içinde namaz kılacak-ları bir Mescid yapmışlardı. Kubâ’ya geldiği zaman, Resûlullâh (s.a.v)’de bu Mescidde namaz kılmıştı. Resûlullâh (s.a.v), Kubâ’ya gelinceye kadar, Ebû Huzeyfe’nin âzâdlısı Sâlim içlerinde Hz.Ömer’de bulunduğu hâlde, bu Mescidde, bütün Muhâcirlere İmam olup namazlarını kıldırmıştı.

Rivâyete göre:

Resûlullâh (s.a.v), Kubâ’ya Kuşluk vakti gelince, Ammar bin Yâsir:

      “-Resûlullâh için, istediği zaman gölgesinde yatıp dinleneceği, göl-geleneceği ve içinde Namaz kılacağı bir yer yapsak olmaz mı?”dedi.

Taş toplayarak Kubâ’da Resûlullâh için ilk Mescidi yaptı.

Yine İbn-i Esir’in rivâyetine göre:

Resûlullâh (s.a.v), Kubâ’da, Amr bin Avf oğulları nezdinde bulun-duğu sıralarda, cenâzelere katılır, hastaları ziyaret eder dâvetlere katılırdı. Resûlullâh (s.a.v), orada bâzı malların saklandığına ve esirgendiğine şâhid oldu ki, evvelce, böyle bir şey yapıldığı görülmemişti. Resûlullâh (s.a.v), Cuma günü bulunduğu yerde ilk defa olarak iki rekât Cuma namazı kıldı ve Mescidin bir tarafına konulan Minbere çıkarak bir hutbe irâd etti.

Allâh’a hamd-ü senâda bulunduktan sonra:

      “-Ey Ensâr cemâatı! Şimdiye kadar siz, yetimleri yanınızda taşır, görür gözetirdiniz, iyilikler yapardınız. Allâh size İslâmiyeti gönderince, siz malları saklamağa ve esirgemeğe başladınız. Halbuki, onlardan, Âdem oğulları yer, siz sevâb kazanırsınız. Onlardan kuşlar yer, yine siz sevab kazanırsınız!”buyurdular.

Bunun üzerine bahçe duvarını yıkıp bir veya iki gedik açmayan hiç bir kimse kalmadı. Resûlullâh (s.a.v)’ın, Kubâ’da yalnız Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günü kaldığı da Belâzûri’ye göre 23 gece kalarak Kubâ Mescidini yaptırıp içinde Namaz kıldığı da rivâyet edilmiştir.

Kubâ Mescidinin arsası, Külsum bin Hıdm’ın hurma kurutma yeri idi. Resûlullâh (s.a.v), ondan, bu yeri alıp Kubâ Mescidini yaptırdı ve içinde namaz kıldı. Resûlullâh (s.a.v), vakti gelib de Kubâ’dan Medine’ye doğru hareket etmek istediği zaman, dedesi Abdülmuttalib’in dayıları olan Neccar oğullarına haber gönderdi. Onlar da silâhlanıb geldiler. Resûlullâh ile Ebû Bekr’e selâm verdiler ve:

      “-Emniyetiniz sağlanmış ve sizlere boyun eğilmiş olarak develeri-nize bininiz!”dediler.

Cuma günü, güneş iyice yükselince, Resûlullâh (s.a.v), kutlu devesi Kasvâ’ya bindi. Hz.Ebû Bekr, arkasında, Neccar oğullarının yiğitleri de, sağ ve sollarında olduğu hâlde, Kubâ’dan yola çıktı. Amr bin Avf oğulları toplanarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Bizden usandığın için mi, yoksa, bizim evimizden daha hayırlı bir yere gitmek için mi buradan çıkıp gidiyorsun?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Te’külülkurâ kariyesine Medine’ye gitmekliğim, bana emr olundu. Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Kubâ’dan çıkıp Medine’ye doğru hareket edince yol boyunca iskân eden Ensâr’ın bulunduğu bahçelerin ve evlerin önlerin- den geçerken onlar, Resûlullâh’ın devesi Kasvâ’nın önüne geriliyorlar:

      “-Yâ Nebiyyallâh! Yâ Resulullâh! Bizde kuvvet, cemâat ve servet var! Bize buyur bize buyur!”diyerek O’na yardım ve himâye vâ’d’inde bulunuyorlar, Resûlullâh (s.a.v)’de onlara gülümsüyor.

      “-Allâh, onları size hayırlı ve mübarek kılsın!”diye dua ediyor ve:

      “-Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!” diyordu.

Sâlim bin Avf oğullarının oturdukları Ranûna vâdisine gelindiği zaman, Cuma Namazı vakti girdi. Resûlullâh (s.a.v), orada bu gün Cuma Mescidi diye anılan yerde ki Mescid de Cuma namazı kıldı. Bu Medine hudutları içinde O’nun kıldığı ilk Cuma Namazı idi. Resûlullâh bu Cuma namazı’nda bulunan yüz kişilik cemâata hitâben beliğ bir hutbe okudular.

Resûlullâh (s.a.v), Cuma Namazını kıldıktan sonra, Devesine bindi. Devenin yularını da, Devenin başına doladı. Yine Resûlullâh (s.a.v) önde, Hz.Ebû Bekr (r.a), arkasında ve Neccar oğulları yiğitleri de, çevresinde olduğu hâlde, Medine içine doğru hareket ettiler.

Sâlim bin Avf Oğullarının Va’dleri ve Dilekleri:

Kasvâ, sağa sola baka baka ilerlerken, Sâlim bin Avf oğullarından İtban bin Mâlik ile Abbas bin Ubâde, Kasvâ’nın önüne gerildiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Bizim yanımızda kal! Sayıca çokluk, mal ve silâh-ça hazırlık, düşmanlarına karşı seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var!”dediler.

Başka rivâyete göre:

Sâlim oğullarından İtban bin Mâlik ile Nevfel bin Abdullah, Kâsva-nın yularını tutarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize in! Çünkü, sayıca çokluk, mal ve silâhca hazırlık bizde var! Yâ Resûlallâh! Biz, geniş maydanlar, bağ ve bostanlar sâhibiyiz. Arablardan, bu yurda giren kimse, korkarak bize sığınırsa, biz, ona Kavkal deriz!”dediler. Resûlullâh (s.a.v) gülümsedi:

      “-Allâh, onları size hayırlı ve mübârek kılsın!”diye dua etti sonra:

      “-Devenin yolunu açınız nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Ubade bin Sâmit’le Abbas bin Sâmit:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize in! Sayıca çokluk, mal ve silâhca hazırlık bizde var!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, onları, size hayırlı ve mübârek kılsın!”diye dua etti. Sonra:

      “-Devenin yolunu açınız nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Beyzâ oğullarının Va’dleri ve Dilekleri:

Yolu açılınca Kasvâ, Beyzâ oğullarının evleri hizasına kadar gitti. Beyzâ oğullarından Ziyad bin Lebid ile Ferve bin Amr geldiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize buyur! Sayıca çokluk, mal ve silâhca hazırlık düşmanlarına karşı Seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var!” dediler. Resûlullâh (s.a.v) onlara da hayırla dua ettikten sonra.

      “-Devenin yolunu açınız nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), yolun sağ tarafını tutup Hublâ oğulları evinin yanına geldi. O sırada baş münafık Abdullah İbn-i Übey bin Selül, köşkünde dizlerini dikmiş iki elini kavuşturmuş, oturuyor, yanında da, bir çok kimseler bulunuyordu. Abdullah İbn-i Übey bin Selül, Resûlullâh’ın kendisine inmek istediğini sanarak, Resûlullâh’a:

      “-Git, Sen, Seni dâvet etmiş olanlara in!”dedi. bunu gören Ensâr’ın liderlerinden Sa’d bin Ubade (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Onun sözlerinden kendine bir üzüntü gelmesin. Sen, bize geldiğin şu sıralarda, Hazrec oğulları, onu kendilerine hükümdar yapmak istiyorlardı. İşte şurası, benim evimdir!”dedi.

Kasvâ Saide oğullarının evini geçeceği sırada, Saide oğullarından Sa’d bin Ubâde ile Münzir bin Amr şöyle dediler:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize buyur ! Sayıca çokluk, mal ve silâhca hazırlık düşmanlarına karşı Seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var!”

Sa’d bin Ubâde (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Kavmim içinde, hurmalığı, kuyusu, serveti, silâhı âile efradı benimkinden daha çok ve benden daha cesaretli bir kimse yoktur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, bunları, size mübârek kılsın! Ey Ebû Sâbit! Sen, Devenin yolunu aç! Çünkü nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Yolu açılınca, Kasvâ, Hâris bin Hazreç oğullarının evleri hizasına kadar gitti. Hâris bin Hazrec oğullarından Sa’d bin Rebi’ ile Hârice bin Zeyd ve Abdullah bin Revâha, Kasvâ’nın önüne gerildiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize buyur! Sayıca çokluk, mal ve silâhca hazırlık, düşmanlarına karşı Seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var!” dediler. Resûlullâh (s.a.v), onlara da, hayırla dua ettikten sonra:

      “-Devenin yolunu açınız nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Adiy bin Neccar Oğullarının Va’dleri ve Dilekleri:

Yolu açılınca Kasvâ ilerledi. Resûlullâh, dedesi Abdulmuttalib’in annesi Selmâ bint-i Amr’in mesub olduğu Adiy bin Neccar oğullarının evlerini geçeceği sırada, Adiy bin Neccar oğullarından Sâlit bin Kays ile Ebû Sâlit ve Üseyre bin Ebi Hârice:

      “-Yâ Resûlallâh! Dayılarına buyur! Sayıca çokluk, mal ve silâhca hazırlık, düşmanlarına karşı Seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var!”dediler. Resûlullâh (s.a.v), onlara da, hayırla dua ettikten sonra:

      “-Devenin yolunu açınız nereye çökeceği, ona buyurulmuştur!”dedi.

Yolunu açtılar, Kasvâ, ilerledi, Mâlik bin Neccar oğullarının evleri yanına varınca, Resûlullâh (s.a.v)’ın bugünkü Mescidinin kapısının bulun-duğu yere çöktü ki, burası, o zaman Neccar oğullarından Sehl ve Süheyl adlarında iki yetim gence ait hurma kurutma yeri idi. Bu gençler, Muaz bin Afra’nın veya Es’ad bin Zürare’nin himayesi altında idiler. Deve, çöktüğü zaman, Resûlullâh, onun üzerinden inmedi. Deve, ayağa kalktı. Resûlullâh (s.a.v) yine onun yularını serbest bıraktı. Kasvâ biraz gittikten sonra birdenbire arkasına dönüb ilk önce çöktüğü yere kadar geldi. Oraya tekrar çöktü ve artık oradan kalkmadı. Boynunu ve gögsünü yere uzatıp böğürmeye ve deprenmeye başladı. Bunun üzerine Resûlullâh, devesinden yere indi ve:

      “-İnşallâh menzilimiz burasıdır! Kimin dir burası?”dedi.

