Ebû Cendel Bin Süheyl Bin Amr

Müslüman olduktan sonra Ebû Cendel künyesiyle meşhur olmuştur. Kaynakların bir kısmında kardeşi Abdullah bin Süheyl ile karıştırılmış ve onunla ilgili bazı olaylar Ebû Cendel’e isnad edilmiştir. Asıl isminin dahi ne olduğunu bilemiyoruz.

Ebû Cendel Bin Süheyl Bin Amr

Ebû Cendel Bin Süheyl Bin Amr
اَبُـو جَــنْــدَ لُ بْــنُ سُـهَــيــلُ بْــنُ عَـمْـرُو


 Baba Adı    :    Süheyl bin Amr.
 Anne Adı    :    Fahita bint-i Amir bin Nevfel bin Abdimenaf.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 598 de Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hz.Ömer’ın devrinde Hicri18. Miladi 639 yılların’da Ürdün’de çıkan vebâ salğını Amavas taunun da vefat etti.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Bilgi yok.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Mekke Fethi ve sonraki seferlere katıldı.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke’den, Medine’ye Muhacir’dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Bilgi yok.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ebû Cendel Âs bin Süheyl bin Amr bin Abdi şems bin Abdi Vedd bin Nasr bin Malik bin Hasel bin Amir bin Lüey el Kureyşi el Haseli dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Cendel.
 Kimlerle Akraba idi    :    Süheyl bin Amr’ın oğlu, Abdullah bin Suh-eyl’in ise kardeşidir.



Ebû Cendel Bin Süheyl Bin Amr Hayatı

Müslüman olduktan sonra Ebû Cendel künyesiyle meşhur olmuştur. Kaynakların bir kısmında kardeşi Abdullah bin Süheyl ile karıştırılmış ve onunla ilgili bazı olaylar Ebû Cendel’e isnad edilmiştir. Asıl isminin dahi ne olduğunu bilemiyoruz. Ancak Ebû Cendel (r.a) Bedir Savaşı’ndan önce Müslüman oldu. bu sebeble Mekke müşriklerinin meşhur liderlerinden olan babası Süheyl bin Amr, onu zincirlere vurur ve hapseder. Medine’ye hicret etmesine izin vermezdi. Tâki, Hicretin altıncı yılının sonu zilkâde ayına Hudeybiye sulh andlaşmasına kadar.

Misver bin Mâhreme ve Mervan şunları anlatıyor:

“-Hicretin 6. yıl sonu Zilkâde ayın da Resûlullâh (s.a.v), Ashabından İhrâmlı 1400 kişilik büyük bir cemaât ile beraber Medine’den Mekke’ye doğru Umre yapmak üzere yola çıktılar. Bir müddet yol aldıktan sonra,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hâlid bin Velid, Kureyş’in öncü süvarileriyle birlikte Ğâmim’de dir. Sağ tarafa sapın!”dedi.

“-Allâh’a yemin olsun ki, Halid, onları, askerin çıkardığı tozları görünceye kadar fark edemedi. Onlar görününce de hemen Kureyş’e haber vermeye koştu.

Resûlullâh (s.a.v), kendi yoluna doğru devam etti. Seniyye mevkiine varınca devesi çöktü. Deve çökünce ashab onu kaldırmaya çalıştı. Fakat deve kalkmadı. O zaman:

      “-Resûlullâh’ın devesi gitmiyor!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Deve gitmemezlik etmez! Onun böyle huyu yoktur. Fakat onu fil ordusunu durduran Allâh durdurdu!”dedi ve sonra şöyle devam etti:

      “-Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh’ın yasaklarına saygı gösterdikleri müddetçe, her istediklerini yapacağım!”dedi. Devesini zorlayınca deve sıçrayıp kalktı.

Resûlullâh (s.a.v) onlardan ayrıldı ve Hudeybiye’nin tâ ilerisine kadar gitti. Ve, orada suyu çok az olan bir tepede konakladı. Fazla gecikmeden Ashabı O’nun yanına geldiler. Ashab, susuzluktan şikâyete başlayınca, Resûlullâh (s.a.v), ok sadağından bir ok çekti ve oku, oraya dikmelerini emretti. Allâh’a yemin olsun ki, diktikleri yerden hemen su fışkırdı. Oradan ayrılıncaya kadar, su ihtiyaçlarını bu kaynaktan giderdiler.

O sırada Huzaâlı Büdeyl bin Verkâ, kendi kavminden bir cemaatle geldi. Bunlar, Resûlullâh’ın sır verip itimat ettiği kimselerdi.

Budeyl bin Verka:

      “-Ben Kâ’b bin Lüey ve Âmir bin Lüey’i Hudeybiye suyunun yanına konaklarken bıraktım. Onlar, bütün hazırlıklarıyla geldiler. Ve, Seninle savaşıb, Seni Kâbe’yi ziyaretten men etmek istiyorlar!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Biz, buraya hiçbir kimseyle savaşmak için gelmedik. Biz, sadece Umre yapmak için geldik. Kureyş’e gelince harbler onları zayıflattı ve onlara zarar verdi. Eğer isterlerse mütareke yapalım, onlar benimle diğer insanların arasından çekilsinler. Eğer, ben ğalib gelirsem, isterlerse insan-ların girdiği dine girerler, ve rahat ederler. Eğer, kabul etmezler de savaş-mak isterlerse, Allâh’a yemin olsun ki, bu dâva uğrunda tek başıma kalıb, başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla savaşırım. Allâh’ın emri mutlaka yerini bulacaktır!”dedi.

Büdeyl bin Verka:

      “-Söylediğini onlara ileteceğim!”dedi.

Sonra dönüp Kureyş’e geldi ve:

      “-Biz Muhammed’in yanından geliyoruz. O, söyleyeceğini söyledi. Sözlerini dinledik. Eğer anlatmamızı isterseniz anlatırız!”dedi.

O zaman şımarık müşrikler:

      “-Bir şey anlatmana lüzum yok!” dediler,

İleri görüşlülerden birisi:

      “-Ne söylediyse anlat!”dedi.

Büdeyl bin Verka’da şunları söyledi diye Resûlullâh (s.a.v)’in söyle-diklerinin hepsini birer birer anlattı.

Urve bin Mes’ud kalktı ve:

      “-Ey kavmim, siz baba değil misiniz?”dedi.

      “-Evet!”dediler.

      “-Ben de oğul değil miyim?”dedi.     “-Evet!”dediler.

      “-Bilmiyor musunuz, ben Ukkazlıları sîze yardıma çağırdığımda, onlar aldırmayınca ben kendi ailem ve bana uyanlarla gelmedim mi?”

