Ali Bin Ebû Talib (Hz. Ali)

Resûlullâh (s.a.v)’in amcası Ebû Talib’in en küçük oğlu olan Hz.Ali, hem babası hem de annesi tarafından Hâşimî’dir.

Ali Bin Ebû Talib (Hz. Ali)

Ali Bin Ebû Talib
عَـلِي بْــنْ أبـِي طَـا لـِـب


 Baba Adı    :    Ebû Talib bin Abdülmuttalib, bin Haşim.
 Anne Adı    :    Fâtıma bint-i Esed, bin Haşim.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 598-600 veya 601 yıllarında Nübüvvetten 10 yıl kadar önce, Mekke şehrin’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 40. yılın, 17 veya 24 Ramazan ayında, Miladi 24 Ocak 661 yılında Kûfe’de cami de şehid edildi. Kabri, Irak’ın Necef’ şehrindedir.
 Fiziki Yapısı    :    Kısaya yakın orta boylu, sim siyah iri gözlü, esmer tenli, güzel yüzlü, karnı büyükçe, elleri kolları pazuları oldukça kuvvetli, sık uzun enli göğüslü, sakalı büyükçe, iri omuzlu, boynu gümüş ibrik gibi, başının tepesi saçsız, omuz başları dik ve yüksekti.
 Eşleri    :    Dokuz hanımefendi ile evlenmiştir.
 Oğulları    :    On beş tane oğlu vardı.
 Kızları    :    Yirmi tane kızı vardı.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek gibi birçok savaşlar.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke’den Medine’ye, Muhacirdir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    536 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Mekke’de Resûlullâh (s.a.v) ile, Medine’de ise Sehl bin Huneyf ile din kardeşi olarak ilân edilmişti.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Ali bin Ebû Talib bin Abdülmuttalib bin Haşim bin Abdimenaf bin Kusayy bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b.
 Lakap ve Künyesi    :    Esedullâhi’l-Ğâlib, Haydâr-ı Kerâr, Rıdvân, Ebâ’l-Hasen, Ali’yyü’l-Mûrtezâ, Ebû Turab.
 Kimlerle Akraba idi    :    Resûlullâh’in amcası oğlu, ve damatlarıdır.


Ali Bin Ebû Talib (Hz. Ali) Hayatı

Resûlullâh (s.a.v)’in amcası Ebû Talib’in en küçük oğlu olan Hz.Ali, hem babası hem de annesi tarafından Hâşimî’dir. Kabile neseb ve soyu ise şöyledir:Ali bin Ebû Talib bin Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abdimenaf bin Kusay bin Kilâb bin Mürre bin Kâ’b bin Lüey dir. Babası Ebû Talib bin Abdülmuttalib, amcası Esed’ın kızı Fâtıma bint-i Esed bin Hâşim bin Abdimenaf bin Kusayy ile evlenmiştir. Bu evlilikten ise, Hz.Ali ve diğer kardeşleri olmuştur. Fâtıma bint-i Esed (r.a);Haşimi kadınları içinde, hem Hâşimi erkek Sülbünden erkek çocuk doğuranların, hem de Halife annesı olanların ilki idi.

Hz.Ali’nin Künyesi, oğullarına nisbetle Ebâ’l-Hasen, Ebâ’l-Hüseyin, Lakabı ise;Resûlullâh (s.a.v) tarafından verilen Ebû Tûrab, Esedullâhi’l- Gâlib, Haydârı Kerâr, Rıdvan. Hiç puta tapmadan İslâmiyeti kabûl ettiği için Kerremallâhü veche, ünvanını almıştır. Kazâ-i İlahiye’ye göstermiş olduğu rızâdan dolayı kendisine Ali’yyü’l-Murtezâ unvanı da verilmiştir.

Hz.Ali (r.a)’ın babasının asıl ismi; Abdimenaf’tır. Künyesi ise; büyük oğlu Talib’den dolayı Ebû Talib’dir. Dedesi ise; AbdülmutTalib’dir. Kureyş kabilesinin Hâşimî kolundan olup, Fîl Vak’ası’ndan 30 yıl sonra Mekke’de dünya’ya gelmiştir. Kendisine Ali ismi, Resûlullâh tarafından verilmiştir. Doğum tarihi Miladi olarak takriben 598-600 veya 601 yıllarında doğdu diyenler vardır. En doğrusunu Allâh bilir.

Hz.Ali (r.a)’in babası Ebû Talib, Mekke şehrinde olduğu kadar diğer kabileler arasında da mümtaz bir mevkiye sahibti. Çok nüfuzlu ve sayğın bir şahıs olan Ebû Talib, kendi kardeşleri arasında en şefkatli olanlardan birisiydi. Bu yüzden babası Abdülmuttalib, vefât ederlerken en çok sevdiği ve yetim torunu Hz.Muhammed’i, ona, gönül rahatlığıyla teslim etmiştir. Hz.Ali’nin annesi Fâtıma bint-i Esed, Hz.Muhammed’i şefkat ve muhabbetle karşılamış ve onu öz evlâdı gibi sevmiş korumuş ve kollamıştır .

Resûlullâh (s.a.v), otuzaltı yaşlarında iken kendisi henüz çocuk yaşta olan Hz.Ali (r.a), babasının düşmüş olduğu geçim sıkıntısından dolayı Resûlullâh (s.a.v)’ın himâyesi ve terbiyesi altına verilmiştir. Bu sıralarda Hz.Ali, dört veya beş yaşları civarında idi. Hz.Muhammed’e Nübüvvet geldiği zaman on yaşları civarında bulunuyordu. Hz.Hadice (r.a)’dan sonra İslâmiyeti hemen kabul etmiştir. Bu sûretle, İslâm dini ile müşerref olan çocukların ilkidir.

Resûlullâh (s.a.v)’e 40 yaşlarındayken Risâlet geldiği sıralarda, Hz.Ali Resûlullâh (s.a.v)’e, on yaşlarında îmân etmiştir. Nübüvvetten on yıl önce yani Resûlullâh (s.a.v) otuz yaşlarında iken Miladi, 600 yılları civarında doğmuştur. Hz.Ali ve Hz.Fâtıma (r.a)’nın gerçek yaşlarıyla ilgili olarak da Amcaları Hz.Abbâs (r.a)’ın şu ifadesi en doğru olsa gerek:

Hz.Ali ile Hz.Fâtıma (r.a) evlendikten sonra, bir ğün Hz.Abbas (r.a), onların evlerine gelmişti. Ona:

      “-Amca! Yaşça hangimiz büyüğüz?”diye sordular.

Hz.Abbas (r.a):

      “-Yâ Ali! Sen, Kâbe yapılmadan bir kaç yıl önce doğdun. Kızım ise, Kureyş Kâbe’yi tekrar yaptığı sırada doğdu. Resûlullâh o zaman otuz beş yaşlarında idi!”dedi. 1

Hz.Ali (r.a), Ebû Talib ailesinin en son oğullarıydı.

Annesi Fâtıma bint-i Esed (r.a):

      “-O, doğduğu zaman ona Ali ismini Resûlullâh koymuştu. Ona kendi dilini uyutuncaya kadar ağzına vermiş, emzik gibi emdirmişti!”der.

Başka bir rivâyette ise;

Ona, ilk önce Annesi Fâtıma bint-i Esed, kendi babasının adını, yani Haydar ismini koydurmuş, kocası Ebû Talib ise, bu ismi beğenmediği için Ali ismini koydurduğu da rivâyet edilir.

Hz.Ali (r.a) takriben Miladi 601 yıllarında doğduğu zaman babası Ebû Talib’in maddi durumu hiç de iyi değildi. Zira o yıllarda kuraklık, ve kıtlık hüküm sürüyordu. Resûlullâh (s.a.v), amcası Abbâs’la beraber Ebû Talib’e giderek, Hz.Abbâs şöyle dedi:

      “-Yâ Ebû Talib! Biz sana yardımcı olmak isteriz. Âilen çok kalabalık yükünü hafifletmek istiyoruz!”dedi.

Ebû Talib ise şöyle dedi:

      “-Bana, büyük oğlum Talib’i ve Akil’i bırakın da kimi alırsanız alın!”

Bunun üzerine Hz.Abbâs (r.a) Ca’fer’i, Resûlullâh (s.a.v)’de Hz.Ali’yi himâyelerine aldılar. Artık Ali (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in himayesi altında O’nun terbiyesine göre, ve O’nun eğitmesiyle şekillenib büyüyordu. Küçük yaşta iken, Resûlullâh (s.a.v), onu çok severdi. O da, Resûlullâh (s.a.v)’e çok tutkundu.

Hz.Ali’yi görenler onu şöyle tarif ederler:

Hz.Ali (r.a), kısaya yakın orta boylu, simsiyah ve iri gözlü, güzel yüz-lü, idi. Yüzü, ayın ondördü gibi parlak ve güzeldi. karnı büyüktü, iki omu-zunun arası genişti, boynu gümüş ibrik gibi, idi. başının tepesi saçsızdı, omuz başları dik ve yüksekti. Elleri kolları, pazuları çok kuvvetli idi. Savaşa, giderken silkine silkine giderdi. Savaşırken de, çok yürekli güçlü ve sebatlı idi. Savaşta kim ile karşılaşırsa muhakkak ona ğâlib gelirdi.

Esmer tenli, sık ve uzun, enli göğsünü kaplayacak kadar büyük sakallı idi. Saç ve sakalı beyaz’dı, uzayan saçlarını ikiye ayırıb yanlara salardı, külahının üzerine siyah sarık sarar, sarığının bir ucunu sırtının arkasına doğru salardı.

Kudâme bin Âttab:

      “-Hz.Ali’yi, kış günlerinden bir gün, üzerine ibrişim karışıklı ak bir bezden bir gömlek ve Kıtr diye anılan keten kumaştan iki izar giyinmiş olduğu halde, hutbe irâd ederken gördüğünü söyler!”

Kays bin Abbâd da:

      “-İlim tahsil etmek üzere Medine şehrine gelmiştim, üzerine, iki parça elbise giyinmiş, örgülü saçı iki yanına salınmış, elini, Ömer’in omuzuna koymuş bir zât gördüm!”ve oradakilere:

      “-Kim bu zât?”diye sordum.

      “-Ali bin Ebi Talib!”dediler.

Hz.Ali’nin, dünya serveti devletin hazinesi emrinde iken, ona el dahi sürmeyip kendi öz malı olan kılıcını satarak, giyinmek için izar futa almak istediği rivâyet edilir.

Abdullah İbn-i Abbas (r.a):

      “-Hz.Ali (r.a)’in halifeliği sırasında, giyinmek üzre üç dirheme bir gömlek satın aldığını söylemiştir” 2

Hz.Ali (r.a), Sahabe arasında birçok yönü ile öne çıkmış bir isimdir. Eğer tabir caiz ise; Hz.Ali, bir işin değil, herbir işin adamıdır! Çocukluğun-dan beri Resûlullâh (s.a.v)’ın terbiyesinde büyümüş, adeta O’nu bir gölge gibi takib etmiştir. Hz.Fatıma validemiz ile evlenib Ehli Beyt’in kökü olması ve onun soyundan o kutlu ailenin yürümesi, Hz.Ali’nin öne çıkan en büyük özelliklerindendir.

Hz.Ali (r.a)’ın İslâmı Kabul Edişi ve İlk Namaz:

Yüce Allâh’ın, Hz.Ali (r.a)’e olan nimetlerinden ve onun hakkında dilediği nice iyiliklerden birisi’de; Kuryşilerin kıtlığa ve açlığa uğrayıb da Resûlullâh (s.a.v)’ın Hz.Ali’yi bakmak üzere küçük yaşlarda yanına alarak, Resûlullâh (s.a.v)’ın nazarı altında büyütmesidir.

Hz.Hadice (r.a)’den sonra, Resûlullâh (s.a.v)’e ilk inanan, ve O’nun ile birlikte namaz kılan, O’na yüce Allâh’dan gelen şeyleri tasdik eden ilk Mü’min ve Müslüman çocuk kişi, Hz.Ali idi. Nitekim, Hz.Ali şöyle der:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’e Pazartesi günü, risâlet geldi. Ben de Salı günü Müslüman oldum. Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte namaz kılan ilk adamım!”

Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’da:

      “-Hz.Ali (r.a)’ın, Hz.Hadice’den sonra Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte namaz kılan ilk Müslüman olduğunu bildirmiştir!”

Enes bin Mâlik (r.a)’de:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’e Pazartesi günü risâlet verildi. Ali de Salı günü, Namaz kıldı!”demiştir.

Sahâbe’den; Câbir, Büreyde, ve Ebû Râfi’de böyle söylemişlerdir:

Hz.Ali (r.a), Müslüman olduğu zaman on yaşlarında bulunuyordu.

Hz.Ali (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Hadice (r.a)’nın birlikte namaz kıldıklarını görünce:

      “-Yâ Muhammed! Nedir bu?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu, Allâh’ın kendisi için seçtiği, Peygamberlerini, onunla göndermiş olduğu dinidir! Ben, seni, bir ve tek olan Allâh’a îmâna ve O’na ibadete, ne yarar, ve ne de, zarar veremeyecek olan Lât ve Uzza’yı inkâra dâvet ediyo-rum!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben, bu dini, bu güne kadar, hiç işitmedim. Ben, Babam Ebû Talib’e söylemedikçe, danışmadıkça bir iş yapamam!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de Peyğamberlik işinin açıklanmasından önce yayıl-masını istemediğinden:

      “-Yâ Ali! Sana, söylediğimi yaparsan yap! Yapmayacak, Müslüman olmayacaksan, sana söylediğim bu işi gizli tut, açığa vurma!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a), o gece bekledi. Yüce Allâh, onun kalbine İslâm’ın sevgi-sini hidayet etti. Ve, sabahleyin, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı ve:

      “-Yâ Muhammed!Senin dün bana söylediğin şey ne idi?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Lâ ilâhe İllâllâhü Vahdehû lâ Şerike leh!”diyerek, kendisinden başka ilâh bulunmayan, bir olan, şeriki olmayan Allâh’a şehâdet eyleyecek, Lât ve Uzzâ’yı red ve inkâr edecek, Allâh’a denk tutulan her çeşit putlardan uzak duracaksın!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a)’de hemen, Resûlullâh (s.a.v)’ın buyruğunu yerine getirib Müslüman oldu. Fakat Müslümanlığını, Babası Ebû Talib’den korkarak, bir müddet gizli tuttu, açığa vurmadı.

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Mekke’de, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Mekke’nin bazı taraflarına gitmiştik. Dağların ve ağaçların arasından geçip giderken, karşısına çıkan hiç bir dağ, ve hiç bir ağaç yoktu ki, Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Esselâmü Âleyke Yâ Resûlallâh! Selâm Senin Üzerine olsun, ey Allâh’ın Resûlü diyerek Selâm vermesinler!”

Hz.Ali ile Resûlullâh (s.a.v)’ın âzadlısı ve evlâdlığı Zeyd bin Hârise Resûlullâh (s.a.v)’ın yanından hiç ayrılmazlardı. Resûlullâh (s.a.v), kuşluk vaktinde Kâbe’ye gidip kuşluk namazı kılardı. Kureyş müşrikleri de, bu namaz’dan, pek o kadar hoşnudsuzluk göstermezler, tedirgin olmazlardı. Bundan sonra, başka günlerde de, Resûlullâh (s.a.v) namaz kılacağı zaman, Hz.Ali, veya Zeyd bin Hârise, oturup O’na gözcülük ederlerdi.

Resûlullâh (s.a.v), namaz vakti gelince, Mekke vadilerine doğru çıkıp gider, Hz.Ali’de, babası Ebû Talib’den, ve bütün amucalarından vesâir halktan da gizli olarak Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte gider, Namazlarını, oralarda kılarlar, akşamleyin’de, geri dönerlerdi. Allâh’ın dilediği zamana kadar böyle devam ettiler.

Bir gün Hz.Ali’nin Annesi Fâtıma bint-i Esed, kocası Ebû Talib’e:

      “-Ali’nin Muhammed’in yanına çok devam ettiğini görüyorum. Senin başına, Muhammed tarafından oğlun hakkında, güç yetiremiyeceğin bir iş gelmesinden korkuyorum!”dedi.

Ebû Talib:

      “-Demek, oğlum Ali, bana bunun için mi görünmüyor?!”dedi

Hemen Resûlullâh (s.a.v) ile Hz.Ali’nin peşlerine düştü. Onlara; Ebû Dübb Vâdisi’nde veya başka bir vâdide, Batn-ı Nahle’de namaz kıldıkları sırada, rastladı. Resûlullâh (s.a.v)’e:

      “-Ey kardeşimin Oğlu! Edindiğini gördüğüm bu din, ne din dir?!”diye sordu. Resûlullâh (s.a.v) de ona:

      “-Ey Amuca! Bu, Yüce Allâh’ın dini dir! Yüce Allâh’ın ve meleklerin dinidir. Allâh’ın ve Peyğamberlerinin dinidir! Babamız İbrahim (a.s)’ın dinidir ki, Allâh beni Peyğamber olarak bununla bütün kullara gönderdi. Ey amca! Öğütleyeceğim, doğru yola, kılavuzluk edeceğim bütün kimse-lerden, buna en çok sen lâyıksın! Bu yoldaki dâvetimi kabul etmeye ve bu hususta bana yardımcı olmaya’da, sen, herkesten daha lâyıksın!”buyurdu.

Onu, İslâmiyete, Tevhid’e ve Allâh’ın birliğine inanmaya, putlara tap-maktan vaz geçmeye dâvet etti. Ebû Talib’de şu cevabı verdi:

      “-Vallâhi, yaptığınız veya söyledikleriniz de bence bir sakınca yoktur. Fakat, siz, benim, hiç bir zaman oturağımı havaya kaldıramazsınız!”

Hz.Ali bu sözleri daha sonra hatırladıkça güler azı dişleri görünürdü.

Ey Kardeşimin Oğlu! Ben, Atalarımın dininden ve onlara bağlılıktan ayrılmağa güç yettiremiyeceğim! Fakat, Sen, gönderildiğin şey üzerinde dur! Vallâhi ben sağ oldukça, Sen yapmak istediğini, tamamlayıncaya kadar,

Sana, hoşlanmayacağın bir şey erişmeyecektir!”dedi.

Oğlu Ali’ye de hoşlanmayacağı kötü bir şey söylemedi. Sadece:

      “-Ey oğulcuğum! Üzerinde bulunduğun bu din nedir?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a) da:

      “-Babacığım!Ben, Allâh’a, Allâh’ın Resülüne iman, ve, O’nun, Allâh tarafından getirdiklerini de tasdik ettim. O’nun’la birlikte namaz kıldım ve kendisine tabi’ oldum!”dedi.

Ebû Talib:

      “-O, seni, ancak, hayır ve iyiliğe dâvet eder. Sen, O’nun yolunu takib et! Oğulcuğum! Amucan oğlunun girmiş olduğu şeye, senin de, isteyerek girmen yaraşır!”dedi.

Ebû Talib’in bu sözleri Resûlullâh (s.a.v)’ı çok sevindirdi. Ebû Talib, dönüb eve gelince zevcesi Fâtıma bint-i Esed:

      “-Oğlun Ali nerede?!”diye sordu.

Ebû Talib:

      “-Ne yapacaksın onu?”dedi.

Fâtıma bint-i Esed:

      “-Âzadlı kadın kölem, Ecyad’da, onu, Muhammed’le birlikte namaz kılarken gördüğünü gelib bana haber verdi. Sen oğlunun dinini değiştir-mesini uyğun görüyor musun?”diye çıkışınca,

Ebû Talib:

      “-Sus! Sen, onu, bu işde kendi haline bırak! Amucası oğluna arkadaş ve yardımcı olmak, elbette, herkesten daha çok, ona, düşer! Eğer, nefsim Abdülmuttalib’in dinini bırakmak hususunda bana boyun eğmiş olaydı, ben- de, muhakkak, yeğenim Muhammed’e hemen tâbi’ olurdum! Çünkü, O, Halim’dir, Emin’dir, Tahir’dir!”dedi. Fâtıma bint-i Esed sustu.

Ebû Talib’in Resûlullâh (s.a.v) hakkında:

      “-Eğer, Kureyş kadınlarının beni kınamalarından korkmasaydım, O’na tâbi’ olurdum!”dediği de rivâyet edilir.

Âfif-el Kindi şöyle der:

“-Ben ticaret adamı idim. Abbâs bin Abdülmuttalib’de ticaret adamı idi. Yemen’e gelir, ıtır koku satın alıb Hac mevsiminde satardı. Kendisi iyi dostumdu. Câhiliye devrinde Mekke’ye gidib, Abbas bin Abdülmuttalib’in evine inmiştim. Âile halkıma, Mekke elbisesi ve ıtırı’ndan satın almak isti-yordum. Abbas’ın yanında oturuyor, güneş’in tam gökte yükseldiği zaman, Kâbe’ye bakıp duruyordum. Tam o sırada, olğunluk çağına ermiş bir genç, Kâbe’nin yanına vardı. Başını, göğe kaldırıb baktı.

Sonra da ayakta Kabe’ye yöneldi. Sonra bir çocuk gelib O’nun sağına durdu. Çok geçmeden, bir kadın gelerek onların arkalarına durdu. Sonra O, olğun genç, eğilib rükûa, varınca, çocuk da, kadın da, rükü ettiler. Olğun genç, rükûdan başını kaldırıb doğruldu. Çocuk da, kadın da, rükû’dan baş-larını kaldırıb doğruldular. Olğun genç, secdeye gitti. Çocuk da, kadın da, secdeye gittiler.

Ben dedim ki:

      “-Yâ Abbâs! Ben, büyük bir iş, şaşılacak bir hadise görüyorum!?”

Abbas bin Abdülmuttalib:

      “-Evet! Bu, büyük bir iştir!”dedi.

Bana:

      “-Bu olğun genç, kim dir biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

      “-Bu, Muhammed bin Abdullah, bin AbdülmutTalib’dir, Kardeşimin oğludur!”dedi.

      “-Onun yanındaki şu çocuk kim dir biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim.

      “-O, Ali bin Ebû Talib, bin Abdülmuttalib’dir. Kardeşimin oğludur, şu kadının kim olduğunu biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır! Bilmiyorum!”dedim

      “-O da, Hadice bint-i Huveylid’dir. Ve şu kardeşimin oğlunun zevce-sidir. Kardeşimin oğlu, bize, senin şu gördüğün ve onların da sâlik bulun-dukları bu dini, kendisine, göklerin ve yerin Rabbi olan Allâh’ın emretti-ğini söylemektedir. Vallâhi, ben bütün yer yüzünde bu dinde şu üçünden başka bir kimse bulunduğunu bilmiyorum!”dedi.

Yıllar sonra Afif-el Kindi şöyle der:

      “-Ahh! Ne olurdu, keşke o zaman ben de îmân edeydim de ikinci erkek Mü’min ben olaydım! Onların dördüncüsü olmayı, ne kadar çok arzu ederdim!”derdi.

Afif-el Kindi İslâm dinine geç kaldığı için hayıflanırdı. 3

Resûlullâh (s.a.v)’in Yakın Akrabalarını İslâm’a Dâveti:

Resûlullâh (s.a.v)’e, Yüce Allâh:

      “-En yakın akrabalarını uyar!” 4

Âyeti nâzil olunca, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Muhammed’ın kızı Fâtıma! Ey Abdülmuttalib’ın kızı Safiyye! Ey Abdülmuttalib’in oğulları! Benden her şeyi isteyebilirsiniz. Ancak, Allâh’a karşı sizin için elimden hiçbir şey gelmez!” diyordu.

Başka bir rivâyette ise:

      “-En yakın akrabalarını uyar!”

Âyeti nâzil olunca, Resûlullâh, akrabalarını bir ziyafete çağırdı. Onlar tam otuz kişiydiler. Beraber yiyib içtiler, Allâh’ın Resûlü, onlara:

      “-Kim, bana ve dinimi yayma hususunda, ve vaadlerimi yerine getir-meye yardımcı olur? Cennette benim ile beraber olmak, âilemde vekilim olmak ister?”dedi.

İçlerinden birisi:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü sen bir denizsin! Kim, Senin yerini doldurabilir ki?”deyip işi geçiştirdi.

Başka birisi de aynı cevabı verdi. Hatta bu cevab üç defa tekrar edildi. Fakat Resûlullâh aynı soruyu tekrarladı durdu. Bunun üzerine,

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben!”dedi.

Hz.Ali bu olayı şöyle anlatır:

“-Allâh’ın Resûlü (s.a.v), Abdülmuttalib’ın sülâlesini bir yere topladı. Onlar küçük ğrublar halinde bir araya geldiler. Hepsi bir kuzu yiyip, bir ferak süt içti. Onlara, bir müd yemek yapmıştık. Yiyib doyduktan sonra sanki yemeğe hiç dokunulmamış gibi yemek arttı. Sonra, gelen maşrabalar ile kanıncaya kadar içtikleri halde süt de arttı. O kadar çoktu ki, sanki hiç içilmemiş gibi duruyordu. Allâh’ın Resûlü (s.a.v) onlara:

      “-Ey Abdülmuttalib sülâlesi! Ben, hususi olarak size, umumi, olarak da, bütün insanlığa Peyğamber olarak gönderildim! Soframda da mucizelere şahid oldunuz! Peki bu hususta hanginiz bana kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bey’at edecek?!”dedi.

Hiç kimse kalkmadı. Ben kalktım. Ben kavminin en küçüğü idim.

Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Otur!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) üç defa aynı sözleri tekrar etti. Her defasında ben kalkıyordum. O da, bana:

      “-Otur!”buyuruyordu.

Üçüncüsünde Resûlullâh (s.a.v) ile musâfaha ettik!” 5

Başka bir rivâyette ise şöyledir. Hz.Ali’den:

      “-En yakın akrabalarını uyar!”

Âyeti nâzil olunca, Allâh’ın Resûlü bana:

      “-Yâ Ali! Bir koyun budu al ve yemek yap. Haşim sülalesini de buraya davet et!”buyurdular.

Gelenlerin sayısı 40 kişi civarında idi.

“-Onları yemeğe buyur etti. Yemeği ortalarına koydu. Aralarında bir kuzuyu tek başına yiyecek olanlar olmasına rağmen yiyip doydular. Sonra maşrabalar geldi. Kanıncaya kadar içtiler. İçtikleri süttü. İçlerinden biri:

      “-Böyle bir sihir görmedik!”dedi.

Bu sözü söyleyen Ebû Leheb idi. Bunun üzerine ertesi gün Allâh’ın Resûlü şöyle buyurdular:

      “-Yâ Ali! Bir koyun budu ile bir yemek yap. Biraz da süt hazırla!”

Ben de ertesi gün söylenenleri hazırladım. İlk günkü gibi gelenler yiyip içtiler. Yine ilkin ki gibi fazla geldi. İçlerinden birisi:

      “-Bugünkü kadar büyük bir sihir göremedik!”dedi.

Başka bir gün yine bana, Allâh’ın Resûlü (s.a.v):

      “-Yâ Ali! Bir koyun budu ile bir tencere yemek hazırla, bir bakraç da süt hazırla!”buyurdular

Resûlullâh (s.a.v)’in emrini yerine getirdim. Sonra da:

      “-Yâ Ali! Bana Haşim sülalesini topla!”buyurdu.