Muaz bin Afrâ:

      “-Yâ Resûlallâh! Amr’ın oğulları Sehl ve Süheyl’indir!”dedi.

Kasvâ çöktüğü zaman Cebbar bin Sahr, kaldırmak için, ayağıyla ona vurmuştu. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), kızdı:

      “-Ey Cebbar! Sen, benim evimin önünden kaldırmak için ona vur-dun. Resûlullâh’ı hak dinle gönderen Allâh’a yemin ederim ki, İslâmiyet mâni olmasaydı, sana kılıçla vururdum!”dedi.

Vakit, bihayli ilerlemiş hava artık kararmaya başlamıştı. Medineli Müslümanlar Resûlullâh’ın yanından ayrılamıyorlardı. Herkes Resûlullâh (s.a.v)’i götürüb evlerinde ağırlamaya can atıyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, bu gece, Abdulmuttalib’ın dayıları olan Neccar oğullarına ineceğim!”diyerek onları teskin etmek zorunda kaldı,

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’in hanımı Ümmü Eyyüb’da Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gelmiş bulunuyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Akrabalarımızın evlerinden buraya en yakını hangisidir?”deyince,

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

      “-Benimkidir yâ Resûlallâh! İşte evim şurasıdır! Kapısı da şurasıdır! Bana, müsâade edersen, Devenin üzerindekileri oraya taşıyayım?”dedi.

Fakat, Neccar oğulları, aralarında kur’a çekişip kur’a, Ebû Eyyüb’e çıkmadıkça Resûlullâh’ı ağırlamak şerefini ona bırakmaya râzı olmadılar.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), Kasvânın yükünü indirdi, palanını soydu. Evine taşıdı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kişi, binitinin ve ağırlıklarının yanında bulunur!”deyince, Es’âd İbn-i Zürare, Kasva’nın yularını tutup evine götürdü.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Eyyüb el-Ensâri’ye:

      “-Git, bizi kabûl için yer hazırla!”dedi.

Ebû Eyyüb el-Ensâri hemen gidip yeri hazırladıktan sonra geldi:

      “-Yâ Resûlallâh! İkiniz içinde, yer hazırladım. İkiniz de kalkınız. Allâh’ın bereketi üzere yerinize buyurunuz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’nın evine ineceği sırada Neccar oğullarının küçük kızları deflerle çıkıp:

“-Neccâr oğullarının kızlarıyız biz!

Ne hoştur komşuluğu Muhammed’in!”diyerek neşideler okuyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v) onlara:

      “-Beni seviyor musunuz?”diye soruyor, onlarda:

      “-Evet yâ Resûlallâh!”diyorlar,

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Vallâhi, ben de, sizleri seviyorum! Vallâhi ben de, sizleri seviyo-rum!”diyordu.

Resûlullâh (s.a.v), Medine’nin içine doğru ilerlediği zaman, Medine sevinçten çalkalanıyordu. Erkekler, kadınlar, evlerin üzerine çıkmışlar; gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler:

      “-Yâ Muhammed! Yâ Resûlallâh! Yâ Muhammed! Yâ Resûlallâh!” diyerek bağırıyorlardı. Çocuklar ve hizmetçiler, yollarda ve damlarda:

      “-Resûlullâh geldi! Allâhü ekber! Muhammed geldi! Allâhü ekber! Muhammed geldi! Allâhü ekber Muhammed geldi!”diyorlar, Habeşiler de, sevinçlerinden, harbelerle kılıç kalkan oyunu gibi oyunlar çıkarıyorlardı.

Kadınlar ve çocuklar, bir ağızdan:

      “-Dolunay doğdu üzerimize Vedâ tepelerinden! Şükür gerektir bizlere, Allâh’a dâvetinden, ey bize davetle gelen elçi, Boyun eğmemiz gereken bir dâvetle geldin!”diye neşideler okuyorlardı. Medine’de bayram havası esiyordu.

Berâ bin Âzib (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye gelince, Medinelilerin Resûlullâh’a sevindikleri kadar hiçbir şeye sevindiklerini görmedim. Kadınların, çocuk-ların, câriyelerin:

      “-İşte Resûlullâh geldi!”diyerek sevindiklerini gördüm!”

Enes bin Mâlik (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye geldiği günden daha güzel daha parlak bir gün görmedim! Ve Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatından daha karan-lık bir gün görmedim!”der.

Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye geldiği zaman, Medinelilerin, bir deve veya bir sığırı kurban olarak kestikleri rivâyet edilir.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), evime indiği zaman alt katına inmişti. Ben ve zevcem Ümmü Eyyüb, yukarıda bulunuyorduk.

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Nebiyyallâh! Ben, benim yukarın- da olmamı, Senin de, al katta bulunmanı hoş görmüyorum. Sen yukarı çık, yukarı da ol! Biz aşağı inelim, aşağında bulunalım!”dedim.

      “-Yâ Ebâ Eyyüb! Evin alt katında bulunmamız, bize daha uyğun ve daha elverişlidir!”dedi,

Alt katta oturmayı tercih etti. Biz de, mesken olarak O’nun üzerinde-ki katta oturmaya devam ettik. Bir gün içinde su bulunan testimiz kırıldı, Suyun tavandan sızarak Resûlullâh’ın üzerine damlayıp O’nu rahatsız etmesinden korkarak, ben ve zevcem Ümmü Eyyüb, üzerimize tek örtü-neceğimiz kadife yorğanımızı hemen suyun üzerine bastırdık.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) Resûlullâh’ın yukarısında bulunmaktan son derecede sıkılıyordu. Bir gece uyandı, uyuyamadı. Öksürdüler de, Ufak tefekleri evin başka bir tarafına nakl ettiler ve orada gecelediler.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), sabaha çıkınca, bunu Resûlullâh’a anlattı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Aşağısı bana daha uyğun ve elverişlidir!”dedi.

Fakat, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

      “-Ben, yukarıda, Siz, aşağıda olmaz!”diyerek kendisi aşağıya geçti. Resûlullâh (s.a.v)’mi yukarıya çıkardı.

Hz.Âişe (r.a) der ki:

“-Kureyşilere, Mekke’de, Serir (sedir) üzerine uyumaktan daha hoş bir şey yoktu. Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye geldiği ve Ebû Eyyüb’un evine indiği zaman ona:

      “-Yâ Ebâ Eyyub! Sizin bir seririniz yok mu?”diye sordu.

Ebû Eyyüb:

      “-Yok, vallâhi!”dedi.

Es’ad İbn-i Zürâre, bunu haber alınca, Resûlullâh’a direkleri Sac ağacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş hasırla kaplı bir Serir gönderdi. Resûlullâh (s.a.v), evime taşınıncaya kadar onun üzerinde uyumuştu. Vefâtına kadar da, onun üzerinde uyudu. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatında, Mübarek naşı bu serirle taşındı. Vefatı nebeviden sonra Halk Teberrüken ölülerini taşımak için o seriri bizden isterlerdi. Ebû Bekr’in, Ömer’in cenazeleri de bu serir de taşınmıştı!”

Daha sonraki yıllarda bu mübarek serir Emeviler devrinde satışa çıkarılınca onu Muâviye’nin azadlılarından Abdullah bin İshak adında bir adam dört bin dirheme satın almıştı.

Zeyd bin Sâbit (r.a), der ki:

“-Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin evine indiği zaman Resûlullâh’ın yanına ilk önce girip ekmek, tere yağı ve sütle yapılmış bir çanak tirid takdim eden ben idim ve:

      “-Bu çanağı, annem gönderdi!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Allâh, seni mübarek kılsın!”diyerek dua etti.

Ashabını çağırdı. Onu yediler. Yemeğin arkası kesilmeden Sa’d bin Ubâde uşağının başında, üzeri örtülü bir çanak tirid ve haşlanmış kemik söğüşü ile kapıya gelip içeri girdi. Mâlik bin Neccar oğullarından münâvebe ile Resûlullâh’ın kapısına üç, dört yerden yemek taşınmadığı bir gece yoktu.

Bu, Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin yedi ay kaldığı evinden ayrılıp kendi evine taşınıncaya kadar devam etti. Sa’d bin Ubâde ile Es’ad İbn-i Zürare’den her gece birer çanak yemek gelirdi. Sa’d bin Ubâde, etle veya sütle veya sirkeli zeytin yağıyla veya tere yağıyla yapılmış tirid gönderirdi. Bunlardan, en çok gönderdiği de, etli tiriddi.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e daima biz akşam yemeği yapıp gönderirdik. Kalanını, bize geri çevirdiği zaman, ben ve Ümmü Eyyüb Resûlullâh’ın, elinin değdiği yerleri araştırarak oralardan yer ve bununla teberrük eder- dik. Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarmısaklı yemeği Resûlullâh (s.a.v) geri çevirmişlerdi. Onda mübarek ellerinin izini göre-meyince üzüntü ile feryad ederek yanına gittim:

      “-Yâ Resûlallâh! Babam anam Sana fedâ olsun! Sen, akşam yeme-ğini geri çevirdin. Fakat, onda mübarek elinin izini göremedim. Halbuki ben ve eşim Ümmü Eyyüb, geri çevirdiğin yemekte elinin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla teberrük etmekte idik!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, sizin görüş-mediklerinizle görüşen, Melekle fısıldaşan bir kişiyim. Ben sizler gibi değilim. Arkadaşım Cibril’i rahatsız etmekten korkarım. İnsanları rahatsız eden şeyden Meleklerde rahatsız olurlar!”

Bunun üzerine, Ebû Eyyüb (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Haram mıdır o yemek?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır! Fakat, ben, kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım!”dedi.

Ebû Eyyüb (r.a)’da dedi ki:

      “-Yâ Resûlallâh! Senin hoşlanmadığın şeyden bende hoşlanmam!”

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Siz ondan yiyiniz!”dedi.

Ebû Eyyüb (r.a) der ki:

      “-Bunun üzerine, biz de, ondan yedik ve bir daha da o yemekten Resûlullâh’a o sebzeden yemek yapmadık!”

Sahabeler bir gün Ebû Eyyub’ün eşi Ümmü Eyyüb’e şöyle sordular:

      “-Yâ Ümmü Eyyub! Resûlullâh (s.a.v) sizin evde yedi ay oturdular. En sevdiği yemek hangisi idi?”

