Bilal-i Habeşi

İslâm’ın en meşhur ve ilk müezzini, Bilâl-i Hâbeşi (r.a) Hicretten kırk yıl kadar önce, takriben Milâdî 581 yıllarında Hâbeş asıllı bir köle olarak Arabistan’ın batı tarafındaki Serat’ta veya Mekke’de Cumah kabi-lesi içinde dünyaya gelmiştir. Hicri 20. Miladi 641 yılında Suriye’de iken vefat etmiştir.

Bilal-i Habeşi

Bilâl-i Hâbeşi
بِـِـلاَ لُ بْــنُ رَبـَاحُ اْلـحَـبَـشـِى


 Baba Adı    :    Rebâh.
 Anne Adı    :    Hâmeme.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 581 yılında Mekke’nin bir kariyesi olan Serah mevkiinde Yemen’le Tâif arasında ki, Cümah oğulları yurdunda, dünyaya geldi.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 20. Miladi 641 yılların da Suriye de, Şam şehrinde 60 küsur yaşlarında vefat etmiştir. Kabri, Şam’da Bab’ı- Sâğir kabristanlığı’nda dır. (Allâh’u âlem).
 Fiziki Yapısı    :    Uzun boylu, Simsiyah (zenci) tenli zaif kuru yüzlü, hafif kambur, kır, ve kıvırcık saçlı idi.
 Eşleri    :    Ebu’l-Bükeyr’in kızı ve Zühreoğulları’ndan Arab bir kadınla evliydi.
 Oğulları    :    Hâlid,
 Kızları    :    Gufeyre
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek gibi bir çok Seferlere Aktif olarak katılmıştır.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke den, Medine’ye, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    44 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Ebû Rüheyha Abdullah bin Abdurrahman Hasemi ile, Bir rivâyette de Ubeyde bin Hâris bin Abdülmuttâlib, ile din kardeşi olarak ilan edilmişti.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Bilâl-i Habeşi’nin babası Rebâh, Habeşli bir köle idi. Annesi Hâmeme dir. Cümah oğullarından birisinin kölesi idi.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebâ Abdülkerim, Ebâ Abdullah, Ebâ Amr, Seyyidü’l-Müezzin, el-Habeşi, ve Hazini Resûlullâh,
 Kimlerle Akraba idi    :    İslâm da ilk Müezzin, Müezzinlerin piridir.



Bilâl-i Hâbeşi'nin Hayatı

İslâm’ın en meşhur ve ilk müezzini, Bilâl-i Hâbeşi (r.a) Hicretten kırk yıl kadar önce, takriben Milâdî 581 yıllarında Hâbeş asıllı bir köle olarak Arabistan’ın batı tarafındaki Serat’ta veya Mekke’de Cumah kabi-lesi içinde dünyaya gelmiştir. Hicri 20. Miladi 641 yılında Suriye’de iken vefat etmiştir. Babasının ismi; Rebah veya Ribah olub, Annesinin adı; Hamâme’dir. Künyesi ise; Ebâ Abdülkerim, Ebâ Abdullah, Ebâ Amr, el-Habeşi, Seyyidü’l-Müezzin, ve Hazin i Resûlullâh’dır.

Bilâl-i Hâbeşi, lâkabından’da açık belli olduğu gibi, kökeni, Hâbeş’li olduğu için ona Bilâl-i Hâbeşi denirdi. Veya babası Rebah’dan ötürü Bilâl bin Rebah, veya Annesi Hamâme’den dolayı ona Bilâl bin Hamâme deni-lirdi. Ancak en meşhur künyesi Bilâl-i Hâbeşi’dir.

Annesi babası ve kendisi Benî Cumah bin Amr’dan azılı müşrik ve müşriklerin liderlerinden olan Ümeyye bin Halef’in kölesi idiler. Babası Rebah, ve annesi Hamâme, kendisi gibi köle oldukları için Müslüman olduklarında çeşitli eza cefa ve işkencelere maruz kaldılar.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a),Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın vesile olmasıyla İslâmiyeti ilk kabul etmiş, emsalsiz yedi kişiden, ve Sâbikûn-u Evvelin’den olan Sahabe-i Güzin’dendir. Mukaddes dâvası uğruna en çok felâketle karşıla-şan, en fazla işkence edilen sahâbe’lerden biridir. Din uğrunda katlanmış olduğu her eziyet ve cefâ, onun adını ebedileştirmiştir. Zira efendisi olan Benî Cumah’dan Ümeyye bin Halef, onun Müslüman olduğunu anladığı zaman, onu dîninden geri döndürmek için yapmadığı eza, cefâ ve işkence bırakmamıştır. Bütün bunlara karşı büyük bir sabır ve tahammül gösteren Bilâl-i Hâbeşi (r.a), İslâm tarihinde çok yüksek bir mevkiye gelmiştir.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’in efendisi Ümeyye bin Halef, onu, dîninden döndürmek için Arabistan’ın kızgın kumları üzerine; bazen sırt üstü, bazen yüzü koyun yatırır ve üstüne de ağır bir taş koyarak:

      “-Muhammed’e küfrederek Lât ve Uzzâ’ya îman edinceye kadar böyle kalacaksın!”derdi.

Bu sözlere karşı, kızgın güneşin altında sıcak kumlar üzerinde göğsü sırtı ve bütün vucüdu yanan, ve göğsü üzerindeki taştan nefesi kesilecek duruma gelen Bilâl-i Hâbeşi (r.a), bu müthiş azâb içinde saatlerce kıvranır ve susuzluktan ağzı kurumuş bir hâlde:

      “-Ehâd! Ehâh! Allâh birdir!”diyerek, göstermiş olduğu bu sabır ve celâdetiyle müşrikleri bile hayretlere düşürüyordu.

Diğer taraftan, çocuklar etrafını sararak ona el ve dilleriyle sataşır, alay ederlerdi. Bu arada diğer müşrik ileri gelenleri ona işkence etmekten adetâ bir zevk ve ğurur duyarlardı. Bütün bunlar karşısında Bilâl-i Hâbeşi metanetini bozmadan, büyük bir sabır göstererek mukavemet ederdi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) anlatıyor:

“-Müslüman olduklarını Mekke’de ilk açıklayanlar yedi kişidirler. Resûlullâh (s.a.v), Ebû Bekr, Ammâr, ve annesi Sümeyye, Suheyb, Bilâl, ve Mikdad. Allâh, Resûlü’nü amcasına koruttu. Ebû Bekr’ide kavmine himaye ettirdi. Fakat, diğerlerine gelince, müşrikler onları yakaladılar. Demir zırhlar giydirerek onları güneşte yaktılar. Zorlanınca onların hepsi müşriklerin arzularını yerine getirdiler.

Fakat, Bilâl, Allâh’ın davası uğrunda kendi nefsini ve kendi kavmini hiçe sayarak müşriklerin dediklerini yapmadı. Müşrikler’de onu yakala-yıb boynuna ip bağlayıb çocukların eline teslim ettiler. Çocuklar, Bilâl-i Mekke sokaklarında dolaştırarak eziyet etmeye başladılar. Bütün bunlara rağmen o, sözünde ısrar ediyor,

      “-Ehad! Ehad! Allâh bîr! Allâh bir!”diye haykırıyordu.

Mücahid anlatıyor:

      “-Diğerlerine gelince; müşrikler onlara demirden zırhlar giydirdiler. Sonra onları güneşte yaktılar. Allâh’ın da yardımıyla onlar güneşin ve demirin sıcaklığına tahammül ettiler. Akşam olunca Ebû Cehl, Allâh’ın lâneti üzerine olsun. mızrağını yanına almış olarak geldi ve onlara küfret-meye, onları azarlamaya başladı!”

Urve bin Zübeyr anlatıyor:

“-Bilâl, Cehm oğullarından bir kadının kölesi idi. Yüce Allâh’a şirk koşması için, Mekke çöllerinde sırtını kızgın kumlara yapıştırarak eziyet ediyorlardı. Bilâl’de:

      “-Allâh bir! Allâh bir!”diyordu.

Bilâl bu durumda iken Varaka bin Nevfel onun yanına gelerek onu hayranlıkla seyr edib şöyle derdi:

      “-Allâh bir! Yâ Bilâl! Allâh’a yemin ederim, eğer onu öldürürseniz onun kabrini kendime ziyaretgâh yapacağım!”diyordu. Varaka bin Nevfel Mekke’nin bilge kişilerindendir.

Hişam bin Urve, babasından naklederek diyor ki:

“-Varaka bin Nevfel, eziyet edilmekte ve Allâh bir demekte olan Bilâl-i Habeşi ye gidib:

      “-Allâh bir! Allâh birdir! Ey Bilâl!” diyordu. Sonra Bilâl’e bu eziyet- leri yapan Ümeyye bin Halef’e gelerek:

      “-Yüce olan, Allâh Azze ve Celle’ye yemin ederim ki, eğer, onu öldürürseniz, onun kabrini kendime ziyaretgâh edineceğim!”diyordu.

Yine günlerden bir gün Bilâl’e eziyet ederlerken Ebû Bekr (r.a) geldi, ve Ümeyye bin Halef’e:

      “-Bu zavallıya eziyet ederken hiç Allâh’dan korkmuyor musun? Bu durum ne zamana kadar devam edecek?”dedi.