Onları topladım. Yiyip içtiler. Allâh’ın Resûlü söze başladı:

      “-Hanginiz, benim tebliğ ettiğim dini yaymada bana yardım edecek?!” diye buyurdular.

Ben sustum. Topluluk da susuyordu. Allâh’ın Resûlü sözünü tekrar-ladı. Bunun üzerine:

      “-Ben sana yardım ederim! Ey Allâh’ın Resûlü!”dedim.

      “-Sen mi, yâ Ali! Sen mi yâ Ali?!”buyurdu.

Diğer bir rivâyette, Allâh’ın Resûlü (s.a.v):

      “-Hanginiz benim tebliğ ettiğim dini kabul edecek, onun yayılması için bana yardım edecek, ve âilem de, benim vekilim olacak?”buyurdu.

Kimse sesini çıkarmadı. Amcam Abbâs’da, bütün malı elinden gider korkusuyla sesini çıkarmadı. Bende, Amcam Abbâs’ın yaşının büyüklüğü sebebiyle, söz hakkı onundur deyip, hiç sesimi çıkarmadım. Allâh’ın Resûlü sözünü ikinci defa tekrar etti. Abbâs yine sustu. Bu durumu görünce:

      “-Ben! Ey Allâh’ın Resûlü!”dedim.

Ben, o zamanlar, sülalemin en çelimsiziydim. Gözlerim şişkin, karnım büyük, bacaklarım sivilceliydi” 6

Resûlullâh (s.a.v) bir gün Mekke’de sahabeler arasında kardeşlik bağı kurub sevgi tesisine çalışırken falan falanın kardeşidir. Filan filanın karde-şidir derken, Hz.Ali yalnız kalmıştı ve gözleri yaşarmıştı. Resûlullâh’ın yanına vardı.

      “-Yâ Resûlullâh! Sen, sahabelerini birbirleriyle kardeş yaptın, benim ile kimse arasında kardeşlik kurmadın?”deyince, Resûlullâh ona:

      “-Yâ Ali!”deyib ellerini omuzuna koydu.

      “-Sen de, benim kardeşimsin. Sen benim hem dünyada kardeşim, hem de âhirette kardeşimsin. Sen, benim varisimsin!”deyib onu sevindirdi.

Hz.Ali (r.a)’ın Hanımları ve Çocukları:

Hz.Ali (r.a), yapılan araştırmalara göre, dokuz hanımla evlenmiştir. bunun dışında bir çok ümmü veled denilen, aslında harb esiri veya o ğünün şartlarında cariye denilen kadın almıştır.

1-Onun ilk hanımı Resûlullâh (s.a.v)’ın kızı Hz.Fâtımatü’z-Zehra idi Hz.Ali, Hz.Fâtıma hayatta olduğu sürece başka bir kadınla evlenmemiştir. Fâtıma’dan;Hz.Hasan, Hz.Hüseyin (r.a) adlı iki oğulları dünyaya gelmiştir. Bir rivayette Hz.Ali’nin Fâtıma’dan Muhsin veya Muhassin adında küçük yaşta vefat eden ismini bilemediğimiz bir oğlunun daha olduğu kaydedilir. Ayrıca; büyük Zeyneb, ve büyük Ümmü Külsüm, adlarında her iki kızı da Hz.Fâtıma’dan doğmuştur.

2-Hz.Fâtıma (r.a)’dan sonra, Hz.Ali, Ümmü’l-Benin bint-i Haram el-Kellâbiye ile evlenmişti. Bu hanımından da; Abbâs, Câ’fer, Abdullah, ve Osman adlarında dört tane oğlu dünyaya gelmiştir. Bunlar, Hz.Hüseyin ile birlikte Kerbelâ’da şehid oldular. Yalnız Abbas geriye kalmıştı.

3-Temim Kabilesinin Neşhel kolundan olan Salih’in oğlu Mes’ud’un kızı Leylâ bint-i Mes’ûd ile evlenmişti. Ondan da; Ubeydullah ve Ebû Bekr adlarında iki oğlu dünyaya gelmiş ve onlar da yine Hz.Hüseyin ile birlikte Kerbelâ olayında şehid edilmişlerdi. Başka bir rivâyette ise; Ubeydullah, Muhtar’ı-Sekafı tarafından “el-Mezar” denilen yerde öldürülmüşlerdi. Yine anlatıldığına göre; bu iki oğlunun nesli kesilmiştir.

4-Hz.Ali, Has’am oğullarından Umeys’in kızı Esmâ bint-i Ümeys ile evlenmiştir. Bu kadın ilk önce kardeşi Ca’fer ile evliydi Ca’fer’in şehadetin-den sonr Ebû Bekr ile evlenmişti. Ebû Bekr’in vefatından sonra Ali (r.a) ile evlenmiş, ondan da; küçük Muhammed ile Yahyâ adlarında iki tane oğlu dünyaya gelmiş ve onlarında nesilleri kesilmiştir.

Başka bir rivâyette ise; bu küçük Muhammed, bir cariyeden doğma idi. Onun bu oğlu da yine Kerbela faciasında Hz.Hüseyin (r.a) ile birlikte öldürüldü. Başka bir rivayette; Avn adındaki oğlu da yine bu hanım efen-diden dünyaya gelmiştir.

5-Hz.Ali’nin Beni Tâğlib kabilesinden Rebiâ’nın kızı Sahbâ bint-i Rebiâ ile evlenmişti. Bu kadın ise; Hâlid bin Velid (r.a)’in Aynu’t-Temr Savaşı’nda ele geçirmiş olduğu ve savaş esirlerden biriydi. Hz.Ali (r.a)’in, Ömer, ve Rukeyya adlı çocukları da bu hanımından dünyaya gelmişlerdi. Bu Ömer, Hz.Ali’nin mirasının yarısına sahib olmuş ve seksenbeş yaşlarında iken Yenbu’da vefat etmiştir.

6-Hz.Ali, Abdişems’in oğlu, Abdüluzza’nın oğlu Rabi’in oğlu, Ebû’l-Âs bin Rebi’in kızı Ûmâme ile evlenmişti. Ûmâme Resûlullâh (s.a.v)’ın kızı Zeyneb’ın kızı idi. Onun Ûmâme’den ortanca Muhammed adındaki oğlu dünyaya gelmiştir.

7-Hz.Ali (r.a)’ın büyük Muhammed adındaki bir oğlu, yani meşhur Muhammed el-Hanefiyye adlı bir oğlu vardı ki, onun annesi Hanife oğul-larından Ca’fer’in kızı Havle bint-i Ca’fer idi.

8-Hz.Ali (r.a), Urve bin Mes’ûd es-Sekafi’nin kızı olan Ümmü Said ile evlenmiş ve ondan, Ümmü’l-Hesen ve büyük Remle ile Ümmü Külsüm adlarındaki çocukları dünyaya gelmişlerdi.

9-Hz.Ali, ayrıca Kelboğullarından İmrü’l-Kays’ın kızı Mehebbe bint-i İmrü’l-Kays ile evlenmişti. Ondan küçük yaşta vefat eden bir kızı doğmuş idi. Hz.Ali’nin bu kızı küçük yaşta iken mescide gittiğinde ona:

      “-Dayıların kimlerdir?”diye sorulduğunda çocuk şöyle derdi:

      “-Hav hav!”der, dayılarının Kelbi Kabilesinden olduğunu ifade ederdi.

Hz.Ali (r.a)’in ayrıca isimlerini bilemediğimiz annelerinden dünyaya gelmiş ve bize isimleri ulaşmamış bir çok kızlarının olduğu da kaydedilir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1-Ümmü Hâni 2-Meymune 3-Küçük Zeyneb 4-Küçük Remle 5-Küçük Ümmü Külsüm 6-Fâtıma 7-Ümâme 8-Hadice 9-Ümmü’l-Kerem 10-Ümmü Seleme 11-Ümmü Ca’fer 12-Cumane 13-Nefise.

Bunların hepsi Ümmü’l-Veledlerinden doğmuş kızları idi denilir.

Hz.Ali (r.a)’in adları bize ulaşan ve toplam olarak

Dokuz tane Hanımı, on beş tane erkek çocuğu, yirmi tane kız çocuğu olmak üzere otuz beş tane evladları vardı. Hz.Ali (r.a)’in nesli, Hz.Hasan, Hz.Hüseyin, Muhammed el-Hanefiye, Abbâs ve Ömer’den devam ederek gelmiştir. En doğrusunu Allâh bilir. 7

Hicret ve Hz.Ali (r.a)’ın Yardımı:

Hz.Ali (r.a), Resûlullâh (s.a.v) ile, Mekke devrinin her türlü çilelerini acılarını O’nunla beraber yaşamıştır. Bu zaman içinde O’nun meclislerine katılır, ve bütün tebliğatı dinleyerek beraberce ibâdet yapardı. Küçük iken pek iş görmemekle beraber, bazen Kâbe’ye giderek Kâbe’nin üzerindeki putları kırarak geri dönerdi. Bu olayı kendisi şöyle anlatır.

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), Mekke’den hicret edib çıkacağı ve bana döşeğin-de yatmamı emrettiği o gece, ben, ve Resûlullâh (s.a.v), birlikte giderek Kâbe’ye vardık. Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Otur!”buyurdular.

Benim omuzlarıma basıb Kâbe’nin damına yükselmek istedi. Birden olanca gücüm kuvvetim gitti. Resûlullâh (s.a.v), benim kuvvetten düştü-ğümü görünce hemen omuzumdan indi. Benim çıkmam için oturdu.

Bana:

      “-Bas sırtıma!”buyurdular.

Omuzlarına bastım, bana birden güç ve kuvvet geldi. O anda İstesem semavat’ın son ufkuna ulaşacağım gibi bir hal geldi. Nihayet, Kâbe’nin üzerine çıktım. Beytullâh’ın üzerinde tunçtan veya bakırdan bir put vardı. Onu, sağından, solundan, ardından, önünden, iyice itib yerinden oynattım. Resûlullâh (s.a.v), bana onu aşağıya atmamı emrettiler. Bende, o putu tutup Kâbe’nin damından aşağıya attım. O put, sırça çanakları gibi kırılıp dağılı-verdi. Kâbe’nin damından aceleyle indim. Hızla oradan uzaklaştık!” 8

Resûlullâh (s.a.v), Mekke’den ayrılarak Medine’ye Hicret edeceğini Hz.Ali’ye haber verib, kendisinden geriye kalarak, yanında bulunan ve Mekkeli’lere ait olan emanetleri sahiblerine teslim etmesini sonra da gelib

kendisine kavuşmasını emretti.

Zira, Resûlullâh (s.a.v)’ı bütün Mekkeliler emin olarak bilir ve en değerli eşyalarını ona emanet ederlerdi. Emanet etmeyen kişi hemen hemen yok gibiydi. Resûlullâh, Hz.Ali’ye o gece yatağında yatmasını emretti:

      “-Yâ Ali! Şu döşeğimde yat! Şu Hadramut işi yeşil abama iyice bürün sana onlardan hiçbir zarar erişmeyecektir!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a), o gece Resûlullâh (s.a.v)’in yatağına girdi. O’nun abası-na büründü. Hz.Ali’ye göre belki hayatının en güzel ve en verimli gecesiydi. Geceleyin çeşitli kabilelerden seçilmiş olan Kureyşli cellat delikanlılar, beş kabileden beş genç, gecenin üçte birden sonra Resûlullâh (s.a.v)’in kapısı-nın önünde toplandılar. Uyuduğu zaman, Resûlullâh (s.a.v)’e saldırıb da O’nu öldürmeyi beklediler. Bir ara bu gençlerden biri:

      “-Duvardan inelim!”deyip kısa bir duvarın üzerine çıkmaya yeltenince komşu kadının çığlığı duyuldu, birbirlerine:

      “-Vallâhi amcalarımızın kızlarının üzerine duvardan indiğimiz, eğer, Arablar içinde bu söylenirse rezil olur, sövülürüz hürmet örtümüzü yırtmış oluruz!”dediler.

Bu yüzden de sabaha kadar o kapının önünde durdular. Resûlullâh’ın dışarı çıkmasını beklediler. Bu da, Resûlullâh (s.a.v) ile, Hz.Ebû Bekr’in işlerine yaradı. Resûlullâh (s.a.v), ve Ebû Bekr (r.a), evden birlikte çıkıp, Resûlullâh (s.a.v), onların üzerlerine bir avuç toprak saçarak Yâsîn sûresi’n-den âyetler okuyup aralarından çekip çıkarak gittiler.

Sabaha yakın bir kişi onlara:

      “-Burada neyi bekliyorsunuz?”diye sorunca.

      “-Muhammed’i bekliyoruz!”

      “-Muhammedi mi bekliyorsunuz? Allâh, sizi umduğunuza erdirmesin. Vallâhi Muhammed yanınızdan çıkmış sonra da sizden başına toprak saç-madık kimse bırakmayıp, işine kârına gitmiş, siz, kendinize yapılanları görmüyor musunuz?!”dedi.

Müşriklerden biri elini başına atınca ne görsün, toprak saçılmış..... Sonra birden içeriye daldılar. Yatakta uyuyanı görmeden Resûlullâh sanıb

vurmak istediler. Fakat yatakta Hz.Ali vardı. Hayıflanarak:

      “-Adam bize doğru söylemiş! Muhammed gitmiş!”

Hz.Ali’yi sıkıştırarak:

      “-Nerede sahibin? Nerede söyle, amcan oğlu nerede?!”

Hz.Ali de:

      “-Benim bir hususta bilgim yok. O’nun gözcüsü de değilim, hem siz, O’na, buradan git demediniz mi? O da çıkıb buradan gitti, işte!”

Bunun üzerine müşrikler Hz.Ali’yi epey azarladılar ve tartakladılar. Sonra yakalayıb Kâbe’ye götürdüler. Orada onu kısa bir müddet hapsettiler. Ve bir süre sonra da serbest bıraktılar. 9

Resûlullâh (s.a.v)’in Kureyş müşriklerinin saklamak üzere kendisine bırakmış oldukları emanetleri sahiblerine iâde edinceye kadar Mekke’de kalmasını Hz.Ali’ye emretmişlerdi. O da bu iş için Mekke’de üç gün üç gece oturmuştu. Hz.Ali Mekke’nin Ebtah semtin de dikilerek:

      “-Ey insanlar! Resûlullâh’ın yanında kimin emanetleri varsa gelsin, emanetini kendisine teslim edeceğim!”diye seslendi.

Emanetleri sahiblerine dağıttıktan sonra Resûlullâh (s.a.v)’in peşinden Medine’nin yolunu tuttu. Geceleri yürüdü, gündüzleri ise gizlendi. Nihayet Rebiülevvel ayının ortalarında Kuba’ya gelerek Külsüm bin Hidm’in evinde Resûlullâh (s.a.v) ile buluştu. Hz.Ali, Kuba’ya vardığında ayaklarının altı iyice şişmiş ve yarılmış, kanıyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bana Ali’yi çağırın!”deyince:

      “-Yâ Rasûlallâh! Ali, şu an gelemez durumda, zira yürümeye takati yok, ayakları şişib yarılmıştır!”denilince

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali (r.a)’in bulunduğu yere bizzat kendileri gid-rek onun halini görünce, şefkat ve merhametinden ağladı. Boynuna sarıldı, onu bağrına bastı, ayaklarının ağrıyan yerlerine elini sürdü iyileşmesi için dua etti, Hz.Ali’nin hiçbir ızdırabı kalmadı.

Hz.Ali (r.a) derdi ki:

“-Kuba’da dul ve Müslüman bir kadının evinde konuk bulunduğum sırada o gün daha mahremiyet ve hicab hududu konmamıştı. Gece yarısı bir adamın gelib kapıyı çaldığını dışarı çıktığı zaman kadına bir şeyler ver-diğini, onun da aldığını gördüm. Sessizce bu işten şübhelenerek kadına:

      “-Ey Allâh’ın kulu kadın! Bu adam kim ki? Her gece gelib kapını çalı-yor. Sen, onun yanına çıkınca o, sana ne olduğunu anlamadığım bir şeyler veriyor. Halbuki sen, kocası olmayan dul Müslüman kadınsın?!”deyince. Kadın bana:

      “-Yâ Ali! O gelen, Sehl bin Huneyf’tir. Benim kimsesiz bir kadın olduğumu bildiği için gece olunca kavmine ait putlara musallat olur onlar-dan birisini kırar, odununu da yakmak için bana getirir!”dedi.

Gerçekten’de Abdullah bin Cübeyr ile Sehl bin Huneyf gece putları kırarlar onların enkazlarını Müslümanlar yaksınlar diye getirirlerdi. 10

Hicretten sonra, Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye gelince ilk işleri Kuba Mescid’inin temelini atmak oldu. Bu temel atma işinde Hz.Ali (r.a) henüz Mekke’den Medine’ye gelemediği için bulunamamışlardı. Ancak Medine’ye gelince Resûlullâh’ın yine ilk işi Mescid-i Saâdet’i yapmak oldu. Mescid’in temelini atarlarken yanında sadece Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali vardı. Müslümanlardan bir zât oraya uğradı:

      “-Yâ Resûlallâh! Yanınızda yalnız şu birkaç kişi mi var?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onlar, benden sonra işi yönetecek olanlardır!”dedi.

Mescid-i Şerifin ilk temel taşını kendileri indirdikten sonra:

      “-Yâ Ebû Bekr! Getir taşını taşımın yanına koy!”

      “-Yâ Ömer! Sen de getir taşını Ebû Bekr’in taşının yanına koy!”

      “-Sen de yâ Osman! Getir taşını Ömer’in taşının yanına koy!”

      “-Yâ Ali! Sen de getir taşını Osman’ın taşının yanına koy!”buyurdu.

Ardından da halka şöyle dedi:

      “-Sizler’de getirin taşlarınızı, taşlarımızın yanına koyun!”

Halk da taşlarını getirib Resûlullâh (s.a.v)’in dediği gibi onların taşla-rının yanına koydular. 11

Ebû Said el-Hudri der ki:

“-Mescid’de oturuyor ve Resûlullâh (s.a.v)’in gelmesini bekliyorduk. Resûlullâh (s.a.v), Hanımlarından birisinin odasından çıkıp yanımıza geldi ve oturdu. Sonra, ayağa kalktı, bizde kalktık. O anda ayakkabısı söküldü. Ali, onu dikmek için geri’de kaldı. Resûlullâh (s.a.v) biraz yürüdü. Bizler de, kendisiyle yürüdük. Sonra durdu ve Ali’yi bekledi. Biz de durduk başımıza kuş konmuş gibi hiçbirimiz konuşmuyor ve susuyorduk.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Benim, şu Kûr’ân-ı ve size tebliğde ki savaşırcasına çabam gibi han-giniz onu halka tefsir etmekte savaşırcasına çaba gösterir?”diye sordu.

Ebû Bekr ile Ömer de aramızda idi. Ebû Bekr:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ise, şöyle buyurdular:

      “-Hayır Sen değil! Fakat o çabayı, o ayakkabıyı diken gösterir!”

Tam o sıralar da Hz.Ali, Resûlullâh’ın ayakkabısının söküğünü dikmiş olduğu ayakkabısı elinde bulunduğu halde yanımıza geldi!” 12

Hz.Ali (r.a)’ın Katıldığı Seferler.

Hicretten on üç ay kadar sonra Rebiülevvel ayında Safevan Seferi’nde Resûlullâh (s.a.v)’in beyaz sancağını Hz.Ali taşıyordu. Kürz bin Câbir’in Medinelilere ait develeri sürüb götürdüğü haberi gelince, Resûlullâh (s.a.v) hemen Hz.Ali’ye bir sancak bağladı. Resûlullâh (s.a.v)’in bağladığı bu beyaz sancağı Hz.Ali taşıyordu. 13

Zü’l-Uşeyre Seferi:

Ammar İbn-i Yâsir der ki:

“-Hicretin on altıncı ayının başlarında yapılan Zü’l-Uşeyre Ğazvesi’n-de, Ali bin Ebi Talib’le iki yoldaş idik. Resûlullâh (s.a.v), Zü’l-Uşeyre’de konaklayınca, Müdlic Oğullarından bâzılarının su ve hurma üzerindeki çalış-malarına baktık. Ali bin Ebi Talib bana:

      “-Ey Ebû Yakzan! Şu kavmin yanına varıb da nasıl çalışıyorlar, bir baksak olmaz mı?”dedi.

Bende ona:

      “-Gitmek istiyorsan, gidelim!”dedim.

Gittik, onların yanlarına vardık. Yaptıkları işleri bir müddet seyr ettik. Sonra, bizi uyku tuttu. Ben ve Ali, gidib küçük bir hurma ağacının altına, yumuşak toprak üzerine uzanınca, uykuya dalmışız. Vallâhi, Resûlullâh, yanımıza gelib ayağı ile kımıldatmadıkça biz uyanamadık. Uyuduğumuz sırada toza toprağa bulanmışız. Resûlullâh (s.a.v), Ali bin Ebi Talib’i toz-lara, topraklara bulanmış birhalde görünce:

      “-Sana ne oldu, ey Ebû Turab?”diye sordu.

Sonra da:

      “-Size, halkın en haydud ve yaramazı olan iki kişiyi haber vereyim, söyleyeyim mi?”buyurdular.

Hepimiz de:

      “-Olur yâ Resûlallâh!”dedik.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle dedi:

      “-Biri; Salih (a.s)’ın dişi devesini sinirleyen kesen Semûd kavminın Uhamir’i Kızıl yüzlüsüdür; Diğeri de, Yâ Ali! Seni, şöylece vuracak olan kişidir!”buyurdu.

Elini Ali’nin tepesine koydu. Neresine vurulub nereye kadar kana boyanacağını da, sakalını tutarak işâret etti!” 14

Bedir Savaşı:

Resûlullâh (s.a.v), Bedir Savaşı’na giderken beyaz sancağını, Mus’âb bin Umeyr’e verdi. İki siyah bayraktan Ukab adındakini Hz.Ali, öbürünü de, Ensâr’dan Sa’d bin Muâz taşıyordu. 15

Yine bu savaşta Resûlullâh (s.a.v) Bedir Kuyuları’nın kapatılması görevini de, Hz.Ali’ye vermişti. 16

Bedir Savaşı’nda Melekler başlarına beyaz sarık sarmışlar, sarıklarının uçlarını da arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız, Cebrâil (a.s)’in sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi de, kır atlı idiler. Atlarının alınlarında sarkan perçemleri vardı. Bunu görüb de haber veren, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Melekler alâmetli ve nişanlıdırlar, siz de kendinize birer alâmet ve nişan yapınız!”dedi.

Bunun üzerine mücahidler, miğferlerine ve başlarına giydikleri şeylere yünden vasaireden alâmetler taktılar. Bunlardan; Hz.Hamza (r.a), gögsüne deve kuşunun kanadını takmış, Hz.Ali’de kendisine hayvanların alınların-dan sarkan perçemlerinden beyaz bir tuğ yapmıştı. Zübeyr bin Avvâm, başına sarı, Ebû Dücâne, kırmızı, Ukbe bin Âmir’de, başını yeşil bir bez bağlamıştı. 17

Rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hz.Ali ile Hz.Ebû Bekr’e sizden birinizin yanında Cebrâil diğer-inizin yanında Mikâil ve İsrâfil bulunuyor!”buyurdular. 18

Bedir Savaşı’nın ilk başında müşrikler karşılarına çarpışacak adam istediler. Ensâr gençlerinden Afra hatunun oğulları Muâz ve Muavviz ile Abdullah bin Revahâ meydana çıktılar. Resûlullâh (s.a.v), Müslümanlarla müşriklerin arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensâr’ın, müşriklerle karşılaşma-sından hiç hoşlanmadı. Müşrikler, onlara:

      “-Siz kimlersiniz?”diye sorudular.

Onlar da:

      “-Biz, Ensâr kabilesindeniz!”dediler.

Müşrikler:

      “-Bizim, sizlerle hiçbir işimiz yoktur! Biz, sizleri istemiyoruz! Biz, Abdülmuttalib oğullarından, amcalarımızın oğulları ile çarpışmak isteriz! Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza kendi kavmimizden dengimiz olanları çıkar!”dediler.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) saflarına dönmelerini Ensâr’ın genç-lerine emr ve kendilerine duâ ettikten sonra:

“-Ey Hâşim oğulları kalkınız! Allâh’ın nûrunu, batıllarıyla söndürmek için gelenlere karşı hak yolunda çarpışınız ki zâten, yüce Allâh, sizin Peygamberinizi de, bunun için göndermiştir.

“-Kalk yâ Ubeyde bin Hâris! (Bu zat Resûlullâh’ın amcazadesidir)

“-Kalk yâ Hamza!

      “-Kalk yâ Ali!”buyurdular.

Hz.Hamza, Hz.Ali ve Ubeyde bin Hâris (r.a), derhal meydana çıktılar. Miğferli oldukları için müşrik Utbe bin Rebia, onları birden tanıyamadı:

      “-Konuşunuz ki sizin kim olduğunuzu tanıyalım. Eğer dengimiz iseniz sizinle çarpışalım! Siz kimlersiniz?”dedi.

Ubeyde bin Hâris (r.a):

      “-Ben Ubeyde bin Hâris’im!”dedi.

Hz.Hamza (r.a):

      “-Ben Hamza bin Abdülmuttalib!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben de Ali bin Ebû Talib’im!”dedi.

Müşrikler:

      “-Evet, sizler, bizim şerefli denklerimizsiniz!”dediler.

Ubeyde bin Hâris, yaşlı olduğu için, Utbe bin Rebiâ ile, Hz.Hamza, Şeybe bin Rebiâ ile, Hz.Ali de, Velid bin Utbe ile çarpışmaya başladılar. Hz.Hamza, Şeybe’yi, Hz.Ali de, Velid bin Utbe’yi hiç vakit geçirmeden öldürdüler. Ubeyde bin Hâris ile, Utbe bin Rebiâ ise, birbirlerini, ayakta duramaz halde yaraladılar. Ubeyde bin Hârise’nin ayağı kesilip iliği boşal-mıştı. Ubeyde’nin bu halini gören amcası, Hamza, ve amcası oğlu Ali, yetişib Utbe’yi öldürdüler. Ubeyde’yi yüklenib, Müslümanların yanına kadar getirdiler. 19

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Bedir günü biraz çarpıştıktan sonra, ne yapıyor bakayım? Diye acele Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına geldim. O zaman, O’nu secdeye kapanmış, ve durmadan:

      “-Yâ Hayyu, Yâ Kayyûm! Yâ Hayyu, Yâ Kayyûm!”diyordu.

Ben, çarpışmak için harb meydanına döndüm. Resûlullâh’ın yanına tekrar dönüb geldiğim zaman, O, yine secdeye kapanmış, aynı şekilde:

      “-Yâ Hayyu, Yâ Kayyum! Yâ Hayyu, Yâ Kayyûm!”diyordu.