      “-Evet, geldin!”dediler.

      “-Öyleyse Muhammed’in istekleri sizin için en uygun olandır. Bunu kabul edin ve bırakın beni, ona gideyim!”dedi.

      “-Peki öyleyse, git!”dediler.

Urve bin Mes’ûd, Resûlullâh’ın yanına geldi ve O’nun la konuştu. Resûlullâh (s.a.v)’de Urve bin Mes’ûd’a Büdeyl bin Verka’ya söyledikle- rini tekrar etti.

O zaman, Urve bin Mes’ud şöyle dedi:

      “-Yâ Muhammed! Eğer, Sen, bu şekilde hareket edib, Senin kavmin mağlûb olur da, kavimini yok edersen şimdiye kadar Arablardan herhangi bir kimsenin kendi milletini yok ettiğini duydun mu? Eğer, aksi olur da, sen; onlara mağlub olursan?... Allâh’a yemin olsun ki, ben ilerisini parlak görmüyorum. Çeşitli insanlardan müteşekkil olan senin adamların seni terk edib etrafından kaçacaklarını zannediyorum!”dedi.

O zaman Hz.Ebû Bekir (r.a) kızarak şöyle dedi:

      “-Sus, Allâh cezanı versin! Biz, O’nu bırakıb’da kaçıyor muyuz?”

O zaman, Urve bin Mes’ûd:

      “-Bu kimdir?”diye sorunca,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ebû Bekr’dir!”dedi.

Urve bin Mes’ûd:

      “-Eğer, Aramızda eski dostluk olmasaydı, elbette cevab verirdim!” Dedikten Sonra Resûlullâh (s.a.v), ile konuşmağa devam etti. Konuşurken Resûlullâh (s.a.v)’in mübarek sakalını tutuyordu. Resûlullâh’ın yanında, elinde kılıç, başında miğfer, ayakta duran Mugire bin Şu’be, Urve’nin Resûlullâh (s.a.v)’in sakalını her tutuşta kılıcın tersiyle eline vuruyor ve:

      “-Elini çek!”diyordu.

Urve bin Mes’ûd başını kaldırıp:

      “-Bu da kim?”deyince:

      “-Muğire bin Şu’be!”dediler.

      “-Behey ğaddar! Senin ğaddarlığın için az mı koştum?”dedi.

Muğire bin Şu’be, Câhîlliye devrinde bir cemaâte saldırmış, onları öldürmüş, mallarını almış, sonra gelib Müslüman olmuştu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İslâm’a girişine gelince evet, fakat mal çalmasına gelince, o bana ait değil!”dedi.

Sonra, Urve bin Mes’ûd, Resûlullâh’ın ashabına bir göz gezdirdi ve:

      “-Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’den en ufak bir şey de sadır olsa, Ashabı onu hemen tatbik ediyor. Bir şey emrettiğinde hemen yapı-yorlar. Konuştuğunda susuyorlar, saygılarından dolayı O’na hiç dikkatle bakmıyorlar!”dedi.

Urve bin Mes’ud kendi arkadaşlarının yanına dönünce:

      “-Arkadaşlar! Allâh’a yemin ederim ki, birçok Krallara elçi olarak gittim. Bizans Rum Kayserine, Kisrâ’ya, Necaşi’ye gittim. Fakat, Asbab-ı nın Muhammed’e gösterdiği saygı kadar hiçbir millet kendi kralına saygı göstermiyor. Onlar, bütün varlıklarıyla Muhammed’in emrine amade’ler. Muhammed, onlara bir şey emrettiğinde, hemen yerine getiriyorlar, konuşurken yanında seslerini kısıyorlar, saygıları sebebiyle O’na dikkatle bile bakamıyorlar. Şüphesiz O, size en doğru yolu gösterdi. O’nu kabul edin!” dedi. Kinâne oğullarından bir adam:

      “-Bırakın ben gideyim!?”dedi.

      “-Git!”dediler.

Adam, Resûlullâh (s.a.v) ve ashabına yaklaşınca, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu filândır. Onun kabilesi Kâbe’ye gönderilen kurbanlık develere saygı gösterirler. Develeri, ona karşı gönderin!” buyurdu.

Develeri ona karşı gönderdiler ve Müslümanlar onu Lebbeyk diyerek karşıladılar. Adam bu hali görünce:

      “-Allâh, Allâh bunları, Kâbe’yi ziyaretten niye men etmeli?!”dedi, Adam gerisin geriye döndü. Kureyşlilerin yanına gelince:

      “-Develeri işaretlenmiş gördüm. Onları, Kâbe’yi ziyaretten men’ etmeye taraftar değilim!”dedi.

Bunun üzerine Mikrez bin Hafs kalktı ve:

      “-Ben gideyim!”dedi.

      “-Peki sen git!”dediler.

Mikrez bin Hafs, Müslümanlara yaklaşınca, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu Mikrez’dir, ve o facirdir!”buyurdu.

Mikrez, Resûlullâh ile konuşurken, tam o sıralar da Süheyl bin Amr geldi. Süheyl Resûlullâh’a doğru gelince, Resûlullâh (s.a.v) Ashabına:

      “-İşiniz kolaylaştırıldı!” buyurdu.

Süheyl bin Amr, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Haydi aramızda bir antlaşma yaz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), kâtibi çağırdı ve ona:

      “-Bismillahirrahmanirrahim yaz!”dedi.

O zaman Süheyl bin Amr:

“-Ben, Rahman yazılmasını kabul etmem! Hem, o, ne demektir, onu da bilmem, önceden yazıldığı gibi,

      “-Bismikellâhümme! Yaz!” dedi.

O zaman Müslümanlar:

      “-Hayır! Başka türlü yazamayız. Ancak Bismillâhirrahmanirrahîm, yazarız!” dediler.

Resûlullâh (s.a.v) ise:

      “-Bismikellâhümme yaz!” dedi Sonra da:

      “-Allâh’ın Resûlü Muhammed, böyle anlaşma yaptı! Diye yaz!” der demez, Süheyl bin Amre hemen:

      “-Eğer biz, Senin Allâh’ın Resûlü olduğunu kabul etseydik, ne, Seni Kâbe’yi ziyaretten men’ ederdik, ne de, Seninle savaşırdık. Onun için Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz!” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Siz, beni yalanlasanız’da ben, Allâh’ın Resûlüyüm!”buyurdu.

Andlaşma metnine Abdullah’ın oğlu Muhammed yazılmasını emr etti. Sonra, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bizimle Kâbe arasından çekilin’de, orasını tavaf edelim!”dedi.