Ümeyye bin Halef, Ebû Bekr’e:

      “-Onu, sen, bu hale düşürdün. Gördüğün şu eziyetlerden haydi onu kurtar bakalım!”dedi.

Ebû Bekr (r.a):

      “-Kurtaracağım!Bende, Bilâl’den daha dayanıklı ve daha kuvvetli siyah, senin dinine mensub bir köle var, buna karşılık sana onu vereyim?” teklifinde bulundu.

Ümeyye bin Halef:

      “-Kabul!”dedi.

Ebû Bekr (r.a), siyahi kölesini getirib ona teslim ederek, Bilâl-i aldı ve onu âzad etti. Ebû Bekr (r.a), Mekke’den Medine’ye hicretten önce Müslüman oldukları için altı tane köle alıb âzad etmişti. Bilâl-i Hâbeşi bunların yedincisiydi.

İbn-i İshak şöyle anlatır:

“-Öğle vakti geldiği zaman Ümeyye, Bilâl’i Mekke’nin kumlu çakıllı bir vadisine götürür onu sırt üstü yatırır, sonra göğsüne kocaman bir taş konulmasını emrederdi, ve ona:

“-Yâ bu vaziyette ölüb gideceksin, yahut da Muhammed’i inkâr edib, Lât ve Uzza’ya kulluk edeceksin. Bilâl ise, bu eziyetleri çekerken, yalnız:

      “-Allâh bir!”diyordu.

Ammâr İbn-i Yâsir, Bilâl’i ve arkadaşlarını, çektikleri eziyetlerden Ebû Bekr’in âzad etmesini ve Ebû Bekr’in Atik lâkabını hatırlayarak şu şiir’i söyledi:

“-Allâh, Bilâl’in ve arkadaşı Atik’in mükâfatını, Fâkih’in ve Ebû Cehl’in de cezasını versin! Akıllı bir kişinin çekineceği şeylerden çekin-meyerek bütün insanların Rabbinin tek olduğuna inandığı ve;

      “-Yapmayın böyle! İnanıyorum, şüphesiz, Allâh Rabbimdir!”

Dediği için bir öğle Bilâl’e işkence etmeyi düşündüler. O ise şöyle dua ediyordu:

      “-Belki beni öldürürsünüz, fakat ben ölüm korkusuyla Allâh’a asla şirk koşmam!”

      “-Ey İbrahim’in, Yunus kulunun, Mûsâ’nın, İsâ’nın Rabbi!Beni, Al-ı Ğâlib’dan kötü, zalim ve dalâlet içinde bulunanların eline bırakma kurtar beni!” 1

Başka bir rivâyette şöyledir:

Ümeyye bin Halef, bin Vehb, bin Huzafe, bin Cumah, onun efendisi ve sahibi idi. onun ellerini ve ayaklarını sıkı bağlatır öğlen vakti güneşin en kızgın anında güneşin altında Mekke vadisinde sırt üstü yatırır sonra büyük bir kaya parçasını onun göğsü hizasında üstüne konmasını emir eder, ve şöyle derdi:

      “-Kasem ederim ki! Yâ ölünceye kadar sen böyle kalırsın. Yâ da, Muhammed’i inkar eder, Lat ve Uzza’ya taparsın!”derdi.

Bilâl (r.a) ise, bu halde iken:

      “-Ehad! Ehad!”derdi. Müşrikler bu Ehad, kelimesinden çok kızdık-ları için Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’da şöyle derdi:

      “-Eğer, bilsem ondan başka kelimeden kızacaklardı onu söylerdim!”

Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’ı, bir gün, bir gece, susuz bıraktıktan sonra dem-irden yapılmış bir gömlek giydirip Mekke’de bir semt olan Ramda’nın şiddetli sıcağı altından tutar vücudunun yağlarını eritirlerdi. Bilâl (r.a)’ın bazen bayıldığı olurdu.

Hassan bin Sâbit (r.a) anlatır:

“-Ben, Hac veya Umre yaptığım sıralarda görmüştüm. Bilâl ile Amir İbn-i Fuheyre bir ipe veya bir urgana bağlanmış oldukları halde çocuklar onları çekib götürüyorlar, Bilâl ise:

      “-Ehad!Ehad!”diyor, ve ardındanda:

      “-Ben Lat’ı, Uzzay’ı, Hübel’i, Menat’ı, İsaf’ı, Naile’yi ve Büvane’yi tanımıyorum!”diye haykırıyordu.

Bu işkenceler sürüb giderken bir gün Ebû Bekr (r.a) oradan geçerken bu olayı görür. Zira Ebû Bekr, Ümeyye bin Halef’in ev komşusu idi. Ona şöyle dedi:

      “-Yâ Ümeyye! Sen Allâh’dan korkmaz mısın? Bu, zavallıya işkence yapıyorsun. Daha nice zamana kadar bu zulüm sürecek?!”deyince.

Azılı kafir Ümeyye bin Halef:

      “-Yâ Ebû Bekr! Zaten onu siz böyle ettiniz. Onun itikadını bozdu-nuz. Gör işte. Eğer, ona acıyorsan, onu satın al âzâd et!”

Ebû Bekr (r.a):

      “-Peki dediğini yapayım. Bak yâ Ümeyye! Benim, siyahi çok güçlü kuvvetli senin dininde bir kölem var. O senin olsun!”

Onu verib, Bilâl’i, satın alarak âzâd etti. Ebû Bekr (r.a), aynı minval üzre annesi Hamâme’yi’de satın alıb hürriyetine kavuşturdu. 2

Ebû Bekr (r.a), böylece Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’i ve annesi Hamâme’yi bu işkencelerden kurtardı ve onları Allâh için âzâd etmiş oldu.

Bilâl (r.a), kendisini âzâd eden Hz.Ebû Bekr’e teşekkür ettikten sonra ona şöyle dedi:

      “-Yâ Ebâ Bekr! Eğer, beni, Allâh rızâsı için âzâd ettiysen, Allâh’ın yolunda çalışmam için, beni, serbest bırakınız! Yok, eğer beni, kendinize hizmetkâr yapmak için bu iyiliği yaptıysanız çalışacağım yeri gösterin ki, gidib orada çalışayım!”

Bu sözler karşısında son derece duygulanan Ebû Bekr (r.a), Bilâl’e şöyle dedi:

      “-Evet, ben, seni sâdece ve sâdece Allâh rızâsı için âzâd ettim!Allâh rızâsı için git çalış! O’nun rızâsını kazansan bana yeter!”

Bilâl-i Habeşi, son derece uzun boylu, zayıf, sırtı hafifçe kamburca gibi olub ince yüzlü idi. Saçları gür olmasına rağmen bembeyazdı. Teni, Hâbeş rengindeydi. Bütün ömrünü ve hattâ vaktini Resûlullâh’ın yanında geçirmiştir, Hazerde ve seferde Resûlullâh’ın erzakını temin ile görevlen-dirildiğinden kendisine Hazin (Hazinedar) adı verilmektedir.

Bilâl-i Hâbeşi’nin Menkibeleri:

Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’ın simsiyah olmasına rağmen herkes onu sıdkı, ahlâkı, diyânet perverliği ve istikameti ile ölçer ve tanırdı. Bütün vaktini ve hattâ gecelerini mescid’de geçirirdi. Kendisi hakkında Hz.Ömer (r.a):

      “-Ebû Bekr, bizim seyyidimiz (efendimiz) dir, ve bizim Seyyidimizi âzâd etmiştir!”buyurmuştur.

Bilâl-i Hâbeşi, sabrın, sebatın, muhabbetin, sevginin bir nişanesi idi. Hicret’i Nebevi’ye kadar Mekke’de kalmıştır. Daha sonra, Medine’ye hicret etmiştir. Medine’ye gelince önceleri Sa’d bin Heyseme’nin evinde misafir kalmış, daha sonra, Ebû Bekr (r.a)’in evine taşınmıştır. Bu arada ilk zamanlar Medine’yi kasıb kavuran humma hastalığına yakalanmış ise de kısa zamanda iyileşmiştir.

Hz.Âişe (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye geldiği zaman, babam Ebû Bekr ile Bilâl, hummaya yakalanmışlardı. Onların yanlarına giderek:

      “-Babacığım nasılsın? Bilâl, sen nasılsın?!”dedim.

Ebû Bekr’i humma ateşi sardığı zaman:

      “-Ölüm insana, ayakkabı bağından daha yakın olduğu halde, herkes evinde kayğısız yaşar!”diye şiir okuyor;

Bilâl ise, ben yanından ayrılırken şu beyitleri söylüyordu:

“-Bilmiyorum, acaba bir gece daha kalacak mıyım?

Hoş kokulu saz ve kevenlerle kaplı şu vadide?

Acaba bir gün görebilecek miyim Mecenne sularını?

Şamme ve Tafil tepelerini seyretmek nasib mi?”