Yine Hz.Ali (r.a) der ki:

      “-Bedir günü, harb şiddetlendiği zaman, Resûlullâh (s.a.v)’e sığınmış idik. O gün, insanların en cesaretlisi ve en kahramanı Resûlullâh (s.a.v) idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın olan kimse yoktu!” 20

Hz.Ali (r.a)’in anlatığına göre:

“-O gün gündüz ilerleyince, Müslümanlarla müşriklerin safları birbi-rine karıştı. Kum tepesinin üzerinde müşriklerden birisi, Sa’d bin Hayseme ile çarpışıyordu. Nihayet, müşrik, Sa’d bin Hayseme’yi şehid etti. Müşrik, başına miğfer geçirmişti ve atlı idi. Hemen acele ile atından indi. Beni tanıdı. Ben ise, onu tanıyamadım.

Müşrik:

      “-Ey Ebû Talib’in oğlu Ali! Çarpışmak için bana gel!”dedi.

Hz.Ali (r.a), onunla çarpışmaya niyetlenince, müşrik yüksekten aşağı inib Hz.Ali’ye doğru geldi. Hz.Ali, orta boylu olduğu için, O da, o müşrikin yaptığı gibi yapmak istedi.

Müşrik:

      “-Ey Ebû Talib’in oğlu! Kaçıyor musun?”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Hayır, senin yakınında yer alacağım!”dedi.

Ayaklarını pekiştirdikten sonra geri döndü. Müşrik, Hz.Ali’ye yakla-şıb kılıçla hızla vurdu. Hz.Ali, kalkanına siperlendi. Müşrikin kılıcı, kalkanı-na saplanıb kaldı. Vurma sırası, Hz.Ali (r.a)’a gelmişti. Onu omuzundan göğsüne doğru çaldı. Zırhını enlemesine biçince, müşrik titredi ve sarsıldı. Hz.Ali, kılıcının, onu öldürdüğünü sandı. O sırada, arkasından bir kılıcın parlayıp ve şakırdadığını görünce Hz.Ali, başını eğdi. Kılıcı parlatan kişinin:

      “-Al bunu da, ben Abdülmuttalib’in oğlundan!”

Derken, o müşrik’in kellesi miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Hz.Ali, dönüp arkasına baktığı zaman, amcası Hz.Hamza’yı gördü. 21

Hz.Ali’nin Nevfel bin Huveylid’le Âs bin Said’i öldürmesi:

Nevfel bin Huveylid, Bedir de Müslümanlarla karşılaştığı zaman:

      “-Ey Kureyş cemaâti! Bu gün, ululuk, yücelik günüdür!”diyerek hay-kırmaya başlayınca Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Allâh’ım! Nevfel bin Huveylid’e karşı bana yardımcı ol! Onun hak-kından gel!”diye duâ etmişti.

Nevfel, Kureyş cemâatinin dağılmaya başladığını görünce de Ensâr’a şöyle seslendi:

      “-Kanlarımızı akıtmaktan size ne fayda var?! Sizin, süte ihtiyacınız yok mu?”dedi.

Cebbâr bin Sahr, onu esir etti. Önüne düşürüb götürürken Hz.Ali’nin kendisine doğru seğirterek geldiğini gördü.

Nevfel bin Huveylid:

      “-Ey Ensâri kardeş! Şu kim? Lat ve Uzzâ’ya yemin ederim ki gördü-ğüm o adam beni öldürmek istiyor!”dedi.

Cebbâr bin Sahr (r.a):

      “-O, Ali bin Ebû Talib’dir!” dedi.

Hz.Ali yetişib ona kılıçla çaldı. Kılıç kalkanına battı. Kılıcını, kalka-nından kurtardıktan sonra vurub bacaklarını zırhı ile birlikte kesti. Sonra da başını gövdesinden ayırdı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Nevfel bin Huveylid hakkında kimde bilgi var!”deyince;

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben, onu öldürdüm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâhû Ekber!”diyerek tekbir getirdi ve:

      “-Allâh, onun hakkında duâmı kabul etti!”buyurdu.

Hz.Ömer (r.a) der ki:

      “-Bedir günü, Âs bin Said’i, arslan gibi toprakları yırtar ve saçarken gördüm. Hemen Ali bin Ebû Talib onun üzerine yürüdü ve onu öldürdü!” 22

Bedir’de Ebû Cehl’ın korunması:

Mahzum oğulları birçok adamlarının öldürüldüğünü görünce:

      “-Ebü’l-Hâkem’ın yanına yaklaşılamaz! Rebiâ’nın oğulları, acele etti-ler, boşuna ölüp gittiler! Onları, kabileleri, koruyamadılar!”dediler.

Ve, Ebû Cehl’in etrafında deve sürüsü veya orman gibi saf oluşturub, liderlerini ortalarına aldılar. İçlerinden birilerini de onun gibi giydirib şekil olarak Ebû Cehl’e benzeyen dublör insanlar hazırlamayı kararlaştırdılar. İlk önce Abdullah bin Münzir’i onun gibi giydirdiler. Hz.Ali de, Abdullah bin Münzir’i Ebû Cehl sanarak üzerine yürüdü:

      “-Al bunu da, ben, Ebû Talib’in oğlundan!”diyerek onu bir hamle de Ebû Cehl’in gözleri önünde öldürdü.

Bundan sonra Mahzum oğulları ikinci olarak Ebû Kays bin Fake bin Muğire’yi Ebû Cehl’e benzeterek giydirdiler. Bu defa da Hz.Hamza onun üzerine yürüdü:

      “-Al bunu da ben Abdülmuttalib’in oğlundan!”diye onu Ebû Cehl sanarak Fake bin Muğire’yi Ebû Cehl’in gözleri önünde öldürdü...

Bundan sonra, Harmele bin Amir’i Ebû Cehl gibi giydirdiler. Bu defa Hz.Ali, onu Ebû Cehl sanarak ona doğru yürüdü ve onun da işini bitirdi. Müşrikler bu defa da Hâlid bin Âlem’i Ebû Cehl gibi giydirmek istedilerse de Hâlid buna yanaşmadı bundan kaçındı” 23

Mus’ab bin Sa’d’ın rivâyetine göre:

      “-Hz.Ali Bedir’de, müşriklerin başlarını ağaçlardan meyve düşürür gibi, kılıçla vurub vurub düşürüyordu. Kendisi o zamanlar yirmibeş yaşlar-ında bir delikanlıydı!” 24

Bedir Savaşı’ndan sonra, müşriklerden Âs bin Münebbih’in kılıcı, Resûlullâh (s.a.v)’in hissesine düştü. Veya, Münebbih bin Haccac’ın kılıcıda olabilir. Ancak, Âs bin Münebbih’in kılıcı olduğu daha kesin ve sabittir. Resûlullâh (s.a.v)’de bu Zülfikar adlı kılıcı Hz.Ali’ye hediye etti. 25

Rifâa bin Râfi’ der ki:

“-Bedir’den dönülürken, Resûlullâh (s.a.v)’ı bir aralık göremedik. Arkadaşlarımız:

      “-Resûlullâh (s.a.v), aranızda mı?”diye birbirlerine seslendiler.

Haber alınamayınca, durub beklediler. Nihayet, Resûlullâh (s.a.v), Ali bin Ebû Talib ile birlikte gelib bize kavuştular:

      “-Yâ Resûlallâh! Seni kaybettik, göremedik?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), buyurdular ki:

      “-Ali, karın ve bağırsağından rahatsızlandı. Onun için geri kaldım!” 26

Hz.Ali’nin Hz.Fâtıma ile Evliliği:

Hicretin ikinci yılında, Bedir Savaşı’ndan hemen sonra, Hz.Ali (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın en küçük kızı olan Hz.Fâtıma (r.a) ile evlenmişlerdir. Bu evlilikten üç oğlan ve iki kız olmak üzere tam beş çocukları olmuştur. Bunlar da bilindiği gibi yaş sırasıyla şöyledir. Hasan, Hüseyin, Muhsin, Ümmü Külsüm ve Zeyneb (r.a)’dir.

Hz.Fâtıma (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye gelişlerinden beş ay sonra Receb ayında Hz.Ali (r.a) ile sözlendı. Hicretin ikinci yılında Bedir Ğazvesi’nden sonra, Zilhicce ayında’da evlendiler. Hz.Fâtıma’yı Ashab’ı Kirâmdan, ilk önce, Hz.Ebû Bekr istemişti. Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Ey Ebû Bekr! Ben, onun hakkında zuhûr edecek ilâhi hükmü bekli-yorum!”buyurdular.

Hz.Ebû Bekr, bunu Hz.Ömer’e anlatınca, Hz.Ömer (r.a):

      “-Ey Ebû Bekr! Seni reddetmiş!”dedi.

Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer’e:

      “-Fâtıma’yı Resûlullâh (s.a.v)’den sen de iste!”dedi.

Hz.Ömer gidip Fâtıma’yı isteyince, Resûlullâh ona da Hz.Ebû Bekr’e söylediği gibi:

      “-Fâtıma hakkında zuhûr edecek ilâhi hükmü bekliyorum!”dediler.

Hz.Ali’nin, akrabaları, Hz.Ali’ye:

      “-Fâtıma’yı, Resûlullâh (s.a.v)’den birde sen iste!”dediler.

Hz.Ali (r.a) de:

      “-Ebû Bekr ve Ömer reddedildikten sonra hâ?! Ben de, reddedilme-mekten emin değilim!”dedi.

Akrabaları Resûlullâh (s.a.v)’e olan yakınlığını ileri sürerek Hz.Ali’yi harekete getirdiler.

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Âzâdlı kölem de bana:

      “-Fâtıma’nın Resûlullâh (s.a.v)’den istenildiğini biliyor musun?”diye sordu. Ben de:

      “-Bilmiyorum!”dedim:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’e gidib Fâtıma’yı sana nikâhlamasını istemekten seni alı koyan nedir?”dedi:

      “-Yanımda onunla evlenebileceğim bir şeyim yok!”dedim:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’e gidersen onu muhakkak sana nikâhlar!”dedi.

Nihayet Resûlullâh (s.a.v)’in huzuruna girdim. Bütün vakar ve heybeti üzerindeydi. Önüne oturdum ve susub durdum. O’nunla konuşmaya kâdir olamadım!”bana:

      “-Yâ Ali neye geldin, bir hacetin mi var? Herhalde, Fâtıma’yı istemeye geldin?”deyince, ben:

      “-Eeeevet!”diyebildim.

Resûlullâh (s.a.v); Hz.Ali (r.a)’in kendisini istediğini Hz.Fâtıma’ya duyurdu. O da, sustu. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ali (r.a)’a sordu.

“-Yâ Ali Fâtıma’ya mehir olarak verebileceğin neyin var?

Hz.Ali (r.a):

      “-Yanımda ona mehir olarak verebileceğim bir şey yok!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ali! Sana vermiş olduğum Hutami, zırhlı gömleğin, nerededir, ona ne oldu?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yanımdadır!”deyince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu, Fâtıma’ya mehir olarak ver!”buyurdular.

Bu, küçük, kısa zırhlı bir gömlekti, yassı, enli ve ağırdı. Meşhur zırhçı Hutami’nin yapısı idi.

Başka bir rivâyete göre:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ali! yanında ne var?”diye sorduğu zaman.

Hz.Ali (r.a):

      “-Atım ve zırhlı gömleğim var!”demişti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Atın sana gerek, fakat, zırhını sat!”buyurdular. 27

Hz.Ali (r.a) der ki:

      “-Kuvvet ve iradesi ile yaşadığım yüce Allâh’a yemin ederim ki o, dört yüz dirhem kıymetinde, geniş ağır ve vurulan kılıçları parça parça eden iyi bir zırhtı!” 28

Hz.Osman (r.a)’ın Fedâkarlığı:

Hz.Ali, Hz.Fâtıma ile evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zırhını satılığa çıkartmıştı. Pazar da, Hz.Osman (r.a)’la karşılaştı. Hemen ona, Hz.Fâtıma ile evleneceğinin müjdesini verdi. Sonra da mehir parası için zırhını satmak zorunda olduğunu, dolaysıyla zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a) dörtyüzseksen dirheme Hz.Ali’nin zırhını satın aldı, parasını ödedi. Sonra da Hz.Ali’ye döndü ve şöyle dedi:

      “-Yâ Ali! Allâh yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hedi-yesi olarak veriyorum!”

Bu zırh ancak senin gibi bir İslâm kahramanına lâyıktır! Dercesine, Hz.Osman, Hz.Ali’nin zırhını dörtyüzseksen dirheme satın aldıktan sonra onu tekrar Hz.Ali’ye hediye olarak geri verdi

Hz.Ali dirhemler ve zırhla hemen Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldi. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Osman’ın bu güzel fedakârlığından haberdar olunca Hz.Osman’a çok duâ etti.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Fâtıma’yı Hz.Ali (r.a)’e verince, bu hususta çok güzel konuşmalar oldu. İlk önce Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu, ben nikâhlamadım, Onu Ali’ye Allâh nikâhladı!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v) bu nikâh merasiminde irad ettiği hutbesinde:

“-Hamd olsun, O, Allâh’a ki, verdiği nimetlerle övülen O, Kuvvet ve Kudretinden dolayı taât ve ibâdet edilen O’dur! Mülk ve Saltanatı’ndan dolayı boyun eğilen O, azâbından korkulan, yanındaki nimetleri, umulan O’dur! Yerde ve göklerde hükmünü yürüten O’dur! Kudretiyle halkı yara-tan hikmetiyle mümtaz kılan, izzetiyle sağlamlaştıran O dur. gönderdiği dini ve Peyğamberi Muhammed’le halkı şereflendiren O’dur!

Yüce Allâh, karşılıklı hısımlıkla, nesebleri birbirlerine katmayı emir ve farz kılmış ve bununla, günahları ortadan kaldırmıştır. Yüce Allâh, Fâtıma’yı Ali ile evlendirmemi bana emretti. Ben de 400 miskal gümüş mehirle evlendirdim. Ey Ali! Buna râzı mısın?! Haydi ey Ali! Sen de, bir hutbe irâd et!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a):

      “-Nimetlerinden dolayı Allâh’a Hamd-ü Senâda ve şehâdette bulun-duktan, Resûlullâh (s.a.v)’e salât ve selâm getirdikten sonra, Resûlullâh’ın kızı Hz.Fâtıma’yı, Allâh’ın emri ve rızâsıyle kendisine oniki ukiyye, dört-yüzseksen dirhem mehirle nikâhladığını açıkladı ve buna, orada bulunanları da, şâhid tuttu!”

Nikâh merâsimi sona erince Resûlullâh (s.a.v), bir tabakla yeni ve taze hurma getirtib onu önüne koyduktan sonra oradakilere:

      “-Kapışınız!”buyurdular. 29

Hz.Fâtıma (r.a) Hz.Ali ile nikâhlanınca ağlamıştı. Resûlullâh (s.a.v), onun yanına vardı:

      “-Yâ Fâtıma! Ne diye ağlıyorsun? Ben, seni, isteyenlerin en bilgilisine, yumuşak huylulukta ve akıllılıkta en üstününe ve ilk Müslüman olanına nikâhladım!”buyurdular.

Düğün Hazırlığı:

Resûlullâh (s.a.v) dörtyüzseksen dirhemin üçte ikisinin yiyecek, süs ve koku gibi bazı şeylere, üçte birinin de, giyeceklere harcanmasını emretti. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Fâtıma’yı Hz.Ali ile evlendireceği zaman, muhacir kadınlarından Ca’fer bin Ebû Talib’in hanımı Esmâ bint-i Umeys’e:

      “-Git, Fâtıma’nın evini hazırla!”buyurdular.

Esmâ, Hz.Fâtıma’nın gelin gideceği eve vardı. Bir minder hasırdan, bir minder yeni meşinden, bir minder de yamalı meşinden yapıp içlerini de hurma lifi ile doldurdu. Resûlullâh (s.a.v) de yatsı namazını kıldıktan sonra Hz.Fâtıma’nın evine dönüb yapılanları gözden geçirdi.

Hz.Fâtıma (r.a)’nın Cehizi ve, Ev Eşyası:

1-Esmâ bint-i Ümeyse’nin yaptığı, üç adet minder.

2-Saçaklı bir halı.

3-İçi, hurma lifi ile doldurulmuş bir baş yastığı.

4-İki el değirmeni.

5-Bir tane su tulumu (kırba).

6-topraktan yapılmış bir su testisi.

7-Meşinden yapılmış bir su bardağı.

8-Bir elek.

9-Bir havlu.

10-Tabaklanmamış bir koç postu.

11-Eskiyip tüyü dökülmüş Yemen dokuması alacalı bir kilim.

12-Hurma yaprağından örülmüş bir sedir.

13-Yemen işi alacalı iki elbise.

14-Bir kadife yorgandan ibaretti.

Geceleri üzerinde uyudukları, gündüzleri de, biraz kestirip uykusuz-luklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi. Uyumak istedikleri zaman, koç postunun yünlü tarafını çevirirlerdi.

Hasan-ı Basri’nin rivâyetine göre:

      “-Uzunumsu olan kadife yorğanlarını, uzunlamasına örtününce arka-ları, enlemesine örtününce de başları açılırdı!”

Velime yemeği:

Ensâr’dan bazıları:

      “-Yâ Ali! Sana, bir velime (düğün ziyafeti) çekmek gerekir!”dediler.

Ensâr’dan Sa’d bin Ubâde hemen:

      “-Bende bir koç var!”dedi.

Hz.Ali (düğün ziyafeti için) yarım ölçek arpa almak üzere zırhını bir Yahudi’ye (borç karşılığında) rehin bıraktı.

Esmâ bint-i Ümeys’ın bildirdiğine göre;

“-O zaman da, Ali ve Fâtıma’nın düğün ziyafetinden daha üstün bir

ziyâfet olmamıştı. Bu ziyafette, çekirdeği çıkartılmış kuru hurmaya, un, yağ ve yoğurt kurusu karıştırılarak yapılan bir yemeği arpa ekmeği ile yemekten ibaretti!”

Ensâr’dan Câbir bin Abdullah (r.a):

      “-Biz, Ali’nin güveyliğinde, Fâtıma’nın gelinliğinde bulunduk. Onlar-dan daha güzel güveyi ve gelin görmedik. Resûlullâh (s.a.v) bize, zeytinya-ğı ve hurma hazırlattı, yedik!”der.

Gerdek Merâsimi ve dua:

Resûlullâh (s.a.v)’in dadısı Ümmü Eymen’in anlattığına göre:

“-Resûlullâh (s.a.v), kızı Fâtıma’yı gerdeğe koyacağı zaman, kendisi gelinceye kadar Ali’nin hanımı Fâtıma’nın yanına girmemesini emretmişti. Resûlullâh (s.a.v), gelib kapıyı çaldı. Ben karşı çıktım. Resûlullâh (s.a.v), selâm verdi. İçeri girmek için, izin istedi. İzin verilince içeriye girdi, ve:

      “-Kardeşim burada mı?”diye sordu. Ben de dedim ki:

      “-Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlullâh!Senin kardeşin de kim?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ali bin Ebû Talib’dir!”deyince:

      “-Sen, kızını onunla nikâhladığına göre, o, nasıl senin kardeşin olur?!” dedim. (Resûlullâh (s.a.v) din kardeşliğini kast etmişti)

      “-Evet, o, muhakkak böyledir ey Ümmü Eymen!”buyurdu.

Sonra:

      “-Ey Ümmü Eymen, Esmâ bint-i Umeys’e burada mı?”diye sordu.

      “-Evet burada!”deyince.

      “-Demek, Resûlullâh’ın kızına hizmete geldi?”

      “-Evet!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Esmâ hayra ersin!”diyerek ona duâ etti. 30

Esmâ bint-i Umeys, bunu şöyle anlatır:

“-Resûlullâh (s.a.v), kızı Fâtıma’nın yanına geldiğinde perdenin arka-sında bir karartı gördü:

      “-Kim bu?”diye sordu.

Fâtıma (r.a):

      “-Esmâ!”diye cevab verdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Umeys’ın kızı Esmâ mı?”

Fâtıma (r.a):

      “-Evet yâ Resûlallâh!”dedi.

      “-Esmâ! Resûlullâh’ın hatırı için mi geldin?”dedi.

Bende:

      “-Evet! Yâ Resûlallâh! Zifafa giren kızın bir ihtiyacı olursa onu derhal karşılamak için bir kadının onu beklemesi lâzımdır!”diye cevab verdim.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) bana dua ettiler.

Esmâ:

      “-Benim en çok güvendiğim amelim bu duadır!”deyip sevinirdi!” 31

Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v) bir kabla su getirttirdi. Ellerini o su kabına daldırıb abdest aldı. Suyun içine misk döktü. Hz.Ali’yi yanına çağırtarak, önüne oturttu. O sudan, onun göğsüne ve iki dalı omuzu arasına (kalbine) ve kollarına sepeledikten sonra:

      “-Allâhümme bârik fimâ ve bârik âleyhimâ ve bârik lehüma fi nesli-himâ! Allâh’ım! Bu evlenmeyi mübârek kıl! Onlara mübârek kıl! Onların nesillerine mübarek kıl!”diyerek duâ etti.

Sonra kızı Hz.Fâtıma’yı yanına çağırdı. Hz.Fâtıma (r.a), utancından gözlerini elbisesine dikip duruyordu. Resûlullâh (s.a.v), onunda üzerine o sudan serpti ve şöyle buyurdular:

      “-Vallâhi, ey Fâtıma! Ben, seni, âilemin en hayırlısına nikâhladım!”

Resûlullâh (s.a.v) duâ ederken, İhlâs sûresiyle Muavvizeteyn sûreleri-ni de okuyub, gerek kendileri, gerek zürriyetleri hakkında şeytan şerrinden, Allâh’a sığındığını ve Hz.Ali’ye:

      “-Allâh’ın ismi ve bereketiyle haydi zevcenin yanına gir!”buyurduğu- da, rivâyet edilir.

Resûlullâh (s.a.v) dördüncü gün sabah serinliğinde dâmâdını ve kızını görmeye gitti. 32

Resûlullâh (s.a.v), altı ay sabah namazına çıkarken, kızı Hz.Fâtıma’nın evine uğradı, kapısının önünde durdu:

      “-Ey Muhammed’in ev halkı! Haydin namaza!”buyurdu, ve:

      “-Ey Ehl-i Beyt! Allâh sizden, günah kirini gidermek, ve sizi ter-temiz yapmak ister!” Meâlli âyet-i kerime yi okudu. 33

Yeni Evlilerin Dilekleri:

Bir müddet sonra, yeni evliler kendilerine bir ev verilmesi için Neccar Oğullarından Hârise bin Nû’man’a söylemesini, Resûlullâh’dan rica ettiler. Resûlullâh (s.a.v), bu isteklerini, Hârise’ye duyurmaktan utanarak kaçındı. Fakat, Hârise bin Nû’man, bunu duyar duymaz; Resûlullâh (s.a.v)’in hem-en yanına geldi.

      “-Yâ Resûlallâh! Ben haber aldım ki, Fâtıma, ayrı bir eve taşınmak için sana mürâcaat etmiş. Neccar Oğulları evlerinin en yakını olan benim bu evlerim, senindir. Benim, canım da ve malım da ancak, Allâh ve Resûlü içindir. Vallâhi yâ Resûlallâh! O mülkü, benden almanız, bana bırakmanız- dan daha hoş ve daha makbüldür!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Doğrusun! Allâh mallarını bereketlendirsin!”buyurdu. Ve verilen bu eve, Hz.Fâtıma (r.a)’yı yerleştirdi.

Hz.Fâtıma, bir gün, Resûlullâh (s.a.v)’e geldi:

      “-Yâ Resûlallâh! Ne benim ve ne de, Amcamın oğlunun, geceleri üze-rinde uyuduğumuz, gündüzleri de, üzerinde kestirib uyuduğumuz, bir koç postundan başka döşeğimiz var!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey kızım sabret! Çünkü Mûsâ bin İmran (a.s)’da zevcesi ile yirmi yıl döşeksiz oturdu. Onların pamuktan yapılmış bir abadan başka döşekleri yoktu!”buyurdular.

Hz.Ali bir gün Hz.Fâtıma’ya:

      “-Vallâhi, buğdayla uğraşa uğraşa nihayet, göğsüm ağrıdı! Babana esir hizmetçiler geldi. O’na git de, o esirlerden birisinin sana hizmet ve yardım etmesi için iste!”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Benim de, değirmenle un öğütmekten ellerim kabardı!”dedi.

Kalkıb babası Resûlullâh (s.a.v)’e gitti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kızım niye geldin?”diye sordu.

“-Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Sana, selâm vereyim diye geldim!”dedi. Ve, dileğini açıklamaktan utanıb geri döndü.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ne yaptın?”diye sorunca,

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Babamdan hizmetçi istemekten utandım!”dedi.

Bunun üzerine, ikisi birden gittiler.

Hz.Ali (r.a):

      “-Vallâhi, yâ Resûlallâh! Göğsüm ağrıyıncaya kadar buğdayla uğraşı-yorum!”dedi.

Hz.Fâtıma (r.a)’da:

      “-Baba! Ellerim kabarıncaya kadar un öğütüyorum. Ne olur, Allâh’ın, sana ihsan ettiği esir hizmetçiyi bize versen bize yardımcı olsa da biz de biraz ferahlasak?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Vallâhi, size hizmetçi veremem! Ben, daha Ehl-i Suffe’yı çağırıp da, karınlarını doyuracak bir lokma ekmek kendilerini geçindirecek bir nesne bulamadım. Ben, o esirleri satıb da, bedelleriyle Ehl-i Suffe’yi geçindir-meyi düşünüyorum. Ben size, bundan daha hayırlı olan şeyi göstereyim- mi? Yatacağınız zaman otuzüç defa Sübhanallâh, otuzüç defa elhamdü-lillah, otuzdört defa da Allâhu ekber çekiniz!”buyurdu.

Başka bir rivâyette ise:

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Fâtıma’ya:

      “-Ne ihtiyacın ne dileğin var, kızım!”diye sorunca, Hz.Fâtıma utanıb sustu daha konuşamadı.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Ben söyleyeyim, Fâtıma’nın değirmen çevirmekten elleri kabardı. Kırba ile su taşımaktan boynu aşındı. Ev süpürmekten elbi-sesinin rengi soldu, bozardı. Sana, köleler geldiği zaman birisini Fâtıma’ya verip hizmet ve yardım etmesini emretseniz olmaz mı?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Fâtıma! Yüce Allâh’dan kork! Rabbına olan vazifeni yerine getir! Ehlinin amelini işle! Yatacağın zaman otuzüç defa Sübhanallâh, otuzüç defa Elhamdülillah, otuzdört kerre de, Allâhu Ekber! De ki bunlar yüzdür, senin için bu hizmetçiden daha hayırlıdır!”buyurdu.

Hz.Fâtıma (r.a) da:

      “-Ben, Yüce Allâh’dan ve Resûlünden râzıyım!”dedi. 35

Başka bir rivâyette ise, Hz.Ali şöyle der:

“-Resûlullâh kızı Fâtıma’yı benimle evlendirirken, ona çeyiz olarak bir kadife kumaş parçası, içi hurma lifi dolu bir yastık, bir el değirmeni bir su kabı ve iki de çömlek vermişti. Bir gün Fâtıma’ya

      “-Kuyudan su çektim ğöğsüm ağrıdı. Allâh babana bir çok esirler ihsan etti. Git de, bizim için de bir esir hizmetçi iste!”dedim.