Süheyl bin Amr:

      “-Arablar arasında bizim ağır şartlar kabul ettiğimiz lâfı çıkmasın. Siz, gelecek yıl Kâbe’yi ziyaret edin!”dedi. Ve böylece yazıldı.

Sonra Süheyl bin Amr:

      “-Anlaşmanın diğer bir şartı’da şudur ki: Bizden, size iltica eden herkesi Müslüman dâhi olsa, bize iade edeceksiniz!” dedi.

Müslümanlar bunun üzerine:

      “-Nasıl olur, Müslüman birisi müşriklere teslim edilir mi?”dediler.

Onlar, tam bu maddeyi bu şekilde konuşub tartışırlarken Ebû Cendel bin Süheyl bin Amr bağlı olduğu zincirlerini sürüyerek Mekke tarafından geldi. Ve, kendini yılların hasretiyle Müslümanların arasına attı. Bu olayı gören babası Süheyl bin Amr:

      “-Muhammed! Antlaşmaya göre senden ilk isteğim, onu bana geri vermendir?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Henüz anlaşmayı imzalamadık!” buyurdu.

Süheyl bin Amr:

      “-Yemin olsun ki, öyleyse, bundan sonra ben, Seninle hiçbir şeyde antlaşma yapmam!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu, bana bağışla?” buyurdu.

Süheyl bin Amr:

      “-Hayır, yapamam!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yaparsın!” buyurdu.

Süheyl bin Amr:

      “-Hayır asla yapamam!” dedi.

Mikrez bin Hafs:

      “-Tamam, onu sana geri veriyoruz!” dedi.

Süheyl bin Amr, oğlu Ebû Cendel’in elinden tuttu, onu çeke çeke götürmeye başladı. Ebû Cendel (r.a) Müslümanlara hitaben:

      “-Ey Müslümanlar! Müslüman olarak yanınıza geldiğim halde, siz beni müşriklere geri mi iâde ediyorsunuz? Benim işkenceye uğratıldığımı bilmiyor musunuz? Ey Müslümanlar! Siz, bana işkence yapsınlar, beni dinimden geri döndürsünler diye mi müşriklere geri veriyorsunuz?” diye feryadlar ediyordu…

Müslümanlar onun bu feryadlarına dayanamadılar, göz yaşlarını tutamadılar. Resûlullâh (s.a.v) Ebû Cendel’in yanına yaklaştı. Onu teselli eti ve şöyle dedi:

      “-Yâ Ebû Cendel! Bunlarla aramızda yazılan barış yazısı tamamlan- dı, biraz daha sabret. Allâh’dan bunun sevâbını bekle. Hiç şüphesiz yüce Allâh senin için de, senin yanında bulunan zayıf ve kimsesiz durumda olan Müslümanlar için mutlak bir çıkış yolu ve bir genişlik yaratacaktır. Biz, şu kavim ile bir barış anlaşması yapmış, kendilerine Allâh adına söz vermiş bulunuyoruz. Onlara verdiğimiz söze vefasızlık edemeyiz!”

Resûlullâh (s.a.v) bundan sonra Süheyl bin Amr’dan Ebû Cendel'i bırakmasını tekrar rica etti. Süheyl bin Amr bunu kabul etmeyince:

Resûlullâh (s.a.v) şu teklif te bulundu:

      “-Yâ Süheyl! Öyle ise onu himayene al!” (ona işkence yapılmasın)

Süheyl bin Amr, Resûlullâh (s.a.v)’ın bu isteğini’de reddetti. Fakat Süheyl ile birlikte gelen Mikrez bin Hafs ile Huvaytıb bin Abduluzzâ:

      “-Yâ Muhammed! Senin hatırın için, onu, biz himayemize alıyoruz. Ona, işkence yaptırtmayacağız!” dediler.

Sonunda anlaşma maddeleri tesbit edildi ve maddeler yazıldı. Buna göre; müşriklerle, Müslümanlar on yıl birbirleriyle savaşmayacaklar, Müslümanlar bu yıl Kâbe’yi tavaf etmeden geri dönecekler. Fakat bir yıl sonra aynı tarih’de gelib Mekke’de üç günden fazla kalmamak şartıyla Umre’lerini yapabilecekler. Resûlullâh (s.a.v) Mekkelilerden Müslüman olmak isteyenleri yanında asla götürmeyecek, Mekke’de oturmak isteyen Ashabına engel olmayacaktı. Anlaşmanın daha başka maddeleri de vardı.

Başka bir rivayette şöyle denir:

Maddelerin yazılması tamamlanmış, fakat henüz imzalanmamıştı. Tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu. Ayakları zincire vurulmuş bir genç zinciri sürükleye, sürükleye Resûlullâh’ın yanına geldi. Bu Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel’den başkası değildi. Ebû Cendel Müslüman olduğu için müşrik babası tarafından zincire vurulmuştu.

Babası Süheyl bin Amr önce diğer oğlu Abdullah’a acımasızca işkence ettiği gibi, Ebû Cendel’e de işkence etmişti. Şimdi ise onu karşısında görünce çok sinirlendi. Üzerine yürüdü. Elindeki dikenli budaklı ağaç dalıyla yüzüne vurmaya başladı. Sonra da:

      “-Yâ Muhammed! Anlaşmamız gereğince, bana geri vereceğin ilk kişi budur!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Henüz anlaşmayı imzalanmadık!”dedi.

Onu, anlaşma hükmünün dışında tutması ricasında bulundu. Fakat, Süheyl bunu kabul etmedi. Oğlunu geri vermediği takdirde yapılacak olan anlaşmayı imza etmeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), onu babasını mecburen iâde etti. Sonra anlaşma imzalandı.

Süheyl bin Amr’ın, Ebû Cendel hakkında yapılan bu teklifleri kabul etmemekte direnib inad ettiğini görünce, Mikrez bin Hafs ile, Huvaytıb bin Abduluzza:

      “-Yâ Muhammed! Senin hatırın için, onu biz himayemize alıyoruz! Ona, asla işkence yaptırmayacağız!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), böylece, Huvaytıb ile Mikez’in korumaları şartı ile Ebû Cendel’i Müşriklere geri çevirmiş oldu. Onlarda, Ebû Cendel’i kıldan dokunmuş bir Türk çadırına kapatıp korudular. Bunun üzerine, Süheyl bin Amr’da, ondan elini çekti, ona işkenceden vazgeçti.