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelerek, durumu O’na haber verdim. O da:

      “-Allâh’ım! Bize, Mekke’yi sevdiğimizden daha fazla Medine’yi sevdir. İlahi, buraya sağlık ve sıhhat ver. Bereketini arttır. Hastalığı bura-dan uzaklaştır!”diye dua etti. 3

Resûlullâh (s.a.v), Medine’de, Ensâr’la, Muhaciri kardeş ilan edince, Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’de bir rivâyete göre; amcası oğlu Ubeyde bin Hâris bin Abdûlmuttalib ile din kardeşi ilan etmiş, diğer bir rivâyete göre ise, Ebû Ruveyha Abdullah bin Abdurrahman el-Hâsemî, ile din kardeşi ilan etmiştir. Bu kardeşlik, o kadar samimî ve sıkı idi ki, Bilâl-i Hâbeşi (r.a), Şam’da bulunduğu sırada, eline geçen her şeyden din kardeşine bir pay ayırmıştır. Bunu duyub ne olduğunu sorub öğrenen halife Hz.Ömer, aldığı bu cevab’dan çok memnun kalmıştır. Ve, halife Hz.Ömer (r.a), devrinde maaş bağlanan, Arab olmayan beş kişiden biri olan Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’a, Ebû Ruveyha, ile birlikte maaş bağlanmıştır.

Hicretten sonra, Resûlullâh (s.a.v), ve sahâbîler Mü’minleri namaza çağırmak için müzakerede buluyorlardı. Nihayet birçok sahâbinin gördü-ğü bir rüya üzerine Mü’minlerin namaza çağrılması için ezanın bugünkü şekli benimsendi. Ve, ezanı okuma vazifesi de Bilâl (r.a)’a verildi. Günde beş defa işittiğimiz bu ezanların ilki, Bilâl-i Habeşi (r.a), tarafından okundu. Sabahın erken saatlerinde yanık sesiyle okuduğu Ezân-ı Muhammed’i, kalblerde derin izler bıraktı. Beni Neccar’dan bir kadın, Bu kadın büyük sahabi Zeyd bin Sâbit’in annesi Nevar bint-i Mâlik dir. Bu büyük kadın şöyle der :

“-Medine’de Mescid’in çevresinde benim evimden daha yükseği yoktu. Resûlullâh (s.a.v), Mescidini yapıncaya kadar Bilâl evimin üzerine çıkıb ezan okurdu. Mescid yapıldıktan sonra onun üzerine çıkıd da ezan okumağa başlamıştı ki o zaman Mescid’den daha yüksek yapılmış bir şey bulunmamakta idi.

Bilâl, seher vakti gelir evin üzerinde oturur fecrin doğmasını bekler-di fecir tulû edince

      “-Allâh’ım ben sana hamd eder Kureyş müşriklerinin senin dinine karşı ayaklanmalarından dolayı yardımını dilerim!”derdi.

Sonrada ezanı okurdu. Vallâhi ben, onun, bu sözlerini bir gece bile, terk ettiğini bilmiyorum! Namaz vakitleri girince;

      “-Esselatü camiâtün!”diye seslenirdi.

Buna ezanın kabulünden sonrada namaz vakitlerinin dışında devam edildi!” 4

Başka bir rivâyette ise:

“-Ensâr’dan Abdullah bin Zeyd’in rüyasında ezanın okunuşunu ve kelimelerini Resûlullâh (s.a.v)’e söyleyince Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Abdullah! Bilâl ile kalk da, gördüğünü ona da öğret ezanı o, okusun! Zira, onun sesi seninkinden daha gür ve yüksektir!”

Bu emirle artık Bilâl (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in ve İslâmiyet’ın ilk müezzini olarak ilan edilmişti. Bir gün, sabah namazı vaktini bildirmek için gelmiş, Resûlullâh (s.a.v)’ in uyuduğunu görünce:

      “-Esselâtü hayrun mine’n-nevm!”demiş.

Resûlullâh (s.a.v)’de bunu her sabah namazı ezanında okunmasını, ve ezan okurken de sesini yükseltmeye yarayacağı için iki parmağı ile kulaklarını kapamasını da, Bilâl-i Hâbeşi’ye emretmiştir. Bilâl (r.a), ezanı okuduğu zaman Mescidin kapısında durub:

      “-Hayye Âle’s-Salâh, Hayye Âlel Felah. Essalâtü yâ Resûlallâh!”der Resûlullâh (s.a.v)’in kapıdan çıktığını görünce de kamet etmeye başlardı. Bilâl (r.a) olmadığında Müezzinliği İbn-i Ümmü Mektum yapardı. 5

      “-Namaz uykudan hayırlıdır!”kelâmı, Resûlullâh’ın tasvibine mazhar olarak bugüne kadar süre gelmiştir.

Ayrıca, bayram namazlarında Anaza adı verilen bir mızrağı taşımak görevi de, Bilâl-i Hâbeşi’ye verilmiştir ki, bu mızrak, açık havada sütre olarak kullanılırdı. Ezanı’da yine kendisi okur idi. Bilâl-i Hâbeşi (r.a), ezanın teşri olduğu günden Resûlullâh’ın irtihâline kadar geçen zaman içinde seferde ve hazerde Resûlullâh’ın müezzinliğini hiç bırakmamıştır. Bilâl’in en çok sevdiği şeylerden biri Resûlullâh’ın kendisine:

      “-Erihna yâ Bilâl! Yâ Bilâl, kalk, ezan oku, bizi ferahlat!”hitabıydı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne mutlu Bilâl’e, o, müezzinlerin efendisidir!”demiştir.

Resûlullâh (s.a.v)’ın bunu beyân buyurmaları Bilâl’e olan sevgisini dile getirmiştir. Bilâl (r.a), bütün İslâm tarihinde Müezzinlerin efendisi mânâsında “Seyyidü’l-Müezzinîn” ünvanıyla yâd edildi.

Resûlullâh (s.a.v)’e bir gün Bilâl (r.a)’e:

      “-Yâ Bilâl, (Miraç Gecesinde) Cebrâil ile birlikte Cennet’e girerken arkamda ayak seslerini duydum!”

Cebrâil’e, bu ayak sesleri kimindir?”diye sordum.

Cebrâil bana:

      “-Bilâl’in’dir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), ona şöyle sordu:

      “-Sen hangi hayırlı işleri yapıyorsun ki, bu dereceye vardın?”

Bilâl-i Hâbeşi (r.a), şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Farzları yerine getiriyorum. Bir de ben, her zaman abdestli bulunmaya dikkat ediyorum!” 6

İşte Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’ın manevî mertebesini yücelten hasletlerden sadece bir kaçı bunlardı. Farzları yerine getirmek, ve haramlardan kaçın-mak, Mü’minin manevî silâhı olan, abdestli olmaya çalışmak.

Resûlullâh (s.a.v)’ın hakkındaki Methu senası Bilâl’i ğurura sevk etmedi. Dâima tevazu ve mahviyet içinde bulundu. Kendisine fazîletleri, ve Resûlullâh (s.a.v)’in kendisi hakkında ki, senaları hatırlatıldığında,

      “-Daha dün, Hâbeşli bir köle değil miydim?”derdi.

Tevazu gösterdiğinden Cenâb-ı Hak onun manevî makamını yücelt-miş, Cennette Resûlullâh’a komşu eylemiştir. İnşallâh:

Bilâl-i Hâbeşi (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın bütün ğazvelerine O’nunla beraber iştirak etmiştir. İlk olarak Bedir Ğazvesi’nde iken Mekke’de kendisine işkence eden Ümeyye bin Halef’i kalabalık arasında görmüş ve:

      “-Ümeyye! İşte küfrün başı Ümeyye!”diye bağırmıştır.

Bu bağırma ile Bedir’de bulunan herkesin nazarını o yöne çevirmeyi başarmıştır. Bu durum, Ümeyye’nin öldürülmesini meydana getirmiştir.

Abdurrahman bin Avf’la Ümeyye bin Halef Mekke’deki mallarını ve âile efradlarını ve akrabalarını korumayı, Abdurrahman bin Avf’da Ümeyye’nin Medine’deki mallarını ve akrabalarını korumayı aralarında anlaşmışlar sözleşmişlerdi. Öteden beri bir dostlukları vardı.

Abdurrahman bin Avf der ki:

“-Bedir Savaşı’nda müşriklerin mağlub olmalarından hemen sonra Ümeyye bin Halef bana seslendi.

      “-Ey Abdi Amr!”deyince, ona hiç cevab vermedim.

Zira benim İslâm’dan önce ki adım, Abdi Amr idi. İslâm gelince adımı Abdurrahman olarak değiştirdim. Ümeyye bin Halef, bana:

      “-Sen, sana atalarının koyduğu ismi beğenmiyor musun?” deyince:

      “-Evet!”dedim.

Ümeyye’de bana:

      “-Ben de, Errahmanı tanımıyorum. Fakat, sana Abdullillah diyebili- rim!”demişti.

Bende:

      “-Olur!”demiştim.

İşte Bedir Savaşı’nda beni eski ismimle çağırınca cevab vermedim. Abdulillah diye çağırınca.

      “-Evet ne var!”dedim.

Ümeyye bin Halef, oğlu Ali’nin elinden tutmuş perişan bir halde idi, sığınacak yer arıyordu. Bana:

      “-Yâ Abdulillah! Bırak, şu elindeki öteberi zırhı falan ğanimetleri bırak, beni esir al. Ben daha kazançlı değil miyim?”deyince elimdekileri bırakıb Ümeyye ve oğlu Ali’nin elinden tuttum esirim idiler artık onlar.