Ümmü Eyyub (r.a) şöyle der:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın kendisi için ne bir yemek yapılmasını emr ettiğini gördüm, ne de bir yemeği zem ettiğini gördüm. Kendilerine Herise (Keşkek) yapar, hoşuna gittiğini görürdük de bunun üzerine ona bunu beş, altı, on, günde bir hazırlardık!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’ye gelince, içinde yedi ay oturduğu bu mübarek ev, Mescid-i Nebevi’nin doğu tarafında idi. Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’ye gelişlerinden yediyüz yıl kadar önce Medine’ye gelen Yemen Hükümdarlarından olan Ebû Kerib Es’ad:Resûlullâh (s.a.v)’ın Mekke’de zuhur ederek Medine’ye hicret edeceğini, o zamanın Yahudi âlimlerinden öğrenince, bu evi daha o zamandan yaptırmış, yazıb altun mühürle mühürlediği bir mektubu da, Resûlullâh’a takdim edilmek üzere Medine âlimlerinin en büyüğüne vererek, kendisi O’na erişemezse, çocuğundan veya çocuğunun çocuğundan erişecek olan kişiler vasıtasıyla takdim edilmesini emr etmişti. İşte bu ev, ve o mektub, babadan evlâda geçe geçe Tüban’ın mektubu ile iman etmiş Medine âlimlerinden birinin soyundan gelen Ebû Eyyüb’un eline geçmişti. 1

Yemen Hükümdarı Tüban ve Medineliler:

Bir zaman Yahudilerin başına Fitveyn adında ahlâksız bir hükümdar geçmişti. Bu hükümdar, evlenecek her kızın ilk önce kendisinin yanında bir geceliğine kalmasını, daha sonra evleneceği kişiye gitmesini istemişti. Bu pis ve çirkin emelini Yahudilere kabul ettirmişti. Fitveyn, bunu yavaş yavaş Medine’de ki, Evs ve Hazrec kabilesi halkının kızlarına’da, tatbik etmeye kalkışmıştı.

Mâlik bin Aclân’ın kız kardeşi, Beni Süleym’den birisiyle nikahlan-mıştı. Fitveyn, Mâlik’in kız kardeşini kendi konağına getirtmek için, bir adam gönderdi. Mâlik, bunu haber alınca, kan başına sıçradı. Kadın kıya-fetine bürünüp kız kardeşiyle birlikte bulunan yardımcı kadınlarla birlikte Fitveyn’in konağına girdi. Yanında gizlediği kılıçla, gece Fitveyn’i öldür- erek Yemen hükümdarlarından Ebû Kerib Tübân Es’ad’a iltica etti ve ona Yahudilerin bu kötülüklerini bütün detaylarıyla anlattı.

Tübân, büyük bir ordu ile Medine’ye geldi. Bu çirkin ve pis işe göz yuman fetva verip yardım ve yataklık eden Yahudilerin ileri gelenlerini öldürdü. Oğlunu Medine’de bırakarak seferine devam etti. Yahudiler, bir düzenle Tüban’ın oğlunu öldürdüler. Bunun üzerine, Tüban, Medine’yi yakıp yıkmaya ve Medine halkını kılıçtan geçirmeye karar verdi. Bütün Evs ve Hazrec kabileleri, Neccar oğullarının kardeşi Amr bin Talle’nin çevresinde toplandılar ve Tübân’a karşı koymaya hazırlandılar. O sırada, Adiy bin Neccar oğullarından Ahmer adında biri, Tübân’ın adamlarından birinin ağaçtan hurma kopardığını görünce:

      “-Hurmaları toplamak, bakıcısının ve sahibinin hakkıdır!”diyerek elindeki orağıyla adamı vurup öldürdü.

Bu hadise Tübân’ı Medinelilere karşı büsbütün kızdırdı. Harb başla-dı, Evs ve Hazrec kabileleri, gündüzleri Tübân’ın askerleriyle çarpışırlar, geceleri de, onları konuk eder, ağırlarlar dı. Tübân, onların bu hareketle-rine şaşar kalır:

      “-Vallâhi! Şu kavminiz, çok şerefli ve asâletlidir!”derdi.

Beni Kurayza Yahudilerinin en âlimlerinden ikisi, Tübân’ın huzuru-na çıktılar. Bunlar, Tüban’ın Medine’yi yıkmak ve Medine halkını yok etmek istediğini işitmişlerdi. Ona:

      “-Ey Hükümdar! Sakın, böyle bir şeye teşebbüs etme! Çünkü, sen ne yapsan, buna muvaffak olamazsın. Hem, bu yüzden, yakında bir felâkete uğramayacağından da, emin değiliz!”dediler.

Tübân:

      “-Ne için, yapamayacak, neden bir felâkete uğrayacak mışım?!”dedi.

Yahudi âlimleri:

      “-Buraya son zamanda şu Harem’den ve Kureyş’den çıkacak bir Peyğamber hicret edecek, burada oturacak ve yerleşecektir!”dediler.

Tübân’ı bundan sakındırdılar. Tübân, Yahudi âlimlerinin bilgilerine ve onlardan işittikleri şeylere hayrette kaldı. Medine ve Medineliler hakkındaki kararından vaz geçip Medine’den ayrıldı. Yahudi âlimlerinide yanına alarak, Mekke’ye gitti. Kâbe’yi tavaf ve ziyâret etti. İlk defa ola-rak, Kâbe’ye örtü örttürdü. Hz.Süleyman’ın da, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra, Ona örtü örttüğü rivâyet edilir.

Yahudi âlimleri, Tübân’a Resûlullâh (s.a.v)’ı târif ederken, O’nun, Hz.İsmâil oğulları soyundan dünya’ya geleceğini, Mekke’de doğacağını, Medine’ye hicret edeceğini ve orada gömüleceğini, orta boylu olacağını, gözlerinde biraz kırmızılık bulunacağını, deveye bineceğini, harmâni giyeceğini de haber vermişlerdi.

Semhûdi’nin, çeşitli kaynaklardan rivâyetine göre:

Resûlullâh (s.a.v)’ın, Medine’ye geldiği zaman, misâfir kaldığı Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın evini de, Tübân Resûlullâh’ın oturması için, daha o zamandan, yaptırmıştı. Kendisini bu hususta irşâd eden âlimlerin her birine de, Medine’de birer ev yaptırtmış, onları evlendirmiş, Resûlullâh’a teslim edilmek üzere, yazıp altun mühürle mühürlediği bir mektubu da, onların büyüğüne vererek, kendisi Resûlullâh (s.a.v)’me erişemezse, çocuğundan veya çocuğunun çocuğundan erişecek olan vâsıtasıyle teslim edilmesini istemişti. İşte bu ev ve mektub, babadan evlâda geçe geçe, Tübân’ın mektubuyla imân etmiş Medine âlimlerinden birinin soyundan gelen Ebû Eyyüb’un eline geçmişti. 2

Tüban Ebû Kerib Es’ad, Mü’mindi ve Resûlullâh’a yedi yüz yıl önce imân etmişti. Çükü o, mektubda ki, manzûmesinde meâlen şöyle demişti:

      “-Ben, Hz.Ahmed’ın, Allâh tarafından gönderildiğine kesin olarak kanâat getirdim! Ömrüm, O’nun ömrüne uzansa zamanına yetişseydim, muhakkak O’na, O Amcamın oğluna vezir ve yardımcı olurdum! Yer yüzündeki Arabları ve Arab olmayanları, herkesi, O’na itâata mecbur kılardım! Kılıç çeker, O’nun düşmanlarıyla çarpışır, kalbinden her kederi dağıtırdım!”

Vâkidi’ye göre: Tüban’ın mazûmesinde birinci ve ikinci beyitlerle birlikte: Zebûr’da ismen anılmıştır. O’nun Ümmeti, Ahmed’in Ümmetidir Ümmetlerin hayırlısı!” beyti de, bulunuyordu.

Ebû Eyyüb el-Ensâri’nın evi, sonradan, azâdlı kölesi İbn-i Eflah’a geçti. Duvarlarından gedikler açılmaya başladığı, yıkılmaya yüz tuttuğu sırada onu İbn-i Eflâh’dan Muğire bin Abdurrahman bin Hâris bin Hişam, bin dinara satın aldı. Tamir ettirib tasadduk ve vakf etti. Zamanla yine harab ve arsa haline gelen bu mübarek ev, tekrar satılınca, Onu Melik Muzaffer Şehâbeddin Gâzi bin Melik-i Adil Seyfeddin Ebi Bekr bin Eyyüb bin Şâdi, satın alıb üzerine, dört Mezheb talebesinin okuyacağı mükemmel bir Medrese yaptırdı. Bu Medrese nâmına, kendi memleketinde, Şam’da, Medine’de vesair yerlerde zengin vakıflar tesis etti.

Medresenin, içinde pek çok nefis kitâblar bulunan bir Kütübhânesi de vardı. Sonraları bakımsızlık yüzünden harab olub küçük bir Zâviye hâline gelen ve Hicri 1259 yılında Osmanlı Sultan-ı Sultan Abdulmecid tarafından yıktırılarak, yerine mükemmel bir şekilde yaptırılan bu yeni Zâviye Zâviye-i Cüneydiye adıyla anılmakta ve ziyaret edilmekte idi. 3

Günümüzde Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin bu evi; Miladi 1980 yılından sonra Suudi Arabistan devleti tarafından Haremeyn projesi kapsamında yıkılarak Mescid-i Nebevi’nin haremine katılmıştır.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın Menkibeleri:

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın evinde yedi ay kadar bir zaman kaldı. Bu süre içinde Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) ve diğer Ensâr her gün O’nun yanına gelerek ziyaretlerini yapıp emirlerini dinlerler ve o şekilde hareket ederlerdi. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın zevcesi Ümmü Eyyüb’de, Resûlullâh (s.a.v)’in yemeğini hazırlardı. Resûlullâh (s.a.v), yemek yedikten sonra, Ebû Eyyüb el-Ensâri ile, hanımı Ümmü Eyyüb Resûlullâh’ın yemiş olduğu kaba kendi yemeklerini koyarak teberrüken büyük bir zevkle yerlerdi.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın Hanımı Ümmü Eyyüb anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v), Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, evimizde konakladı. Ebû Eyyüb, Resûlullâh (s.a.v)’ın alt katta olduğu, ona vahiy gelebileceğini, kendisinin vahy ile Resûlullâh (s.a.v)’ın arasına girdiğini düşündü. Uyuyunca sağa sola dönüb de toz kaldırmaktan, Resûlullâh’ın bunlardan rahatsız olmasından korkarak sabaha kadar hiç gözünü yumma-dı. Sabah olur olmaz, Hemen Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına koştu ve:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu gece ne ben, ne de hanımım, gözümüzü asla yumub uyuyamadık!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Niçin ya Ebâ Eyyüb?”diye sorunca,

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

      “-Benim üst katta olduğumu, senin ise alt katta kaldığını düşündüm. Eğer, uyursam, uykuda kımıldanıb da üzerinize toz düşürürüm, ve sende bundan rahatsız olursun. Ayrıca, vahyle senin arana girdim diye korktum. Onun için uyumadım!”dedi.