Kureyş müşriklerinin elçisi ve temsilcilerinden Huvaytıb bin Abdul- uzzâ, Mikrez bin Hafs’a:

      “-Muhammed’in Ashabının, Muhammed’e ve kendilerine tâbi ve Müslüman olanlara ve birbirlerine karşı gösterdikleri derin sevgi kadar sevgi gösteren hiçbir kavim görmedim! Ben sana derim ki artık bundan sonra, gelip Mekke’ye zorla girinceye kadar Muhammed’den hiçbir şey alamayacak, koparamayacaksın!”dedi.

Mikrez bin Hafs:

      “-Benim görüşüm de, böyledir!” dedi.

Hudeybiye Anlaşması sırasında başka bir rivâyette şöyledir:

Ebû Cendel geriye döndürülüb götürülürken, Hz.Ömer, onun yanına sokulup birlikte yürüyor ve:

      “-Sabret, katlan, ey Ebû Cendel! Şüphe yok ki: Onlar, müşriklerdir ve onların her birinin kanı, köpek kanı gibi değersizdir!”diyor, ve aynı zamanda kılıcı, Ebû Cendel’e doğru yaklaştırıyordu.

Hz.Ömer (r.a), der ki:

      “-Ben, Ebû Cendel’in, kılıca el atıp babasının boynunu uçuracağını ummuştum. Ne çâre ki, adam, babasına pintilik etti, kıyamadı!”

Hz.Ömer (r.a), Ebû Cendel’e:

      “-Ey Ebû Cendel! İnsan, Allâh yolunda, babasını dahi, öldürebilir. Sende öldür gitsin babanı! Vallâhi, biz babalarımıza yetişseydik, Allâh yolunda, onları öldürürdük! O bir adamsa sen de bir adamsın! Yanında da kılıcın var!”dedi.

Ebû Cendel Hz.Ömer’e dönerek:

      “-Onu, sen, niçin öldür müyorsun?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Resûlullâh, onu, ve başkalarını öldürmekten beni men’ etti!”dedi.

Ebû Cendel:

      “-Sen, Resûlullâh’a itaat’de her halde benden daha lâyık ve müstahak değilsindir!”dedi.

Ebû Cendel, Kureyş müşriklerine teslim edilirken, Hz.Ömer:

      “-Yâ Resûlallâh! Bunu, Kureyşlilere ne için geri veriyoruz, din işin hakkında bu harekete ne diye râzı oluyoruz?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) :

      “-Biz, bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz. Dinimiz-de, ahde vefasızlık yoktur!”dedi. 1

Ömer bin el-Hattab diyor ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v) Mekkelilerle anlaşma yaptı ve onlara bazı haklar tanıdı. Eğer, Resûlullâh (s.a.v) benim başıma bir kumandan tayin etseydi de o kumandan da o gün Resûlullâh (s.a.v)’in yaptığını yapsaydı ne onu dinler, ne de itaat ederdim!”

Resûlullâh (s.a.v)’in onlara tanıdığı hak ise:

Müslümanlardan kim gelib Resûlullâh (s.a.v)’e sığınırsa geri verilmesiydi. Müslümanlardan müşriklere gidenler ise geri verilmeyecekti.

Hz.Ömer diyor ki:

Resûlullâh (s.a.v)’a gittim ve Ona:

      “-Sen, gerçekten Allâh’ın nebisi değil misin?”dedim.

      “-Evet, Allâh’ın nebisiyim!”buyurdu.

      “-Biz hak üzerine, düşmanımız bâtıl üzerine değil mi?” dedim.

      “-Evet!”buyurdu.

      “-Öyleyse dinimize karşı bu aşağılığı, niçin yapıyoruz?”dedim.

      “-Ben, Allâh’ın Resûlüyüm. O’na âsi gelemem, O benim yardımcım dır!”buyurdular.

Ben ise dedim ki:

      “-Sen, bizim Kâbe’ye gidip tavaf edeceğimizi söylemedin mi?”

      “-Evet! Fakat ben sana şu sene gideceğimizi haber verdim mi?”dedi.

      “-Hayır!”dedim.

      “-O zaman, sen oraya gidecek ve onu tavaf edeceksin!” buyurdular.

Sonra, Ebû Bekr (r.a.) in yanına geldim ve:

      “-Yâ Ebû Bekir! Muhammed (s.a.v), gerçekten Allâh’ın Nebisi değil mi?”dedim.

      “-Evet, Allâh’ın Nebisi’dir!” dedi.

      “-Biz doğru yolda, düşmanlarımız bâtıl yolda değiller mi?”dedim.

      “-Evet!”dedi.

      “-Öyleyse niçin bunu kabul ediyoruz?”dedim.

O zaman Ebû Bekr (r.a):

      “-Be mübarek! O, Allâh’ın Resûlü'dür ve Allâh’a âsi olmaz. Allâh Onun yardımcısıdır. Sen, O’nun emirlerini kabul et, Allâh’a yemin olsun ki, O, en doğru yol üzerindedir!” dedi.

Ben de dedim ki:

      “-Peki, bize Kâbe’ye gidip onu tavaf edeceğimizi söylemedi mi?”

      “-Evet söyledi! O, sana şu sene gideceğini haber vermedi mi?” dedi.

      “-Hayır!”dedim.

      “-Sen mutlaka gidecek ve tavaf edeceksin!”dedi.

Ben yaptığım bu hareketi affettirmek için çok çalıştım.

Ravi devamla şöyle diyor:

Anlaşmayı yazma işi bitince, Resûlullâh (s.a.v) ashabına:

      “-Haydi kurban kesin ve tıraş olun!” buyurdu.

Allâh’a yemin olsun ki, onlardan hiç kimse üzüntüsünden dolayı kalkmadı. Resûlullâh (s.a.v) sözünü üç defa tekrarladığı halde yine kimse yerinden kımıldamayınca, o zaman Ümmü Seleme (r.a) annemizin yanına

girdi, ve karşılaştığı bu durumu ona anlattı.

Ümmü Seleme (r.a) dedi ki:

      “-Yâ Resûlullâh! Bunların yapılmasını istiyorsan, çık ve hiç kimseye bir şey söylemeden kendi deveni kes, sonra berberini çağır ve tıraş ol!”

Resûlullâh (s.a.v) çıktı ve hiç kimseye bir şey söylemeden devesini kurban; etti, sonra berberini çağırdı ve tıraş oldu. Ashab bunu görünce kalktılar ve kurban kestiler. Sonra birbirlerini tıraş ettiler. Üzüntüden ne yaptıklarının farkında değillerdi. Daha sonra Resûlullâh (s.a.v)’in yanına hicret eden mümin’e kadınlar geldiler. O sırada şu âyet nazil oldu:

“-Ey iman edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size gelince onları imtihan edin. Allâh onların imanlarını herkesten iyi bilir. Onların iman ettiklerini anlarsanız, artık onları kâfirlere döndür-meyin. Ne bu kadınlar onlara, ne onlar bu kadınlara helâldir.