Ümeyye bin Halef şöyle diyordu:

      “-Ben bugünden (Bedir den) daha zor ve çetin bir gün görmedim. Sizin süte ihtiyacınız yok mu? (Yani; süt develeri vereyim kurtulayım) Yâ Abdulillah! Şu, adam kim? Göğsüne deve kuşu kanadından tuğ takan ha şu kişi kim?”

      “-O mu? O, Hamza bin Abdülmuttâlib’dir!”

Ümeyye bin Halef:

      “-Zaten bize bu işleri hep o yaptı! Ya şu kısa boylu başına kırmızı tuğ yapmış kişi kim?”

      “-Hâ o mu? O, Ensâr’dan Simak bin Harşe! Ona, Ebû Ducane der-ler!”dedim.

Ümeyye bin Halef:

      “-Zaten bize bu işleri hep o yaptı!”dedi.

“-Vallâhi Ümeyye ve oğlu Ali’yi, ellerinden tutup yürüyordum bir taraftan da, aman Bilâl-i Hâbeşi onu görmesin diye endişeleniyordum. Zira Ümeyye Mekke’de iken ona çok eziyet etmişti. Öyle ki göğsünün üzerine kocaman kayalar koyub sırt üstü sıcak kumların üzerine yatırır:

“-Muhammed’in dininin bırakana kadar sana kurtuluş yok diye ona işkenceler yapardı. Bilâl-i Habeşi (r.a)’de:

      “-Ehad! Ehad!”demekten geri durmazdı. Fakat o da, ne!..... Bilâl! Bilâl-i Habeşi onu görmüştü.

      “-Ümeyye!!!Ümeyye! Küfrün başı Ümeyye bin Halef! Eğer, bugün sen kurtulursan ben kurtulmayayım!”diye bağırdı.

Ona:

      “-Ey Bilâl! O, benim esirim değil mi?”dedimse de fakat, o yine

      “-Ümeyye!!! Sen, kurtulursan ben kurtulmayayım!”dedi.

Bu sefer ona:

      “-Ey Bilâl! Kara kadının oğlu! Sözümü dinlemiyor musun!”dedim.

O yine aynı sözleri tekrar edib duruyordu. Ve, en yüksek bir sesle.

      “-Ey Ensâr! Ey Allâh’ın Ensâr’ı! İşte işte küfrün başı Ümeyye!! Sen kurtulursan ben kurtulamayayım!”diyerek bağırmaya başladı.

Hemen çevremizi bilezik gibi kuşattılar. Ben onlara engel olayım dedimse de nafile. Birisi kılıcı ile Ümeyye’nin oğlu Ali’nin ayağına vurub kesti. Ümeyye öyle bir çığlık attı ki, ben, o güne kadar böyle bir çığlık hiç duymamıştım. Ben, ne kadar ğayret sarfettimse de olmadı elimden aldılar:

      “-Sen çekil! Yâ Abdurrahman!”dediler.

Ben de:

      “-Yâ Ümeyye! Başının çaresine bak!”dedim ve bıraktım.

Hubab bin Munzir alttan kılıcını sokarak Ümeyye’nin burnunun ucu-nu kesti o sırada Hubeyb bin Yesaf, Ümeyye’ye kılıcıyla şidetli vurmaya başladı. Ümeyye bin Halef’de Hubeyb bin Yesaf’ın eline vurub kesti. Resûlullâh (s.a.v), Hubeyb’in kesilen elini yerine koydu, üzerine et sarıldı iyileşti. Oğlu Ali’yi Ammâr İbn-i Yâsir öldürdü! Yere yıkılan Ümeyye bin Halef’in üzerine ise Bilâl yetişti ona kılıçla vurdu, vurdu ve:

      “-Ehad! Ehad!”diyerek canını cehenneme yolladı!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), Ümeyye bin Halef’in öldürülme haberini alınca

      “-Hamd olsun Allâh’a ki, kulunu tasdik etti ve dinini üstün tuttu!” buyurdular. Bu arbede sırasında Abdurrahman bin Avf (r.a)’ın ayağı, alt tarafından yaralanmıştı!” 7

Selmân (r.a) anlatıyor:

“-Müellefe-i Kulûb’dan o gün için imanı zayıf olanlar Üyeyne bin. Hısn, Akra bin Habis, ve arkadaşları, Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek :

      “-Yâ Resûlallâh! Sen, yine mescidin baş köşesinde otursan da onları ve elbiselerinin kokularını bizden uzak tutsan olmaz mı? Böyle olursa o zaman seninle oturur, samimî olur ve senden istifade ederiz!”dediler.

Bu sözleriyle Ebû Zerr, Selmân ve bir kısım fakir Müslümanları kast ediyorlardı. Bunun üzerine şu âyetler indi:

“-Ey Muhammed! Sana, vahy olunan Rabbinin kitabını oku; O'nun hükümlerini kimse değiştiremez. Ondan başka bir sığınılacak da bulamazsın. Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Zikrimizden ğafil kalan, arzusuna uyarak aşırı giden kimseye de tâbi olma!

Onlara de ki:

      “-Hak Din, Rabbimin katından gelendir. Dileyen inansın, dile-yen inkâr etsin. Şüphesiz zalimler için, kendilerini çepeçevre içine alacak bir ateş hazırlamışızdır!” 8

Kâfirleri tehdit eden bu âyetlerin inişinden sonra, Resûlullâh (s.a.v), hemen ayağa kalkarak arkadaşlarını aramaya başladı. Nihayet onları Mescid’in bir köşesine çekilmiş, Allâh’ı zikreder bir vaziyette bulunca:

      “-Ümmetimden bir ğrubla birlikte sabretmemi bana emredinceye kadar beni öldürmeyen Allâh’a şükürler olsun. Ölüm de, dirim de, sizlerle beraberdir!”dedi. 9

Ebû Sekme bin Abdurrahman anlatıyor:

“-Kays bin Metattiye, (ki bu adam Münafık’tır.)

“-Selmân-ı Fârisî, Süheyl-i Rûmî ve Bilâl-i Hâbeşi’nin bulunduğu bir ğrub’un yanına gelince:

      “-Bunlar, şu adamın yardımına koşan Evs ve Hazrec’liler dir, ama ya bu öteki berikilere de ne oluyor?”dedi.

Bununla azadlı köleler ve zayıf Müslümanları kasd ediyor du.

Bu söz üzerine ayağa kalkan sahâbeden Unaz (r.a), adamın yakasına yapışarak, doğru Resûlullâh (s.a.v)’e getirdi ve söylediği sözleri nakletti. Resûlullâh (s.a.v), buna kızarak ayağa kalktı ve ridâsını sürükleyerek Mescide girdi.

      “-Haydi, herkes namaza!”diye çağırıldı.

Resûlullâh (s.a.v), Allâh’a hamd-ü sena ettikten sonra:

      “-Müslümanlar! Allâh birdir! Ata birdir!Din de birdir!Arabça, sizin ne ananız, ne de babanız dır! O, sadece bir lisandır. Onu konuşan da Arab’dır!”buyurunca, Unaz, o adamın yakasını tutarak:

      “-Ey Allâh’ın Resulü! Peki, bu münafık adam hakkında ne buyuru-yor sun?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Bırak, canı cehenneme!”buyurdu.

Gerçekten de Kays, daha sonra İslâm’ı terk etmiş ve mürtedler ile yapılan savaşlar esnasında mürted olarak öldürülmüştür.

Habbab bin Eret anlatıyor:

“-Akra bin Habis ve Uveyne bin Hısn, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gelmişlerdi. Baktılar ki, O, Ammar, Süheyb, Bilâl ve Habbab bin Eret ile birlikte oturmakta. Onları görünce kızıb hakaret ederek uzaklaştırdılar. Resûlullâh’la baş başa kalınca:

      “-Arab heyetleri sana geliyorlar. Biz ise, Arabların bizi bu kölelerle otururken görmelerinden utanıyoruz. Bir daha senin yanına geldik mi, onları yanımızdan uzaklaştır!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Peki!”deyince, onlar:

      “-Öyleyse seninle bir anlaşma yapalım!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’de anlaşmayı yazmak için Ali’yi yanına çağırdı. Bu sırada biz bir köşeye çekilmiş oturuyorduk ki, Cebrâil (a.s) şu âyetleri Resûlullâh (s.a.v)’e getirdi:

      “-Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O'na yalvaranları kovma. Onların yaptıklarından sen, senin yaptıklarından da onlar sorumlu değildir ki, Sakın onları kovmayasın. Yoksa zulmedenlerden olursun!”

Böylece:

      “-Aramızda Allâh bunlara mı iyilikte bulundu?”demeleri için onları birbiriyle denedik. Allâh şükredenleri daha iyi bilmez mi?

Ey Muhammed! Âyetlerimize inananlar sana gelince:

      “-Size selâm olsun. Rabbiniz, size mutlaka merhamet edecektir. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük işler, arkasından da tövbe eder, halini düzeltirse, Allâh onu bağışlar ve ona rahmet eder!” 10

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), sayfayı eline alarak, bizi çağırdı. Yanına gelince bize:

      “-Sizlere selâm olsun!”dedi.