O da:

      “-Ben de değirmende un öğütmekten ellerim nasır bağladı!”diyerek Resûlullâh’a gitti.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kızım Fâtıma niçin geldin yavrum?”diye sormuş, Fâtıma, hizmetçi istemeye geldiğini söylemeye utandığı için:

      “-Halini hatırını sormaya geldim!”diyerek geri döndü.

      “-Ne yaptın?”diye sordum.

      “-Hizmetçi istemeye utandım!”dedi.

Bunun üzerine Fâtıma ile beraber Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gittik.

Ben:

      “-Ey Allâh’ın Rasülü kuyudan su çekmekten ğöğsüm ağrıdı!”dedim.

Fâtıma da:

      “-Benim’de değirmen döndürmekten ellerim nasır bağladı. Allâh, sana bu kadar esir ve bolluk ihsan etti. Baba, bize bir hizmetçi ver!”dedi

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ashab-ı Suffe’yi aç bırakarak size asla hizmetçi veremem. Onların ihtiyaçlarını karşılayacak bir şey bulamıyorum. Esirleri satıp alacağım para ile de Suffa ashabına yiyecek alacağım!”buyurdu.

Böylece elimiz boş olarak geri döndük. Resûlullâh (s.a.v) evimize gel-diğinde kadife kumaş parçasını üstümüze çekmiş yatıyorduk. Örtüyü başı-mıza çektiğimiz zaman ayaklarımız açılıyor, ayaklarımızı da örttüğümüz zaman, başımız açıkta kalıyordu. Resûlullâh (s.a.v)’ı evimizde görünce de hemen ayağa fırladık.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kalkmayın! Size, benden istediğinizden daha hayırlısını söyliyeyim- mi?”buyurdular.

      “-Söyle!”dedik.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu söyleyeceklerimi bana Cebrâil (a.s) öğretti. Her namazdan sonra; on defa, Sübhanallâh, on defa Elhamdülillah, on defa Allâhü ekber deyin. Yatağınıza girdiğiniz zaman; otuzüç defa Sübhanallâh, otuzüç defa Elhamdülillah, ve otuzdört defa da Allâhü ekber deyin!”buyurdular.

Bunları, Resûlullâh’dan işittiğimden bu yana hiç terketmedim!”

Hz.Ali (r.a) bunları anlatınca İbn-ü Kevvâ adında biri, ona:

      “-Sıffın Harbinin yapıldığı günün gecesi de mi terk etmedin?”dedi

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a) şöyle dedi:

      “-Siz Iraklılar’ın Allâh canını alsın! O gecede terketmedim!”

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:

“-Fâtıma, Resûlullâh’a gelerek hizmetçisinin olmayışından yakınarak şöyle dedi:

      “-Ey Allâh’ın Rasülü! Değirmen çevirmekten ellerim nasır bağladı, hem un öğütüyorum, hem de hamur yoğuruyorum!”

Resûlullâh (s.a.v) ise ona şu cevabı verdi:

“-Eğer, Allâh, sana bir şey nasib etmişse o mutlaka olur. Ben, sana hizmetçiden daha hayırlı bir şey söyleyeceğim: Yatağına yattığın zaman otuzüç defa Sübhanallâh, otuzüç defa Allâh’u Ekber otuzdört defa da elhamdülillah, de. Bunların hepsi yüz eder. senin için bir hizmetçiden daha hayırlıdır. Sabah namazını kıldıktan sonra da; on defa; Lâ ilâhe illâllahü vahdehü lâ şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yühyi ve yümitü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir! De.

Bunu akşam namazından sonra da oku. Çünkü bu duâyı her okuyuşun için on sevap yazılır. on tane de günah silinir. Yine onu her okuyuşta İsmâil (a.s) neslinden bir köle azad etmiş gibi olursun. Bu duâyı okuduğun gün şirkin dışında hiçbir günahın yazılmaz. Lâ ilâhe illâllahü vahdehü lâ şerike leh, seni sabahtan akşama kadar kötülükten korur!” 36

Uhud Savaşı:

Hz.Ali (r.a)’in en mümtaz vasfı, İlmi ve cesâretiydi. Katılmış olduğu bütün savaşlarda kahramanlık ve cesâretin en güzel örneklerini göstermiş idi. Hicri üçüncü yılın Şevval ayında Miladi 25 Mart 625 yılında yapılan, Uhud Savaşı’na gidilirken Hz.Ali, Hz.Fâtıma’nın yanına geldi ve:

      “-Yâ Fâtıma, kılıcımı getir! Üzülme, ben ne kork, ne de soysuzum! Andolsun ki, ben Muhammed’e yardım ve kullarını hakkıyla bilen Allâh’ın rızâsı uğrunda mücadele edeceğim!”dedi. 37

Uhud Savaşı’na girmeden önce Hz.Hamza’nın deve kuşu kanadından, Hz.Ali, beyaz yünden, Zübeyr bin Avvam sarı bezden, Ebû Dücane kırmızı bezden, Hubab bin Münzir’de yeşil bezden kendisine tuğ yaptı.

Uhud Savaşı’nın başlamasından önce, Kureyş ordusunun sancaktarı olan Talha bin Ebi Talha:

      “-Benim ile çarpışmak için, benim karşıma er meydanına kim çıkar? Ey Muhammed’in Ashabı! Siz bizi kılıçlarınızla öldürünce, Allâh’ın bizi hemen Cehenneme sokacağını, Siz, bizim kılıçlarımızla öldürülünce de, sizi hemen Cennete koyacağını söylüyorsunuz! Öyle ise, içinizde benim kılıcımla öldürülüb hemen Cennete girecek veya kılıcıyla beni öldürüb Cehenneme gönderecek bir baba yiğit yok mu?”diye haykırdı.

Bunu duyan Hz.Ali (r.a):

      “-Varlığım, Kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, ben de seni kılıcımla Cehenneme göndermedikçe veya senin kılıcınla ben Cennete girmedikçe senden ayrılmayacağım!”dedi.

Hemen ilk vuruşta Talha’nın bacağını kesti. Talha yere yıkıldı. Edeb yerleri açıldı:

      “-Allâh ve akrabalık aşkına bırak, beni öldürme!”dedi.

Hz.Ali de, onu kendi haline bırakıb geri döndü.

Bir başka rivâyette ise;

Hz.Ali (r.a), kılıcını onun başına şiddet ve hiddetle indirdi. Başını çenesine kadar yarıb ikiye ayırdı. Talha yere yıkılınca Hz.Ali geri döndü:

      “-Ne diye onun başını gövdesinden ayırmadan döndün?”denildi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yere düşünce, onun edeb yerleri bana karşı açılmıştı. Ondan, hemen yüzümü çevirdim. İyice biliyorum ki, Allâh, onu yaşatmayacak, öldürecek-tir. Çünki, Kureyş ordusunun koçudur, o!”dedi.

Talha, vurulub yere düştüğü zaman Resûlullâh (s.a.v) sevinerek tekbir getirdi. Müslümanlar da tekbir getirdiler.

Müşriklerin yere düşen sancağını Ebû Sa’d bin Ebî Talha aldı. Ebû Sa’d’ın üzerinde zırh, başında miğfer (tulğa) vardı. Kendisi yaya idi. İki saf arasında dikilib sesinin çıktığı kadar haykırdı.

      “-Ben, Ebû Kusam’ım! Benimle, meydana çıkıb kim çarpışır?”

Müslümanlardan hiç kimse ona karşı çıkmadı.

Ebû Sa’d bin Ebi Talha şöyle meydan okudu:

      “-Ey Muhammed’in Ashabı! Siz diyorsunuz ki, bizden öldürülenler, Cennete, sizden öldürülenler Cehenneme girerler! Lat’a and olsun ki, siz, yalan söylüyorsunuz! Eğer, siz, bunun gerçek olduğunu biliyorsanız, bazı-nız benim karşıma çıkıb benimle çarpışsın bakayım!”

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), onun karşısına Hz.Ali’yi çıkarttı. Her ikisi vuruştular. Hz.Ali, vurub onu öldürdü.

Ebû Sa’d’i, Sa’d bin Ebû Vakkas’ın öldürdüğü de rivâyet edilir. Sa’d bin Ebû Vakkas, onu boğazından okla vurunca Ebû Sa’d’ın dili sarktı. İhtimaldir ki, Hz.Ali kılıcı indirdiği sırada Sa’d bin Ebû Vakkas’da onu attığı bir okla boğazından vurmuştu. 38

Uhud günü Resûlullâh (s.a.v), müşriklerden bir birliğin hızla kendisine doğru ilerleyib geldiğini görünce Hz.Ali’ye:

      “-Hücum et onlara!”buyurdu.

Hz.Ali’de hücum edib onların hepsini dağıttı. Amr bin Abdullah-i Cümahi’yi öldürdü. Resûlullâh (s.a.v) bir başka birliğin geldiğini gördü. Yine Hz.Ali’ye:

      “-Hücum et şunlara!”dedi.

Hz.Ali, hücum edib onları da, dağıttı. ve Şeybe bin Mâlik’i öldürdü.

Bunu gören Cebrâil (a.s.) şöyle dedi:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, sizin için yapılan iyilik ve civanmertliktir!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, Bendendir, Ben de ondan’ım!”buyurdular.

Cebrâil (a.s)’de:

      “-Ben de, her ikinizden’im!”dedi.

O sırada şöyle bir ses işittiler:

      “-Ne Ali gibi yiğit! Ne Zülfikar gibi kılıç, vardır!”

Sa’lebe bin Ebî Mâlik der ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in sancağını her yerde Sa’d bin Ubade taşırdı. Çarpışma zamanı gelince de onu, Hz.Ali bin Ebû Talib alırdı!” 39

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Uhud günü sağ bilek kemiğim kırılınca sancak elimden yere düştü.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sancağı, onun sol eline veriniz! Çünkü o, benim hem dünya’da hem-’de âhiret’te sancaktarımdır!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim bileğim sarğılıdır. Abdest alırken nasıl yapayım?”diye sordum. Resûlullâh (s.a.v) de bana:

      “-Sarğı üzerine mesh et!”buyurdular. 40

Hz.Ali (r.a) kendisi anlatır:

      “-Uhud günü müşriklerden bir birlik görmüştüm. İçlerinde İkrime bin Ebi Cehl bulunuyordu. Kılıçla aralarına daldım. Çevremi sardılar. Onların, sonuncusuna kadar hepsini kılıçla kesdim parçaladım. Sonra içlerine ikinci bir dalış daha yaptım. Ecel gelmediği için, vardığım gibi sapa sağlam, geri döndüm! Allâh, mukadder olan işi, yerine getirir!”

Useyb bin Ebî İlyas gibi bazı müşrikler, Hz.Ali’ye çokça diş biliyorlar, söyledikleri şiirlerle herkesi, ona saldırmaya kışkırtıyorlardı.

Said bin Müseyyeb’in rivâyetine göre:

      “-Hz.Ali’ye Uhud gününde onaltı kere kılıç vurulmuş ve o, her yere düştükçe de, Cebrâil tarafından kaldırılmıştır!”

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Uhud günü Resûlullâh (s.a.v)’in yanından Müslümanlar uzaklaşınca, Resûlullâh (s.a.v)’ı göremedim. Kendi kendime:

      “-Vallâhi O’nu göremiyorum! O, savaştan kaçacak bir zat da değildir! O, ölenlerin arasında da, yok! O halde, Yüce Allâh, ona karşı yaptığımız uygunsuz bir hareketten dolayı bize ğazab ederek, Resûlü’nü insanların arasından kaldırmıştır! Öyleyse benim için çarpışa, çarpışa ölmekten daha hayırlısı olamaz!”dedim.

Kılıcımın kınını kırdım. Kılıcımı çekib müşriklerin üzerine yürüdüm, ve onları dağıttım. Onları dağıtınca, Resûlullâh (s.a.v)’in onların ortalarında kalmış olduğunu gördüm. Ben anladım ki yüce Allâh, O’nu, melekleriyle korumuştur!”

Hz.Ali (r.a) anlatır:

Resûlullâh (s.a.v) Uhud günü:

      “-Zekvan bin Abd-i Kays hakkında kimde bilgi var?”diye sormuştu.

“-Onu, ben gördüm, yâ Resûlallâh! ardından bir atlı koşuyor ve:

      “-Sen kurtulursan,ben kurtulmuyayım!”diyordu.

Nihayet yetişib atını onun üzerine sürdü. Zekvan, yaya idi. Atlı adam:

      “-Al bunu da, benden, ben, İ’lâc’ın oğluyum!”

Diyerek, Zekvan’a vurunca ona doğru koştum. Ayağına kılıçla vurub uyluğunun yarısını kestim. Sonra da, onu atından düşürerek üzerine çöküp öldürdüm. Öldürdüğüm kişi, Ebû’l-Hakem bin Ahnes bin Şerik bin İ’lâc-ı Sekafi idi!” 41

Uhud Savaşı sonunda Allâh’ın Resûlü, Hz.Ali’ye hitaben:

      “-Eğer, sen güzel savaşmışsan, Sehl bin Huneyf ile İbnü’s-Simme de güzel savaşmıştır!”dedi.

O sırada Cibril (a.s), Hz.Ali’yi gösterek:

      “-Yâ Muhammed! Andolsun ki, bu daha üstün! Sana daha çok yardım etmiştir!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Cibril! Ali yabancı değil bendendir!”buyurdular.

Cebrâil (a.s)’da:

      “-Ben de ikinizdenim!”diye ilâve etti. 42

Uhud Savaşı sonunda Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’yi göndererek:

      “-Git şu müşrikleri tâkib et! Gör bakalım ne yapıyorlar? Ne yapmak istiyorlar? Eğer, onlar, develerine biniyor ve atları yedeklerine alıyorlarsa, Mekke’ye dönmek istiyorlardır. Eğer, atlara biniyor ve develerini sürüyor iseler, onlar, Medine’ye yürümek istiyorlardır! Varlığım kudret elinde bul-unan Allâh’a yemin ederim ki, Medine üzerine yürüyecek olurlarsa, ben de, onların arkalarından varır cezalarını veririm!”buyurdu.

Hz.Ali (r.a) der ki:

      “-Müşriklerin ardlarından gidip ne yapıyorlar? Diye baktım. Atlarını, yedeğe aldılar, develere bindiler. Mekke’ye yöneldiler!”

Uhud Savaşı’nın sonunda Müslümanların bozulduğu ve Resûlullâh’ın şehid edildiği haberi Medine’ye eriştiği zaman, ondokuz kadın, yaralıları sulamak ve onların yaralarını sarmak için, yiyecek ve içecek yüklenerek Uhud’a kadar koşub gelmişlerdi. İçlerinde Resûlullâh (s.a.v)’in kızı ve Hz.Ali’nin zevcesi Hz.Fâtıma da bulunuyordu. Hz.Fâtıma, Resûlullâh’ın yüzünü yaralanmış görünce ağlayarak babasının boynuna sarıldı.

Resûlullâh (s.a.v), çok susamıştı. Muhammed bin Mesleme içecek su bulmak için Medine’den gelen kadınların yanına gitti. Fakat onların yan-larında su bulamadı. Uhud’daki Kanad Deresi’ne kadar gitti. Oradan tatlı su alıb getirdi. Resûlullâh (s.a.v) içti. Ve, Muhammed bin Mesleme’ye duâ etti. Resûlullâh (s.a.v)’in yaralarının kanaması kesilmiyordu.

Hz.Ali, kalkanıyla su döküyor Hz.Fâtıma’da kanı yıkıyordu. Kanın kesilmediğini gören Hz.Fâtıma bir hasır parçasını bulub yaktı. Kül haline getirdi. Sonra külü yaralarının üzerine bastırıp yapıştırdı. Kanı durdurdu. Hz.Fâtıma (r.a)’nın akan kanı, yün külü ile durdurduğu da rivâyet edilir. Resûlullâh’ın yüzündeki yara izleri kayboluncaya kadar tedavi edildi. İbn-i Kamia’nın darbesinden boynunda açılan yaranın tedavisi bir ay veya bir yıl kadar sürdü. 43

Hendek Savaşı:

Hendek günü; Hendeği geçenlerden Amr bin Abd, Bedir Savaşı’nda ağırca yaralandığından, Uhud Savaşı’nda bulunamamıştı. Kendisinin kim olduğu bilinsin diye bir alâmet takınmıştı. Amr bin Abd, o zaman doksan yaşlarındaydı. Resûlullâh (s.a.v) ile, O’nun ashabından Bedir Savaşı’nın öcünü almadıkça koku sürünmeyi kendi nefsine yasaklamıştı. Arabların en namlı kahraman ve baba yiğitlerindendi. Bin ere denk tutulurdu. Tepeden tırnağa kadar demir zırhlara bürünmüştü. Amr bin Abd atının başını çekib:

      “-Benimle çarpışacak kim varsa meydana çıksın!”diyerek seslendi.

Sahabeler Amr bin Abd’ın ne yaman bir savaşçı olduğunu bildikleri için başlarına kuş konmuş gibi kımıldamadılar. Susub kaldılar. Hz.Ali (r.a) fırlayıp ayağı kalktı ve:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben çarpışayım onunla dedi?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, otur! O, Amr’dır!”buyurdu.

Amr bin Abd:

      “-Hani sizden, öldürülünce Cennet’e gireceğini iddia ettiğiniz kimse-ler nerede kaldılar? İçinizden, meydana çıkıb benimle çarpışacak bir kimse yok mu?”diyerek tekrar seslendi.

Hz.Ali (r.a), fırlayıb kalktı ve:

      “-Ben çarpışayım onunla, yâ Resûlallâh?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Sen otur! O, Amr’dır!” buyurdu.

Amr bin Abd, üçüncü kez seslenerek kendisiyle çarpışacak er diledi:

      “-O toplulukta benimle çarpışacak var mı? diye bağıra bağıra sesim kısıldı gitti!”diye başlayan dört beyitlik bir kıt’a söyledi.

Yine Hz.Ali fırlayıb ayağa kalktı ve:

      “-Ben çarpışayım onunla, yâ Resûlallâh?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, Amr’dır!” buyurdu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Amr bin Abd değil, kim olursa, olsun!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’nin, Amr ile çarpışmasına müsaâde etti. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’nin, Amr bin Abd ile çarpışmasına müsaâde buyurunca, kendi kılıcını (Zülfikar’ı) ona verdi. Zırh gömleğini ona giydirdi. Sarığını da, onun başına sardı, ve ellerini kaldırıb:

      “-Allâh’ım! O’na yardımını ihsan et! Allâh’ım! Bedir Günü amucam oğlu Ubeyde bin Hâris’i, Uhud Günü de amucam Hamza’yı benden aldın. Bu Ali ise, benim kardeşimdir ve amucamın oğludur. Beni, yalnız başıma bırakma! Sen, varislerin en hayırlısısın!”diyerek duâ etti.

Abdullah İbn-i Ömer der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v) Hendek Günü altı kişinin; Muhacirlerden Talha, Zübeyr, Ali ve Sa’d bin Vakkas ile Ensâr’dan; Ebû Dücane ve Hâris bin Simme’nin üzerine titremiş durmuştur.

Hz.Ali (r.a), Amr bin Abd’e:

      “-Acele etme! Ben, sesine, dâvetine icabetle aciz olmayarak sana geli-yorum! Her iyi niyet, basiret ve sadakat sahibi olan kişi, muhakkak, düşmanına ğalebe çalmış ve necat’a ermiştir. Ben de, seni Zülfikar’ın bir darbesiyle yere devirib cenazeler ağıtçısı gibi, baş ucuna dikileceğimi umuyorum!”diyerek, Amr bin Abd’e doğru vardı.

Amr bin Abd, ona:

      “-Sen, kimsin?”diye sordu.

Hz.Ali zırha bürünmüştü. Gözlerinden başka bir yeri görünmüyordu.

      “-Ben Ali yim!”dedi.

Amr bin Abd:

      “-Abdimenaf’ın oğlu Ali mi?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a)’de:

      “-Ben, Ebû Talib’in oğlu Ali’yim!”dedi.

Amr bin Abd:

      “-Ey kardeşimin oğlu! Amcalarından, senden başka, daha yaşlı olan bir kimse yok mudur? Yeğenim ben senin kanını dökmek istemem. Çünkü senin baban benim dostumdu!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Vallâhi, ben, senin kanını dökmek isterim!”dedi.

Bunun üzerine Amr bin Abd çok kızdı. Hemen kılıcını sıyırarak atını Hz.Ali’nin üstüne doğru sürdü. Kılıcının yansıması ateş gibi parlıyordu.

Hz.Ali (r.a) ona:

      “-Ben, seninle nasıl çarpışabileyim ki? Ben, yayayım, sen, atının üzer-indesin? atından yanıma in!”dedi.

Amr bin Abd, hemen atından yere atladı. Atının sinirlerini kılıcıyla vurup kesti ve yüzüne de, çarptı. Bunu kendisi ölürse, o at düşmanın eline geçib de, ondan istifade etmesinler diye yapmış, atını sakatlamıştı. Sonra Hz.Ali (r.a)’nin karşısına gelib dikildi.

Hz.Ali (r.a), ona:

      “-Ey Amr! Ben, senin, Kureyş’den bir kimse ile karşılaştığında, o kişi-nin üç dileğinden birisini kabul edib yerine getireceğin hakkında Allâh’a söz verdiğini işittim, doğru mudur?”diye sordu.

Amr bin Abd:

      “-Evet!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Öyle ise, ben, seni Allâh’a ve Resûlü’ne, îmâna ve İslâmiyet’i kabul etmeye dâvet ediyorum!”dedi.

Amr bin Abd:

      “-Bu, bana gerekmez! Ey kardeşimin oğlu. Geç bunu, benden böyle bir şey isteme!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Öyle ise, bizim ile çarpışmayı bırak da, yurduna dönüb git! Eğer, Muhammed (s.a.v)’in işi yoluna girip kendisi, düşmanlarına ğalebe çalar-sa, sen, bu hareketinle O’na yardım etmiş olursun. Şayet, düşmanları, O’nu ortadan kaldırırsa, senin arzun, O’nunla çarpışmaksızın, yerine gelmiş olur!”dedi.

Amr bin Abd:

      “-Bu sözü, hiçbir zaman Kureyş kadınları bile söylemezler. Ben, adağımı yerine getirecek güçte olduğum halde, onu yerine getirmeden nasıl dönüp ğiderim? Ben, adayacağımı adamış ve intikam almadıkça, başıma yağ, koku sürmeyi kendime yasaklamış bulunuyorum! Sen üçüncü dileğini de söyle?”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Öyle ise, seni, çarpışmağa dâvet ediyorum!”dedi.

Amr bin Abd güldü ve:

      “-Doğrusu, ben, bu haslette, Arablar içinde benden korkmadan, benim ile çarpışmak isteyecek bir kimsenin olabileceğini sanmazdım!Sen, ne diye benimle çarpışmak istiyorsun. Ey kardeşimin oğlu? Vallâhi, ben, seni öldür-mek istemiyorum! Baban, benim dostumdu. Geri dön, git! Sen, genç bir yiğitsin. Ben, ancak, Kureyş’in. Ebû Bekr, Ömer gibi yaşlıca ve olğunca olanlarıyle çarpışmak isterim!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Fakat, ben, seni öldürmek isterim!”dedi.

Amr bin Abd, bu sözleri duyunca kan başına sıçradı. Amr ile Hz.Ali birbirlerine saldırdılar. ilk saldıran Amr oldu. Hz.Ali’ye kılıçla şiddetli bir darbe indirdi. Hz.Ali, Amr’ın darbesini, sığır derisinden yapılmış kalkanı ile karşıladı. Amr’ın kılıcı Hz.Ali’nin kalkanına saplandı ve kılıcın ucu Hz.Ali’nin başını yaraladı. Hamle sırası Hz.Ali’ye gelmişti. Amr’ın boyun köküne Zülfikar ile indirdiği şiddetli bir darbe ile kellesini uçurdu, ve göv-desini yere düşürdü! Çığlıklar koptu. Toz duman birbirine karıştı.

Hz.Ali (r.a):

      “-Allâhû ekber!”diyerek tekbir getirdi.

Hz.Ali (r.a)’in bu tekbirine uyarak Müslümanlar da, tekbir getirdiler. Resûlullâh (s.a.v)’de tekbir seslerini işitince, Hz.Ali’nin Amr bin Abd’ı öldürdüğünü anladı.

Amr bin Abd, kuvvet, cesaret ve kahramanlığına bakarak Hz.Ali’ye sırtlan yavrusu manasında “Fur’ul” demişti.

Hz.Ali (r.a); Amr bin Abd’in işini bitirince, müşriklerden Dırar bin Hattab ile Hubeyre bin Ebi Vehb, Hz.Ali’nin üzerine yürümüşlerdi. Hz.Ali hemen onlara doğru yöneldi. Dırar, Hz.Ali’nin yüzüne bakar bakmaz, ardı-na dönüb hızla kaçmaya başladı. Sonradan, Dırar’a, kaçmasının sebebi sorulduğu zaman, Dırar:

      “-Ölüm, hayali bir sûrete bürünmüş, ve bana görünmüştü!”demiştir.

Hubeyre bin Ebî Vehb, Hz.Ali ile çarpışmaya yeltendi ise de, Hz.Ali’-nin bir kılıç darbesi onun zırh gömleğinden tenine erişince, o da, dönüb gerisin geriye kaçtı.

Hz.Ali’nin başında iki yarık vardı. Biri Amr bin Abd’ın, diğeri İbni Mülcemin’in darbesiyle oluşmuştu. Bunun için kendisine:

      “-Zû’ş-Şecceteyn, Zülkarneyn” iki yarıklı denirdi.

Hübeyra bin Ebi Vehb, Kureyş müşriklerinin süvarilerinden ve şairle-rinden idi. Hz.Ali’nin önünden Kaçtığı zaman, Zübeyr bin Avvam, onun peşine düştü. Kılıçla vurub atının eğerini kesti. Heybesindeki zırh gömleği düştü. Zübeyr bin Avvam, onu aldı. Zübeyr bin Avvam, Hübeyre’den başka Nevfel bin Abdullah’ında peşine düşüp ona kılıçla bir darbe indirdi. Nevfel kaçarken atıyla birlikte hendeğe düştü. Boynu kırıldı. Müslümanlar onu hendeğin içinde taşa tuttular.

Nevfel:

      “-Ey Arab topluluğu! Beni, bundan daha iyi bir öldürüşle öldürseniz olmaz mı?!”diye seslendi.

Bunun üzerine Hz.Ali, Hendeğin içine inib onu kılıcıyla ikiye böldü. Nevfel bin Abdullah, Resûlullâh (s.a.v)’i öldürmek için yemin eden azılı müşrik zındıklarındandı.