Onlara sarf ettiklerini verin. Mehirlerini kendilerine verirseniz onları nikâh etmenizde sizin için beis yoktur. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın!” 2

Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a) o gün kâfir olan iki karısını birden boşadı. Bunlardan birini Muaviye bin Ebî Süfyan, diğerini de Safvan bin Ümeyye aldı.

Resûlullâh (s.a.v) daha sonra Medine’ye geri döndü. Medine’ye geri dönünce de, Allâh’ın dilediği şu olay oldu:

Ebû Basîr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in, Hicretin altıncı yılı Zilkade ayında Mekke’ye Umre yapmak için gelişini habsedildiği yerde duyunca, en çok sevinenlerden biri olmuştu. Ancak, daha sonra Hudeybiye’deki andlaşma maddelerini ve şartlarını duyunca, beklentileri sona ermiş ve en çok üzülenlerden olmuştu. Kendisi İman etmesinden dolayı Mekke’de müşrikler tarafından hapis olarak tutuluyordu. Bundan sonra yapılacak bir tek çıkış yolu vardı. O da, bir yolunu bulup hapsedildiği yerden kaçarak Medine’ye Resûlullâh’a gitmekti?

Resûlullâh (s.a.v) ve sahabelerin Hudeybiye’den Medine’ye dönüş-lerinden sonra bir fırsatını bulup Mekke’den yaya olarak Medineye kaçtı. Akrabalarından Ahnes bin Şerîk-ül-Sekafî ile Ezher bin Abd-i Avfüz Zührî; Âmir bin Lüey oğullarından İbn-i Lebun Huneys bin Câbir’i, ödül olarak erkek bir deve vermek üzere kiraladılar. Resûlullâh’a de, Hudeybiye and-laşması gereği olan Müslüman olub da Medine’ye gelecek olanların Mekke’lilere geri iadesinin gerektiğini aradaki musâlaha ve muâhedeyi hatırlatan ve Ebû Basîr’in kendilerine iadesini isteyen bir yazı yazdılar.

Huneys bin Câbir, âzadlı kölesi Kevseri’de devesinin terkisine alarak Medine yolunu tuttu. Huneys’le Kevser, Ebû Basîr’den üç gün sonra Medine’ye geldiler. Huneys, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Yâ Muhammed! İşte, Sana yazı!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Übey bin Kâ’b’ı yanına çağırdı. Übey bin Kâ’b yazıyı Resûlullâh (s.a.v)’e okudu.

Yazı da:

      “-Adamlarımızdan, senin yanına gelecek olanların bize geri çevril-mesi hakkında sana ne şart koştuğumuzu ve aramızdaki anlaşmaya da, şahidler tutuğumuzu biliyorsundur. Öyle ise, adamımızı, bize gönder!” deniliyordu.

Resûlullâh (s.a.v) Ebû Basir’e:

      “-Ey Ebû Basîr! Biliyorsun ki: biz, şu Kureyş kavmi ile bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz. Dinimize göre: verdiğimiz sözde durmamak, bize yaraşmaz. Hiç şüphe yok ki:Yüce Allâh, senin için ve seninle birlikte bulunan zayif, koruyucusuz Müslümanlar için bir gen-işlik ve çıkar yol yaratacaktır! Haydi, kavminin yanına git!” buyurdu.

Ebû Basîr:

      “-Yâ Resûlallah! Bana, işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsün- ler diye mi müşriklere geri çeviriyorsun?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ebû Basîr! Git diyorum sana! Hiç şüphesiz yüce Allâh, senin için seninle birlikte bulunan zaif, koruyucusuz Müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır!” buyurdu.

Ebû Basîr’i, Âmirî ile adamına teslim etti.

Ebû Basir, müşriklerin yanına düşüp giderken, Müslümanlar, Ebû Basir’in yanında yürüyor ve:

      “-Ey Ebû Basîr! Müjde! Şüphesiz, yüce Allâh senin için bir çıkar yol yaratacaktır! Yerine göre, bir adam, bin adamdan daha hayırlı olur! Git, işini gör! Git, işini gör!”diyorlar, sanki, ona, yanındakilerin bir çaresine bakmasını duyuruyor, buyuruyorlardı.

Zülhuleyfe’ye veya Bi’r Ali’ye varıp kavuştukları zaman, öğle vakti olmuştu. Ebû Basîr, Zülhuleyfe mescidine girip iki rekât yolcu namazı kıldı. Mescidin duvarının dibine oturdu. Yanında taşıdığı hurma azığını önüne koydu. Ondan yemeğe başladı. İki arkadaşına da:

      “-Yaklaşınız, siz de yiyiniz!”dedi.

Onlar:

      “-Senin yemeğin bize gerekmez!”dediler.

Ebû Basîr :

      “-Fakat, siz, beni yemeğinize davet etmiş olsaydınız, Ben, davetinizi kabul eder, sizinle birlikte yerdim!”dedi.

Bunu üzerine, utandılar, yaklaştılar. Ebû Basîr ile birlikte hurmaya ellerini uzatmağa başladılar. Kendilerine ait sofradaki az etli kemiği de, getirip ortaya koydular ve hep birlikte yediler. Ebû Basîr, onlara ısındı. Âmirî’de, boynunda taşıdığı kılıcını duvardaki taşın üzerine astı.

Ebû Basîr, Âmirî’ye:

      “-Ey Benî Âmirilerden olan kardeş! Senin ismin nedir?”diye sordu.

Amiri:

      “-İsmim Huneys’dir!”dedi.

Ebû Basir:

      “-Kimin oğlusun?”diye sordu.

Huneys:

      “-Câbir’in oğluyum!”dedi.

Ebû Basir:

      “-Ey Benî Âmirilerden Câbir’in oğlu kardeş! Bu kılıcın keskin mi dir?” diye sordu.

Huneys :

      “-Evet!” dedi.

Ebû Basîr:

      “-Ey Huneys!”Vallâhi, ben de, şu kılıcının çok iyi olduğunu sanı-yorum!” dedi. Kılıç sahibinin arkadaşı, kılıcı kınından sıyırarak dedi ki:

      “-Vallâhi, bu kılıç çok iyidir. Onu, ben, tekrar tekrar denemişimdir!”