O zaman, Resûlullâh (s.a.v)’de ona:

“-Yâ Ebâ Eyyüb! Sakın, bir daha böyle yapma, ister misin sana bir dua öğreteyim? Sabahları ve akşamları onu, onar defa okursan, on sevap kazanırsın, on günahı’nada keffâret olur. On derece daha yükselirsin, kıyamet günü ise on köle azad edenlerle aynı mertebede olursun. İşte söyleyeceğin dua :

      “-Lâ İlâhe İlallâhu Vahdehu lâ şerike, Lehû’l-Mülkü ve Lehü’l- Hamdû, yuhyi veyümitu ve hüve hayyü lâ yemut’u biyedihil hayr, ve hüve ala küllü şey’in Kâdir’un ve ileyh il mâsir!” buyurdular. 4

Ebû Eyyüb el- Ensari (r.a) der ki:

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v) ve Ebû Bekr (r.a)’e yetecek kadar yemek yapıp getirince Resûlullâh (s.a.v) şöyle dediler.

      “-Bana, git Ensâr’ın Eşrafından otuz kişi çağır!”dedi.

Yanımda yemeğe ekleyecek bir şeylerimin olmaması beni üzmüş ve, bana ağır gelmişti. Biraz ağırdan aldım. Resûlullâh (s.a.v), bana:

      “-Git, bana Ensâr’ın eşrafından otuz kişiyi çağır!”

Bunun üzerine gidip Ensâr’dan otuz kişi çağırdım, geldiler. Gelince Resûlullâh (s.a.v) onlara:

      “-Buyrun, yemek yiyiniz!”dedi.

Onlar yediler. Ancak önlerinden bir kısmını yiyebildiler. Onlar bu mucize karşısında Resûlullâh (s.a.v)’ın risâletine şehâdet edip ve oradan ayrılmadan Resûlullâh (s.a.v)’e biat ettiler. Bundan sonra bana:

      “-Git, Ensâr’ın eşrafından altmış kişi çağır!”dedi.

Vallâhi bu defa ki altmış kişiyi çağır sözü, otuz kişiyi çağır sözünden daha çok korkuttu, çağırdım. Resûlullâh (s.a.v) onları da yemeğe yaklaş-tırdı yediler onlarda ancak önlerinden bir kısmını yiyebildiler. Bu mucize karşısında Resûlullâh (s.a.v)’in Risâletine şehâdet edip oradan ayrılmadan Resûlullâh (s.a.v)’e biat ettiler. Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Ebâ Eyyüb! Git, bana Ensâr’ın eşrafından doksan kişi çağır!”dedi

Beni, bu doksan kişiyi çağır sözü, altmış’dan da, otuz’dan da daha çok korkuttu. Onları da gidip çağırdım. Onlar’da geldiler. Aynı yemekten yediler. Onlarda önlerinden ancak bir kısmını yiyebildiler.Ve, bu mucize karşısında Resûlullâh (s.a.v)’ın Risâletine şehâdet edip oradan ayrılma-dan biat ettiler. İşte O gün bu yemekten tam yüzseksen kişi yemek yedi ki hepsi de Ensâr’dan dı!” 5

Bedir Savaşı öncesi, Resûlullâh (s.a.v), orduyu düzene koyarken saf bağlayan mücahidleri gözden geçirirken kendisini görünce:

      “-Yâ Ebâ Eyyüb! Sen, yanımda bulun yanımda bulun!”diyerek. Onu Maiyet muhafız birliğine ayırdığını bildirir. 6

Resûlullâh (s.a.v), bir gün Mescid’de münafıkların bir araya gelip Müslümanlarla ve Müslümanlıkla dalga geçtiklerini görünce kızmıştı ve:

      “-Ey falan, falan kalkın Allâh’dan korkun dışarı çıkın!”deyince,

Münafıklar gülüşüp hiç o yerli dahi olmadılar. Bunu gören Ashab’-dan bazıları, onları zorla dışarı attılar. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) kalkıp, Ğanm bin Mâlik, bin Neccar oğullarından Amr bin Kays’ın ki o adam cahilliye döneminde bir çok putlara tapardı. yanına vardı. Onu ayağından tutup çeke, çeke Mescid’den dışarı çıkardı. Amr bin Kays ise:

      “-Ey Ebâ Eyyüb! Kim oluyorsun sen. Beni, Beni Sâ’lebe oğullarının hurma kurutma yerlerin den mi çıkarıyorsun?”diyordu.

Munafık, Amr bin Kays, bu haliyle bile istihza etmeye ediyordu bulunduğu yere Mescid diyemiyor, Mescid-i Nebevi’nin yerine, eskiden oraya Beni Sâ’lebe oğullarının hurma kurutma yeri dendiği için oda eski adıyla, istihza vari Beni Sâ’lebe oğullarının hurma kurutma yeri diye söylüyordu. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), dönüp Neccar oğullarından Râfi bin Vedia’nın yanına vardı. Onun Ridasını boğazından toplayıp şiddetle çekti, ve yüzüne bir de şamar indirdikten sonra, onu Mescid’den çıkardı,

Amr bin Kays’ı Mescidden çıkarırken de:

      “-Öff be! Münafıklık, ve hâbislik, sana mahsus, ey münafık adam! Resûlullâh’ın Mescidine küstahça girersin hâ?”diyordu. 7

Resûlullâh (s.a.v) Medine hicret edip geldikten ve Mescid-i Nebevi yapıldıktan sonra, meşhur baş münafık, Abdullah bin Übeyy bin Selül, her Cuma günü Mescid’e gelir, Mescid’in hususi bir yerinde otururdu. Mevkiine yaşına ve kavmine hürmeten onun bu hareketi hoş görülürdü. Resûlullâh (s.a.v), Cuma günü Mescid’de Müslümanlara hutbe irâd ettik-ten sonra oturunca, baş munafık İbn-i Ubey ayağı kalkar:

      “-Ey İnsanlar! Allâh’ın aranızda bulundurup sizi onunla ğalib ve üstün kılıp şereflendirdiği bu Resûlüne yardım ediniz, ve saygı gösteriniz. Sözlerini dinleyiniz ve ona itaat ediniz!”der, yerine otururdu.

Fakat; vakta ki, onun Uhud günü, Müslümanlara yaptığı o iğrenç ve kalleşçe Müslümanları bölmesi, yüzlerce insanı harb’den alıb Medine’ye geri döndürmesi, ve bu sebeble onlarca Sahabe’nin şehid olması olayına kadar sürmüştü. Resûlullâh (s.a.v), Uhud Savaşı’nın hemen arkasından düşmanı, Hamraü’l-Esed’e kadar takib edib Hamraü’l-Esed Seferi’nden döndükten sonraki ilk Cuma günü idi.

Baş münafık Abdullah bin Ubey’in öteden beri yaptığı iki yüzlülüğü yine yapmak üzere Cuma günü hutbenin ardından konuşmak üzere ayağı kalkacağı zaman, Muhacirler hariç, Medineli Müslümanlardan bazıları başta Ebû Eyyüb el-Ensâri onun eteğinden çekerek:

      “-Otur oturduğun yerde be adam! Ey Allâh’ın düşmanı! Sen buraya layık değilsin. Sen, en adi işleri, yapılmayacak olan şeyleri yaptın!”deyip sakalından tutarak, Ubâde bin Sâmit’de onu boynundan iterek:

      “-Sen buralara layık değilsin!”dediler.

Baş münafık İbn-i Ubeyy:

      “-Ben, ne yaptım ki sanki? Ne kabahât işledim. Ben, O’nun işini pekiştirmek için ayağı kalkmıştım. Beni itip kakıyorsunuz!”

Mescid’in Kapısında ona, Muâvviz bin Afra yetişti:

      “-Yazıklar olsun sana! Dön, Resûlullâh (s.a.v), senin için, Allâh’dan af ve mağfiret dilesin!”

Baş münafık Abdullah İbn-i Ubey:

      “-Vallâhi, benim için mağfiret dilenmesini istemiyorum!”dedi ve dışarıya çıktı.

Kapıda oğlu Abdullaha rast geldi. Oğlu Abdullah sâlih bir kimse idi. Dönüp oğlunu kışkırtmak için şöyle dedi:

      “-Oğlum Abdullah! Gördün mü, Muhammed, beni, Sehl ve Süheylin Hurma kurutma yerinden çıkarttırdı!”dedi. 8

Dikkat edilirse baş münafık, Mescid-i Nebevi diyemiyor eski adıyla Sehl ve Süheylin Hurma kurutma yeri diye söyleyip yine istihza ediyordu.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

“-Bir gün bir adam Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Yâ Resûlallâh! Bana veciz şekilde nasihat eder misin?”

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), Nasihat isteyen o adama:

      “-Namaz kıldığın zaman, sanki dünyaya veda ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes!”buyurdular.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’dan:

“-Adamın birisi Resûlullâh (s.a.v)’ın huzurunda:

      “-Elhamdülillahi hamden kesiren tâyyiben mübareken fih!” demişti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim onları söyleyen?!”diye sordu.

Adam Resûlullâh (s.a.v)’ın hoşuna gitmeyen bir şey söylediğini zan edip korkarak sustu. Resûlullâh (s.a.v), tekrar:

      “-Hanginiz o? Kim ise doğru söyledi!”deyince, o adam:

      “-Ben söyledim ya Resûlallâh! Bu dua ile Allâh’ın bana hayır nasib edeceğini umuyorum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Kudret ve iradesiyle yaşadığım O, Allâh’a yemin ederim ki, on üç tane Meleğin senin bu sözlerini Allâh’a ulaştırmak için bir biri ile yarış ettiklerini gördüm!” buyurdular. 9

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın bahçe duvarlarında gözde hurmaları vardı. Cinlerden biri gelib, hurmalardan alıyordu:

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), bunu, Resûlullâh (s.a.v)’e şikayet etti. Resûlullâh (s.a.v) de Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’na:

      “-Şimdi git. Onu görünce, Bismillah, Resûlullâh’ın davetine icabet et!”diye buyurdu.