Biz de, dizlerimiz dizine değinceye kadar O’na yaklaştık. Bundan böyle Resûlullâh (s.a.v) bizimle birlikte otururdu. Ancak kalkmak istediği zaman kalkar, biz de yanından ayrılırdık. Bunun üzerine de Yüce Allâh şu âyetleri indirdi:

      “-Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlar-dan ayrılma. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Zikrimizden ğafil kalan ve arzularına uyarak aşırı giden kimselerin peşinden gitme!” 11

Bu âyetlerin inişinden sonra Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte otururduk. Kalkma zamanı gelince de ayağa kalkar ve kendisinden ayrılırdık. Aksi takdirde, biz kalkıncaya kadar sabrederdi!” 12

Büreyde (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), bir sabah Bilâl (r.a)’i çağırarak:

      “-Ey Bilâl! Hangi amelin sayesinde benden önce cennete girdin? Dün gece, rüyamda cennete girmişim. Önümde senin ayak seslerini işittim!”buyurunca,

Bilâl-i Habeşi (r.a):

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Her ne zaman günah işlesem hemen peşinden iki rekat namaz kılarım, her ne zaman abdestim bozulsa abdest alır yine iki rekat namaz kılarım!”diye cevab verdi. 13

Câbir bin Abdullah (r.a)’dan:

“-Bilâl şunları anlattı. Soğuk bir gün sabah ezanını okudum. Kimse gelmedi. Biraz sonra bir ezan daha okudum. Yine kimse gelmedi, îkinci ezandan sonra Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cemaat niçin gelmiyor ya Bilâl?”diye sordu.

Ben:

      “-Anam, babam kurban olsun sana. Müslümanlar soğuktan dışarı çıkamıyorlar!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ım, soğuğu tesirsiz hale getir!”diye dua etti.

O gün kuşluk vaktinde onların yelpaze ile serinlemeye çalıştıklarını hatırlıyorum!” 14

Ashab-ı Kirâm’dan Ebû Cühayfe;

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in, günlerinden birinde (Vedâ Haccı) Ebtah’taki kırmızı deri çadırından öğle sıcağında abdest almağa çıktığını ve Bilâl-i Hâbeşi’nin, Resûlullâh (s.a.v)’in Abdest suyunu dökerken, Müslümanla- rın uçuşub dökülen abdest suyunu kapışarak yüzlerine, gözlerine sürmeğe başladıklarını gördüğünü kendisinin’de abdest suyundan biraz alıb yüzüne sürdüğü zaman onu kardan daha soğuk ve miskten daha güzel kokulu bulduğunu Bilâl-i Hâbeş tarafından ezan okunduktan sonra kıble tarafına bir baston dikildiğini ve Resûlullâh (s.a.v)’in ona doğru yönelerek öğle namazını iki rekat kıldırdığını ikindi namazınıda yine onun gibi iki rekat kıldırmış olduğunu bildirir!” 15

Şâ’bî’den:

“-Bilâl (r.a), kardeşi ile Yemenli bir âileye dünürlüğe gitti.

      “-Ben Bilâl’im, bu da kardeşim. Habeşliyiz. Biz yanlış yolda idik, Allâh-u Tealâ bize doğru yolu nasib etti. Köle idik, Allâh-u Tealâ bizi âzad etti. Eğer kızınızı bize verirseniz Allâh’a hamd ederiz. Vermezseniz Allâh büyüktür?”dedi.

Amr bin Meymun babasından buna benzer bir hâdiseyi ise şöyle naklediyor:

“-Bilâl’in Arab ırkına mensub bir kardeşi vardı. Kendisi de Arab ırkından olduğunu söylerdi. Bu sebeble Arablardan bir kıza dünürlüğe gitti. Kız tarafı:

      “-Eğer, Bilâl gelirse kızı sana veririz!”dediler.

Bilâl geldi ve kardeşi hakkında şu şehâdette bulundu :

      “-Ben Rebâh’ın oğlu Bilâl’im. Bu da kardeşimdir. O dinen ve ahlak-en kötü bir adamdır. Böyle olduğunu size bildirdikten sonra kızınızı ister veriniz, ister vermeyiniz!”

Kız tarafı:

      “-Senin kardeşi olduğun kimseye kızımızı veririz!”dediler ve kızı ona verdiler. 16

Resûlullâh (s.a.v), Tebük Seferi’nde Ashabından altı kişiyle birlikte oturduğu sırada, Sa’d bin Huzeym oğullarından bir adam gelip selâm verdi ve ayakta durdu. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Otur!”buyurdu.

Adam:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, Allâh’dan başka ilâh bulunmadığına ve Senin- de Resûlullâh olduğuna şehâdet ediyorum!”dedi.

Resûlullah (s.a.v):

      “-Şirkten kurtulduğun, yüzünden bellidir! Ey Bilâl! Bize, yiyecek getir!”buyurdu.

Bilâl-ı Hâbeşi, deriden bir yaygı serdikten sonra, tulumun içine elini

sokub, içinden, sâde yağı ve keş peynir ile yoğrulmuş hurma çıkardı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yiyiniz!”buyurdu. Doyuncaya kadar yediler.

Adam:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, şunu, tek başıma yerdim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kâfir, yediğini, yedi bağırsakla yer. Mü’min ise, bir tek bağırsakla yer!”buyurdu.

Adam, ertesi günü, İslâmiyet’e olan imanını artırmak ve pekiştir-mek için tekrar geldi. O sırada, Resûlullah (s.a.v)’in çevresinde on kişi bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) Bilâl-ı Hâbeşi’ye:

      “-Ey Bilâl! Haydi, bize yiyecek getir!”buyurdu.

Bilâl-ı Hâbeş-î, dağarcıktan avucuyla birer avuç, birer avuç çıkarır-ken, Resûlullâh (s.a.v) ona şöyle buyurdular:

      “-Arş sahibinin yoksulluğa ve darlığa düşüreceğinden korkma!”

Bilâl-i Hâbeşî, dağarcığı getirip içindekini yaygının üzerine döktü. Hepsi iki müd kadardı. Müd, bir Rıtl ve Rıtl’ın da, üçte biridir. Bir Rıtl, on iki Ukıye’dir. Bir Ukıye ise, kırk dirhemdir. Resûlullâh (s.a.v), yaygı-nın üzerine dökülen hurmaların üstüne elini koydu. Sonra da:

      “-Besmele ile yiyiniz!”buyurdu.

Oradaki sahâbîler yemeğe başladılar. Adam da, onlarla birlikte yedi. Kendisi, hurma sahibi idi.

“-O kadar çok yedim ki, karnımda gidecek boş yer bulamadım! Deri yaygıda da, Bilâl’in getirdiği kadar artıb kaldı. Sanki, ondan bir tek hurma bile yememiş gibi idik! Ertesi günü, ziyaretimi tekrarladım. Sahâbiler de, ziyaretlerini tekrarladılar. Onlar öncekinden bir veya iki kişi fazla idiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Bilâl! Bize, yiyecek getir!”buyurdu.

Bilâl, o tanıdığım dağarcığı yine getirdi ve içindeki hurmaları yaygı-nın üzerine döktü. Resûlullâh, yine, hurmaların üstüne elini koydu ve:

      “-Besmeleyle yiyiniz!”buyurdular.

Susayıncaya kadar yedik! Sonra, yaygı üzerine dökülmüş olan kadar da, kaldırıldı! Üç gün, böyle yapıldı!” 17

Abdullah el-Hurunî’den:

“-Haleb’de, Resûlullâh (s.a.v)’in müezzini Bilâl’e rastladım.

      “-Yâ Bilâl! Resûlullâh’ın nasıl infâk ettiğini bana anlat?”dedim.

O da şöyle dedi:

“-Peygamber oluşundan vefâtına kadar O’nun infâk edeceği her şeyi başkasına ben verirdim. O’na bir Müslüman geldiğinde, Resûlullâh (s.a.v) onun yoksul olduğunu anlarsa, bana emreder, ben de gider, borç bulur, yiyecek giyecek bir şeyler alır, o adama verirdim. Bir gün bir müşrik bana:

      “-Yâ Bilâl! Ben, çok zenginim, sen başkasından borç alacağına gel benden al!”dedi.

Ben de ondan borç almaya başladım. Günlerden bir gün, ben abdest aldım. Ezan okumak için kalktığımda, bana borç para veren müşrikin, bir ğrub tüccarın arasında bana doğru geldiğini gördüm müşrik beni görünce:

      “-Ey Hâbeşli!”diye seslendi.

      “-Buyur!”dedim.

Asık suratla karşıma dikildi, bana çok ağır sözler söyledi. Sonra da:

      “-Borcunun müddetinin dolmasına ne kadar var?”dedi.

      “-Az bir zaman kaldı!”dedim.

      “-Sadece dört gün kaldı. Vakti dolunca mutlaka alacağım! Ben, bu parayı ne senin, ne de efendinin şerefi yükselsin diye verdim. Nasıl olsa, ödeyemezsin de bana köle olursun diye verdim. O zaman ben sana, daha önce yaptığın gibi koyunlarımı otlatırım!”dedi.