Ebû Basîr:

      “-Ben, ona bir bakabilir miyim?”diye sordu.

Huneys:

      “-İstiyorsan, al, bak!”dedi.

Kılıcın kabzasını Ebû Basîr, kınını da Huneys tutuyordu Ebû Basîr, birden bire kılıcı aldığı gibi Huneys’in üzerine yürüyüp onun işini bitirdi. Bunu gören Kevser, Medine’ye doğru hızla kaçmağa başladı. Ebû Basîr, Huneys’in elbisesini soyup ve Kevser’in eşyalarını deveye yükledikten sonra Kevser’in ardına düştü. Fakat, Kevser, onu, kendisine yetişmekten aciz bıraktı.

Ebû Basîr:

      “-Vallâhi, yetişe bilseydim, onu da, muhakkak, adamının yoluna düşürürdüm!”demiştir.

Resûlullâh (s.a.v), ikindi’den sonra, Mescid’de Ashabı ile birlikte oturuyordu. O sırada, Huneys’in kölesi Kevser, koşa, koşa Medine’ye gelip kavuştu. Koşarak Mescide girdi. Resûlullâh (s.a.v), onu görünce:

      “-Muhakkak şu adam, korkunç bir şey görmüştür!” buyurdu.

Kevser, Resûlullâh’in yanına kadar geldi. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Yazıklar olsun sana! Ne oldun?” diye sordu.

Kevser:

      “-Adamınız, adamımı öldürdü! Ben ondan kaçtım,Vallâhi, Efendim, öldürüldü. Ele geçirilseydim, ben de, öldürülmüş, gitmiştim!”dedi.

Kevser, ayakta dikildiği yerinden daha ayrılmamıştı ki, Ebû Basîr de, çıka geldi. Devesini Mescidin kapısında çöktürdü. Huneys’in kılıcını kuşanmış olarak Mescide girdi. Resûlullâh (s.a.v)’in yanına kadar ilerle- yip ayakta durdu:

      “-Yâ Resûlallâh! Vallâhi, Sen, üzerine düşeni, yerine getirdin. Vermiş olduğun sözü, Sana, Allâh, edâ ettirdi: Beni, düşman kavminin eline teslim ettin. Ben de, dinim hakkında işkencelere tutulup dinimden döndürül-mekten dinimi korudum. Allâh, beni, onlardan kurtardı!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Ebû Basîr’in cesaret ve atılganlığına şaştı ve:

      “-Ne adam yahu! Sanki, ateş parçası, savaş kışkırtıcısı, kızıştırıcısı! Hele, yanında bir takım adamlar da, bulunsa, artık, elinden gelmeyecek şey yok!” buyurdu.

Ebû Basîr, Resûlullâh (s.a.v)’in bu sözlerini işitince, kendisini tekrar Kureyş müşriklerine iade edeceğini sandı. Ebû Basîr, Huneys’in elbisesi, eşyası ve kılıcı hakkında:

      “-Yâ Resûlullâh! Bunların beşte birini ayır, al!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, bunun beşte birini ayırıp aldığım zaman, onlarla bu yolda yapmış olduğum muâhedeye riayet etmemiş olurum! Fakat, senin tutum-un’da, öldürdüğün bu adam’ın soykası ve eşyası’da, seni ilgilendirir!” Buyurduktan sonra, Kevser’e:

      “-Haydi, sen de adamlarının yanına dön!” buyurdu.

Kevser:

      “-Yâ Muhammed! Ben, hayatımı düşünürüm. Ebû Basîr’e karşı, bende kendimi koruyacak ne bir güç, ne de eller var!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v) Ebû Basîr’e:

      “-Haydi, nereyi istersen, çık, git oraya!” buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v) Ebû Basîr’i, böyle, istediği yere gitmekte serbest bırakınca, o da, Medine’de Zülhuleyfe’ye oradan da, kızıldeniz sahilin-deki Zülhuleyfe nahiyesinin İs vâdisine kadar gitti. Giderken, bir avuç hurma azığı ile üç gün idare etti.

Îs, vâdisi Kureyş müşriklerinin Şam’a işleyen ticaret kervanlarının yolları üzerindeydi. Zülmerve’ye, bir gecelik mesafe’dedir. Ağaçlık bir vâdi dir. Mekke’de tutuklu bulunan Müslümanların, Resûlullâh (s.a.v)’in, Ebû Basîr hakkında:

      “-Ne adam yahu! Sanki, ateş parçası, savaş kışkırtıcısı, kızıştırıcısı! Hele, yanında bir takım adamlar da bulunsa, artık, onun elinden gelme-yecek şey yok!” Buyurduğunu işitmişlerdi.

Bunu, Mekke’de Müslümanlıklarından dolayı tutuklu bulunanlara, Hz.Ömer, bir mektupla bildirmiş, Ebû Basîr’in deniz sahilinde Kureyş ticaret kervanlarının yolları üzerinde İs Vâdisi’nde bulunduğunu’da, onlara salık vermişti.

Müşriklerin arasından ilk önce, Sûheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel, kaçarak Ebû Basîr’le buluştu. Mekke’de tutuklu bulunan Müslümanlar, birer birer kaçarak Ebû Basîr’in yanında toplandılar ve orada yetmiş kişi kadar oldular.

Ebû Basîr’in arkadaşları, günden güne artmakta ve çoğalmakta idi. Ğıfar, Eslem, Cüheyne vesair kabile halkınların dan bir çok kimseler gelmişlerdi. Ebû Basîr’in başında toplananların sayısı üç yüzü bulmuştu. Ebû Basîr ve arkadaşları, Kureyş müşriklerinin ticaret kervanlarını iyice sıkıştırmaya ve tedirgin etmeğe başlamışlardı.

Onlar, müşriklerden yakaladıklarını öldürüyorlar, müşriklerin oradan gelen geçen ticaret kervanlarının hemen yollarını kesiyorlar mallarını iğtinam (ğanimet) ediyorlardı. Ebû Basîr (r.a) ile arkadaşlarının en son yollarını kesip iğtinam ettikleri, Kureyş müşriklerinin Şam’a gitmek isteyen ve yanlarında otuz deve bulunan bir ticaret kervanı idi. Her birinin hissesine otuzar altın düşmüştü. Bazıları:

      “-Bunun, beşte birini ayırıp Resûlullâh’a gönderiniz!”demişlerdi.

Ebû Basîr (r.a):

“-Resûlullâh, kabul etmez. Öldürdüğüm Âmirî’nin soyduğum elbise-sini vesairesini götürmüştüm de, kabul etmekten kaçınmış ve:

      “-Ben bunu yaparsam, onlara karşı vermiş olduğum sözümü yerine getirememiş olurum!”buyurmuştu. dedi.