Ebû Eyyüb (r.a) O cini yakaladı. Cin’de bir daha oraya dönmeye-ceğine dair yemin etti!” 10

Sâlim bin Abdullah’ın rivâyetine göre: Abdullah bin Ömer, oğlunun düğününe Ebû Eyyüb (r.a)’uda çağırmış; Ebû Eyyüb, Sâlim’in evinin duvarlarının yeşil perdelerle süslenmiş olduğunu görünce:

      “-Siz de mi duvarlarınıza perde asıyorsunuz?”demiş,

Abdullah bin Ömer (r.a)’de:

      “-Yâ Ebâ Eyyüb! Kadınlarla başa çıkamadık!”diye cevap vermiş;

Bunun üzerine Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) şöyle demiştir:

      “-Pek çok kimse kadınlarla başa çıkamasa da, senin başa çıkamaya-cağını ummazdım. Ben, ne sizin evinize girer, ne de yemeğinizi yerim!” 11

Sa’d bin Ebi Vakkas’ın oğlu Abdullah anlatıyor:

      “-Ebu Eyyüb el-Ensâri, bana, Resûlullâh’ın bana öğrettiği bir sözü bende sana öğreteyim mi?”dedi.

      “-Öğret amca!”dedim.

Bana şunları anlattı.

“-Resûlullâh evime misafir olduğu zaman bana şöyle dedi:

      “-Ebâ Eyyüb! Sana cennet hazinelerinden bir söz öğreteyim mi?”

      “-Anam babam sana kurban olsun. Yâ Resûlallâh öğret!”dedim.

      “-Çok, çok Lâ hâvla vela kuvvete illa billah de!”buyurdu.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) anlatıyor:

Mirac gecesi, Hz.İbrahim (a.s):

      “-Cebrâil (a.s)’e, bu yanındaki kim?”diye sormuş.

O da:

      “-Muhammed (s.a.v)’dir!”cevabını vermiş.

İbrahim (a.s):

      “-Yâ Muhammed! Milletine emret. Çok, çok cennet fidanı diksinler. Çünkü onun (cennetin) toprağı verimli yer geniştir!”demiş.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cennet fidanı nedir?”diye sormuş.

O da:

      “-Sübhallâhi, Velhamdulillahi, Vela İlahe İllallahu Vallahu Ekber Vela havla vela kuvvete illa billah!” cevabını vermiş. 12

İbn-i Cüreyc’den:

“-Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), devesine binerek Mısır’da oturan Ukbe bin Amir’in yanına geldi ve:

      “-Sana önemli bir şey soracağım. Çünkü Resûlullâh’ın ashabından Sen ve Benden başka kimse hayatta kalmadı. Sen Resûlullâh (s.a.v)’ın Müslüman’ın ayıbını örtmek konusundaki hadisini nasıl işitin?”dedi.

Ukbe bin Amr (r.a)’da: Ben Resûlullâh’dan:

      “-Kim dünyada bir Müminin ayıbını örterse, Allâh-u Teala’da kıyâ-met günü onun ayıplarını örter!”buyurduğunu işittim. deyince

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) tekrar devesine binerek hemen geri döndü. Ve memleketine varınca bu hadisi tekrar etti!” 13

Abdullah İbni Abbas (r.a) anlatıyor :

“-Ebû Bekr (r.a) günün sıcak bir vaktinde mescide gitmişti. Hz.Ömer (r.a)’in şöyle dediğini duydu:

      “-Yâ Ebâ Bekr! Bu saatte niçin dışarı çıktın?”

Ebû Bekr (r.a), kendisinin bu saatte dışarı çıkamaya mecbur eden sebebin:

      “-Açlık!”olduğunu”söyledi.

Hz.Ömer (r.a)’de şöyle dedi:

      “-Benim çıkmama sebeb de, vallâhi bundan başka bir şey değildir!”

Bunlar böyle dertleşirlerken, birden, Resûlullâh (s.a.v) çıka geldi ve kendilerine: Bu saatte niçin çıktıklarını sordu, Resûlullâh’a şiddetli açlık-tan dolayı çıktıklarını söylediler. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Nefsim, kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki beni de dışarı çıkaran şiddetli açlıktan başka bir şey değildir! Kalkın, benimle gelin!” buyurdular.

Hep beraber yürüyüb Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’in kapısına geldiler. Ebû Eyyüb (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e, her gün yâ yemek veya süt ayırırdı. O gün Resûlullâh (s.a.v), geç kaldığından ayırdığını çocuklarına yedirmiş, kendiside hurmalığa çalışmaya gitmişti. Kapısına geldiklerinde dışarıya Ebû Eyyüb’un hanımı Ümmü Eyyüb çıktı. Resûlullâh, ve yanındakilere:

      “-Hoş geldiniz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebû Eyyüb nerede?”diye sordu.

Ebû Eyyüb el-Ensâri, hurmalığında çalışırken, Resûlullâh (s.a.v)’in geldiğini duyunca koşarak geldi. O da Resûlullâh (s.a.v) ve yanındakilere:

      “-Hoş geldiniz!”dedikten sonra, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ey Allâh’ın Nebisi! Bu zaman sizin gelme vaktiniz değil?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’na:

      “-Doğru söyledin!”diye mukabele etti.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), gidip üzerinde kurusu, olgun, ve tazesi bulunan bir hurma salkımı getirdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben bunu istemedim, bize kuru hurma topla!”deyince,

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! İstedim ki hem kuru, hem olgun, hem de tazesin-den yiyesiniz. Değil kuru hurma ben size bununla beraber bir hayvanda kesebilirim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’a kesecek olursa sağı-lan davarını kesmemesini söyledi. Bunun üzerine tutup bir oğlak kesti.

Hanımı Ümmü Eyyüb’a dedi ki:

      “-Sende, bize hamur yoğurup ekmek yap. Sen iyi ekmek yaparsın!”

Oğlağın yarısını alıp haşladı yarısını da kızarttı. Yemek pişip’de Resûlullâh (s.a.v) ve ashabın önüne getirilince Resûlullâh (s.a.v) oğlaktan biraz alıp bir ekmeğin içine koydu ve Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’a:

      “-Bunu al kızım Fatıma’ya götür! Zira günlerdir o, böyle bir yemek görmedi!”dedi.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’da derhal o yemeği alıp Hz.Fatımâ’ya götürdü. Yemeği yiyip doyduklarında Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Ekmek, et, kuru, taze ve olgun hurma!”dedi ve gözleri yaşararak ilave etti:

      “-Nefsim kudred elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, işte bunlar kıyamet gününde hesabını vereceğiniz nimetlerdir!”

Bu söz, Ashab-ı Kiram’a çok ağır geldi. O zaman Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Bilakis böyle nimetlere kavuşup onları yerken, Bismillâh deyin. Doyduğunuz vakit de, bizi doyuran Allâh’a hamd olsun deyin. Zira, bu, nimetlere ancak hamd ile mukabele edilir!”buyurdular.

Yemeği yiyip kalkınca Resûlullâh (s.a.v) Ebû Eyyub (r.a)’na:

      “-Yarın bize gel!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) kendisine iyi niyetle gelen herkesi mükafatlandır- maktan hoşlanırdı. Ebû Eyyüb (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in kendisine:

      “-Yarın bize gel!”dediğini duymamıştı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın bu emri Ebû Eyyüb (r.a)’a Hz.Ömer (r.a) tekrar söyledi. Ebû Eyyüb, ertesi gün geldiğinde, Resûlullâh (s.a.v), ona, kendi cariyesini verdi.

      “-Ona iyilik et. Çünkü yanımızda kaldığı müddetçe biz ondan hep iyilik gördük!”buyurdu.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), cariyeyi Resûlullâh (s.a.v)’in yanından alıp da evine getirince:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in bu tavsiyesinden dolayı, o, Cariyeyi hemen azad etmek’den başka iyilik bulamıyorum!”dedi ve cariyeyi azâd etti. 14

Resûlullâh (s.a.v) Medine’de Muhacir ile Ensâr arasında muahat-laşma (kardeşlik) tesis etmiş idi. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) ile Mus’ab bin Umeyr arasında muahat (kardeşlik) teessüs edildi. Bu din kardeşliği, aynı kalitede olan iki kişi ararsında yapılmıştı. Zira Mus’ab, Kureyş’in ileri gelen ekabirinden Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’da öylesine idi.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), Resûlullâh’in bizzat başında bulunduğu bütün ğazvelere iştirak etmiştir. Bu ğazaların hepsinde de büyük bir cesaret ve şecaat örneği göstermiştir.

Ebû Eyyüb, ilk önce Bedir Ğazvesi’ne iştirak etmiştir. Bunu takiben Uhud ve Hendek Ğazveleri’nde bulunmuştur. Hudeybiye Musalahası’nda Resûlullâh ile birlikte bulunarak Biat-ı Rıdvan’a iştirak etmiştir.

Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a), Hayber Savaşı’ndan dönülürken yolda O’na zarar gelmesin diyerek Rasûlullah (s.a.v)’ın çadırının çevresinde kendiliğinden bütün gece nöbet tutmuş, Resulullâh (s.a.v), onun için:

      “-Allâh’ım, beni koruyarak gecelediği gibi, Sen de Ebâ Eyyüb’u koru!”diye dua etmiştir.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) Mekke’nin fethinde bulunduktan sonra da Huneyn Ğazvesi’ne onun ardından da, Tâif Kuşatması’na iştirak etmiştir. Buradan Medine’ye dönüldükten sonra Tebük Seferine katılmış. Nihayet Hicri onuncu yılda ifa edilen Vedâ Hacc’ında bulunmuştur.

Vahy kâtiblerinden olması sebebiyle Resûlullâh (s.a.v) zamanın da ve sonra ki, zamanlarda Kûr’ân-ı Kerim âyetlerinin bir araya getirilmesine hizmet etti. Ashab arasında ilmiylede tanındığı için kendisine sorulan dini konularda pek çok fetvalar verirdi. Resûlullâh (s.a.v)’in vefatından sonra birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın devrinde, mürtedlerle yapılan savaşlara iştirak etmiştir.

Hz.Ömer (r.a)’ın zamanında birçok savaşlara iştirak ettikten sonra Medine’de Hz.Ömer’in müşaviri olarak görev yapmıştır. Hz.Ömer zama-nında ashab derecelendirilerek birer miktar maaş bağlanmıştı. Bu arada Ebû Eyyübe’de dört bin dirhem yıllık maaş bağlamıştı. Hz.Ali (r.a), bu maaşı az görerek onu bir miktar daha artırdı. Maksadı onun refâh içinde yaşamasını temin etmekti. Hz.Ömer (r.a) devrinde yapılan Suriye, Filistin ve Mısır’ın fethi Seferleri’ne katıldı.