Bunu duyunca herkes gibi çok üzüldüm. Gidib ezanı okudum. Yatsı namazını kıldık. Resûlullâh (s.a.v), namazdan sonra âilelerinin yanına döndüler. Ben, kendisiyle görüşmek için müsaade istedim, îzin verdiler, îçeri girince:

“-Yâ Resûlallâh! Anam babam sana feda olsun! Kendisinden borç

aldığımı söylediğim o müşrik bana şöyle, şöyle söyledi. Ne senin, ne de benim yanımda ödeyecek paramız yok. O ise, beni rezil etti. îzin ver de, Allâh, Resûlüne benim borcumu ödeyecek rızkı verinceye kadar, İslâm’ı kabul eden kabilelerden birine gidib de saklanayım. Yoksa o adam beni köle yapacak!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v), bana izin verdi. Oradan çıktım. Evime geldim. Kılıcımı, mızrağımı ve harbemi aldım. Ayakkabılarımı da omzuma astım. Sonra evden çıkıb yürümeye başladım. Uyku bastıkça, uyumamak için kendimi zorladım. Ortalık iyice kararınca uyudum. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve yoluma devam etmek için kalktığım zaman, birisinin bana seslendiğini duydum. O:

      “-Ey Bilâl! Resûlullâh (s.a.v) seni çağırıyor!”dedi.

Bunun üzerine döndüm. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldim. Daha Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına girmeden, üzerleri yüklü dört deve gördüm. Resûlullâh’ın yanına girmek için izin istedim, içeri girince:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Müjde yâ Bilâl! Allâh, borcunu ödemen için rızık gönderdi!”dedi.

Bunu duyunca Allâh’a hamd ettim.

      “-Avludaki dört deveyi gördün mü?”dedi.

      “-Evet!”dedim.

      “-Üzerindekilerle beraber onlar senindir. Yiyecek ve giyecek ne varsa hepsini Fedek beyi göndermiş. Onları al ve borcunu öde!”dedi.

Dediği gibi yapıp yüklerini indirdim. Sonra develere yem verdim. Daha sonra sabah ezanını okumaya gittim. Namazı kılınca Bakî mevkiine çıktım. Elimi kulağıma koyub:

      “-Kimin Resûlullâh’dan alacağı varsa, gelsin!”diye nida ettim.

Resûlullâh (s.a.v)’ın bütün borcu bitinceye kadar onları dağıttım. Resûlullâh’ın borcu bitti. Üstelik bir buçuk veya iki ukiye kaldı. Daha sonra Mescide gittim. Gün hayli ilerlemişti. Baktım, Resûlullâh (s.a.v) Mescid de yalnız başına oturuyor. Selâm verdim. Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Ne yaptın?”dedi.

      “-Allâh’ın izniyle, Resûlullâh (s.a.v)’ın bütün borcunu ödedim. Hiçbir şey kalmadı!”dedim.

      “-Bir şey arttı mı?”diye sordu.

      “-Evet, iki dinar!”dedim.

      “-Haydi, beni onlardan da kurtar! Onları da vermedikçe, âilelerim-den kimsenin yanına girmeyeceğim!”dedi.

İki dinarı verecek kimse gelmediğinden, Resûlullâh (s.a.v), sabaha kadar mescid’de kaldı, îkinci gün de kimse gelmediğinden, Resûlullâh, yine mescid’de kaldı, ikinci günün akşamına doğru iki adam geldi. Ben, bu iki dinarla hemen onlara yiyecek ve giyecek aldım. Yatsı namazını kılınca Resûlullâh (s.a.v), beni çağırdı, ve:

      “-Ne yaptın?”dedi.

      “-Allâh, seni onlardan kurtardı!”dedim.

Bunun, üzerine, tekbir getirdi. Onları infâk edemeden ölme korku-sundan kurtulduğu için de Allâh’a hamd etti. Beraberce mescid den dışarı çıktık. Zevcelerinin her birinin yanına uğrayıb selâm verdi, hâl ve hatır sordu. Sonra da yatacağı yere geldi!

      “-İşte dostum bana sorduğun şeyin cevabı!” 18

Resûlullâh (s.a.v) Kaza Umresi’nde Bilâl-i Hâbeşi’ye emretti: Kâbe damının üzerinde bir kere öğle ezanını okuttu.

Bilâl-i Hâbeşi’nin ezanını işitince, Kureyş müşriklerinden olub o gün henüz Müslüman olmayan İkrime bin Ebi Cehl:

      “-Allâh, Ebü’l-Hâkem’e (Ebû Cehl’e), bu kölenin söylediğini işittir-memek lûtfun da bulunmuştur!”

Safvan bin Umeyye:

      “-Allâh’a şükürler olsun ki: bunları, görmeden önce, babamı alıb götürdü!”

Hâlid bin Esid de:

      “-Allâh’a şükürler olsun ki: babam, Esid’i öldürdü de, o, bu günleri. Ümmü Bilâl’in oğlu Bilâl’in, Kâbe’nin üzerine dikilib anırdığı zamanı görmedi!”dedi.

Süheyl bin Amr ile yanında bulunan kişiler ise, bu ezanı işittikleri zaman, yüzlerini kapadılar!” 19

Mekke’nin fethinde Resûlullâh (s.a.v), öğle vakti girince, Kâbe’nin üzerine çıkıb öğle Ezanını okumasını Bilâl-i Hâbeşi’ye emretti.

Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bir çokları, öldürülmelerin-den korkarak dağların başlarına kaçmışlar ve gizlenmişlerdi. Onlardan bazıları ise, emân dilemişler ve kendilerine eman verilmiş bulunuyordu.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Attâb bin Esîd, Hâris bin Hişam ve daha başkaları, Kâbe’nin yanında oturuyorlardı. Bilâl-i Hâbeşî, sesini olanca gücüyle yükselterek ezan okumağa başladı. Kureyşliler den bazıları:

      “-Ey Allâh’ın kulları! Kâbe’nin üzerinde ezan okumak, bu kara köle-ye mi düştü?!”dediler.

Bazısı da, Allâh’ın bunu hoş görmeyeceğini ve bu işi değiştireceğini söylediler.

“-Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh! Şehâdetine geldiği zaman Ebû Cehl’in kızı Cüveyriye:

      “-Hayatıma yemin ederim ki Senin adın şanın yükseldi. Namazı, kılarız amma, vallâhi, sevdiklerimizi öldürenleri, hiç bir zaman sevmeye-ceğiz! Muhammed’e gelen Peygamberlik, babama da gelmişti. Fakat, O, bunu, red etmiş, kavmine aykırı davranmak istememişti!”dedi.

Hâlid bin Esîd:

      “-Kim, bu, seslenen?”diye sordu.

      “-Bilâl bin Rebâh!”dediler.

Hâlid bin Esîd:

      “-Ebû Bekr’in Habeşi kölesi mi?”diye sordu.

      “-Evet!”dediler.

Hâlid bin Esîd:

      “-Nerede sesleniyor?”diye sordu

      “-Kâbe’nin üzerinde!”dediler.

Hâlid bin Esîd:

      “-Onu, Kâbe’nin üzerine Ebû Talha oğulları mı çıkardı?”diye sordu.

      “-Evet!”dediler.

Hâlid bin Esîd:

      “-O, neler söylüyor?”diye sordu.

      “-Eşhedü en la ilahe illallah! ve Eşhedü enne Muhammed’en Resûlullâh!”diyor dediler.

Hâlid bin Esîd:

      “-Allâh’a şükürler olsun ki: babam, Esîd’i öldürdü de, ona, bu günü göstermemek, şu hoşlanmayacağı sesi işittirmemek lütfün da bulundu!” dedi. Babası Esîd, Mekke’nin fethinden bir gün önce ölmüştü.

Hâris bin Hişam:

      “-Vallâhi, onun gerçekten Peyğamber olduğunu bilseydim, muhak-kak, kendisine tâbi olurdum?!”

      “-Muhammed’in, putları, adamlara nasıl kırdırdığını ve şu kara köle-yi Kâbe’nin üzerinde nasıl bağırttığını görmüyor musun?”dendiği zaman:

      “-Eğer, Allâh, böyle olmasını, istemeseydi, elbette onu değiştirirdi! Vay benim başıma gelenlere! Keşke, ben şu günden önce ölseydim de, Kâbe’nin üzerinde, Bilâl’in anırdığını (Haşa) işitmeseydim!”dedi.

Hâkem bin Ebi’l-Âs:

      “-Vallâhi, bu, büyük bir hâdisedir: Benî Cümahların kölesi çıksın da, Ebû Talha’lara âid Beytullâh üzerinde anırsın!? Olur şey değil”dedi. 20

Süheyl bin Âmr:

      “-Eğer, Allâh, buna ğazablanırsa, muhakkak, onu değiştirir. Eğer, buna razı olursa, onu yerleştirir!”dedi.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb ise:

      “-Ben, bir şey söylemeyeceğim. Eğer, bir şey söyleyecek olursam, şu kumlar, söylediğimi, Muhammed’e haber verirler!”dedi.

Cebrâil Âleyhisselâm gelib bunların tüm söylediklerini Resûlullâh’a haber verdi. Resûlullâh (s.a.v), onların yanına varıb üzerlerine dikildi.