Hz.Ali (r.a), o gün öyle bir haldeydi ki önüne çıkan her müşrik ondan kaçacak yer arıyordu. Hz.Ali’yi böyle görüb kaçanlardan biride İkrime bin Ebû Cehl’dir. Mızrağını atmış kaçmıştı. Harb meydanından kaçıb canlarını kurtaranlar, kendi orduğahlarına kavuşunca, Amr bin Abd’le Nevfel bin Abdullah’ın öldürüldüklerini onlara haber verdiler. Bunun üzerine, Kureyş müşrikleri gevşediler ve ümitsizliğe düştüler.

Hz.Ali (r.a); Lâ ilâhe illallâh! Muhammed’ün Resûlullâh!Diye tehlil getirerek Resûlullâh’ın yanına geldi. Hz.Ali gelirken de:

      “-O, beyinsizliği, akılsızlığı yüzünden, taşa, puta tapıyor ve yardım ediyordu. Ben ise, Muhammed (s.a.v)’ın Rabbine yardım etmekteyim. Ben, onu, (Amr bin Abd’ı) yumuşak kum yığını ile sert ve yüksek yer arasında hurma kütüğü gibi, yere yapışmış bir halde bırakıb ayrıldım. Onun elbise-sine, soykasına tenezzül etmekten kendimi beri’ uzak tuttum. Ey kabileler topluluğu! Allâh dinini ve Peyğamberini yardımsız bırakır sanmayınız!” meâlinde bir kıt’a söylemekte idi.

Hz.Ömer (r.a) ona sordu:

      “-Yâ Ali, Amr bin Abd’ın zırh gömleğini soyub almadın mı?”

Çünkü, Arablar katında zırh gömlekten daha kıymetli bir şey yoktu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben, ona, kılıçla vurduğum zaman o bana edeb yerini çevirmişti. Amcam’ın oğlunu soymaktan utandım!”dedi.

Hz.Ali, onların bozulub kaçan süvarilerini Hendeğe kadar kovalamış, onların soykalarından bir şey almaya da tenezzül etmemişti.

Hz.Ali (r.a)’a şöyle sordular:

      “-Amr bin Abd ile karşılaştığın zaman kendini nasıl bulmuştun?”

Hz.Ali (r.a):

      “-O anda, bütün müşrikler bir taraf olsalardı. Ben de, bir taraf olsa idim, kendimi, onların hepsini yenebilecek güçte bulmuşdum!”dedi.

Kureyş müşrikleri, Amr bin Abd’in Hendek içine atılan ölüsünü on bin dirheme satın almak için, Resûlullâh (s.a.v)’e adam gönderdiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ölünüz sizin olsun! Biz ölü parası yemeyiz!”buyurdular.

Amr bin Abd’ın, ölüsünü, geri âilesine götürdüler. Kız kardeşi, onun elbisesinin soyulmadığını görünce:

      “-Onu, ancak onun dengi ve eşiti olan şerefli bir kişi öldürmüştür!” dedikten sonra, kimin öldürdüğünü sordu:

      “-Ali bin Ebû Talib öldürdü!”dediler.

Bunun üzerine kız kardeşi söylediği beyitlerde şöyle dedi:

      “-Eğer, onu, Ali’den başkası öldürmüş olsaydı. Ona temelli ağlar dur-urdum. Fakat, o, öldürücüsünden dolayı asla ayıblanmayacaktır!” 44

Beni Kurayza Ğazvesi:

Hz.Ali, Beni Kurayza Ğazvesi’nde, Beni Kurayza Yahudilerinin kale-lerine yaklaştı. Sancağını, kalenin dibine dikti. Beni Kurayza Yahûdileri, kalenin üzerinden, Resûlullâh (s.a.v)’e ve Mü’minlere sövmeye başladılar. Mü’minlere yalancılık ve sihirbazlık isnad ettiler. Resûlullâh (s.a.v)’e ve O’nun pâk Zevceleri’ne dil uzattılar.

Ebû Katade der ki:

      “-Biz, onlara karşılık vermeyib sustuk. Onlarla aramızdakini, kılıç hal edecektir!”dedik.

Ali bin Ebû Talib, Sancağı beklememi, bana emretti. Kendisi, Beni Kurayza Yahudilerinin, Resûlullâh’a ve O’nun Zevceleri’ne çirkin sözler söylediklerini işitince hemen geriye dönüb, Beni Kurayza üzerine gelmekte olan Resûlullâh (s.a.v)’ı yolda karşıladı.

      “-Yâ Resûlallâh! Şu pislerin, kötülerin yakınlarına kadar varman sana gerekmez!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne için gerekmez?”diye sorudu.

Hz.Ali, Yahudilerden işittiği çirkin sözleri tekrarlamağa utanıb sustu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sanırım ki, sen, onlardan, beni üzecek birtakım kötü şeyler işitmiş olmalısın?”buyurdu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Evet! Yâ Resûlallâh!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Mûsâ (a.s), bundan daha ağırı ile karşılaşmış, daha çok üzülmüştü! O, Allâh düşmanları beni görecek olurlarsa, söylemiş oldukları kötü şeyler-den hiçbirini söyleyemeyeceklerdir!” buyurdu. 45

Hz.Ali bir gün, yüksek sesle:

      “-Ey îmânlılar ordusu!”diyerek Müslümanlara seslendikten sonra, Zübeyr bin Avvam ile birlikte ileriye atıldı.

Hz.Ali (r.a):

      “-Vallâhi, ya ağzıma bir tane tadacak şey koyub tatmayacağım ya da, onların kalelerini fetih edeceğim!”diye de, yemin etti. 46

Daha sonra Beni Kurayzalıların kaleleri feth edildi. Kendileride Tevrat hükmüne göre cezalandırıldılar.

Hudeybiye Sulhu:

Hicretin 6. yılın Zilkade ayında Hudeybiye Sulhu’nda, Resûlullâh’ın dizinin dibine oturup, anlaşma metnini yazan kâtib, yine Hz.Ali (r.a) idi. Müslümanlar adına Resûlullâh (s.a.v), Mekkeliler adına da, onları temsil eden Süheyl bin Amr idi. Uzun uzadıya konuşmalardan ve geliş, gidişler-den sonra Süheyl bin Amr, Resûlullâh’a:

      “-Haydi, kalem, kâğıt getir aramızda bir yazı yazdır!”dedi.

Kalem, kâğıt, divit hazırlanınca, Resûlullâh (s.a.v), aradaki anlaşmayı yazacak bir adam çağırmak istedi ve Evs bin Havli’yi çağırdı.

Süheyl bin Amr:

      “-Bunu iki kişiden Amucanın oğlu Ali’den veya Osman İbn-i Affan-dan başkası yazmasın!”dedi.

Hz.Osman (r.a), daha önce Mekkelilere elçi olarak gönderildiğinden orada hazır değildi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’yi çağırdı. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ali’ye:

      “-Yaz! Yâ Ali, Bismillâhirrahmânirrahim!”diye yazmaya başlar başla-maz. Süheyl bin Amr, hemen, Hz Ali’nin elini tuttu ve şöyle dedi:

      “-Biz, Bismillâhirrahmânirrahim’i bilmiyoruz sen böyle yazma!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Öyle, ise, nasıl yazalım?”diye sordu.

Süheyl bin Amr:

      “-Eskiden beri senin de yazılarının başında yazmış olduğun bizim de yazmakta olduğumuz gibi “Bismikâllahümme!”Ey Allâh’ım! Senin ismin ile başlarım! Diye yaz!”dedi.

Müslümanlarda buna itiraz ederek:

      “-Vallâhi, biz de, Bismillâhirrahmânirrahim’den başkasını yazamayız ve yazdırmayız!”dediler.

Neredeyse anlaşma olmayacaktı ki. Resûlullâh hemen müdahale etti:

      “-Bu da güzeldir, ya Ali öyle yaz!”

Hz.Ali yazmaya başladı. Resûlullâh (s.a.v) besmele işini hallettikten sonra, Hz.Ali’ye:

      “-Yaz yâ Ali! Bu, Muhammed Resûlullâh’ın, Süheyl bin Amr ile üzerinde anlaşıb sulh oldukları, gereğinin, taraflarca yerine getirilmesine kararlaştırıb imzaladığı maddelerdir!”buyurdu.

Süheyl bin Amr, Hz.Ali’nin yine elini tuttu ve Resûlullâh’a:

      “-Vallâhi, biz, senin gerçekten Resûlullâh olduğunu tanımış olsa idik Seni Beytullâh’ı ziyaretten alıkoymaz ve seninle çarpışmaya kalkmaz idik. Ben, Senin gerçekten de Resûlullâh olduğunu bilseydim, sana karşı gel-mezdim, ve sana tabi olurdum. Sen, Allâh’ın Rasûlü olduğun takdirde biz bu tutum ve davranışlarımızla sana karşı zülüm ve haksızlık etmiş oluruz. En iyisi, Sen, anlaşma metnine bizim bildiğimiz şeyi yaz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Peki, nasıl yazalım?”diye sordu.

Süheyl bin Amr şöyle dedi:

      “-Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu da güzeldir. Öyle yazınız. Ben hem Abdullah’ın oğluyum hem de Allâh’ın Rasûlüyüm. Vallâhi, siz beni yalanlasanız da, ben şübhesiz yüce Allâh’ın Rasülüyüm!”dedi.

Hz.Ali’ye öyle yazmasını emretti. Müslümanlar kendilerini tutamadı-lar. Öncekinden daha fazla itiraz sesleri yükseldi. Öyle ki, neredeyse savaş çıkacaktı. Resûlullâh (s.a.v), Ashab-ı kirâmı sûkünete davet edince Ashab hemen yerine oturdu. Bu da oradaki müşriklerin çok dikkatlerini çekmişti. Müşriklerden Huvaytıb bin Abdüluzza arkadaşına:

      “-Doğrusu, ben, şu cemaat gibi, dinleri üzerinde bu kadar titiz ve O’na bu kadar itaâtkâr bir kavim görmedim!”demişti.

Hz.Ali ise, bu vaziyete dayanamamış ve şöyle itiraz etmişti:

      “-Hayır! Vallâhi, ben, Resûlullâh’ın sıfatını hiçbir zaman silemem! Varlığım, Kudret elinde bulunan yüce Allâh’a yemin ederim ki; ben onu silmeyeceğim. Hayır! Vallâhi, ben senin Resûlullâh sıfatını hiçbir zaman silemem!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’nin yüzüne bakarak:

      “-Yâ Ali! Bir gün senin de başına böyle bir iş gelecek. Muhakkak sen de bunun tıpkısına dâvet olunacaksın. Ve, onu kabul edeceksin!”dedi.

Hz.Ali, (r.a), Resûlullâh kelimesini silmeyeceğine yemin edince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bana onların yerini göster!” buyurdu.

Hz.Ali, Resûlullâh kelimesinin bulunduğu yeri Resûlullâh’a gösterdi Resûlullâh’da onu eliyle sildi. Onun yerine Muhammed İbn-i Abdullah: Abdullah’ın oğlu Muhammed kelimelerini yazdırdı.

İmam Zührî:

“-Resûlullâh’ın Süheyl bin Amr’e karşı bu derece uysal davranma- sının sebebi ise, daha önce:

      “-Onlar Allâh’ın Harem’i içinde benden her ne isterlerse ben onların her isteklerini yerine getireceğim!”diye va’d buyurmuş olmasından ileri geldiğini söyler.

Hz.Ali’nin Başına Gelecek olan Hadise neydi?:

Sıffın harbinden sonra Hz.Ali, ile Muâviye bin Ebû Süfyân arasında yapılan anlaşma üzerine Hz.Ali (r.a)’in huzurunda kaleme alınan sulh and-laşması yazısına:Bu, Emîri’l-Mü’minin Ali’nin üzerinde andlaştığı sulh maddeleridir! Diye yazılmasına, Muâviye’nin temsilcisi Amr bin As:

      “-Sen, onun kendi ismini ve babasının ismini yaz! O, sizin Emiriniz-dir, bizim Emîrimiz değil!”diyerek itiraz etmişti.

Hz.Ali (r.a)’in taraftarı olan Ahnef Sahr bin Kays ise, yazıcıya:

      “-Mü’minler Emîrinin ismi silinemez! Silecek olursan, korkarım ki, elin bir daha sana dönmez, kesilir! Sakın, silme, halk, birbirlerini öldürse bile onu silme!”demişti.

Hz.Ali o gün bir müddet buna yanaşmadı. Sonra, Eş’as bin Kays geldi:

      “-Gel, Sen, şu ismi sil!”dedi ve silindi.

Hz.Ali (r.a) da:

“-Allâhu ekber! Allâhu ekber! Bu da, öbürünü andıran bir tutum! Vallâhi! ben, Hudeybiye anlaşması günü, Resûlullâh (s.a.v)’ın kâtibi idim. Muhammed Resûlullâh diye yazmıştım. Müşrikler:

“-Vallâhi, biz, senin gerçekten Resûlullâh olduğunu tanımış olsa idik Seni Beytullâh’ı ziyaretten alıkoymaz ve seninle çarpışmaya kalkmaz idik. Ben, Senin gerçekten de Resûlullâh olduğunu bilseydim, asla sana karşı gelmezdim, ve sana tabi olurdum. Sen, Allâh’ın Rasulü olduğun takdirde biz bu tutum ve davranışlarımızla sana karşı zülüm ve haksızlık etmiş oluruz. En iyisi, Sen, Andlaşma metnine bizim bildiğimiz şeyi yaz!

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Peki, nasıl yazalım?”diye sordu.

Süheyl bin Amr:

      “-Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu da güzeldir. Öyle yazınız. Ben hem Abdullah’ın oğluyum hem de Allâh’ın Rasûlüyüm. Vallâhi, sizler beni yalanlasanız da, ben şübhesiz Allâh’ın Rasülüyüm!”dedi.

Bana da, böyle yazılmasını emretti. Müslümanlar kendilerini tutama-dılar. Öncekinden daha fazla itiraz sesleri yükseldi. Öyle ki, neredeyse savaş çıkacaktı. Resûlullâh Ashab-ı kirâmı sûkünete davet edince Ashab hemen yerine oturdu. Ben bu vaziyete dayanamamış itiraz etmiştim:

      “-Hayır! Vallâhi, ben, Resûlullâh’ın sıfatını hiçbir zaman silemem! Varlığım, Kudret elinde bulunan yüce Allâh’a yemin ederim ki; ben onu silemeyeceğim. Hayır! Vallâhi, ben senin Resûlullâh sıfatını hiçbir zaman silemem!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ali! Bir gün senin de başına böyle bir iş gelecek. Muhakkak sen de bunun tıpkısına dâvet olunacaksın. Ve, onu kabul edeceksin!”dedi.

Amr bin As:

      “-Sübhanallâh! Bizler, Mü’min olduğumuz halde, bizi kâfirlere mi benzetiyorsun yâ Ali?!” dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ey Nâbiğa’nın oğlu! Sen, ne zaman fâsıkların yârı, ve yardımcısı, Mü’minlerin de, düşmanı olmadın ki?”dedi.

Amr bin As:

      “-Vallâhi, bu günden sonra, hiçbir zaman, benimle senin aramızda bir mecliste toplanma olmayacaktır!” dedi.

Hz.Ali (r.a)’da:

      “-Ben de, yüce Allâh’dan meclisimi senden ve benzerlerinden pâk ve uzak tutmasını dilerim!”dedi. 47

Resûlullâh (s.a.v) Kûr’ân’ın tenzili için, Hz.Ali ise Te’vili için savaştı.

Hayber’in Fethi:

Hayber’in fethi güçlükle geçekleşmişti. Çünkü Hayber volkanik bir arazi üzerinde sağlam kalelerden meydana gelmiş bir yerleşim yeriydi. Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu buraya yerleşmişler, ve orada oturuyorlardı. Muhasara devam ederken, bir gün Resûlullâh, Ashabına:

      “-Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, Allâh ve Allâh’ın Resûlü onu sever. O da, Allâh’ı ve Allâh’ın Resûlünü sever. O, Hayber’i fethetme-dikçe, dönmeyecek, Hayber’i zorla alacaktır. Yüce Allâh, fethi, onun eliyle gerçekleştirecektir. Kendisi düşmandan yüz çevirici, kaçıcı bir kimse de, değildir!”buyurdular.

Sahabe den, Sehl bin Sa’d’ın bildirdiğine göre:

      “-Sahabiler, geceyi, sancağın kime verileceğini konuşarak geçirmişler idi. Ve, hemen hemen hepsi de, sancağın kendilerine verilmesini ummuş durmuşlardı!”

Büreyde bin Husayb (r.a) der ki:

“-Yarın Hayber’in fethi nasib ve müyesser olacak diye gönül ferahlığı ve rahatlığı içinde geceyi geçirdik. Sabah namazı vakti olunca; Resûlullâh, sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp sancağın getirilmesini istedi. Mücahidler Resûlullâh’ın karşısında saf bağlamışlardı Resûlullâh getirilen sancağı eline alıb salladı. Sonra da:

      “-Bunun hakkını yerine getirmek üzere kim alır?”diye sordu.

Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer (r.a) ve hemen hemen bütün Kureyş Muhacir-leri sancağı almak için boyunlarını uzatıb dudular. Sa’d bin Ebû Vakkas önce Resûlullâh’ın hizasına çöktü. Sonra da kalkıb önünde durdu. Bureyde bin Husayb da, sancağa uzananlar arasında idi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey yüce Allâh’ım! Sen, vermediğin zaman, verecek yoktur! Sen, verdiğin zaman da, engel olacak yoktur!”buyurdu.

Zübeyr bin Avvam gelib:

      “-Sancağı ben alır onun hakkını yerine getiririm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Geç!”buyurdu. Sonra başka birisi geldi:

      “-Ben alır onun hakkını yerine getiririm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ona da:

      “-Geç!”buyurdu. Daha başka birisi kalkıb:

      “-Ben alır, onun hakkını yerine getiririm!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ona da:

      “-Geç!”buyurduktan sonra:

      “-Muhammed’in zâtını Risâletle şereflendiren Allâh’a and olsun ki! Ben, bu sancağı, öyle bir er kişiye vereceğim ki, O, kaçmak nedir bilmez!” buyurdular.

Hz.Ömer (r.a) demiştir ki:

      “-Benim, kumandanlığı, o günkü kadar arzuladığım olmamıştır!”

Resûlullâh (s.a.v), bir müddet bekledikten sonra:

      “-Ali nerede?”diye sordu.

      “-Yâ Resûlallâh! Onun gözleri ağrıyor!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu, bana çağırınız!”buyurdular.

Seleme bin Ebi’l-Ekva, hemen kalkıb gitti. Hz.Ali’yi ellinden tutarak Resûlullâh’ın yanına getirdi. Hayber’in tozundan toprağından Hz.Ali’nin gözleri ağrımakta idi. Ashab-ı kirâm onun geleceğini hiç beklemiyorlardı. Birden bire onunla karşılaşınca:

      “-İşte, Ali geldi!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İşte, bununla! İşte, bununla fetih gerçekleşecektir!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’ye:

      “-Yanıma yaklaş!”buyurdu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Görüyorsun ki, ayaklarımın bastığı yeri bile göre-meyecek bir haldeyim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ali’nin ağrıyan gözlerine “puf!” diyerek püs- kürdü (mübârek, tükrüklerini sürdüler.) Şifa vermesi içinde Allâh’a duâ etti. Ağrı, sızı, birden geçti. Hz.Ali’nin gözleri hiç ağrımamış gibi oldu.

Hz.Ali (r.a) der ki:

“-Resûlullâh, gözlerim ağrıdığı ve adam salıb beni getirttiği zaman:

      “-Yâ Resûlallâh! Gözlerim ağrıyor!”dedim.

Gözlerime “püf!” diyerek tükrüğünü püskürttükten sonra:

      “-Ey Allâh’ım! Sıcağın, soğuğun sıkıntısını bundan gider!”diyerek duâ etti. O günden beri, ne sıcaktan, ne de soğuktan rahatsız oldum!”

Gerçekten de, Hz.Ali, en sıcak günde kalın bir aba giyer sıcaklıktan bunalmazdı. En soğuk günde de en ince elbise giyer soğuktan üşümezdi. Bunun sebebi sorulunca Resûlullâh (s.a.v)’ın, Hayber de kendisi için bu hususta duâ buyurmuş olduğunu söylemiştir.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’ye zırhlı bir gömlek giydirdi. Zülfikâr’ı beli-ne bağladı. Ak sancağını ona uzattı:

      “-Yâ Ali! Al bu sancağı ilerle! Ondan yararlan. Allâh, sana fethi nasib edinceye kadar çarpış! Sakın arkana dönme!”

Hz.Ali biraz gidince:

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, neyi gerçekleştirmek üzere onlarla çarpışaca-ğım?”diye seslendi.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Allâh’dan başka İlâh bulunmadığına ve Muhammed’in Resûlullâh olduğuna şehadette bulununcaya kadar onlarla çarpış! Onlar bunu yaptık-ları, üzerlerine düşen hakları yerine getirdikleri zaman, canlarını ve malla-rını benden kurtarırlar. Kalblerindekinin hesabı ise, Allâh’a aittir!”

Hz.Ali (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Onlar, bizim gibi Müslüman oluncaya kadar ken-dileri ile çarpışacağım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onların kalelerine girinceye, meydanlarına varıncaya kadar vakar ve sükûnetle ilerle! Sonra da onları, İslâm dinine dâvet et. Eğer, Müslüman olurlarsa, Allâh’ın haklarından olub yerine getirmekle mükellef bulunduk-ları şeyleri kendilerine haber ver. Vallâhi, senin sâyenle, Yüce Allâh’ın, onlardan bir tek kişiyi hidayete getirmesi, senin bir çok kızıl develere mâlik olub onları Allâh yolunda tasadduk etmenden hayırlıdır!”buyurduktan sonra, Hz.Ali ve arkadaşlarına yardım etmesi için de, Allâh’a yalvardı.

Seleme bin Ekva’ der ki:

“-Vallâhi, Ali, sancağı alınca, silkelene, silkelene gitti. Biz de onun ardında ve izine düşüb gittik. Ali bin Ebû Talib, sancağını kalenin dibindeki bir taş yığınına dikti. Kalenin üzerinden bir Yahudi:

      “-Sen, kimsin?”diye seslendi.

      “-Ben, Ali bin Ebû Talib’im!”dedi.

Bunun üzerine, o Yahudi, kendi dindaşlarına:

      “-Ey Yahudi, Cemaati! Mûsâ’ya indirilenlere yemin olsun ki, sizler, mağlub olacak, yenileceksinizdir!”dedi.

Bu zat’ın Yahudi âlimlerinden olan bir zat olduğu Hz.Ali’nin vasıf- larına kendi kutsal kitablarında rastlamış idi. Bu zat’ın o anda iman ettiği ve Yahudiler tarafından kaleden aşağı atılarak şehid edildiği söylenir.

Natat kalesinin arkasına üç kat duvar örülmüştü. Yahudiler, Müslü-manlarla çarpışmak için kaleden ve duvarlardan geçerek dışarı çıktılar. Hz.Ali ve arkadaşlarıyla çarpışmak için kaleden adamlarıyla birlikte ilk çıkan da Merhab’ın kardeşi Hâris oldu. Hâris cesareti ve yavuzluğu ile tanınmıştı. Hz.Ali ile çarpışmaya ve birbirleriyle kılıç ile vuruşmaya başla-dılar. Hz.Ali vurub Hâris’i öldürdü.

Ebû Dücâne başına kırmızı sarıkla tuğ yapmıştı. Hayber Süvarile- rinden Hâris (Ebû Zeyneb) ile karşılaştı. Ve onu öldürdü. 48

Yahudi savaşçılarından Yâsir, Üseyr ve Amir’de Hâris gibi başlarına tuğ yapmışlardı. Üseyr güçlü kuvvetli, kısaya yakın boylu bir adam dı.

      “-Benimle çarpışacak kim var?”diye haykırıyordu.

Muhammed bin Mesleme (r.a), ona doğru vardı. Biribirlerine kılıçla vurdular. Muhammed bin Mesleme, onu öldürdü. Yâsir’de Yahudilerin Yavuz ve çetin olan savaşçılarındandı. Müslümanlardan kaçacak olanları, toplayıb götürmek için yanında kısa bir mızrak taşıyordu. 49

Hz.Ali, ona vardı. Zübeyr bin Avvam:

      “-Allâh aşkına aramıza girme!”diye and verince Hz.Ali, geri durdu.

Yahudi Yâsir:

      “-Hayber halkı iyi bilir ki ben tepeden tırnağa kadar silahlanıb er meydanlarında dolanan Yâsirim dir!”diye recez söyleyerek övünüyordu.

Zübeyr bin Avvam’ın annesi Hz.Safiye bint-i AbdülmutTalib:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, oğlumu öldürecek!”diye feryat edince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır! Belki, oğlun, onu öldürür inşallâh!”buyurdular.

Zübeyr bin Avvam da:

      “-Hayber halkı iyi bilir ki, ben de güçlü kuvvetli, hiçbir kavimden yüz çevirib kaçmaz, zaaf göstermez ulu bir kişiyimdir! Şan ve şereflerini koru-yanların, hayırlı kişilerin oğluyumdur! Ey Yâsir! Kâfirlerin topluluğu seni aldatmasın! Onların topluluğu ağır, ağır çekilib giden serap gibidir!”

Diyerek recezler okuyarak ona doğru vardı. Karşılaştılar, çarpıştılar. Zübeyr bin Avvam, Yâsir’i vurub öldürdü.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Amcan, dayın sana fedâ olsun!”buyurdular.

Yahudi savaşçısı Âmir, iri ve uzun bir adamdı. Üzerine iki kat zırh gömlek giymişti. Demirlere bürünmüş:

      “-Karşıma çıkacak kim var?”

Diyerek haykırıyordu, ve kılıcını sallayıb duruyor, Müslümanlara sal-dırmaya hazırlanıyordu. Hz.Ali, onu karşıladı. Zülfikârla bacaklarına vurub çöktürdü ve başını, gövdesinden ayırdı.

Merhab, Hımyer Yahudilerindendir. Hayber halkı içinde Merhab daha cesaretli idi. Merhab, kendisine mahsus kalenin başkanı, kumandanı idi. Merhab kardeşi Hâris’in öldürüldüğünü görünce, silâhlanıb askerleri ile birlikte kaleden dışarıya çıktı. Üzerine iki kat zırh gömlek giymiş, iki kılıç kuşanmış, başına iki kat sarık sarınmıştı. Başına aspur boyasıyla boyalı Yemen işi bir miğfer, onun üzerine de, yumurta biçiminde taştan oyulmuş ikinci bir miğfer geçirmişti. Merhab’ın karşısında, benim diyen baba yiğit dayanamazdı. Kendisi, kızıb köpürmüş bir puğur devesi gibi idi. Kılıcını sallayarak:

      “-Hayber halkı çok iyi bilir ki; ben, gelib çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda dahi, tepeden tırnağa kadar silâhlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab’ımdır! Ben, kükreyerek geldikleri zaman, arslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurub yere sermişimdir!” diyerek recez söylüyor ve övünüyordu.

Hz.Ali (r.a) de:

      “-Ben, oyum ki: Annem, bana Haydar (Arslan) adını takmıştır! Ben ormanların heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir! Sizi geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir!”