Hz.Osman (r.a)’ın devrinde ise; yine Medine’deki görevine devam etmiştir. Hicri 28. Miladi 648-49 yıllarında Kıbrıs Seferi’nde ve fethi’nde bulundu. Medine şehri, âsilerin eline geçib Hz.Osman (r.a)’ın namaz kıl-dırması engellenince Hicretin 35. Miladi 656 yıllarında herkes tarafından sevilip sayıldığı için, Hz.Ali (r.a)’in tavsiyesi üzerine uzun bir müddet Mescid-i Nebevi’de Müslümanlara imamlık yapıp namaz kıldırdı.

Hz.Ali devrinde, Ebû Eyyüb (r.a), fitne ve fesat olayların dan uzak durmak için büyük gayret sarf etmiştir. Zira İslâm’ın ikiye ayrılmasını hiç arzu etmiyordu. Bu gidişatı gördükçe de kendi kendine çok üzülüyordu. Fakat, Hz.Ali (r.a), Haricilere karşı sefer tertib ettiği zaman hemen iştirak ederek, Hz.Ali ile birlikte hareket etmiştir. Daha sonra Muâviye bin Ebû Süfyan ile Sıffın da savaşırken yine Hz.Ali (r.a)’ın tarafını tutmuştur.

Hz.Ali (r.a), Ebû Eyyüb Halid bin Zeyd’i çok sever, ve çok sayardı. Bu sebebden dolayı, Küfe Şehrini kendi hilafetinin hükümet merkezi yaptığı zaman Ebû Eyyüb’ü Medine’de yerine vekil yapmıştır.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), takva’da çok ileride idi. Hemen bir çok sahabi kendisinden ilim ve hikmet dersleri almıştır. Kûr’ân ve hadisin doğru anlaşılması için kendisine müracaatta bulunuyorlardı. Her gittiği yerde “Mihmandar-ı Nebevi” olarak büyük alaka ve hürmet görmüştü.

Abdullah İbn-i Abbâs (r.a), Hz.Ali’nin Basra valisi olduğu zaman, Ebû Eyyüb (r.a), Basra’ya giderek onu ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında Abdullah bin Abbâs (r.a), Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’a gayet büyük hürmet ve saygı göstermiştir. Ona Resûlullâh (s.a.v)’i hanelerinde barındırdığını hatırlatarak, buna karşılık olmak üzere Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’ın Ehl-i ve ayaline kendi konağını tahsis etti. ve şöyle dedi:

      “-Senin vaktiyle Resûlullâh (s.a.v)’e yaptığın gibi ben de bugün sana hizmet etmek istiyorum!”diyerek konağını ona bıraktı.

Giderken de kendisine 40.000 dirhem para, yirmi köle ve değerli hediyeler vererek onu Basra şehrinden Medine’ye uğurladı. Bu olayda adı geçen Abdullâh İbn-i Abbas (r.a) değilde, kardeşi Ubeydullah bin Abbas olduğu yolunda da rivayetler vardır. Doğrusunu Allâh bilir.

Muâviye bin Ebû Süfyan zamanında Mısır’a Ukbe bin Amir vali tayin edilmişti. Ebû Eyyüb (r.a) Mısır’a giderek Ukbe bin Amr’in komutası altında gazveye iştirak etti. Ukbe bin Amr, hem sahabedendır, hem de hadis ravilerindendir. Mısır’da iken bir gün, Ukbe bin Amr, işlerinin çok-luğu nedeniyle akşam namazını geç kıldırdığı zaman, onun bu hareketini Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a) ikaz etti. Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’ın Mısır’a, ğazada bulunmak maksadından başka, bazı kimselerden hadis öğrenmek gayesi ile gittiği de sabittir.

Resûlullâh,(s.a.v)’e sonsuz bir muhabbetle bağlı olan Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), O’nun vefatından epey zaman sonra bir gün mübarek kabrini ziyarete gitti. Ravza-i Mutahhâra’ya girip, başını Resûlullâh’ın merkadı şerifine dayadı, ve o vaziyette durup çok ağladı. Onu, o halde gören birisi, Resûlullâh (s.a.v)’e hürmetsizlik ediyor zannedib:

      “-Heyy Sen! Ne yaptığını biliyor musun?”diye çıkıştı.

Bu sesin Emevilerin Medine valisi Mervan’a ait olduğunu anlayan Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a), ona doğru dönerek:

“-Evet biliyorum! Ey Mervân! Ben, bu mezarın taşlarına gelmedim! Ben bu mezarın sahibi Resûlullâh (s.a.v)’in, şu sözlerini duymuştum:

      “-Bu dinin işleri, ehli olanların elinde olduğunda ona ağlamayınız! Fakat, bu dinin işleri, ehli olmayanların elinde olduğunda, işte o zaman ağlayınız!”buyurdular.

Ziyad bin En’am anlatıyor:

“-Muâviye bin Ebû Süfyanın zamanında denizde savaşmakta idik. Bir gün içinde bulunduğumuz gemi Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’ın içinde bulunduğu gemiye yanaştı. Öğle yemeğimiz hazırlanınca kendilerini bize dâvet ettik, onlarda geldiler. Fakat, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

“-Beni dâvet etmişsiniz. Ben oruçlu idim ama davetinize gelmem gerekiyordu. Çünkü, ben Resûlullâh (s.a.v)’ın

“-Müslüman bir kimsenin şu altı hususta kardeşinin hakkına riâyet etmesi onun üzerine borçtur. Eğer, bunlardan birini yapmazsa, kardeşinin hakkını çiğnemiş olur. Bunlar:

1-Karşılaştığında, ona selâm vermek.

2-Dâvet ederse onun dâvetine icâbet etmek.

3-Hapşırdığı zaman, Allâh rahmetini üzerinden eksiltmesin, demek.

4-Hastalanınca ona hasta ziyaretine gitmek.

5-Nasihat ihtiyacında olursa ona nasihat etmek.

6-Cenazesinde hazır bulunmak!”diye buyurduklarını işittim dediler. 15

Medine döneminden itibaren, onbir yıl, Resûlullâh (s.a.v)’den hiç ayrılmadığı halde Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’den sadece 150 veya 155 hadis-i şerif rivâyet edilmesinin iki önemli sebebi vardır. Bunlardan biri hadis rivâyetinde çok titiz olması. Diğeri de ömrünün çoğu savaşlarda geçmesidir. Kendisinin bilmediği bir hadis-i şerif’i Ukbe bin Amir’den bizzat rivâyet etmek için Medine’den Mısır’a kadar gitmesi, söz konusu titizliğin eşsiz bir örneğini ortaya koymaktadır.

Ondan hadis rivâyet edenler; Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Berâ bin Âzib, Enes bin Mâlik, Câbir bin Semüre gibi sahabiler ve Said bin Müseyyeb, Urve bin Zübeyr, Sâlim bin Abdullah, Âta bin Yesâr gibi tâbiiler bulunmaktadır.

Kûr’ân-ı Kerim’de Allâh’ın vâdi yerini bulacaktı:

      “-O Allâh, Resûlünü hidâyet kanunu ve hak din ile gönderendir. Müşrikler hoşlanmasalar da, Allâh bu dini bütün dinlerin üzerine çıkaracaktır!” 16

Yine hatırlanırsa Hendek kuşatmasında Resûlullâh (s.a.v), o meşhur kayayı balyoz ile kırarken ne demişti:

      “-Yemen’i görüyorum! Kisra Saraylarını görüyorum! Konstantin saraylarının fethini görüyorum!”derken o gün munafıklarda şöyle demişti:

      “-Biz burada soğuktan ve açlıktan kırılıyoruz, korkumuzdan tuvalete dahi gidemiyoruz. Muhammed bize şu (süper) devletlerin feth edileceğin-den bahsediyor!”demişlerdi.

İşte, Mekke müşriklerinin hoşlanmadıkları, Medine münafıklarının dalğa geçip inanmadıkları, Allâh’ın ve Resûlü Muhammed (s.a.v)’ın vâd ettiği fethlerin gerçekleşme vakti gelmişti! Bizans Rum imparatorluğunun harbiye mekteblerinde, kışlalarında, askeri eğitim almış, Roma orduları bir tarafta idi. Diğer tarafta ise, Pers veya Fars İmparatorluğu ordularında yetişmiş askeri güç, tecrübe, silah ve techizat üstünlüğü karşısında hiçbir harbiye eğitimi almamış, amma, Sahabe!?.....

Deniz, ve donanma savaşı eğitimi almamış, Sadece İman ve İslâm davasını sevda edinen, Eve dönmek için değil, Allâh’a dönmek! Fâni’de oyalanmak değil, ebediyete dönmek! Allâh yolunda ölmek, asli vatan olan Cennetlere yürümek! Habibûllahâ komşu olmayı, hayatlarına ğaye edinen Muhammed (s.a.v)’ın Aziz Sahabileri!? Yer yüzünde hakkın hâkimiyeti için, karadan ve denizden fetih ataklarına geçmişlerdi. Öncelikleri ise, insanların beyinlerine, yüreklerine yürümek, tevhide dâvet etmekti. Kabul etmedikleri takdirde gerekirse Cizye, Harac, Verği, bunlarıda kabul etmez iseler, kaçınılmaz sonuç savaşmak için cihada çıkmışlardı.

Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a) bu fetihlerden geri duramazdı. Sağlıklı olan her Müslümanın Allâh yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a):

      “-Allâh yolunda infak edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız! Güzel hareket edin, çünkü Allâh güzellik edenleri sever!” 17

Meâlindeki âyette sözü edilen tehlikeyi savaşa gitmeyip dünya işiyle gücüyle meşğul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeble ihtiyarlık dönemin-de bile, her yıl, bir savaşta bulunmaya ğayret etti. Katıldığı bu seferlerin sonuncusu ise; Müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’ın bu kuşatmadan bir yıl sonra, Hicri 49. Miladi 669 yılında Yezid bin Muaviye kumandasındaki takviye birliğinin içinde bulunduğu da rivâyet edilmektedir.

Onun epey yaşlanmış olduğunu ileri sürerek bu zorlu yolculuğa dayanamıyacağını kendisinden Cihad’ın sakıt olduğunu söyledilerse de onun gayesi çok açık ve belliydi. Ne pahasına olursa olsun İstanbul kuşat-masına katılmaktı. Şimdi bu hususta yapılan rivâyetlere bakalım:

Ebû’z-Zehrâ el-Kuşeyri anlatıyor:

Bizans Rum İmparatoru Heraklieus, Kostantiniyye taraflarından sefere çıkmıştı. Müslümanların elinde, esir olan Rus asıllı biri kaçarak Heraklieus’un yanına gelince, Müslümanları iyi tanımak için o Rus esire:

      “-Bana, Müslümanlardan haber ver!”dedi.