      “-Ben, sizin söylediklerinizi biliyorum!Ey filan! Sen, şöyle söyledin. Ey filan! Sen, şöyle söyledin!Ey filan! Sen de, şöyle söyledin!”buyurarak onların söylediklerini, kendilerine birer birer haber verdi.

Ebû Süfyân:

      “-Yâ Resûlallâh! İyi ki ben, bir şey söylemedim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) güldü.

Hâris bin. Hişam ile Attâb bin Esîd ise şöyle dediler:

      “-Biz, şehâdet ederiz ki: Sen, Resûlullâh’sın! Çünkü, vallahi, bu söy-lediklerimize, yanımızdakilerden başka hiç kimse yakın değildi. Söyledik-lerimiz, Sana, her halde, yüce Allâh tarafından haber verilmiştir!” 21

Tebük Seferi’nde Resûlullâh (s.a.v), Hayber, Fedek, Vadi’l-Kurâ ve Teyma Yahudilerinin işlerinden boşaldıktan sonra alınmış olan ğanimet-lerle Medine yolunu tuttu. Medine’ye yaklaştı. Sabah namazından biraz önceye kadar bütün gece yoluna devam etti. Dinlenmek için bir yerde konakladı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sabah namazı için vaktimizi, gözleri ile, bizim için kollayacak uyumayacak, elverişli ve koruyucu kim var? Belki, uyuya kalabiliriz!” diye sordu.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a):

      “-Ben, varım yâ Resûlallâh!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v)’de, mücahidler de, başlarını yere koyub uyudular. Bilâl-i Hâbeşi, namaz kılmağa durub Allâh’ın dilediği kadar namaz kıldı. Sonra da, çökmüş devesine dayanarak sabah namazı

vaktini gözetlemeğe başladı.

Hz.Ebû Bekr, vakit vakit ona:

      “-Ey Bilâl! Gözlerine sahib ol! Sakın, uyuyub kalma hâ!”diyordu.

Bilâl-i Hâbeşi der ki:

“-Abama bürünmüş, dizlerimi dikmiş, iki elimi kavuşturub oturmuş, sabah namazı vaktini gözetlemeye başlamıştım. Yanımı, ne zaman yere koyduğumu, nasıl uyuyakaldığımı pek bilemiyorum. Halkın:

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn!”diye okuduklarını işitmedikçe. güneşin sıcaklığını duymadıkça, uyanamadım! İlk uyanan ve telâşlanan da, Resûlullâh (s.a.v) oldu!”

      “-Yâ Bilâl! Nedir bu yaptığın bize?”diye sitem etti.

      “-Babam, Anam, Sana fedâ olsun, Yâ Resûlallâh! Senin ruhunu tutan, bırakmayan Kudret, benim de, ruhumu tuttu, bırakmadı!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v) gülümsedi:

      “-Doğru söyledin!”buyurdular.

Ashâb, beni kınadılar, durdular. Bu hususta, onların, bana en katı ve en sert davrananı da. Ebû Bekr idi. Halkın, beni, en hafif kınayanı ise, Resûlullâh’dı. Uyuyakaldığımız vadiden yürünerek çıkılınca, Resûlullâh:

      “-Burası, şeytanların eğleştiği bir vadidir!”buyurdu ve konaklanıb abdest alınmasını emretti.

      “-Haceti olanlar, hacetlerini gidersinler!”buyurdu.

Halk, ağaçların altlarına dağıldılar. Resûlullâh (s.a.v)’de devesini çöktürüb abdest aldı. Halk da abdest aldılar. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Bilâl! İlk ezanı oku!”buyurdular.

Seferlerin hepsinde böyle yapardım. Ezanı okuduğum zaman, halk, toplandı. Resûlullâh, onlara:

      “-Sabah namazının sünnetini kılınız!”buyurdular.

Sünneti kıldılar. Sonra:

      “-Yâ Bilâl! Kamet getir!”buyurdu.

“-Kamet, getirdim. Resûlullâh (s.a.v) öne geçib halka namazlarını kıldırdı. Namaz kılarken, insan, güneşin sıcağından, alnının terini silecek dereceye gelmişti. Resûlullâh (s.a.v) selâm verince, cemaate yöneldi ve:

“-Bizim ruhlarımız, Allâh’ın kudret avucundadır. İsterse, onu tutar, alı kor. Buna, O, en lâyıktır. Ruhlarımızı, bize geri çevirdiği zaman, bizim için, namazımızı kılmak, mümkün olur! Herhangi biriniz, uyur veya unu-tur da, namazını geçirirse, onu, vaktinde nasıl kılıyor idiyse, yine öylece kılsın, kaza etsin! Çünkü, Yüce Allâh:

      “-Beni, anmak için, namaz kıl!”buyurmuştur, dedi.

Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ebû Bekr’e dönüb:

      “-Şeytan, Bilâl’a geldi. O sırada, Bilâl, namaz kılıyordu. Onu, yanı-nın Üzerine yatırdı. Uyuyuncaya kadar kendisini, çocuk tapışlar gibi tapışlamaktan geri durmadı!”buyurdu.

Sonra Bilâl-i Hâbeşi’yi, yanına çağırdı. Ona, başından geçeni sordu.

Bilâl-i Hâbeşi’de, Resûlullâh (s.a.v)’in, Hz.Ebû Bekr’e haber verdiği gibi, haber verdi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Senin, Resûlullâh olduğuna şehâdet ederim!”dedi. 22

Bilal-i Hâbeşi (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile, koca bir ömrü beraber geçirdi. Onunla imanını ilk ilan eden kişilerden oldu. türlü işkenceler ve çilelere katlandı. İman uğruna muhacir oldu. Çok sevdiği Mekke’yi bıra-kıb Medine’ye hicret etti.

Bedir, Uhud, Hendek gibi bir çok büyük savaşlara Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte iştirak etti. Bir çok seferlere de iştirak etti. Resûlullâh (s.a.v)’in müezzini ve hazinedarı olan bu yüce insan, yine Resûlullâh (s.a.v) ile bir-likte Vedâ Haccı’nı idrak etti. Bu hac’dan sonra, Resûlullâh (s.a.v), kısa bir zaman sonra yakalandığı humma hastalığından kurtulamayarak vefat edince, Bilâl’in üzüntüsü çok artmış dünyası değişmişti.

Nasıl üzülmesin ki, Medine’de her şey, Bilâl’e O’nu hatırlatıyordu. Andelibi Resûlullâh, Resûlullâh’ın bülbülü artık eskisi gibi şakırdıyamı-

yordu, öyle ki, okumaya başladığı ezan yarım kalıyordu.

Resûlullâh (s.a.v)’in vefatı’ndan sonra Hz.Ebû Bekr (r.a) hilafete getirilmiş, etrafta gelişen irtidat olayları nedeniyle İslâm devleti en zor günlerini yaşıyordu. Dolaysıyla halife Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh’ın günündeki sahâbe kadrosunu Medine’de tutmaya azami gayret sarf edi-yordu. Bu yüzden İslâm’da çok önemli bir yeri olan Bilâl-i Hâbeşi’yi de Medine’de tutmaya azami çaba göstererek tutmaya çalıştı. Fakat, Bilâl, bu ısrarlara, evet, diyemiyordu. Halbuki Ebû Bekr (r.a) onu öyle seviyordu ki bir gün şöyle demişti:

      “-Keşke bende Bilâl’in babası Rebâh’dan ve annesi Hamâme’den doğsaydım!”

Yani: keşke onun kardeşi olsaydım! demişti.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a) ısrarlı idi.

      “-Bırakın beni! Ben, Medine’den gitmek istiyorum, Resûlullâh’ın ayrılığına dayanamıyorum!”diyordu.

Saîd bin Müseyyib’den:

“-Ebû Bekr, halifeliğinin ilk Cuma günü, minbere çıktığı zaman Bilâl (r.a), ona:

      “-Yâ Ebû Bekir!”diye seslendi.

Ebû Bekr de:

      “-Buyur!”dedi.

      “-Beni, Allâh için mi, yoksa kendin için mi azâd ettin?”

Ebû Bekr (r.a):

      “-Allâh rızası için!”dedi.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a):

      “-Öyleyse bana izin ver de Allâh yolunda savaşa gideyim!”dedi.

Hz.Ebû Bekr’de ona izin verdi. Bilâl, Şam’a gitti ve orada Hakkın rahmetine kavuştu.

Başka bir rivâyette:

Hafs oğulları Ammâr, Ömer ve Abdullah bin Muhammed babaları dedelerinden naklederek şöyle anlatırlar:

Bir gün, Bilâl (r.a), Ebû Bekr (r.a)’e geldi ve:

“-Ey Resûlullâh’ın halifesi! Ben, Resûlullâh (s.â.v)’ın:

      “-Mü’minlerin amellerinin en efdâli Allâh yolunda cihad dır!”

Dediğini duydum ve ölünceye kadar Allâh yolunda savaştan ayrıl-mamaya karar verdim!”dedi.

Ebû Bekr (r.a)’de:

      “-Etme Allâh aşkına, yâ Bilâl! Bana sayğı göster, hakkıma riâyet et gitme. Bak ihtiyarladım, kuvvetim azaldı, ölümüm yaklaştı!”dedi.