Diyerek, recezler söyleyerek, Merhab’ın karşısına dikildi. Merhab o gece rüyasında, kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü. Belki de yüce Allâh, Merhab’a, rüyasını hatırlatmak ve kendisinin kalbine korku düşürmek için, Hz.Ali’ye recezini böyle söylettirmişti.

      “-Korkanın elinde silâh taşımağa güç kalmaz!”denir.

Hz.Ali (r.a) ile Merhab karşılaşınca, birbirlerine kılıç vurdular. Hz.Ali, Merhab’ın tepesine kılıcıyla öyle bir darbe indirdi ki kılıç, Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden yapılmış olan miğferini da kesti. Başını, ikiye ayırdı. Dişlerine kadar işledi! Karargâh halkı’da, kılıcın çıkardığı acı sesi işittiler. Hayber karârgahında bulunan Hz.Ümmü Seleme (r.a):

      “-Merhab’ın dişlerine kadar inen kılıcın çıkardığı acı sesi ben dahi, çadırımda işittim!”demiştir. Merhab cansız olarak yere düştü.

Resûlullâh (s.a.v)’ın azadlı kölesi Ebû Râfi’ der ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Ali bin Ebû Talib’i gönderdiği zaman, ben de onunla birlikte gitmiştim. Ali bin Ebû Talib, kaleden çıkan Yahudilerle çarpıştı. Yahudilerden birisi vurunca, Ali’nin kalkanı yere düştü. Ali’de kalenin yanında bulunan bir kapıyı alıb kendisine kalkan ve siper edindi. Kalenin fethini, Allâh, ona nasib edinceye kadar o kapı, onun elinden hiç düşmedi. Ancak, çarpışmalardan boşalınca, o kapıyı, elinden yere bıraktı. Yanımda yedi kişi bulunuyordu. Sekizincileri ben idim. O kapıyı çevirmeye çalıştık. Çeviremedik!”

Hz.Ali’nin, bunu kendi gücüyle değil, Allâh’ın, kendisine bahşettiği gücüyle yaptığında şüphe yoktur. Hz.Ali’nin bu kapıyı köprü yaparak İslâm mücahidlerinin kaleye girmelerini sağladığı da rivâyet edilir. 50

Mekke’nin Fethi:

Mekke’nin fethinde kanı heder edilip öldürülen müşriklerden birisi de Huveyris bin Nukayz, bin Vehb, bin Abd, bin Kussay ididir ki, Mekke’de Resûlullâh’a işkence yapan kişilerdendi. Huveyris’in sözleri Resûlullâh’a çok ağır gelirdi. Resûlullâh için söylenmiş hiciv şiirlerini okur, dururdu. Hz.Abbâs, hicretten hemen sonra Resûlullâh (s.a.v)’ın kızları Hz.Fâtıma ile Ümmü Külsüm’ü Mekke’den Medine’ye yollarken bu adam onların yollarını kesmiş bineklerine vurub onları yere düşürmüştü.

Mekke’nin fethi gününde Huveyris korkusundan evine kapanmış ev kapısını da kilitlemişti. Hz.Ali varıb sorduğu zaman onun çölde olduğu söylendi. Kendisinin aranmakta olduğuda Huveyrise haber verildi. Hz.Ali, Huveyris’in kapısından uzaklaştı. Huveyris evinden çıkıp başka bir eve kaçmak isterken Hz.Ali arkasından yetişti ve onu öldürdü.

Yine Resûlullâh (s.a.v) ile istihza edib dalga geçen, ve hakkında Hıcr Sûresi’nin doksan dördüncü âyetinin nâzil olduğu azılı kâfir Hâris bin Tulatıla’yı Mekke fethi günü öldürdü. 51

Mekke fethi günün de, Hz.Ali ile Hâris bin Hişam’ın arasında geçen önemli olay; Hâris bin Hişam, Ebû Cehl’in kardeşi, İkrime bin Ebû Cehl’in amcası ve kayın pederi, Hâlid bin Velid’in amucasının oğludur. Kendisi Kureyş’in eşrafındandı. Resûlullâh (s.a.v), Câhiliye devrinde onun konuk ağırladığını ve halka yemekler yedirdiğini anar ve şöyle buyururlardı:

      “-Allâh’ın onu İslâmiyete hidayet etmesini ne kadar arzu ederdim!”

Resûlullâh (s.a.v)’in amcası Ebû Talib’in kızı ve Hz.Ali (r.a)’in kız kardeşi Ümmü Hâni, Hübeyre bin Ebî Vehbü’l-Mahzumi’nin nikâhlısı idi. Kocasından dolayı kendisine akraba olan Hâris bin Hişam ile Züheyr bin Ebî Ümeyye Mekke’nin fethi günü Ümmü Hâni’nin evine geldiler:

      “-Biz, senin himayene giriyoruz!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), Mekke’nin Fethi’nden önce onlar hakkında ölüm fermanı çıkartmıştı. Korkularından dolayı Ümmü Hâni’nin evine gelerek himayesine sığınmak zorunda kalmışlardı. Ümmü Hâni’de onların himaye taleblerini kabul etmışti. Tam o sıralarda, Hz.Ali, atlı ve tepeden tırnağa silahlanmış olarak bacısı Ümmü Hâni’nin evine geldi. Bacısı, Hz.Ali’yi tanıyamadı ondan korkarak şöyle dedi:

      “-Ben, Resûlullâh’in amcasının kızıyım!”

Hz.Ali başındaki miğferini yukarı kaldırıb yüzünü açınca bacısı Ümmü Hâni yıllardır göremediği kardeşine hasretle atılarak:

      “-Kardeşim! Alim!”diyerek onu kucakladı ve selâmladı.

Hz.Ali, bacısı, Ümmü Hâni’nin evindeki müşrikleri o anda görünce, onları öldürmek için hemen kılıcını sıyırıb üzerlerine yürüdü, ve:

      “-Öldüreceğim onları!”dedi.

Ümmü Hâni (r.a):

      “-Ey kardeşim! Halk arasında sen, bana bu işi yapar mısın?”dedi ve hemen onların üzerlerine bir örtü örttü.

Hz Ali (r.a):

      “-Sen, şu iki müşriki mi koruyorsun? Çekil onların yanından!”dedi.

Ümmü Hâni bint-i Ebû Talib (r.a):

      “-Vallâhi, sen, onları öldüremezsin, öldürmeye benden başlamadıkça! Onlar benim Himayemdedirler!”dedi.

Bunun üzerine Hz.Ali bir şey yapmadan çıkıb gitti. Ümmü Hâni de onların üzerlerine kapısını kilitledi ve:

      “-Hiç korkmayınız!”dedi.

Durumu Resûlullâh (s.a.v)’e arzetmek üzere, Mekke’nin yukarısın-daki Batha’ya, Hacun’a kadar gitti, Resûlullâh (s.a.v)’ı orada bulamadı. Hz.Fâtıma’yı buldu. Ona:

      “-Anamın oğlu Ali’nin elinden neler çektiğimi bir bilsen! Ben, kocam-dan taraf bana akraba olan müşriklerden iki kişiyi himayeme almıştım. Kardeşim Ali, onları öldürmek için birden kılıcını sıyırıb onların üzerler-ine yürüdü!”dedi.

Hz.Fâtıma da:

      “-Demek sen, iki müşriki himayene aldın ha?”dedi.

Hz.Fâtıma’nın bu sözü, Hz.Ali’nin davranışından daha ağırına gitti. Tam o sırada, Resûlullâh (s.a.v), oraya çıkageldi. Üstü başı tozlanmıştı. Resûlullâh (s.a.v), çadırında bir hamur leğeninin içinde ğusledib yıkandı. Yıkanıncaya kadar Hz.Fâtıma, elbisesini Resûlullâh (s.a.v)’in çevresinde tutarak siperledi. Resûlullâh (s.a.v) yıkanınca elbisesini alıb giydi ve onun ile süslendi sonra sekiz rekât kuşluk namazı kıldı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim bu?”diye sordu.

Ümmü Hâni (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, Ümmü Hâni’yim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ümmü Hâni Fâhita! Hoş geldin! Niçin geldin?”diye sordu.

Ümmü Hâni (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Anamın oğlu Ali’nin elinden neler çektiğimi bir bilsen, az kalsın elinden kurtulamıyacaktım. Kocamdan taraf akrabam olan iki müşrik kişiye emân vermiş, kendilerini himayeme almıştım. Anamın oğlu Ali, üzerlerine yürüyüb onları öldürmek istedi!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onun böyle davranması uygun olmamış! Senin himayene aldığın bizim de himayemizdedir! Senin emân verdiğine biz de emân vermişiz dir! Onlar öldürülmeyeceklerdir!”buyurdular.

Bunun üzerine, Ümmü Hâni evine dönüb onlara durumu bildirdi ve:

      “-İsterseniz burada oturunuz isterseniz evlerinize dönünüz!”dedi.

Onlar da, ortalık yatışıncaya kadar, Ümmü Hâni’nin evinde iki gün oturduktan sonra kendi evlerine döndüler. Daha sonraları bunlar iman edip İmanlarını güzel amelleri ile süslendirdiler. Daha sonra, Hicri 13. Miladi 634. yılda meydana gelen Yermük Savaşı’nda şehid oldular. 52

Mekke fethinde, Hz.Ali (r.a) zor görevler almıştı. Mekke fethinden sonra, Huneyn Savaşı’nda da çok büyük kahramanlıklar gösterdi.

Huneyn Savaşı:

Hz.Ali ile Ebû Dücâne Hevazinler’den Kızıl bir devenin üzerinde uzun mızrağının ucuna siyah bir bayrak takmış halkın önüne düşüb yetiş-tiği, Müslümanlardan birçoklarını mızraklayan bir adamı hedef aldılar. Hz.Ali arkasından yetişib devenin bacaklarına vurunca deve arkası üzerine çöktü. Ebû Dücâne adamın üzerine saldırdı. Kılıçla vurub bacağının yarısı-nı kesti. Kılıç bacağını keserken ses çıkardı. Adam yere yuvarlandı.

Diğer rivâyete göre:

Devenin bacağına kılıçla vurub onu çökerten Ebû Dücâne (r.a) idi. Hz.Ali ile Ebû Dücâne adamın üzerine saldırdılar. Hz.Ali onun sağ elini Ebû Dücâne de sol elini kesti. Hatta kılıçları tokuşub körleşti. 53

Hz.Ali (r.a) Yemen de:

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’yi hicretin onuncu yılı Ramazan ayında Yemen’e gönderdi. Hz.Ali (r.a) Yemen’de Mezhiclerin yurdlarına varacak, onları, İslâmiyete dâvet edecekti. Resûlullâh (s.a.v), Yemene göndereceği zaman, Kubâ Köyün de ordugâh kurmasını Hz.Ali’ye emretti. Karargâh kurulub askerler orada toplanınca, Resûlullâh (s.a.v), bir sarığı bir kargının başına bağlayıb:

      “-Sancak böyledir!”buyurdu.

Ve onu, Hz.Ali’ye verdi. Hz.Ali’nin başında üç dürgülü bir sarık sardı. Sarığın bir ucunu, bir zirâ’ kadar önüne, öteki ucunu da, bir karış kadar arkasına sarkıttıktan sonra:

      “-Sarık böyle sarılır böyle!”buyurdular.

Hz.Ali’nin maiyetine üçyüz süvari verdi. Uğurlarken ona:

      “-Hiçbir tarafına bakmadan ilerleyib git!” buyurdu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Nasıl yapacağım?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Meydanlarına varıb konduğun zaman, seninle çarpışmaya kalkışma-dıkça, onlarla çarpışma! Eğer, seninle çarpışmaya kalkarlarsa, sizden biri öldürülünceye kadar onlarla çarpışma! Sizden öldürürlerse, bir müddet, ne yapacaklarını gözlemeden onlarla çarpışmaya kalkma! Sonra, onlara:

      “-Sizler, Lâ ilâhe İllallâh: Allâh’dan başka ilâh yoktur, demeyi kabul eder misiniz?”diye sorarsın.

      “-Evet!”derlerse, onlara:

      “-Siz namaz kılmayı kabul eder misiniz?”diye sor.

      “-Evet!”derlerse, onlara:

      “-Siz mallarınızın sadaka ve zekât’ını çıkarıb fakirlerinize vermeyi kabul eder misiniz?”diye sor.

      “-Evet!”derlerse, artık, onlardan, bundan başkasını isteme.

Vallâhi, senin elinle, Yüce Allâh’ın, bir tek adamı hidâyete, doğru yola eriştirmesi, senin için, üzerine güneşin doğduğu veya battığı her bir şeyden daha hayırlıdır! Daha önce, Yemen’e gitmiş bulunan Hâlid bin Velid’in arkadaşlarına emret, onlardan, geri dönüb seninle birlikte gitmek isteyenler geri dönüb gitsinler. Medine’ye gelmek isteyenler de gelsinler!”buyurdular.

Hz.Ali, üç yüz süvarinin başında yola devam etti. Nihayet, süvarilerin öncüleri, Mezhiclerin yurduna yaklaştılar, Hz.Ali (r.a), arkadaşlarını akıncı birliklerine ayırdı. Bunlar, yaptıkları akınların neticesinde bir çok kadın, erkek, çocuk esir aldılar. Deve, davar vesair ğanimet malları ele geçirib getirdiler. Hz.Ali, ğanimet malları üzerine Büreyde bin Husayb’ı memur etti. Hz.Ali, Mezhiclerin bir cemaatına rastladı. Onları, İslâmiyet’i kabule dâvet ve teşvik etti. Fakat, Mezhicler, İslâmiyet’e girmeye yanaşmadılar, İslâm mücahidlerini oka ve taşa tuttular.

Bunun üzerine, Hz.Ali (r.a)’da eline bir sancak verib Mes’ud bin Sinanü’s-Sülemi’yi ilerletti. Mezhiclerden bir adam meydana çıkıb kendisi ile çarpışılacak er diledi. Ona karşı Esved bin Huzayyü’s-Sülemi meydana çıktı. İki süvari, bir müddet bir birlerine saldırdılar. En sonunda Esved, onu öldürüb elbise ve silâhlarını aldı. Sonra, Hz.Ali (r.a) yanındaki süvarilerle birlikte hücuma geçti.

Mezhicler’den yirmi kişi öldürülünce, Mezhicler, dağıldılar. Hz.Ali onları takib etmekten vazgeçib kendilerini tekrar İslâmiyet’e dâvet etti. Mezhicler, Müslüman olmayı kabul ettiler. Reislerinden bazı kişiler gelib Hz.Ali’ye İslâmiyet üzerine biat ettiler ve:

      “-Bizler, arkamızdaki kavmimiz adına da, biat ediyoruz. İşte, zekât ve sadakalarımız! Onların içinden, Allâh’ın hakkını da, al!” dediler.

Hz.Ali, ğanimet mallarını bir araya toplattıktan sonra beşe ayırıp bir ok’un üzerine, Allâh’a aittir, yazısını yazdı. Kura çekti, ilk çıkan, Allâh’a ait beşte bir hisse oldu. Bu hissenin içerisinde, Yemen elbise balyaları, ğanimet develeri, Mezhiclerin zekât develeri bulunuyordu. Hz.Ali, kalan dört hisseyi de, mücahidler arasında bölüştürdü.

Hz.Ali (r.a) Mezhiclerin durumunu Resûlullâh (s.a.v)’e yazdı. Yazdığı yazıyı Abdullah bin Amr bin Avfü’l-Mûzenî ile gönderdi. Yazısında:

      “-Zübeyr ve başka cemaatlara rastlayıb kendilerini İslâmiyet’e dâvet ettiğini, Müslüman olurlarsa, kendileriyle çarpışmaktan el çekeceğini bil-dirdiğini, buna yanaşmadıkları içinde çarpışmak zorunda kaldığını, yüce Allâh’ın zafer ihsan ettiğini, onlardan öldürülenlerin öldürüldüğünü, sonra, teklif olundukları şeyi kabul edib İslâmiyet’e gîrdiklerini ve zekât vermeye boyun eğdiklerini ve kendilerinden bazı kimselerin geldiklerini ve onlara Kûr’ân-ı Kerîm okumayı da, öğrettiklerini bildirdi!”

Ebû Said el-Hudrî’nin bildirdiğine göre:

Hz.Ali (r.a), Yemen’den, Resûlullâh (s.a.v)’e dabaklanmış bir derinin içinde daha toprağından temizlenmemiş altın cevheri de göndermişti.

Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’ye Hac mevsimine kadar Yemen’de kalmasını Hac mevsiminde gelib Mekke’de kendisi ile buluşmasını emretti.

Enes bin Mâlik (r.a) anlatıyor:

Allâh’ın Resûlü, Ali bin Ebû Talib’i bir kavm’in üzerine gönderdi. Sonra peşinden bir adam yollayarak Hz.Ali’ye mutlaka yetişmesini ve şu haberi ona ulaştırmasını emretti;

      “-İslâm’a dâvet etmeden onlarla savaşma!”

Resûlullâh (s.a.v), Hayber Savaşı’nda’da, Hz.Ali’ye:

      “-Yavaş ol! Topraklarına girince de, onları İslâm’a dâvet et! Allâh’ın kendilerine emrettiklerini onlara anlat! And olsun ki, Allâh’ın senin vası- tanla bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için dünya nîmetlerine sahib olmaktan daha hayırlıdır!”buyurdular. 54

Resûlullâh (s.a.v), Veda Haccı’ndan önce, Hz.Ali (r.a)’i Necran’a göndermişti. Hz.Ali, Yemen’den, Resûlullâh’a ait zekât develeri ile birlikte Mekke’ye geldi. Vedâ Haccı’na yetişti.

Hz.Fâtıma’yı, ihramdan çıkanlar arasında buldu. Hz.Fâtıma, boyalı elbise giymiş ve sürme çekmişti. Hz.Ali onu kıskanmıştı. Hz.Ali, onun bu yaptığını beğenmediyse de, Hz.Fâtıma da:

      “-Bunu, bana babam emretti!”dedi.

Hz.Ali, Hz.Fâtıma’yı bu yaptığından dolayı azarlatmak ve onun, Resûlullâh adına söylediklerini teyid ettirmek üzere Resûlullâh’ın yanına gitti. Fâtıma’nın yaptıklarını haber verince, Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Fâtıma doğru söylemiş!”dediler. 55

Kâ’bü’l-Ahbar der ki:

      “-Ali (r.a) Yemen’e geldiği zaman, kendisi ile buluşub Muhammed’in sıfatlarını bana haber ver?”dedim.

Muhammed’in vasıflarını haber verince, gülümsedim. Bana:

      “-Niçin gülümsedin?”diye sordu.

      “-O’nun sıfatları, bizim yanımızda bulunan kitablardakilere uyuyor da onun için gülümsedim. O, bizim yanımızda da, senin tasvir ettiğin gibi tasvir edilmiş, bulunmaktadır!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Peygamber olduğunu tasdik ve O’na îmân ettim. Bilginlerimizden bazılarını çağırdım. Kendilerine bir kitab çıkardım. Bunu, babam, benim için mühürlemiş, ağzını kapamış ve Yesrib Şehrin’den, bir Peygamberin çıktığını işitinceye kadar bunu, açma! Demişti!”dedim.

Ben, Resûlullâh Âleyhisselâm’ın vefâtına kadar Yemen’de Müslüman olarak oturdum. Ebû Bekr’de, vefât etti. Ömer İbn-i Hattab, Halife olunca, Medine’ye geldim. Ne olurdu hicretten önce gelmiş olaydım!” 56

Hz.Ali (r.a) den:

Yemenli bir ğrub insan Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek:

      “-Bize İslâm’ın esaslarını ve senin sünnetlerini öğretecek, aramızda Allâh’ın kitâbı, ile hüküm verecek bir heyet gönder!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ali! Yemen halkına git! Onlara İslâm’ı ve sünnetlerimi öğret! Aralarında Allâh’ın kitabı ile hüküm ver!”buyurdu.

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Yemen halkı bilgisiz, câhil bir millettir. Bana altından kalkamayacağım meseleler getirebilirler!”dedim.

Resûlullâh eli ile göğsüme vurarak:

      “-Git! Yüce Allâh kalbine ilham ederek, lisanını yanlış söylemekten korur!”buyurdular.

İşte o günden bugüne kadar, iki kişi arasında, verdiğim hükümden dolayı asla şüpheye düşmedim!” 57

Yine Hz.Ali (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v) bana haklarında hüküm vereceğin iki kişiden birisi hakkında ötekini dinlemeden hüküm verme. Böyle yaparsan nasıl hüküm vereceğini öğrenmiş olursun!”buyurdu, der

Hz.Ali, Tebük Seferı hariç, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte bütün sefer-lere katıldı. Bu sefere katılmamasının sebebi de Resûlullâh’ın Medine’de, Hz.Ali’yi, kendi yerine vekil bırakmasıydı. Cihad ordusundan geri kalmak, Hz.Ali gibi kahraman bir şahsiyete çok ağır gelmişti: Resûlullâh (s.a.v)’ın, Hz.Ali’yi yerine Medine’de kendi yerine vekil bırakmasını da, münafıklar, fitne meselesi yapmak, ve bir sarsıntı meydana getirmek istediler.

      “-Her halde onu, yüksündüğün den ve önemsemediğinden dolayı geri bırakmıştır! Ali’yi ancak ondan görüp hoşlanmadığı bir şeyler için geri bırakmıştır!”gibi, birtakım laflar etmeye başladılar.

Hz.Ali bunları işitince

Silâhını alıp yola çıktı. Cürüf’e indiği sıralarda, Resûlullâh (s.a.v)’e yetişti. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ali’ye:

      “-Yâ Ali, seni buraya getiren nedir?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Siz, beni, çocuklar ve kadınlar arasında mı bırakı-yorsunuz? Münafıklar, Senin, beni önemsemediğini, yüksündüğünü söylü-yorlar! Yâ Resûlallâh! Senin, beni, ancak ben de görüp de hoşlanmadığın bir şey için geri bıraktığını söylediklerini halktan işittim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) güldü ve şöyle buyurdular:

      “-Onlar yalan söylemişlerdir. Ben seni, arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Hemen geriye dön de, gerek benim ev halkım, gerek senin ev halkın içinde vekilim ol! Yâ Ali! Bana göre sen, Mûsâ’ya göre, Harûn gibi olmaya râzı değil misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur!”

Hz.Ali (r.a):

      “-Evet! yâ Resûlallâh! Öyledir!”dedi.

Bunun üzerine Medine’ye geri döndü. Resûlullâh (s.a.v)’e vekâlet etti. Resûlullâh (s.a.v)’de yoluna devam etti. 58

Hz.Ali (r.a) Hakkında Resûlullâh (s.a.v)’ın söyledikleri

Hz.Ali (r.a), Arablar arasında okuma yazma bilenler pek az bulun-duğu sırada, okur yazar olan Mekkeliler arasında idi. Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali hakkında ki müteaddit hadislerinde şöyle demişlerdir:

“-Ali, düşmandan yüz çevirici kaçıcı değildir.

      “-O, Allâh’ı ve Allâh’ın Resülünü sever. Allâh ve Allâh’ın Rasülü de, onu, sever!”

      “-Ali’yi, münafık olan sevmez. Mü’min olan, ondan nefret etmez!”

      “-Allâhım! Ona, dost olana, dost ol! Ona düşman olana düşman ol!”

“-Ey Ali! Sen, benim damadımsın. Ve torunlarımın babasısın!

      “-Sen, benim, dünyada ve Âhirette kardeşimsin!”

      “-Sen bendensin, ben de, sendenim!”

      “-Sen, benim dünyada ve Âhirette velimsin!” (dost yardımcımsın)

      “-Bana göre, Sen, Mûsâ’ya göre, Harun gibi olmağa râzı değil misin? Şu kadar ki. Benden sonra peyğamber yoktur!”

“-Ben kimin mevlâsı isem, Ali’de onun mevlâsıdır (dostu yardımcısı)

      “-O, Benden sonra, her Mü’minin velisidir!”

Hz.Âişe (r.a)’ya:

      “-İnsanların, Resûlullâh’a hangisi daha sevgili idi?”diye sorulmuş.

Hz.Âişe vâlidemiz:

      “-Fâtıma!”dedi

      “-Erkeklerden hangisi?”diye soruldu.

      “-Onun, Fâtıma’nın kocası Ali! Benim bildiğime göre: O, çok Oruç tutar. Çok Namaz kılar!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), bir gün, Hz.Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin (r.a)’ni bir örtü ile örttükten sonra:

      “-Allâh’ım! Bunlar, benim Ehl-i Beyt’im, Ev halkımdır! Onlardan günah kirini gider. Ve kendilerini, ter temiz yap!”diyerek dua etmişti. 59

Resûlullâh (s.a.v) bir hadislerinde:

      “-Ben, ilmin şehriyim. Ali, onun kapısıdır. İlim almak isteyen ona kapısından gelsin (girsin)!” buyurdular.

Hz.Ali, Resûlullâh (s.a.v)’ın kendilerinden razı olarak ayrıldığı altı Sahabi’den birisi olub Hz.Ömer, kendisinden sonra halifelik işinin, onlarla konuşulmasını tavsiye etmişti. Resûlullâh (s.a.v), Kureyş’den, on kişinin isimlerini açıklayarak Cennetlik olduklarını bildirmişti:

      “-Ebû Bekr Cennettedir! Ömer Cennettedir! Osman Cennettedir! Ali, Cennettedir! Talha Cennettedir! Zübeyr Cennettedir!Abdurrahman bin Avf Cennettedir! Sa’d bin Ebû Vakkas Cennettedir! Said bin Zeyd Cennettedir! Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir!?” buyurmuşlardır.

Abdullah İbn-i Ömer der ki:

“-Bizler, Resûlullâh’ın zamanında, insanların hayırlısı Resûlullâh’dır! Derdik. Ebû Bekr’in zamanında insanların hayırlısı, Ebû Bekr dir! Derdik. Ömer’in zamanında insanların hayırlısı, Ömer’dir! Derdik. Ebû Talib’ın oğluna gelince, ona üç haslet verilmiştir ki, onlardan yanlız birisinin, biri-nin olması, bana, dünya nimetlerinden daha sevgili ve kıymetlidir:

1-Resûlullâh (s.a.v), Ali’yi kızı Fâtıma ile evlendirmiş ve o da, ona çocuk doğurmuştur.

2-Resûlullâh (s.a.v), Mescidi’ne açılan kapıların hepsini kapattırmış, yalnız, onun kapısını, kapattırmamıştır.

3-Resûlullâh (s.a.v), Hayber Savaşı gününde, ona bayrak vermiştir” 60

Başka bir hadiste:

      “-Ben hikmetin konağıyım. Ali de onun kapısıdır!” buyrulmuştur.

Abdülmelik bin Süleyman der ki; Ata’ya sordum:

      “-Resûlullâh’ın ashabı arasında Ali’den âlim bir kimse var mıydı?”