Rus asıllı adam:

      “-Sana onları gözlerinle görüyormuşsun gibi anlatacağım Kralım! Onlar, gündüzleri at üzerindedirler, geceleri ibadet ederler. Yollarda kimin nesini yerlerse onlara parasını verirler. Hiç bir yere selâmsız girmezler. Düşmanlarını yeninceye kadar yerlerinden ayrılmazlar!”

Bunu duyan Herakliyus :

      “-Eğer, sen doğru söylüyorsan, şu bastığım yerlere kadar onlar sahib olacaklardır!”dedi. 18

Ebû İmrân (r.a), şöyle anlatıyor:

“-Kostantiniyye muhasarasındaydık. Mısırlılar’ın kumandanı Ukbe bin Amir, Şamlılar’ın kumandanı’da Fedâle bin Ubeyd idi. Bu esnada şehirden büyük bir Rum ordusu çıktı. Biz’de hemen onlara karşı savaş vaziyeti aldık. Müslümanlardan birisi, derhal Rumların üzerine hücum etti, aralarına daldı, sonra çıkıb yanımıza geldi. Asker onun arkasından:

      “-Sübhanallâh! Adam kendisini tehlikeye attı!”diye bağırdılar.

“-Ey İnsanlar!Siz bu âyeti böyle mi tevil ediyorsunuz? Ama, bu âyet yalnız bizim hakkımızda, Ensâr hakkında nazil olmuştur. Allâh dinini yücelttiği ve dinin yardımcıları çoğaldığı zaman, biz kendi aramızda bir birimize Resûlullâh (s.a.v)’den gizli olarak:

      “-Mallarımız zayi olmuştur. Artık mallarımızın yanında kalsak da zayi olanlarını tekrar yerlerine koysak!”dedik.

Bunun üzerine yüce Allâh bizim düşündüklerimizi red etmek üzere:

      “-Allâh yolunda infak edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız! Güzel hareket edin, çünkü Allâh güzellik edenleri sever!” 19

Âyetini indirdi. Asıl tehlike, eksilen servetimizi telafi için onların yanında kalmak istememizdeydi. İşte, bu sebebden dolayı Allah’u Tealâ bize savaşı emretti!”

Ebû Eyyüb, ölünceye kadar Allâh yolunda savaşa devam etmiştir.

Ebû İmrân (r.a) anlatıyor:

“-Konstantiniye Şehrinde savaşıyorduk. Ordunun başkumandanı Abdurrahman bin Hâlid bin Velid idi. Rumlar arkalarını şehrin surlarına vermişlerdi. Müslümanlardan biri derhal düşmana saldırdı. Askerler:

      “-Lâ ilahe İllallâh, kendini tehlikeye atıyor!”dediler.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’de:

“-Bu âyet Allâh’ın Peygamberi’ni muzzafer, İslâm’ı hakim kıldığı zaman, biz Ensâr hakkında indirilmiştir. Çünkü, o zaman şöyle demiştik:

      “-Gelin biz mallarımızın yanında kalalım’da onlarla uğraşalım!”

Allâh-ü Tealâ’da:

      “-Allâh yolunda infak edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız! Güzel hareket edin, çünkü Allâh güzellik edenleri sever!” 20

Âyet-i Kerime’sini indirdi. Kendimizi tehlikeye atmamız ise, cihadı bırakıp ticari mallarımızla uğraşmak için onların yanında oturmamızdır!” şeklinde konuştu. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) şehid oluncaya kadar Allâh yolunda savaşmaya devam etti. Nihayet Kostantiniye’de şehid oldu!”

Yine Ebû İmran, şöyle anlatıyor:

“-Mucahirlerden birisi Kostantiniye’de düşman safları üzerine hüc-um etti. Ve, saflarını yarmayı başardı. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’de bizim ile beraberdi. Askerler, bu adam için :

      “-Kendini tehlikeye attı!”dediler.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’de:

      “-Biz, bu âyeti çok daha iyi anlarız. Çünkü o, sadece bizim hakkım-ızda indirilmiştir. Biz, Resûlullâh (s.a.v) ile arkadaşlık ettik. O’nun ile birlikte pek çok savaşta bulunduk. O’na yardım ettik. Vakta ki, İslâm yayıldı ve Allâh bize, Peygamberini aramızda bulundurma gibi bir lütufta bulundu. O’na yardım etti. İslâm dini yayıldı ve Müslümanlar çoğaldı. Resûlullâh (s.a.v)’i âilelerimize, mallarımıza ve çocuklarımıza tercih etmiştik. Fakat, harb bizde ağır yaralar açtı. Şimdi âilelerimiz ve çocuk-larımıza dönüp onların yanlarından ayrılmayalım!”dedik.

Bunun üzerine hakkımızda:

      “-Allâh yolunda infak edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız! Güzel hareket edin, çünkü Allâh güzellik edenleri sever!” 21

Âyet-i Kerimesi nâzil oldu. Asıl tehlike, cihadı terk edib de, âile ve malların yanında oturmaktır! 22

Muhhamed İbn-i Sirin anlatıyor:

“-Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile berber Bedir Savaşı’na iştirak etmişti. Bundan sonraki savaşlara’da biri hariç, hepsine katılmıştı. Katılamadığı O savaşta, ordu kumandanlığına genç bir asker getirildi. O da, bu yüzden o sene savaşa katılmadı. Fakat ondan sonra yaptığına pişman olmaya ve:

      “-Kimin kumandan olup olmayacağı beni ne ilgilendirir ki sanki?” demeye başladı. Bu sözü defalarca tekrarladı.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a):

“-Aziz ve Celil olan Allah:

      “-Sizler ister hafif isterse de ağır olarak savaşa çıkın. Allâh yolunda mallarınızla canlarınızla cihad ediniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!” 23

Buyurmuştur. Bende, bu âyet karşısında durumum ne olursa olsun, savaşa gitmeyi uygun buldum!” derdi.

Resûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

      “-İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!” diye müjdelemiştir. 24

Hicrî 49 veya 55. Miladi 669-675 yılları arasında tarihler ihtilaflıdır. Muaviye oğlu Yezid kumandasındaki Müslümanlar İstanbul’u kuşattılar. İslâm akîdesinin dünyanın dört bir yanına yayılması husûsunda çok canlı ve diri bir ğayrete sahib olan Müslümanlar, İstanbul’un fethi ve İslâm devletinin sınırlarına dahil olmasını şiddetle arzuluyorlardı.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) bu seferin hazırlanması için çok çalışmış ve sefere karşı çıkanlara öğütlerde bulunmuştu. Ayrıca, kendisinin bu sefere katılması için, Resûlullâh (s.a.v)’in İstanbul’un fethi üzerine söyle-miş olduğu Hadis-i Şerif’lerinde “Güzel asker” olma şerefine ve payesine ermek istemişti. Kendisine:

      “-Sen yaşlısın, hem, bir çok savaşlara Resûlullâh (s.a.v)’in yanında katıldın. Senden bu ihtiyarlık çağında, böyle zorlu bir sefere katılmak istenmemektedir!”dediler.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın şöyle dediği söylenir:

      “-Ne olursa olsun, gerekirse, kendimi atın üzerine bağlatır da yine bu sefere gelirim!”

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) Yezid bin Muâviye’nin kumandası altın-daki İslâm ordusu ile yaşının çok ilerlemesine rağmen İstanbul’a kadar gitti. İslâm ordusu İstanbul’un Haliç bölgesine vardığı zaman Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın hastalanmış, veya var olan hastalığı nüksetmiş iyice ağır-laşmıştı. Ordu komutanı Yezid bin Muâviye ziyaretine gelip kendisine:

      “-Yâ Ebâ Eyyüb! Bir dileğin var mı? Herhanği bir dileğin varsa bana vasiyette bulun!”dedi.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’de:

“-Evet! Dileğim vardır. Amma, sizin dünyanızın, ondaki var olan şeylerin, bana, hiç gereği yoktur! Fakat, sizden dileğim: Öldüğüm zaman, beni, yıkayın, ve kefenleyiniz. Asker halka da, benden selâm söyleyin!:

Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Allâh’a hiçbir şeyi şerik koşmaksızın, ölen kişiyi, Allâh Cennet’e koyar!”buyurduğunu, ve bunu da, bizzat Resullulah (s.a.v)’dan işittiğimi, onlara haber ver! Beni, Rum topraklarının içinde, ellerinden geldiği kadar, uzaklara doğru götürsünler! İşte senden dileğim: Cenâzemi, düşman topra-ğı içinde, gücün yettiği, yere kadar taşı, ve daha ilerisine götürmek imkânı bulamadığın zaman, oraya, göm ve dön! Çünkü, Resûlullâh (s.a.v):

“-Allâh’a, hiçbir şeyi, şerik koşmaksızın ölen kişi, Cennet’e girer!

      “-Kostantiniyye (İstanbul) sûrlarının dibine Sâlih bir kişi gömülecek tir!” buyurduğunu, Resûlullâh (s.a.v)’den işitmişimdir. Umarım ki: o kişi, ben, olayım!”dedi.

Müslim’in rivâyetin de ise şöyle denilir:

Ebû Eyyüb el-Ensâri vefatı sırasında şöyle dedi:

“-Ben Resûlullâh (s.a.v)’den işittiğim bir hadisi sizden gizlemiştim. Şimdi ise onu size rivâyet edeceğim, çünkü artık nefsim ölümle kuşatıldı. Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle söylediğini işittim:

      “-Eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allâh sizi yok ederdi ve sizin yerinize günah işleyen bir halkı yaratır ve onları bağışlardı!” 25

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), Hicretin elli ikinci yılında vefat etti. Kumandan, Yezid bin Muâviye: Emredib, onu, kefenletti ve tâbut üzerine koydurdu. Cenâze namazını, kıldırdı. Kendisine, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) ’nın yaptığı vasiyeti, anlatınca askerler, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’nin yapılmasını, istediği şeyleri, yaptılar. Tâbut’u, ortalarına alıb düşmanla çarpışa çarpışa ilerilere doğru götürmeye çalıştılar.

İstanbul surlarını korumakta olan Bizans Rum ordu kumandanı veya Kayser’ı; bir tâbut’un taşındığını, ve onun çevresinde çarpışıldığını, gör-ünce, Yezid bin Muâviye’ye haber gönderip:

      “-Şu gördüğüm, ne oluyor?!”diye sordurur:

Yezid bin Muâviye de:

      “-Bu, bizim Peygamberimiz’in Sahâbisidir. O, Cenâzesinin, senin ülkende içerilere doğru götürülüp gömülmesini, bizden, istedi. Biz de; ya onun vasiyetini, yerine getireceğiz, ya da, canlarımızı, Allâh yolunda fedâ edeceğiz!”diye cevab verdi.