Bunun üzerine Bilâl-i Hâbeşi (r.a), Hz.Ebû Bekr’in yanında kaldı. Ebû Bekr (r.a), vefât edince Hz.Ömer (r.a) halife oldu. O da Bilâl’e, Ebû Bekr’in söylediklerine benzer şeyler söyledi. Ama Bilâl (r.a), ona da itiraz etti. Bunun üzerine Ömer (r.a):

      “-Müezzinliği kime bırakıyorsun ya Bilâl?”diye sordu.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a):

      “-Sa’d’e bırakıyorum. O, Resûlullâh (s.a.v) zamanında, Kûba’da müezzinlik etmişti!”karşılığını verdi.

Hz.Ömer’de ezan okuma vazifesini Sa’d’e, daha sonra da onun çocuklarına verdi.

Mûsâ bin Muhammed, bin İbrahim et-Teymî, babasından naklede-rek anlatıyor:

“-Resûlullâh. (s.a.v) vefât ettiği zaman, Bilâl-i Hâbeşi (r.a), ezan okudu. Resûlullâh (s.a.v) henüz kabrine konmamıştı.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a):

      “-Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullâh!”deyince mescid’de ki tüm Müslümanlar ağladılar. Resûlullâh (s.a.v) defn edilince, Ebû Bekr (r.a), Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’e:

      “-Ezanı oku!”dedi.

Bunun üzerine Bilâl-i Hâbeşi (r.a):

      “-Eğer beni, seninle birlikte kalmam için âzad ettiysen pekâlâ, oku-yayım. Ama, Allâh için âzad ettiysen, beni bırak da âzad ettiğine gide-yim!”diye karşılık verdi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Ben, seni sadece ve sadece Allâh rızası için âzad ettim!”dedi.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a):

      “-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’den sonra hiçbir kimsenin emriyle ezan okuyamıyacağım!”dedi.

Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-O, senin bileceğin bir iş!”diye mukabelede bulundu.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a), Şam Ordusu gönderilinceye kadar Medine’de kaldı sonra İslâm orduları Suriye üzerine seferlere başlayınca Bilâl (r.a), ordu ile birlikte dönmemek üzere Şam’a gitti.

Bizim bu rivâyetlerden anladığımız kadarıyla;Resûlullâh (s.a.v)’ın, vefat etmesiyle Bilâl-i Hâbeşi (r.a) adeta çökmüştü. Resûlullâh (s.a.v)’ın toprağa tevdi edileceği günün sabahı ezanını okurken bayılmıştır. Bunun sebebini soranlara Resûlullâh (s.a.v):

“-Bana ezan okutmak istediği zaman:

      “-Erihna yâ Bilâl! Bizi, ferahlandır yâ Bilâl!”derdi.

Oysa ki dostlar o artık vefat edince bende ferahlanamıyorum!”dedi.

Hz.Ebû Bekr’den izin alarak Şam’a gider orada yerleşir. O bölgede hizmetini yıllarca sürdürür bir zaman sonra gecelerden bir gece rüyasında Resûlullâh’ı görür. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Bilâl bize gel!”der.

İşareti alır almaz o gecenin sabahını dahi beklemeden bineğine biner günlerce süren bir yolculuktan sonra, gecenin son kısımlarında Medine’ye Mescid’i Saâdete Resûlullâh’ın kabr-i Şeriflerine ulaşır. Salat, Selâm, ve sayğı ile O’nu selamlar. O anda halk sabah namazını kılmak için yavaş yavaş Mescid-i Nebeviye geliyorlardı.

Karanlıkta onu, Hz.Hasan (r.a) tanır, ve hasret giderirler. Gözleri yaşlarla dolar, ve Hz.Hasan ve Hüseyin ondan rica ederler.

      “-Bize bir ezan oku tıpkı ceddimizin gününde ki gibi!”

Onları kıramamış ve ezan okumuştur. Ancak tamamlayamamıştır. Ezân-ı Şerifi Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’ın sesinden duyan Medine halkı heyecan-la yataklarından fırlayıb sokaklara dökülürler:

      “-Sübhanallâh! Resûlullâh (s.a.v)’in müezzini Bilâl’in sesi!”

Yine eskisi gibi mi? Düşüncesiyle Mescide koştular. Kalbler o an hem sevinçli, hem de hüzünlü idi. Fakat Bilâl-i Hâbeşi (r.a), o gecenin sabahında, fazla dayanamıyarak hemen gerisin geri Şam’a döndü.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a), hizmet meş’âlesini Suriye bölgesinde ölene dek şerefle taşımaya devam etti. Sayısız nice insanlara irşad ve tebliğ görevi üstlendi. Kendisi gibi hane halkı da bu kutsal hizmetlerde onun en yakın yardımcıları olmuşlardı.

Hz.Ömer devrinde, Bilâl-i Hâbeşi (r.a), bir mücahid olarak Suriye bölgesinde ordu saflarında savaşmıştır. Hicri 19. yılda halife Ömer Şam’a gittiği zaman, Bilâl-i Hâbeşi onu Ğabiye mevkiinde karşılamıştır. Sonra Hz.Ömer ile birlikte Kudüs’e gitmiştir. Kudüs’de iken Hz.Ömer, Bilâl-i Hâbeşi’den bir ezan okumasını istemiş ve o da onun bu arzusunu yerine getirmiştir. Ancak, onu dinleyen bir kısım sahâbeler ve askerler gözyaş-larını tutamayarak hüngür, hüngür ağlamışlardır.

Veya; halife Hz.Ömer’in ısrarı üzerine Kudüs’ün fethinde ordunun biraz gevşemesi üzerine Bilâl’e ezan okutub askere moral verdirmiştir de denilir. Daha sonra Şam’a dönmüş, ve orada yaşamına devam etmiştir. Ömrünü hizmet ve cihadla devam ettirmiştir.

Vefatına yakın, Resûlullâh (s.a.v)’ın kendsini din kardeşi olarak ilan ettiği Ebû Ruveyha’yı Şam’a davet edib ona karşı vefasını göstermiştir. Hicretin 20. Miladi 641 yılında Şam’da vefat etmiştir. Kabri, Bab’ı-Sağır kabristanlığındadır. 23

Hz.Ömer, onu, ve diğer Hâbeşlileri Ebû Rüveyha’nın kabilesi olan Has’amlılar’la birlikte aynı divan defterine yazdırdı.

Bazı eserlerde ise:

Bilâl-i Hâbeşî (r.a), Hicretin 20. Miladi 641 yıllarında altmış küsür yaşlarında Şam’da vefat etmiştir.

Bir rivâyete göre; Bâbü’s-Sağîr tarafına, diğer bir rivâyete göre; Der’a’ yakınında bir mahalle, başka bir rivâyete göre ise; Haleb şehrin’de gömülmüştür. En doğrusunu Allâh bilir!

Bilâl-i Habeşi Suriye’de bir defa ezan okudu ve dinleyenleri ağlattı. Bilâl-i Habeşi altmış küsür yaşlarında Dımaşk’ta veya Haleb yahut Dâreyyâ’da vefat etti. Fakat (en kuvvetli görüş) Şam’ın Bâbûssağir’deki kabristana defnedildi.

Bilâl-i Hâbeşî (r.a)’ın nesli devam etmedi. Kaynaklarda hanımı ve çocuk-ları hakkında fazla bilgi bulunmamakta, sadece Hâlid adlı bir erkek ve Ğufre veya Gufeyra adlı bir kız kardeşi olduğu zikredilmektedir.

Bilâl-i Hâbeşi (r.a)’dan hadis rivâyet edenler arasında Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, Üsame bin Zeyd, Abdullah İbn-i Ömer ve Berâ bin Âzib gibi bazı meşhur sahabilerle, Ebû İdris el-Havlâni, Said bin Müseyyeb ve İbn-i Ebû Leylâ gibi Tabiiler bulunmaktadır. Onun rivayet ettiği kırk dört hadisten ikisi Buhâri’de, biri Müslim’de, bir tanesi de, her ikisinde yer almıştır. O, Müezzinlerin Seyyididir.

Ebû Ali ez-Za’ferâni’nin, Bilâl’in merfû’ olarak rivayet ettiği bazı hadisleri derlediği Müsnedü Bilâl adlı risalesi yayımlanmıştır. Kamboçya da ve Endonezya’nın bazı bölgelerinde müezzinlere “Bilâl”veya “Bilâl-i ğayr-i Habeşi”denilir. Amrerika’daki bazı zenci Müslümanlar da, kendilerine “Bilâliler”manasında “The Bilalians” derler. Ayrıca bu isimle bir de ğazete çıkarmaktadırlar. 24

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.



1- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-284 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-99 
3- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-247 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-161 
5- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-8-163 
6- Buhâri,Teheccüd-17 Müslim, Fedâliu’s-Sahâbe-21-108 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-157 
8- Kehf-27-29 
9- Hiye-1-345 
10- Enam-52-54 
11- Kehf-28 
12- Hilye-1-146 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1495 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2060 
15- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-17-245 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1282 
17- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-210 
18- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-800 
19- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-346 
20- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-277 
21- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-278 
22- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-296-297 
23- M.yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-463 
24- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-6-152-153