Ata:

      “-Hayır, vallâhi ondan daha âlimi yoktu!” 61

Ahmed İbn-i Hanbel’in:

      “-Resûlullâh’ın Ashabından hiç biri hakkında, Hz.Ali bin Ebû Talib hakkında vârid olan faziletler kadar fazilet vârid olmamıştır!”dediği rivâyet edilmiştir. 62

Abdullah İbn-i Abbâs der ki:

“-Ben, ve babam Abbâs, Resûlullâh (s.a.v)’in yanında oturuyorduk. Ali bin Ebû Talib selâm verib içeriye girdi. Resûlullâh (s.a.v)’de ayağa kalktı. Onu kucakladı. İki gözünün arasından öpüp sağ yanına oturttu.

Hz.Abbâs (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh, onu çok mu seviyorsun?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey amca, vallâhi onu çok sevmemin sebebi; Allâh, her Peygamberin zürriyetini O, Peyğamberin kendi sulbünden getirdiği halde, benim zürriye-timi bunun sulbünden getirmiştir!” 63

Resûlullâh (s.a.v)’in muhterem Hanımı Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), Fâtıma’ya:

      “-Kocanı ve iki oğlunu bana getir!”dedi.

Fâtıma onları getirince: Resûlullâh (s.a.v), Hayber ğanimetlerinden hisseme düşen altımdaki kumaş parçasını onların altına attı. Daha sonra da şöyle dedi.

      “-Allâh’ım, bunlar Muhammed’in ailesidir. İbrahim (a.s)’ın âilesinden esirgemediğin gibi Muhammed’in ailesinden rahmetini ve bereketini esirge-me. Sen hamde lâyık ve yücesin!”dedi.

Ebû Ammar anlatıyor:

“-Vâsile bin Eska (r.a)’nın yanında oturuyordum. Oradakiler Ali’nin adı anılınca ona küfrettiler. Onlar kalkınca Vâsile, bana:

      “-Otur, Ali’ye küfredenlerin durumu hakkında sana bir şey anlataca-ğım!”dedi, ve anlattı:

“-Bir gün Resûlullâh’ın yanında oturuyordum. O sırada, Ali, Fâtıma Hasan ve Hüseyin, geldiler. Resûlullâh (s.a.v), onların altına hemen abası-nı serdi. Sonra da şöyle duâ etti:

“Allâh’ım Ehl-i Beytimi koru. Onları maddi ve manevi kirlerden temizle!”bunun üzerine ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Benim için de duâ et!”dedim.

      “-Seni de!”dedi. Vallâhi en çok güvendiğim şey Resûlullâh’ın işte bu duâsıdır!”

Başka bir rivâyette:

“-Hz.Ali, Resûlullâh’ın huzuruna girmişti. Resûlullâh bir yaygı açtı. Hz.Ali (r.a), Hz.Fâtıma (r.a), Hz.Hasan (r.a) ve Hz.Hüseyin (r.a), üzerine oturdular. Resûlullâh (s.a.v)’de elbisesini katlayıb onun üzerine oturdu ve:

      “-Allâh’ım, benim onlardan râzı olduğum gibi, sen de râzı ol!” 64

Rebâh bin Hâris’den:

“-Hz.Ali’ye Rahbe’den bir grub geldi:

      “-Selâmün âleyküm efendimiz!”diye selâm verdiler.

Hz.Ali (r.a) dedi ki:

      “-Ben nasıl efendiniz olurmuşum? Siz de Arabsınız, ben de Arabım!”

Adamlar:

“-Ğadir harbinde, Resûlullâh (s.a.v)’ın seni işaret ederek:

      “-Ben kimin efendisi isem, Ali’de onun efendisidir!”buyurmuştur dediler. Onlar ayrılınca peşlerinden gittim, kim olduklarını sordum:

      “-Ensâr’dan bir grub, içlerinde Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’de var!”diye cevab verdiler.

Büreyde (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), Hz.Ali’nin kumandası altında bizi bir müfrezede göndermişti. Döndükten sonra:

      “-Arkadaşınız dan memnun musunuz?”diye sordu.

Benmiydim, yoksa başkasımıydı, iyi hatırlamıyorum. Hz.Ali hakkında şikâyette bulunduk. Baktım, öfkeden yüzü kızarmış:

      “-Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir!”dedi.

Ben, Resûlullâh (s.a.v)’in kızğınlığını görünce:

      “-Bundan sonra ben, Ali’ye, artık hakkında kötü düşünerek seni asla üzmeyeceğim!”diyerek gönlünü almaya çalıştım.

Hudeybiye anlaşmasında bulunan, Amr bin Şasil Eslemi, anlatıyor:

Resûlullâh (s.a.v), Ali’yi, Yemen’e gönderirken bende o kafilede idim. Yolda bana eziyet verdiği için ona içimden kızıyordum. Medine’ye geri dönünce her gördüğüm kişiye, onu şikâyet ettim. Bir gün mescide girdim. Resûlullâh (s.a.v)’de orada oturuyordu. Şöyle bir baktı. Ben de mübârek gözlerine baktım. Resûlullâh (s.a.v), ben oturuncaya kadar bakmaya devam etti. Oturduktan sonra:

      “-Yâ Amr, beni üzdün?”dedi.

Ben de:

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun. Allâh’ın Resûlünü üzmekten yine Allâh’a ve İslâm dinine sığınırım!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim Ali’yi üzerse beni üzmüş olur!”buyurdular.

Sa’d bin Ebû Vakkas (r.a) anlatıyor:

“-Mescid’de oturuyordum, yanımda iki kişi vardı. Ali’nin aleyhinde konuştuk. Kızgın bir vaziyette Resûlullâh (s.a.v) çıkageldi. Resûlullâh’ın ğazabından Allâh’a sığındım. Bana:

      “-Niçin böyle yapıyorsunuz? Kim, Ali’yi üzerse beni üzmüş olur!” diyerek azarladı. 65

Ebû Hûreyre ve Enes bin Mâlik gibi sahabeler naklederler:

“-Resûlullâh (s.a.v) ve Ebû Bekr, Ömer, Osman, ve Ali, beraber Uhud (veya Hira) dağına çıkmışlardı. Dağ sevincinden lerzeye gelerek onları salladı.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sâkin ol, ey Uhud! Zira senin üzerinde. Nebi, Sıddık ve Şehidler var!”buyurdular. 66

Ebû Said el-Hudri (r.a)’dan şöyle demiştir.

      “-Biz Ensâr topluluğu, mûnafıkları, Ali bin Ebû Talib’den nefret etmeleriyle tanırdık!” 67

Üsâme bin Zeyd anlatıyor:

“-Bir gün otururken, Ali ve Amcası Abbâs çıkageldiler. Ve benden, Resûlullâh (s.a.v)’den kendileri için izin istememi rica ettiler.

Bende:

      “-Ey Allâh’ın Resulü! Ali ve Abbâs senden izin istiyorlar?”dedim.

      “-Onların niçin geldiklerini biliyor musun?”diye sordu.

      “-Hayır, bilmiyorum!”diye karşılık verdim.

      “-Ama ben biliyorum, izin ver de, gelsinler!”buyurdu.

Onlar içeriye girince:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Sana, Ehl-i Beyt’den daha çok kimi sevdiğini sormak için geldik!?”deyince:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kızım, Fâtıma’yı!”buyurdular.

      “-Sana, ailenden kimi daha çok sevdiğini sormak için gelmedik!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İnsanlar arasında bence en çok sevilen, Allâh’ın ve benim kendisine ikrâmda bulunduğum Üsâme, bin Zeyd’dir!”buyurdu.

      “-Peki, sonra Kim?”

      “-Sonra Ali bin Ebî Talib’dir!”

Resûlullâh (s.a.v)’ın bu cevabı üzerine; Hz.Abbâs bin Abdülmuttalib:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü, amcanı en sona bıraktın!”deyince.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Çünkü Ali, hicret etme de seni geçti!”buyurdular. 68

Üsâme bin Zeyd anlatıyor:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Ca’fer’e: Ahlâkın benim ahlâkım gibi, vücudun- da benim vücuduma benziyor. Sen, benim soyumdansın. Yâ Ali! Sen de benim soyumdansın. Torunumun babasısın!” buyurdular.

Abdullah bin Ca’fer anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v)’den duyduğum bir söz benim için bütün dünya nimetlerinden hayırlıdır. Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Ca’fer, bedenen ve ahlâken bana benzer, sen de yâ Abdullah bede-nen babana benziyorsun!”buyurduğunu işittim. 69

Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v)’in, en son söylediği söz şu oldu:

      “-Benden sonra Ehl-i Beytime iyi davranın!”

Ümmü Seleme (r.a) anlatıyor:

“-Fâtıma, kollarında Hasan ve Hüseyin, elinde Hasan’ın yemeğinin bulunduğu kabla, Resûlullâh’ın yanına geldi. Tencerede sıcak yemek vardı. Yemeği Resûlullâh’ın önüne indirdiğinde, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hasan’ın babası nerede?”diye sordu.

Fâtıma:

      “-Evde!”dedi.

Resûlullâh Ali’yi çağırttı. Daha sonra Resûlullâh, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin oturub yemek yemeğe başladılar.

Ümmü Seleme (r.a) diyor ki:

“-Resûlullâh (s.a.v), beni yemeğe çağırmadı. Halbuki o güne kadar, Resûlullâh, yemek yerken ben de orada bulunursam beni yemeğe dâvet ederdi. Yemek bitince, Resûlullâh onları kucakladı ve:

      “-Allâh’ım, bunlara düşman olanın düşmanı, dost olanın dostu ol!” diye dua etti.

İbn-i Abbâs (r.a) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

“-Ey AbdülmutTalib oğulları, sizin için Allâh’dan üç şey diledim:

      “-Doğru yolda olanları, o yoldan ayırmamasını, bilgisi olmayanları bil-gili kılmasını, yolunu şaşıranları hidâyete erdirmesini ve yine Allâh’dan sizi cömert ve merhametli kılmasını da diledim. Bir kimse, Hacer-i Esved ile Makam-ı İbrahim arasında durub (sürekli) namaz kılsa, oruç tutsa, eğer Muhammed’in Ehl-i Beytine buğz ediyorsa ölünce, cehenneme girer!” 70

Hz.Osman (r.a)’dan: Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

      “-Kim Abdülmuttalib oğullarından birine yardım elini uzatır da, karşı-lığını veremezse, onun mükâfatını yarın âhiret de bana kavuştuğunda ben vereceğim!” 71

Ali bin Ebû Talib (r.a), kendisi anlatıyor:

      “-Ey iman edenler! Siz, Peyğamber’le gizli bir şey konuşmak istediğiniz zaman, konuşmadan önce bir sadaka verin!” 72

Âyeti hakkında Resûlullâh (s.a.v) bana:

      “-Bir dinar münasib mi?”diye sordu.

Ben:

      “-İnsanların buna gücü yetmez!”dedim.

      “-Peki yarım dinar?”

      “-Buna da güçleri yetmez!”

      “-Öyleyse ne kadar olsun?”

      “-Bir arpa ağırlığı (altın) olsun!”

      “-Sen de pek züğürtsün!”

Bunun üzerine şu âyet geldi:

      “-Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten mi telaş ettiniz? Bunu yapamazsanız, Allâh yine kusurunuzu bağışlar. Artık namazı gereği gibi kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Resûlüne itâat edin! Allâh, bütün yaptıklarınızdan haberdardır!” 73

Hz.Ali (r.a)

      “-Allâh, benim yüzümden o âyetteki hükmü hafifletti!”dedi. 74

Büreyde (r.a)’ın rivâyetine göre Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

      “-Allâh bana dört kişiyi sevmeyi emretti. Kendisinin de onları sevdiği-ni bana bildirdi!”

Bunun üzerine sahabiler:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü, bize onların isimlerini bildir!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Onlardan biri Ali’dir!”

Bunu üç kere tekrarladı. Diğerleri ise:

      “-Ebû Zerr, Mikdâd ve Selmân!” 75

Enes bin Mâlik (r.a)’dan rivâyet edilmiştir. Dedi ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında kuş eti vardı. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ım! Kullarından bana en sevimli olanı gönder ki benimle bera-ber kuşun etinden yesin, sonra Ali geldi ve beraberce yediler!” 76

Ali bin Ebû Talib (r.a)’den rivâyete göre, Resûlullâh (s.a.v), Hasan ve Hüseyin’in elinden tuttu ve şöyle buyurdu:

      “-Kim beni sever bu iki çocuğu, bunların babalarını ve annelerini severse kıyamet günü yüksek derecelerle benimle birlikte olacaktır!” 77

Ümmü Atiyye (r.a)’dan rivâyet edilmiştir, dedi ki:

“-Resûlullâh (s.a.v) içersinde Ali’nin olduğu bir orduyu savaş için göndermişti ve ellerini kaldırarak şöyle dua ettiğini işittim:

      “-Allâh’ım Ali’yi bana göstermeden canımı alma!” 78

Hz.Ali (r.a)’ın Takvası:

Muâviye bin Ebû Süfyan,

Karşılaştığı ve içinden çıkamadığı meseleleri, Hz.Ali (r.a)’na yazardı. Hz.Ali’nin şehid edildiğini işittiği zaman:

      “-Fıkıh ve İlim, Ebû Talib’in oğlunun ölümüyle gitti!”demiştir.

Kardeşi, Utbe bin Ebû Süfyan:

      “-Sakın, Şamlılar, bunu senin ağzından işitmesinler!”deyince:

      “-Bırak beni!”diyerek gerçeği itiraf etmekte hiç kimseden çekinme-yeceğini göstermiştir.

Bir ğün, yanına gelen Dırâru’s-Sudâi’ye de:

      “-Ey Dırar! Bana, Ali’yi tavsif etsene?”demiş, Dırar, bundan, af edil-mesini istemişse de, yapılan ısrar üzerine, şöyle anlatmıştır:

“-Vallâhi, onun sözü, açık ve kesindi. O, Adâletle hükm ederdi. Her yanından ilim ve hikmet fışkırırdı. Dünyadan ve dünya zinetlerinden kaçı-nırdı. Geceye ve gecenin sessizliği ile başbaşa kalmağa âşık ve alışıktı. Son derecede ibret alıcı, uzun uzun düşünücü idi. Elbisenin kendisine kısa gele-ninden, yemeğin de, katı olanından hoşlanırdı. Onun aramızda bulunuşu, her hanği birimiz gibi idi. Kendisine, birşey sorulunca, hemen cevab verir, bildirilmesini istediğimiz şeyi, bize bildiri verirdi. Din adamlarına sayğı, yoksullara yakınlık ve ilgi gösterirdi.

Güçlü olan, batıl olan işinde, ondan yüz bulmayı, umamaz, zaif olan- da, onun adâletinden umutsuzluğa düşmezdi. Kendisini, bazı konak yerle-rinde, geceleyin, görmüşlüğüm vardır. Sakalını, eliyle tutar, boynunu büker melülleşir, hazin hazin ağlar:

      “-Ey dünya! Sen, benden başkasını, aldat! Benden başkasını, aldatma-ya bak! Benim, sana, aldanmam, ne kadar uzak! Ne kadar uzak! Ben, seni, hiç dönmeyecek şekilde üç talakla boşamışımdır! Ey dünya! Senin ömrün kısa, değerin de, azdır. Âhiret azığının azlığından, Âhiret seferinin uzun-luğundan, Âhiret yolunun ıssızlığından âaah! Âaah!”diyerek âh çeker dururdu deyince, Muâviye bin Ebû Süfyân ağlamaya başladı ve:

      “-Allâh, Ebû’l-Hasan’a rahmet etsin! Vallâhi, o, tam böyleydi!”dedi:

      “-Ey Dırar! Onun ölümü üzerine, senin üzüntün nasıldır?”diye sordu.

Dırar:

      “-Kendisi, hücresi içinde iken, biricik oğlu boğazlanan kimsenin duy-duğu üzüntüdür!”dedi. 79

Hz.Ali (r.a)’dan:

      “-Resûlullâh (s.a.v) vefât edince, Kûr’ân-ı baştan sona ezberleyinceye kadar ridamı, sırtından çıkarmamaya yemin ettim. Gerçekten de Kûr’ân-ı ezberleyinceye kadar ridamı sırtımdan çıkarmadım!” 80

Bediüzzaman der ki: Cây-ı ibret bir hadise:

“-Bir vakit İmam-ı Ali Radıyallâhü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekib keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş o kâfir ona demiş ki:

      “-Neden beni kesmedin?” dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Seni Allâh için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesme-dim!”

O kâfir ona dedi:

      “-Beni çabuk kesmen için, seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu kadar safi ve halistir; o din haktır!”dedi. 81

Hz.Ali (r.a) bütün amelinde takvâyı esas alırdı. Başkalarına da takvâyı tavsiye ederdi. Bununla ilgili olarak şöyle derdi:

Kümeyl bin Ziyad anlatıyor:

“-Ali bin Ebû Talib ile beraber dışarıya çıktık. Biraz uzakta bulunan mezarlığa vardığımızda, Ali (r.a) mezarlığa dönerek:

      “-Ey Ehl-i Kubur! Ey çürüyenler! Ey yalnızlar! Ne haber? Burada mal-lar taksim ediliyor, çocuklar yetim kalıyor ve ölen kişilerin hanımları ile başkaları evleniyor… Bizdeki haberler bunlar. Sizlerden ne haber?”dedi.

Sonra bana dönerek:

“-Kümeyl! Eğer onlar cevab vermeye izinli olsalardı:

      “-Azıkların en hayırlısı takvadır!”derlerdi, dedi, ağladı.

Sonra şöyle devam etti:

      “-Ey Kümeyl! Kabir, amellerin sandığıdır, ölürken, her şey sana göste-rilir!”

Kays bin Ebû Hazm (r.a) dan:

Hz.Ali (r.a) şöyle dedi:

      “-Amellerinizde daha çok, takvâya önem vererek Allâh katında onların kabulune çok dikkat edin. Takvâ ile yapılan amel asla az sayılmaz. Kabul edilen amel nasıl az olur?” 82

Ebû Ca’fer’den:

“-Hz.Ali biraz kuru hurma yedi, üzerine su içti, karnına vurarak:

      “-Kim, karnını tıka basa doldurursa, Allâh, onu kendinden uzaklaş-tırır!”dedi, ve sonra da şu beyti okudu.

      “-Eğer verirsen her istediğini midene ve şehvetine atarlar seni en büyük tehlikelere!” 83

Dünya Zinetleri ve Ehl-i Beyt:

Resûlullâh (s.a.v), ev halkının, altın, gümüş, takınmalarına süslü püslü eşya kullanmalarına da razı olmazdı.

Resûlullâh (s.a.v)’ın âzâdlısı Sevbân (r.a)’ın bildirdiğine göre:

“-Resûlullâh (s.a.v), ne zaman seferden gelse ilk önce kızı Fâtıma’yı görmeye giderdi. Resûlullâh (s.a.v) yine bir gün bir ğazadan gelmiş, kızı Fâtıma’nın evine gitmişti. Torunları Hasan ve Hüseyin’in üzerlerine süs olarak gümüşten birer bilezik (halka) dikildiğini görünce, içeriye girme-den geri döndü. Fâtıma (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in bu bileziklerden dolayı içeriye girmediğini sezerek onları hemen Hasan ve Hüseyin’in üzerlerin- den söktü. Hasan ve Hüseyin ağlaşmaya başlayınca da, onları aralarında bölüştürdü. Ağlamaları dinmeden, Dedeleri Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gittiler. Resûlullâh (s.a.v) bilezikleri onlardan alıb, bana:

      “-Ey Sevbân! Git, şunları, filan oğullarına götür. Fâtıma’ya deniz hay-vanı dişlerinden yapılan bir gerdanlıkla fil kemiğinden yapılanından iki tane satın al. Çünkü, bunlar, benim ev halkımdır. Onların, dünya hayatla-rında, dünya metâ’larının üstünlerinden nasiblenmelerini arzu etmem!” buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) bir gün, Hz.Fâtıma’yı görmeye gitmişti. Dış kapıya, alacalı, bulacalı, nakışlı bir kumaş’ın örtülmüş olduğunu görünce, içeriye girmeden dönüb gitti. Hz.Ali eve geldi. Hz.Fâtıma’yı, son derecede üzgün ve ezgin bir halde ağlar görünce:

      “-Sana ne oldu?”diye sordu.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v), bana gelmişti. Fakat, yanıma girmedi!”dedi.

Hz.Ali, hemen Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gitti.

      “-Yâ Resûlallâh! Senin, Fâtıma’ya gelib’de, yanına girmemen, onun çok ağırına gitmiş!”dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Ben nerede, dünyâ ve dünyalıklar nerede! Ben nerede, belâlı alacalı malacalı şeyler nerde?!”buyurdu.

Hz.Ali, hemen Fâtıma (r.a)’nın yanına döndü. Resûlullâh (s.a.v)’in sözlerini ona nakletti.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v)’e söyle; o alacalı malacalı örtü hakkında ne yap-mamı bana emrediyorlar?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Fâtıma’ya söyle; onu, filan oğullarına göndersin!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) bir gün Hz.Fâtıma’nın evine gitmişti. Hz.Ali’yi orda göremeyince Hz.Fâtıma’ya sordu:

      “-Amcanın oğlu nerede?”

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Aramızda bir şey geçmişti. Bana darılıb gündüz kaylûle uykusunu yanımda uyumak istemedi. Çıkıp gitti!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Sehl bin Sâ’d’a:

      “-Bakıver, Ali nerededir?”buyurdu. O da gidib geldi.

      “-Yâ Resûlallâh! Mescidde uyuyor!”dedi.

Resûlullâh, Mescide geldi. Hz.Ali’nin, yanı üzerine yatmış, gömleği bir yanından sıyrılmış, vücudu toprağa bulanmış olduğunu görünce:

      “-Kalk yâ Ebû Tûrab! Kalk yâ Ebû Tûrab!”(Kalk ey toprağın babası) diyerek üzerinden tozları toprakları silkelemeğe başladı. Hz.Ali (r.a)’nin nazarında, Ebû Tûrab künyesinden daha sevgili bir isim yoktu. Hz.Ali, Ebû Tûrab diye anıldığı, çağrıldığı zaman, içi açılır, ferahlık duyardı. 84

Hz.Ali ve Hz.Fâtıma (r.a)’nın bu mutlu ve mübarek, evliliklerinden, birer sene arayla, Hz.Hasan ve Hz. Hüseyin’in dünyaya gelişi, Resûlullâh efendimizi çok sevindirdi. Resûlullâh (s.a.v) nûr topu gibi torunlarını son derece sever, onları omuzunda taşırdı. ve haklarında şöyle buyururlardı:

      “-Onlar, benim, dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır!”

Hz.Ali ve Hz.Fâtıma (r.a)’ın İnfakları:

Abdullah bin Abbâs (r.a)’dan şöyle rivayet edilir:

“-Ali ve Fâtıma’nın oğulları Hasan ve Hüseyin (r.a) hasta olmuşlardı. Allâh’ın Resülü berâberinde Ashab’dan bir takım kimseler olduğu halde torunlarına bakmaya geldi. Eve girdiklerinde Ashab’ı kiram dan bazıları. Ali (r.a)’a hitaben:

      “-Yâ Ebâ’l-Hesen! Ey Hasan’ın babası! Çocuklarınızın iyileşmesi için nezr (adak) yapsanız ya!”dediler.

Bunun üzerine, Hz.Ali ile Fâtıma (r.a) ve bunların yanlarında bulunan, Fizza adında ki, kadın câriyeleri, her üçü birden şöyle bir nezr yaptılar.

      “-Cenâb-ı Allâh, bu yavrulara şifâ verir iyileşirlerse, Allâh rızası için üçer gün oruç tutacağız!”dediler.

Cenâb-ı Hakkın izni ile yavrular sıhhat ve afiyet bulub hastalıkların-dan kurtuldular. Her üçü de nezr yaptıkları oruçlarını tutmaya başladılar. Evlerinde hiç yiyecekleri de yoktu. Hz.Ali, Hayber Yahudilerinden Şem’un denilen kimseden üç sa’ (avuç) arpa ödünç olarak aldı. Hz.Fâtıma (r.a) bu arpanın bir sa’ını (avcunu) el değirmenin de eliyle öğüttü. O gün için ev halkının adetine göre o undan beş adet çörek gibi birşeyler yaptı. İftar vakti geldiğinde iftar yapmak üzere çörekleri sofralarına indirdikleri sırada bir fakir geldi kapıya dikildi:

      “-Selâm ey Muhammed’in Ehl-i Beyti! Müslümanların fakirlerinden bir fakirim, çok acım, bana yiyecek birşeyler veriniz. Rezzâk olan Allâh’da sizleri Cennet yiyecekleriyle doyursun!”dedi.

Hz.Ali ile Fâtıma, ve ev halkı bu gelen fakiri kendi nefislerine tercih ederek o arpa çöreklerini o fakire verdiler. Kendileri o gece sudan başka yiyecek birşeyleri olmadığı için o gece aç olarak sabahladılar. Ertesi gün akşama kadar aç olarak nezr oruçlarına devam ettiler.

Ertesi gün tekrar oruca niyyet edib akşama kadar aç durdular. O gün arpanın üçte birini daha aynı şekilde çörek yaptılar. Yiyecekleri çörekleri sofralarına indirib iftarı beklerken. Bu defa kapılarına bir yetim geldi:

      “-Selâm ey Muhammed’in Ehl-i Beyti! Ben yetimlerden bir yetimim açım, bana yiyecek birşeyler veriniz. Rezzâk olan Allâh’da sizleri Cennet yiyecekleriyle doyursun!”dedi.

Hz.Ali ile Fâtıma, ve ev halkı gelen bu aç yetimi kendi nefislerine tercih ederek o arpa çöreklerini o yetime verdiler. Kendileri o gece sudan başka yiyecek birşeyleri olmadığı için o geceyi de aç olarak sabahladılar. Ertesi gün, akşama kadar aç olarak nezr oruçlarına devam ettiler.

Ertesi gün arpanın son kalanını da aynı şekilde iftarlık için çörek yaptılar. Yiyecekleri çörekleri sofralarına indirib iftarı beklerken. Bu defa kapılarına bir esir geldi:

      “-Selâm ey Muhammed’in Ehl-i Beyti! Ben esirlerden bir esirim açım, bana yiyecek birşeyler veriniz. Rezzâk olan Allâh’da sizleri Cennet yiye-cekleriyle doyursun!”dedi.

Hz.Ali ile Fâtıma (r.a), ve ev halkı gelen esiri kendi nefislerine tercih ederek son arpa çöreklerini de o esire verip kendileri o geceyi de sudan başka yiyecek birşeyleri olmadığı için açlıktan sancılar içinde kıvranarak sabahladılar. Sabah olunca Hz.Ali, çocukları Hasan ile Hüseyin’in ellerin-den tutarak, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gittiler. Resûlullâh (s.a.v)’ın evine girdikleri zaman, Resûlullâh (s.a.v), bunların ekin sapları gibi kurudukla-rını ellerinin ve azalarının titrediğini görünce çok üzüldü ve:

      “-Yâ Ali! Beni, mütessir eden sende gördüğüm şiddetli bu hal de ne?!”