Bizans Rum Kayser’i:

      “-Bu ne acaib şey! Halk, senin baban Muâviye’ye, nasıl dâhilik, yakıştırmış bilmem? O, seni, tutub buralara kadar, gönderiyor; Sen de, Peyğamberinin bu sahâbisini, bizim ülkemizde gömmeye kalkıyorsun!? Halbuki, sen, dönüp gidince, biz, onu, kabrinden çıkararak köpeklere yem edeceğiz!!”diyerek İslâm orduları komutanına haber gönderdi.

Yezid bin Muâviye:

      “-Vallâhi, ben, size söyleyeceğim bir sözü, kulaklarınıza, küpe olacak derecede tevdi etmedikçe, onu, ülkenize tevdi etmek niyetinde bulunmadım. Size, söyleyeceğim söz şudur: Eğer, onun, kabrini açtığınızı veya cesedine bir şey yaptığınızı, işitecek olursam: Ben de, Arab ülkesin-de öldürmedik Hıristiyan, yıkmadık kilise, bırakırsam, bu ölüye İkrâmıma sebeb olan Zât-ı Resûlullâh (s.a.v)’ı inkâr etmiş olayım!”diye cevab verdi.

Bunun üzerine Kayser:

      “-Senin Baban, seni, benden çok daha iyi tanıyormuş! Ben de, onun kabrini, elimden geldiği kadar, koruyacağıma, Mesih hakki için, size söz veriyorum!”diyerek Yezid’e haber gönderdi.

Rumlar da, Yezid’e:

      “-Sen, ne kadar ahmak imişsin! Seni, gönderen de, ne kadar ahmak imiş! Sen, gittikten sonra, o kabri, bizim açamayacağımızdan ve kemik-lerini, yakmayacağımızdan, nasıl emin olabilirsin?!”demişlerdi.

Yezid bin Muâviye ise onlara da:

      “-Eğer, siz, bunu yapacak olursanız, biz de, Arab ülkesinde ki bütün Kiliseleri, yıkar ve Hıristiyanların kabirlerini, açar, kemiklerini, yakarız!” diye yemin etmişti.

Bunun üzerine, Rumlar, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’in kabrine sayğı gösterecekleri ve ellerinden geldiği kadar, onu, koruyacakları hakkında, dinleri üzerine yemin etmişlerdir. İslâm orduları kumandanı olan Yezid bin Muâviye, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın Cenâzesini, İstanbul surlarının yakınına dibine gömdürdü. Gömüldüğü gecenin sabahında, İstanbul halkı olan Rumlar şöyle dediler:

      “-Ey Arab cemâati! Sizde, bu gece, her halde önemli bir şey oldu!”

Müslümanlar:

      “-O, Peyğamber Âleyhisselâm’ın, büyük ve kıdemli Ashab’ından bir Zât olub gördüğünüz gibi, kendisinin, Cenâzesini, gömmüştük. Vallâhi, onun kabri açılacak olursa, Arab ülkesinde, artık, hiçbir zaman, çan, çalın-maz, bizde hiçbir Hıristiyan memleketi de kalmaz!”dediler.

Rum din adamları daha sonraki yıllarda, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’-ın kabrini kendi Hıristiyan halklarına, Hıristiyan halkın, İslâm dinine ve İslâm Peyğamberi Hz.Muhammed’e ve onun güzide sahabilerine değilde; kendi dinlerine, kendi din büyüklerine, ve kendi din adamlarının türbele-rine sayğılı olmaları için şöyle dediler:

      “-Bu, kabirde, çok büyük bir Hıristayan Aziz’i medfun’dur!”

Buna delil olarak:

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın vefatından 276 yıl sonra Hicretin 328. yılında vefat eden İbn-i Abd Rabbih; ve yine Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın: Vefatından 176 yıl sonra vefat eden Utbi’den görüp naklettiğine göre:

“-Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’in kabrinin üzerine sonradan bir kubbe yapılmış olub, o güne kadar o kubbenin içinde kandiller yakılmakta imiş. Rumlar; Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’in kabrini düzeltir ve onarırlar, zaman zaman, gidip ziyaret eder, büyük sayğı gösterirler, orada, Allâh’dan sağlık ve şifâ dilerlerdi. Kıtlık ve kuraklığa uğradıkları zaman da, kabrin kapısını açıp orada yağmur duası yaparlar ve neticede yağmura, kavuşurlardı.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın vefatından 400 yıl sonra, ve, Hicretin 384-456 yılları arasında yaşayan, İmam Hâfız İbn-i Hazm, Cevâmiussire adlı eserinin zeylindeki (Sayfa 345 de) Fütuhât Risalesinde Ebû Eyyüb el-Ensâri’nın kabrinin elyevm o gün mahfuz ve meşhur bulunduğunu açıklar.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın vefatından 800 sene sonra, hicretin 855 yılında vefat eden Bedürl’Ayni de; kabrin, kendi zamanında, sur yakınında, mevcud ve mâruf ve Rumlarca, tâzime lâyık görülmekte olduğunu, yağmur için vesile edinilerek yağmura kavuşulduğunu açıklamaktadır.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın kabri, bir süre, belirsiz bir hale gelmiş, İstanbul’un Müslümanlar tarafından feth edilmesinden sonra, Fâtih Sultan Muhammed Han’ın şiddetli arzusu üzerine, Büyük Veli; Ak Şemsüddin Muhammed bin Hamza (r.h) tarafından iyice araştırılıb keşf olunup ortaya çıkarılmıştır. 26

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın kabri asırlar boyunca itina ile korun-duğu söylenmektedir. Bazı seyyahların verdiği bilgiler de bu rivâyetleri doğrulamaktadır. Bu seyyahlardan Hicri 611. Miladi 1215 yıllarında vefat eden Ali bin Ebû Bekr el-Herevi, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın kabrini ziyaret ettiğini seyahatnamesinde belitmiştir.

Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Muhammed Han’ın İstanbul’u fethin-den sonra kabrin yerinin, Büyük Veli Ak Şemsüddin (r.h) tarafından keşf yoluyla belirlediğine dair Osmanlı tarih kaynaklarında geniş şekilde yer alan haberlerle bu gibi bilgiler tamamen örtüşmektedir. Zira kabrin yeri asırlarca korunmuş olmakla beraber İstanbul’un fethi sırasında sur dışında çok sayıda manastır, kilise, ayazma ve kutsal sayılan mezar bulunduğu için herhalde kabrin yeri kesin olarak bilinmemekteydi.

Bunun da sebebi şu olsa gerek: Orta Çağ da yaşayan Hıristiyanların kendi aralarında çok kanlı geçen mezheb savaşları yüzünden Miladi 1204 yılında Latinler’in İstanbul’u istilası esnasında, İstanbul, üç gün boyunca yağmalanıb tâlan edildi. Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerler dahi, tahrib edilip, yıkıldığı için, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın kabrinin de diğer kutsal sayılan yerlerle birlikte tahrib edilip yıkılmış olmasıdır.

Burada dikkat edilirse:Seyyahlardan Hicri 611. Miladi 1215 yılları arasında vefat eden Ali bin Ebû Bekr el-Herevi, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)-’ın kabrini ziyaret ettiğini kendi seyahatnamesinde belirtmiştir dedik. Demek ki, Miladi 1204 yılında, yani İstanbul’un Müslümanlar tarafından feth edildiği Miladi 1453 tarihine çok yakın, yani elli yıl kadar önce kabrin yeri belli idi. Henüz üzerinden elli yıl kadar geçmiş olmasına rağmen. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın kabrinden bazı izlerin ve bazı kalıntıların kaldığıda var sayılmalıdır. Yine de doğrusunu Allâh bilir.

Osmanlı Padişahlarının tahta çıkmaları kılıç kuşanma merasimleri Şeyhü’l-İslâm ve bilhassa Nakibü’l-Eşrafı’nda bulunduğu bir törenle Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin türbesi önünde yapılırdı Osmanlı Sultanı Sultan 2. Mahmud, Topkapı Sarayı haziresindeki Hz.Peygambere âit kutsal eşyadan “Kâdem-i Şerif’i bu camiye koydurtmuştur.

Emeviler döneminde İstanbul muhasarası sırasında şehid olan Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a) bugün İstanbul’un Eyyüb ilçesinde ki, Eyyüb Sultan Camii avlusundaki türbesinde medfun olup ziyarete açıktır. Kabri ile ilgili olarak da, bir çok tarihi kaynaklarda geniş bilgi verilmiştir. Bu kaynakların büyük bir kısmı İstanbul’daki kütübhaneler de mevcuddur.

Ebû Eyyüb el-Ensâr (r.a)’in bir çok özelliklerinden bahsedilebilir. Ancak, onun en önemli iki özelliği şu şekilde öne çıkar. İlki Resûlullâh (s.a.v)’e yedi ay boyunca evini tahsis etmesi ve müthiş bir mihmandarlık örneği sergilemesidir. İkincisi ise; ilerleyen yaşına rağmen İstanbul’un feth edilmesi için kilometrelerce yolculuk yapıp bu feth seferlerine katılıp, bu topraklarda vefat edip, sonraları bu beldelerin İslâmlaşmasına en büyük vesile olmasıdır. Bu gün bu topraklarda ezanlar okunuyorsa, Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), ve onun aziz ve fedakâr arkadaşlarının sayesinde olduğunu unutmamak gerektir.

Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a)’ın hayatını anlatmaya Resûlullâh (s.a.v)’ın duasına mazhar olma rivayetiyle son verelim:

Resûlullâh (s.a.v), Veda Haccı için Mekke’de bulunduğu esnada, Safa Merve arasında Sa’y yaparlarken, birden mübarek sakalının üzerine bir tüy düştü. Ebû Eyyüb el-Ensâri (r.a), bunu görünce koşa koşa geldi ve o tüyü Resûlullâh (s.a.v)’ın sakalının üzerinden aldı. Resûlullâh (s.a.v), onun bu davranışından memnun oldu ve orada dedi ki:

      “-Allâh’da senden hoşlanmadığın bir şeyi gidersin!” 27

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-5-30 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-44-46 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-5-30 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-928 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-64 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-128 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-216 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-253 
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1651 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1978 
11- Kenzül Ummal-8-63 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1647 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1548 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-303 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1105 
16- Saf-9 
17- Bakara-195 
18- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2111 
19- Bakara-195 
20- Bakara-195 
21- Bakara-195 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-479 
23- Tevbe-41 
24- Ahmed İbn-i Hanbel Müsned- C-IV- S- 335 
25- Müslim-Tevbe-2-9-Tirmizi-Davât-105-3539 
26- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-59-64 
27- Rûdani, Cem’ul-Favâid-8942