Deniz sahilinde, İs’de toplanmış bulunan Müslümanlar, Ebû Basîr’i, kendilerine başkan ve kumandan seçtiler. Ebû Basîr’de, onlara namaz-larını kıldırıyor, şeriat hükümlerini tatbik ediyor, Cuma namazlarını kıldı-rıyordu. Hepsi, Ebû Basîr’i dinliyor, onun buyruklarına itaat ediyorlardı.

Mekke’de ise: müşriklerin liderlerinden olan Süheyl bin Amr, Ebû Basîr’in, Huneys’i öldürdüğünü haber alınca, bu, kendisinin son derecede ağırına gitti:

      “-Vallâhi, biz Muhammed’le böyle musâlaha yapmadık!”dedi.

Kureyşîlerin ileri gelenleri:

      “-Muhammed, bundan asla sorumlu değildir! O, size, anlaşma gereği adamınızı teslim etmiş, adamınız da, adamlarınızı öldürmüştür. Bunda, Muhammed’e ne sorumluluk var?”dediler.

Süheyl bin Amr, sırtını Kâbe’nin duvarına dayayarak:

      “-Vallâhi, o adam, Huneys’in diyeti ödenmedikçe, sırtımı Kâbe’den ayırmayacağım!”diye yemin etti.

Ebû Süfyan bin Harb:

      “-Vallâhi, bu, hiç şüphesiz, akılsızlıktır! Vallâhi, Müslümanlar o diyeti ödemezler! Vallâhi, Müslümanlar, o diyeti ödemezler! Vallâhi Müslüman-lar, o diyeti ödemezler! O diyeti, ancak, Kureyşliler öder. Huneys’i, Zühre oğulları göndermedi mi?”dedi.

Süheyl bin Amr:

      “-Vallâhi, doğru söyledin. Huneys’in diyetini ödemek, ancak Zühre oğullarına düşer. Onu, onlar gönderdiler. Onun diyetini, onlardan başka-ları çıkarmazlar, ödemezler. Çünkü, katil, onlardandır. Diyet ödemek de, onlara düşer!”dedi.

Ahnes bin Şerîk:

      “-Vallâhi, biz o diyeti ödemeyiz.! Huneys’i ne biz öldürdük, ne de, onun öldürmesini biz emir ettik! Onu öldüren, dinimize muhalif bulunan ve Muhammed’e uyan bir kimsedir.Muhammed’e haber salınız. Onun diyetini ödesin!”dedi.

Ebû Süfyan:

      “-Hayır! Muhammed’e ne bir diyet, ne de, ödeme düşer! Muhammed bu işin sorumluluğundan uzaktır. Muhammed, üzerine düşeni, fazlasıyla yapmış, iki elçiye onu teslim etmiştir!”dedi.

Ahnes bin Şerik:

      “-Eğer, umumiyetle Kureyş diyet ödemeyi üzerine alır ise, Zühre oğulları da, Kureyş soyundan bir kol olmaları itibarı ile onlarla birlikte diyeti ödemeye katılırlar. Eğer Kureyş diyeti ödemezse, biz de, onu hiçbir zaman ödemeyiz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Mekke’yi fethe geldiği yıla kadar Huneys’in diyeti ödenmedi.

Ebû Basîr ile arkadaşları, Kureyş müşriklerinin son derece canlarını yaktılar, Canlarına tak dedirttiler. Kureyşîler, Resûlullâh (s.a.v)’e bir yazı yazdılar, Yazıda şöyle dediler:

“-Allâh ve akrabalık aşkına! Sen, onlara (Ebû Basir’le arkadaşlarına) muhakkak haber sal ki: bundan böyle, her kim, Medine’ye, Senin yanına gelirse o, emniyet ve selâmettedir. Onun için geri çevrilme yoktur. Biz, muâhede şartlarından iâde şartını düşürdük. Mekke’den Muhammed’in yanına gelen kimse, emniyet ve selâmette olacak, geri çevrilmeyecektir.

Ebû Basîr’le arkadaşlarını,Medine’de alı koysan olmaz mı? Artık, onların bize bir gereği yoktur!”dediler.

Onların Medine’ye kabul edilme-lerini Medine’de barındırılmalarını and vererek dilediler. Yazdıkları yazıyı bir adamla gönderdiler. Rivayete göre: Yazıyı, Ebû Süfyan Sahr bin Harb Medine’ye getirmişti.

Kureyş müşriklerinin rica ve müracaatları üzerine, Resûlullâh (s.a.v) Ebû Basir ile Ebû Cendel’e ve Müslümanlardan yanlarında bulunan kişi-lere, memleketlerine ve âilelerine dönmeleri Kureyşiler den her hangi bir kimseye veya onlara aid, bir kervana rastladıkları zaman, dokunmamaları için yazı yazdırdı.

Resûlullâh (s.a.v)’in yazısı, Ebû Basir (r.a)’a ölüm döşeğinde iken gelmişti. Ebû Basîr, Mektubu eline alıp okurken, ruhunu teslim etti.

Ebû Cendel ile arkadaşları, onun cenaze namazını kıldılar ve cenaze-sini oraya gömdüler. Kabrin yanına da bir Mescid yaptılar.

Ebû Cendel, yanındaki arkadaşlar ile birlikte Resûlullâh (s.a.v)’in yanına döndü. Diğerleri de, âilelerinin yanlarına döndüler. Medine’ye dönenler, yetmiş kişi idi. 3

Bu olayla ilgili olarak şu âyetler nazil oldu:

“-Sizi onların üzerine ğalebe ettikten sonra, Mekke'nin göbeğin-de, onların elini sizden, sizin elinizi de onlardan çeken O'dur. Hak Teâlâ sizin bütün yaptıklarınızı görür. Küfre sapanlar, sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyanlar, hediyelik kurbanınızın mahalline ulaşma-sına mâni olanlar, onlardı.

Bilemediğiniz erkek, kadın müminler bulunmasaydı, onları tanı-madığınızdan, farkına varmaksızın onları da çiğneyerek canınız sıkılacaktı. Dilediğini rahmetine kavuşturmak için elinizi onlardan çekti. Onlar birbirinden seçilmiş, ayrılmış olsalardı, kâfir olanları acıklı azaba çarpardık. Kâfir olanların kalplerine yerleşen gayret, cahilliyet gayreti idi!” 4

Şüphesiz şer gibi görülen şeylerin arkasında nice hayır, nice hikmetler vardı. Ancak perde gerisindeki rahmet tecellilerini göremeyenler mahzun oluyordu. Nitekim Hudeybiye Andlaşması birçok hayırları’da beraberinde getirdi.

Bundan sonraki kalan hayatını İslâm’a hizmet yolunda geçirmeye çalıştı. Ebû Cendel bir veya iki yıl sonra Mekke Fethini idrak etti. Mekke fethi sırasında Resûlullâh (s.a.v) küfrün elebaşılarından en az onbeş kişi için ölüm fermanı çıkarmıştı. Küfrün elebaşılarından olan babası Süheyl bin Amr için de ölüm fermanı çıkarıltılmış kanı heder olanlar listesine alınmıştı. Bu defa bu olay, Ebû Cendel ve kardeşi Abdullah bin Süheyl’i derinden üzmüştü. Öldürülmesi istenen kişi ne de olsa babalarıydı.

Babaları Süheyl bin Amr öyle birisi idi ki: Kendi eliyle yaptığı Hudeybiye anlaşması hükümlerini çiğneyerek bir gece yüzlerini örtüp Beni Bekir’lerle birlikte Huzâaları uyurken kılıçtan geçiren Kureyşiler arasında idi. Mekke fethi gününde Mekkeli gençleri Resûlullâh ve sahabiler ile çarpışmaya ayaklandırıp Handeme Dağı’nda Halid bin Velid’e karşı koyan üç Kureyşiden birisi idi.

Süheyl bin Amr kendisi der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), Mekke’ye girip hâkim olduğu zaman, kendimi evime attım. Ev kapımı, üzerime kapattım. Benim için, Muhammed’den emân istesinler diye oğullarım Abdullah ve Ebû Cendel’e haber saldım. Öldürülmeyeceğimden emin değildim. Muhammed’le Ashabına karşı olan tutum ve davranışlarımı yaptıklarımı hatırladım. Onlar katında ki, durumu-mu düşündüm: Benden daha kötü davranışlı bir kimse yoktu.

Resûlullâh (s.a.v) ile hiç kimse karşılaşmazken, Hudeybiye günü ben karşılaşmış, anlaşma yazısını ben istediğim biçimde yazmış yazdırmıştım. Bedir ve Uhud Savaşları’na ve Kureyşilerin, Resûlullâh’a karşı olan her hareketine katılmıştım!”der.

Ebû Cendel ve Abdullah bin Süheyl (r.a), babaları için Resûlullâh’ın yanına geldiler Abdullah bin Süheyl:

      “-Yâ Resûlallâh! Babama emân verecek misiniz ?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Evet! Ona, Allâh’ın emânı ile emân verilmiştir. Evinden dışarı çıksın!”buyurduktan sonra, çevresinde bulunanlara:

      “-Kim, Süheyl bin Amr’a rastlarsa, ona, sert bakışla bakmasın ki dışarı çıkabilsin! Hayatıma and olsun ki: Süheyl, aklı ve şerefi olan bir adamdır. Süheyl gibi kişiler, İslâmiyeti tanımaz ve takdir etmez durumda olamazlar! O, şimdiye kadar üzerinde durduğu şeylerin kendisi için hiç de yararlı olmadığını görmüş ve anlamış bulunuyordur!”buyurdu

Ebû Cendel ve Abdullah bin Süheyl (r.a), babalarının yanına gidip Resûlullâh’ın söylediklerini ona haber verdiler.

Süheyl bin Amr:

      “-Vallâhi, O, küçük iken de, iyi, dürüst ve yararlı idi, büyük iken de öyledir!”dedi.

Süheyl bin Amr, Resûlullâh (s.a.v)’ın, yanına gidip gelmeye başladı. Süheyl bin Amr, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte, Huneyn Savaşı’na gitti ve Ci’râne’ye gelince kendiliğinden Müslüman oldu. Süheyl bin Amr, Kureyşilerin Eşrafından ve en bilgili ve sözü te’sirli hatiblerinde di. 5

Resûlullâh (s.a.v) Abdullah bin Süheyl ve Ebu Cendel’in hatırına babaları Süheyl bin Amr’a güvence vererek bu genç sahabelerinin isteğini yerine getirdi. Süheyl bin Amr, Müslümanlara yaptığı bunca düşmanlıkdan sonra affedileceğine kendisi dahi ihtimal vermiyordu.

Resûlullâh’ın bu affı ve kadir şinazlığı karşısında Kelime’i şehâdet getirip Müslüman olup, bundan sonra artık İslâm için yaşadı. Özellikle Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatı sonrası Mekke halkına çok tesirli bir hitabette bulunarak onların irtidat edib dinden dönmelerini önledi.

Ebû Cendel (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile, bir çok seferlere katıldı. Huneyn Savaşı’nı, Tâif Seferi, Tebük Seferi gibi birçok Seferlere katıldı. Resûlullâh (s.a.v) ile Vedâ Haccını ifa etti.

Resûlullâh (s.a.v)’in vefatından sonra Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın hilafeti döneminde baş gösteren irtidat hadiseleri üzerine Yemâme’deki savaşlara kardeşi Abdullah ile birlikte iştirak etti. Hicri 12. Miladi 633. yıllarda Yemame’de yalancı peyğamber Müseylemetü’l-Kezzâb’a karşı çok kanlı ve bir o kadar da şanlı olan Cevas meydan muharebesin’de abisi Abdullah bin Süheyl, bin Amr şehid oldu.

O tarihlerde Babası Süheyl bin Amr (r.a) henüz hayatta idi. Oğlu Abdullah bin Süheyl’ın şehadetini duyanca içten gele gele:

      “-Ah…Keşke bende şehid olsaydım!”temennisinde bulundu sonrada şöyle dedi.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’den bana, şehidin âilesinden yetmiş kişiye şefaat edeceği haberi ulaştı. Ben de oğlum Abdullah’ın benden önce kimseye şefaat etmeyeceğini umuyorum!”

Ebû Cendel daha sonra Suriye taraflarındaki fethlere özellikle Şam şehrinin fethine babası ile birlikte iştirak etti. Hz.Ömer devrinde hicretin 18. Miladi 633 yılında, meydana gelen ve binlerce insanın ölümüne sebeb olan Ürdün bölgesindeki Amavas Taunun dan babası Süheyl bin Amr ile birlikte vefat etti.

Ebû Cendel’in hanımları varsada isimleri ve çocukları hakkında fazla bilgiye maalesef sahib değiliz.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-205-206 
2- Mümtehine-10 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-248-256 
4- Fetih-24-26 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-310