Hz.Ali, açlıktan çok bitkin olduğundan bir türlü cevab veremiyordu. Resûlullâh (s.a.v) derhal yerinden kalktı ve onlarla beraber hızla evlerine geldiler. Kapıdan içeriye girince, biricik kızı Fâtıma’yı da açlıktan benzi benti sararmış, karnı beline yapışmış, ve gözlerinin çukurları içine girmiş bir halde görünce, öylesine etkilenib müteessir oldu ki ağlamaya başladı. Bunun üzerine Cebrâil (a.s) hemen nazil olarak:

      “-Al bunu yâ Resûlullâh! Rabbın, seni, ve senin Ehl-i beyt’ini tebrik ediyor!”dedi, ve bu âyetleri Resûlullâh (s.a.v)’e okudu:

      “-Şüphesiz ki, İyi insanlar. Karışımı Kâfur olan bir kadehden içerler. Bu ancak Allâh’ın seçkin kullarının istediği yere taşıra taşıra akıtıb içebilecegi bir pınardır. Onlar verdikleri sözleri nezir ve adak-larını yerine getirirler. Dehşeti ve şerri her tarafa yayğın olan günden çok korkarlar. Onlar içleri çektiği halde, Yemeğe olan sevgi ve iştah-larına rağmen fakiri, yetimi, esiri doyururlar. Biz size ancak Allâh rızâsı için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür iste-meyiz. Çünkü biz Rabbimizden ve yüzlerin ekşiyeceği o çetin günden korkarız derler!” 85

Vahy’in şiddeti geçtikten sonra Resûlullâh (s.a.v), nazil olan bu âyet-leri onlara okuyunca o kadar çok sevindiler ki, üç gün boyunca çektikleri açlık sıkıntısının verdiği bitkinliği unuttular!” 86

Sehl bin Sa’d’dan rivâyet edildiğine göre; Ali bin Ebû Talib (r.a) bir gün Hz.Fâtıma (r.a)’nın yanına girmiş. Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin (r.a), ağlıyorlarmış.

      “-Bunları ağlatan nedir?”diye sormuş.

Hz.Fâtıma (r.a):

      “-Açlıktır!”demiş.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a), dışarı çıkmış çarşıda bir dinar bulmuş. Hemen gidib onu Fâtıma’ya haber vermiş, Hz.Fâtıma (r.a) da:

      “-Falanca Yahudiye git ondan bize bir miktar un al!”demiş.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a) gidip o dinarla bir miktar un satın almış. O anda Yahudi Hz.Ali’yi tanıyarak:

      “-Sen kendisinin Allâh’ın elçisi olduğunu iddia eden kimsenin damadı değil misin?”demiş.

Hz.Ali (r.a):

      “-Evet!”cevabını vermiş.

Bunun üzerine o Yahudi:

      “-Sen dinarını al, un da senin olsun!”demiş.

Hz.Ali (r.a), hemen o unu yanına alarak dükkandan dışarı çıkmış ve unu, Hz.Fâtıma’ya getirmiş olayı da kendisine haber vermiş:

Hz.Fâtıma (r.a)’da ona:

      “-Falan kasaba git bu paradan ayıracağın bir dirhemle de bize et satın al gel!”demiş.

Hz.Ali (r.a), et için harcayacağı dirhem karşılığında elindeki dinarı rehin vermiş ve bu dirhemle satın aldığı eti Hz.Fâtıma (r.a)’ya getirmiş, Hz.Fâtıma’da unu yoğurmuş ve içindeki eti pişirmek üzere ateş üzerine bir tencere koymuş hamuru da ekmek yapmış ve yanlarına gelmesi için babası-na haber göndermiştir. Biraz sonra da, babası Resûlullâh (s.a.v) yanlarına gelmiş. Bunun üzerine babasına hitâben:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü! Durumu sana anlatacağım. Eğer onu bizim için helâl görürsen onu yiyeceğiz ve bizimle beraber sen de yiyeceksin. Onun durumu şöyledir!”deyip olanları detaylarıyla anlatmış.

Bunları dinleyen Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ın adıyla onu yiyiniz!”diye buyurmuş.

Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte orada hazır bulunan Hz.Ali, Fâtıma ve çocukları o ekmeği yemişler. Onlar yerlerinde oturup dururlar iken bir de ne görsünler; adamın biri:

      “-Allâh aşkına ve İslâm aşkına!”diyerek dinarı arıyormuş.

Resûlullâh (s.a.v) orada bulunan birisine, derhal o gencin çağrılıb yan-ına getirilmesini emretmiş. Bunun üzerine de o genç, Resûlullâh (s.a.v)’ın huzuruna çağırılmış. Resûlullâh (s.a.v)’de huzuruna gelen bu gence; aradı-ğı dinarın vasıflarını ve miktarını sormuş. Genç de dinarın vasıflarını ve miktarını söyledikten sonra:

      “-Çarşıda benden düştü!”demiş.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Ey Ali! O kasaba git, ve ona; Resûlullâh sana o rehin dinarı bana gönder, dirhemin de bende dir, diyor de!”buyurmuş.

Bunun üzerine o kasab dinarı göndermiş. Resûlullâh (s.a.v)’de dinarı o gence geri vermiştir. Burada her ne kadar bu hadis-i şerif de Hz.Ali’nin söz konusu dinarı bulduktan sonra onu usûlune göre ve yeterince ilân etmeden yediği anlaşılıyorsa da aslında bu konuda gelen sahih rivâyetlerden de anla-şıldığı üzere Hz.Ali bu dinarı usûlune göre ve yeterinceye kadar ilan ettik-ten sonra harcamıştır. 87

Hz.Ali (r.a) nın Adalet anlayışı:

Ebû Matar anlatıyor:

“-Halife Ali’ye, deve çaldı diye bir adam getirdiler.

Hz.Ali (r.a) ona:

      “-Senin hırsızlık yaptığını zannetmiyorum?”deyince, adam:

      “-Yaptım!”dedi.

Hz.Ali tekrar:

      “-Bir yanlışlık olmasın?”dedi.

Adam:

      “-Evet, çaldım!”dedi.

Adamın ikrarı üzerine Hz.Ali, emir eri Kanber’e:

      “-Kanber! Onun ellerini bağla, ateşi yak, kasabı da çağır. Ben gelince-ye kadar da bekleyin!”dedi.

Geldikten sonra tekrar adama sordu:

      “-Hakikaten çaldın mı?”

Adam bu sefer:

      “-Hayır çalmadım!”diye cevab verdi.

Hz.Ali (r.a), adamdan, hayır cevabını aldıktan sonra, elini kesmekten vazgeçti. Kendisine:

      “-Ey Mü’minlerin Emîri, adam suçunu önce itiraf etmişti. Niçin onu bıraktın?”deyince, o da:

      “-İkrarı ile cezalandıracaktım. İkrarı ile de serbest bıraktım!”dedi, ve, şu hadiseyi anlattı:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e hırsızlık yapmış bir adam getirildi. Adamın elini kestikten sonra Resûlullâh (s.a.v) ağladı. Niçin ağladığını sordum:

      “-Nasıl ağlamayayım ki, sizin içinizde ümmetimin eli kesiliyor!”diye cevab verdi. Orada bulunanlar da:

      “-Yâ Resûlallâh af edeydiniz?”dediklerinde:

      “-Allâh-u Teâla’nın kitabında bildirmiş olduğu cezaları affeden, kötü bir devlet adamıdır. Siz işi kadıya aksettirmeden önce aranızda sulh yap-maya bakın!”buyurdular. 88

Hz.Ali (r.a), ve kaybolan zırh olayı:

Şâ’bi’den:

“-Ali İbn-i Ebû Talib (r.a) bir gün çarşıya çıktı. Baktı Hırıstiyanın biri bir zırh satıyor. Hz.Ali (r.a.) zırhı tanıdı ve:

      “-Bu, benim zırhım. Zırhımı ver!”dedi.

Hıristiyan vermek istemeyince. Hz.Ali (r.a):

      “-O halde kadıya gidelim!”dedi.

O zamanın kadısı da, meşhur kadı Şürayh idi. Hz.Ali (r.a), Şürayh’a giderek davayı halletmesini istedi. Hz.Ali’yi görünce, Kadı Şürayh, ona hürmeten yerinden ayağa kalktı ve kendi yerine onu oturttu. Kendisi de Hıristiyan’ın yanında Hz.Ali’nin karşısına oturdu.

Hz.Ali (r.a):

“-Yâ Şürayh! Eğer hasmım, Müslüman olsaydı, ben, onun yanına otur-urdum. Fakat Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Hıristiyanlarla samimî olmayın, selâm vermeyin hastalarını ziyaret etmeyin, onları güç durumda bırakın ve onları Allâh’ın küçümsediği gibi küçümseyin!”dediğini duydum.

      “-Yâ Şürayh, aramızda hüküm ver!”dedi.

Kadı Şürayh:

      “-Ne diyorsunuz, Ey Mü’minlerin Emîri?”

Hz.Ali (r.a):

      “-Bu zırh benimdir. Çoktandır kaybetmiştim!”

Kadı Şürayh:

      “-Sen ne diyorsun ey Hıristiyan (vatandaş)?”

O da:

      “-Mü’minlerin emîri Ali’yi yalanlayamam, fakat zırh benimdir!”

Kadı Şurayh, Hz.Ali’ye:

      “-Bu durumda zırhı ondan alamam, deliliniz var mı?” dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Şurayh doğru söyledi. Haklısın, delil getirmem lâzım!”dedi.

İslâm devletinin vatandaşı olan o Hıristiyan:

      “-Bu gördüğüklerim, ancak Peyğamberlerin hükümlerinden olabilir. Mü’minlerin halifesı, kadısına geliyor. Kadısı da onun âleyhinde hüküm veriyor. Ey Mü’minlerin, emiri! Vallâhi bu zırh senindir. Seni takib ettim. Devenden düştü ve aldım. Şimdi ise gördüklerim karşısında, Allâh’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehadet ediyorum!”

Hz.Ali (r.a):

      “-Madem ki, Müslüman oldun, zırh senin olsun!”dedi, ve Hıristiyan zırhı atının üzerine koydu.

Hakim de; Şabi’den şöyle naklediyor:

“-Cemel Vak’ası’nda, Hz.Ali’nin zırhı kayboldu. Birisi onu buldu ve sattı. Zırh bir Yahudi’nin elinde görüldü. Şürayh’ın huzurunda mahkeme edildiler. Hz.Ali’ye oğlu Hasan ve kölesi Kanber şahitlik ettiler.

Kadı Şürayh, Hz.Ali’ye:

      “-Hasan’ın yerine başka bir şahid bul!” dedi.

Hz.Ali’de:

      “-Hasan’ın şahidliğini red mi ediyorsun?”deyince,

Kadı Şürayh:

      “-Asla yâ Ali! Fakat, ben, sizden duymuştum ki, oğlun babaya şahid-liği câiz değildir!”dedi.

Aynı hadiseyle ilgili başka bir rivâyet de şöyledir:

      “-Kölen Kanberin şahidliğini kabul ederiz. Fakat oğlunun şahidliğini kabul edemeyiz!”dedi.

Hz.Ali kızarak:

“-Adı batasıca! Sen, Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Hasan ve Hüseyin, Cennet gençlerinin efendisidir!”buyurduğunu duymadın mı?”dedi.

Kadı Şürayh:

“-Duydum! Ancak Resûlullâh (s.a.v)’in;

      “-Oğlun babaya şahitliği câiz değildir!”buyurduğunu da işittim.

Kadı Şüreyh Yahudi’ye dönerek:

      “-Al o zırhı. Zırh senindir!”dedi.

Yahudi de:

      “-Halife benimle beraber kadıya geliyor, kadı aleyhinde hüküm veriyor o da râzı oluyor. Vallâhi doğru söyledin, Mü’minlerin Emîri, zırh senindir, devenden düştü ben de aldım!”dedi, ve:

      “-Allâh’dan başka ilâh’ın olmadığına, Muhammed’in Allâh’ın Resûlü olduğuna şehadet ederim!”dedi.

Hz.Ali, zırhı ona hediye etti ve ayrıca yedi yüz dirhem mükâfat verdi. O da, Sıffın Savaşı’nda şehid oluncaya kadar, Hz.Ali’den hiç ayrılmadı. 89

Hz.Ali (r.a)’in Millet Malına Karşı Hassasiyeti:

Bir gün ona, İbnü’n-Nebbâc geldi ve:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin, Beytü’l-Mâl, altın ve gümüşle dolu!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Allâh Allâh demek öyle!”dedi ve İbnü’n-Nebbâc’a dayanarak kalktı. Beytü’l-Mâl’a geldi, ve:

      “-İşte bu Müslümanların ğanimetidir. Kim onu yerine vermez ise piş-man olur. Yâ İbnü’n-Nebbâc, bunu Kûfedekilere dağıtmalıyım!”dedi.

Halka nida ettirdi ve Beytü’l-Mâl’daki paranın hepsini gelen halka dağıttı. Dağıtırken de;

      “-Ey altınlar ve gümüşler, gidin benden, başkasını aldatın!”diyordu.

Hazinede ne bir dinar, ne de bir dirhem kalmayıncaya kadar böyle yaptı. Daha sonra orayı temizlemelerini emretti ve orada iki rekât namaz kıldı!”

Müccemi et-Teyyimi’den:

      “-Hz.Ali, kıyâmet günü kendisine şehadet eder ümidiyle Beytü’I-Mâl’ı süpürüyor ve orada namaz kılıyor, orayı mescid gibi kullanıyordu!”

Muâz bin Alâ’nın dedesi anlatıyor:

“-Ali bin Ebû Talib’in şöyle dediğini işittim:

“-Sizin ğanimetinizden bana sadece şu sürahi düştü ki, onu da İran beylerinden biri hediye etmişti: Daha sonra Hz.Ali, Beytü’l-Mâl’a inerek, oradakilerin hepsini Müslüman halka dağıttı. O, malı taksim ederken şöyle diyordu:

      “-Bir öbek hurması olub da, her gün ondan, bir defa yiyib gerisini dağıtana ne mutlu!” 90

Antere eş-Şeybani’den:

“-Ali (r.a) her sanatkârdan ve yaptığı işten cizye ve haraç alırdı. Öyle ki, iğneciden iğne, çuvaldız, ip ve urgan alır; sonra onları taksim ederdi. Beytü’l-Mâl’da ki hiç bir şeyi yarına bırakmaz, hemen dağıtırdı. Ancak çok meşgul olduğu zamanlar, hemen dağıtamazdı. O zaman ise:

      “-Ey dünya, git benden başkasını aldat!”der ve:

      “-Bu Müslümanların ğanimetidir. Kim, onu yerine vermezse pişman olur!”diye devam ederdi. 91

Ebû Ubeyd’in Antere’den rivâyetinde şöyle deniyor:

“-Bir gün Hz.Ali’nin yanına gittim. Kölesi Kanber gelib:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minîn, sen gelen malı bekletmez, hemen dağıtırsın. Halbuki, senin âilenin de bunda hakkı var. Onun için ben sana bir miktar mal gizledim!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Nedir o gizlediklerin?”diye sorunca kölesi Kanber:

      “-Haydi, gidib bir bakalım!”dedi.

O adam, Hz.Ali’yi, içinde altın yaldızlı, altın ve gümüş kabların bul-unduğu bir odaya götürdü. Hz.Ali bunları görünce:

      “-Yazık sana, benim evimi büyük bir ateşe mi sokmak istedin?”dedi, ve onları ölçerek, bütün tanıdıklarına eşit şekilde dağıttı. Sonra da:

      “-Bu Müslümanların ğanimetidir. Kim onu yerine vermezse, yaptığına pişman olur. Ey mal, beni aldatma, git başkasını aldat!”dedi. 92

Küleyb anlatıyor:

      “-Hz.Ali’ye İsfahan’dan ğanimetler geldi. Hz.Ali de bu ğanimeti, yedi kısma ayırdı. Bir de bütün ekmek vardı. Onu da yedi parçaya bölerek, her bir parçasını, her payın üzerine koydu. Sonra yedi kumandanını çağırdı. Aralarında kura çekerek bunları kumandanlarına verdi!”

İsa bin Abdullah el-Haşim’in dedesi anlatıyor:

“-Hz.Ali’ye kendisinden bir şeyler isteyen iki kadın geldi. Birisi Arab diğeri ise cariyesiydi. Hz.Ali bunların her birine birer parça yiyecek, kırkar dirhem de para verilmesini emretti. Önce cariyeninkiler verildi ve gitti.

Arab kadın:

      “-Ey Mü’minlerin emîri, ben Arab o, köle olduğu halde, bana da ona verdiğin kadar veriyorsun!”dedi.

Hz.Ali de:

      “-Ben, Azîz ve Celîl olan, yüce Allâh’ın kitabını inceledim. Orada, Hz.İsmail’in torunlarının Hz.İshak torunlarına herhangi bir üstünlüğünün olduğunu görmedim!”dedi. 93

Esbağ bin Nebâte anlatıyor:

“-Hz.Ali ile beraber çarşıya çıktım. Esnaf, kendilerine ayrılan yerleri tecavüz etmişti. Hz.Ali:

      “-Bu ne hal?”diye sordu. Kendisine:

      “-Esnaf, kendileri için ayrılan yerleri tecavüz etti!”dediler.

Hz.Ali (r.a):

      “-Onların yeri burası değil miydi?Müslümanların çarşısı, namaz kılan-ların saflarına benzer. Birinin hakkına tecavüz edenin o günkü kazancı, hakkına tecavüz ettiği kimseye aittir. Meğer ki, bu tecavüzden vazgeçmiş ola!”dedi. 94

Hz.Ali (r.a)’ın Mütevazi Yaşantısı:

Hz.Ali’den:

      “-Üç şey tevazu’un esasını teşkil eder. Karşılaştığında ilk önce selâm vermek; büyük meclislerde baş köşeye geçmemek; riya ve gösterişten hoş-lanmamak!” 95

Sakif kabilesinden bir adam anlatıyor:

“-Hz.Ali (r.a), beni, Ukbera vali tayin etti ve bana:

      “-Irak, Müslümanların az bulunduğu bir ülkedir!”dedi.

Sonra da ilâve etti.

      “-Öğleyin bana gel!”dedi.

Yanına vardım. Muhafızı yoktu. Baktım, oturuyordu. Yanında bir kab ve su dolu bir bardak vardı. Bir torba getirmelerini emretti. Ben kendi kendime:

      “-İçinde ne var bilmiyorum ama, herhalde, bana güvendi ve mücevher verecek!”dedim.

Torbanın ağzı bağlıydı. Bağı çözdü. Bir de ne göreyim! Torba un dolu idi. Ondan bir miktar un çıkartıb yanındaki kaba koydu, üzerine de su döktü. Sonra karıştırıb önce kendisi içti, sonra bana da içirdi. Artık ben, kendimi tutamayıb:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin! Irak’da birçok lezzetli yemekler varken, sen şu yemeği mi yiyorsun?”dedim.

O, şöyle dedi:

      “-Haa, şunu söyleyeyim: Ben, torbanın ağzını, cimri olduğum için bağ-lamıyorum. Bana yetecek kadar satın alıyorum. Dökülür de, bana ait olma-yan bir şeyden yemek yaparlar diye korkuyorum. Bu sebeble torbanın ağzını bağlıyorum. Mideme haram şüpheli olan şeylerin girmesini istemem!”

Ameş;

Hz.Ali’nin öğle ve akşam yemeklerinde Medine’den getirdiği şeyleri yediğini nakleder. 96

Abdullah bin Şerîk dedesinden şöyle naklediyor:

“-Ali bin Ebû Talib’e bir çeşit tatlı getirdiler. Tatlıyı önüne indirib, şöyle dedi:

      “-Senin, kokun hoş, tadın ve rengin güzel, fakat ben, gönlümü, şimdi-ye kadar alışamadığı şeye alıştırmak istemem!”

Zeyd bin Vehb’den:

“-Hz.Ali bir gün odasından çıkıp yanımıza geldi. Hırkası ile eteğini bir kumaş parçasıyla bağlamıştı. Ona sebebi sorulduğunda:

      “-Ben bu iki elbiseyi (etek ve hırkayı), kibirlenmeyeyim, namazı rahat kılayım ve mü’minlere örnek olayım diye giyiyorum!”diye cevab verdi. 97

Mücemmi bin Sem’an et-Teyyimi’den:

“-Bir gün Hz.Ali kılıcını pazara götürüb:

      “-Yok mu bu kılıcı alacak? Eğer dört dirhemim olsaydı, kendime bir elbise alır, kılıcımı satmazdım!”diye bağırıyordu.

Salih bin Ebi’l-Esved:

“-Bir adamın kendisine şunu anlattığını naklediyor: Hz.Ali merkebe yan binmiş:

      “-Ben dünyaya ehemmiyet vermiyorum!”diyordu.

Abdullah bin Rezin’den:

“-Kurban bayramında Ali’nin evine gittik. Bize çorba ikram etti:

      “-Allâh iyiliğini versin, bari bu sabah bize şu kazı kesseydin daha çok sevaba girerdin?”dedik.

O zaman Hz.Ali:

“-Yâ İbn-i Rezin, ben Resûlullâh (a.s)’in şöyle buyurduğunu işittim:

      “-Halifenin Beytü’l-Mâl’dan iki kab yemek alması helâldir. Bir kabın kendi ve ailesi yer, diğerini de Müslümanlara yedirirdi!” 98

Zeyd bin Vehb’den:

“-Hz.Ali’ye Basra’dan bir heyet geldi. Aralarında Cad bin Na’ce adın-da bir hârici adam da bulunuyordu. Bu adam, kıyafetinden dolayı Hz.Ali’yi kınamıştı. Hz.Ali de:

      “-Elbisemde ne var? Benim elbisem insanı kibirlenmekten uzak ve her Müslüman’ın da giyebileceği kadar ucuzdur!”dedi.

Amr bin Kays’dan:

Hz.Ali’ye:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin! Niçin yamalı gömlek giyiyor sunuz?”diye sordular. O da:

      “-Bu gömlekle daha huzurlu oluyorum. Mü’minler de bana bakarak, böyle gömlekler giymekten sıkınmazlar!”dedi.

Muhammed’in babası Atâ’dan:

      “-Hz.Ali (r.a)’in üzerinde zor yıkanabilen kalın kumaştan bir gömlek gördüm!”der. 99

Abdullah bin Ebû’l-Huzeyl’den:

      “-Hz.Alî bin Ebû Talib’in üzerinde rey’ kumaşından yapılmış bir gömlek vardı. Ellerini yanına bıraktığı zaman kolları parmaklarının ucuna kadar uzanıyor, dirseğini kıvırdığında da kolunun ortasına kadar çekiliyor idi. Hz.Ali gömleğini giyince kollarını ölçer, parmak uçlarını geçen kısım-ları keser ve yenlerin elleri geçmemesi lâzımdır!”derdi.

Ezd kabilesinin ileri gelenlerinden Ebû Said anlatıyor:

      “-Ali bin Ebû Talib, çarşıya gelmişti. Kimde üç dirhem değerinde iyi bir gömlek var?”diye sordu, birisi:

      “-Bende var!”dedi ve hemen gömleği getirdi. Hz.Ali gömleği beğendi:

      “-Herhalde bu daha fiyatlı?”dedi.

Adam:

      “-Hayır, fiyatı aynıdır!”diye cevab verdi.

Bunun üzerine Ali (r.a) koynundan kesesini çıkardı, adama parasını vererek, gömleğini giydi. Gömleğin yenleri parmaklarının ucunu geçiyor-du. Hemen parmaklarını geçen kısmını kesilmesini emretti!” 100

Ebû Gusayn’ın azadlı kölesinden:

“-Hz.Ali bir kumaş tüccarına uğradı ve:

      “-Seylân kumaşından yapılmış gömleğin var mı?”diye sordu.

Adam hemen bir gömlek çıkardı. Hz.Ali giydi. Gömlek bacaklarının yarısına kadar uzanıyordu. Sağına soluna baktıktan sonra:

      “-Beğendim, fiyatı ne?”diye sordu.

Adam:

      “-Dört dirhem, yâ Emîri’l-Mü’minin!”diye cevab verince kesesini çıkardı, parasını vererek alıb gitti. 101

Antere’den:

“-Hz.Ali, Havernak’da iken yanına gittim. Üzerinde eski bir elbise vardı, ve soğuktan titriyordu.

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin, Beytü’l-Mâl’dan senin ve ailenin de hissesi var. Halbuki sen soğuktan titriyorsun!”dedim.

O da:

      “-Vallâhi sizin, hakkınızdan hiçbir şey almadım, bu da evimden veya Medine’den gelen kumaştır!”dedi. 102

Elbiseci Salih’in ninesi anlatıyor:

“-Hz.Ali’nin bir dirheme hurma satın aldığını gördüm. Bir bez için-deki hurmayı sırtına yüklendi. Kendisine:

      “-Ben taşıyayım, ey Mü’minlerin Emîri!”diye teklifte bulundular.

      “-Hayır, âile reisinin taşıması gerekir!”diye karşılık verdi.

Zâzan anlatıyor:

“-Hz.Ali (r.a) vali iken çarşıda tek başına dolanır, yolunu şaşırana yol gösterir, bir şey kaybedenin malını arar, zayıfa, yardım eder, satıcıların ve bakkalların yanlarına varır, ilk işi onlara Kûr’ân okumak olurdu. Şu âyeti okurdu:

      “-İşte bu âhiret yurdunu, yeryüzünde kibirlenmeyen fesat çıkar-mak istemeyenlere has kılarız!” 103

Bu âyet hakkında da şunları söylerdi:

      “-Bu âyet, adil ve mütevazı idareciler; halk üzerinde otorite sahibi kimseler hakkında nazil olmuştur!” 104

Gürmüz anlatıyor:

“-Hz.Ali’yi saraydan çıkarken gördüm. Üzerinde, kıtr kumaşından bacağının yarısına kadar gelen bir etek, bir de boyu yine o kadar olan bir hırka vardı. Elinde kamçısı ile çarşıda dolaşıyor esnafa:

      “-Allâh’dan korkmalarını, dürüst alışveriş etmelerini tavsiye ediyor: Ölçü ve tartıda hakkı tecavüz etmeyin, vücutlarınızı haramla beslemeyin!” diyordu.

Ebû Matar anlatıyor:

“-Mescid den çıkmıştım. Arkamdan bir adamın;

      “-Eteğini kısalt! Bu Allâh’a bağlılığın ifadesidir, ayrıca elbisen de kirlenmez. Eğer Müslümansan saçını kısalt!” diye seslendiğini duydum.

Bir den arkama döndüm ki, bu zât, elinde kırbacıyla halife Hz.Ali imiş. Çarşıya develerin satıldığı yere vardı.

      “-Alışveriş edin, fakat yemin etmeyin. Yemin, malın değerini düşü-rür, bereketini giderir!”dedi.

Hurma satan birinin yanına geldi. Hizmetçinin ağladığını görünce:

      “-Niçin ağlıyorsun?!”diye sordu.

Hizmetçi:

      “-Bu adam bana bir dirhemlik hurma verdi. Efendim hurmayı kabul etmiyor!”deyince, Hz.Ali:

      “-Bu hurmaları al, parasını geri ver. Bu, cariyenin elinde olan bir şey değil!”dedi.

Adam geri almak istemedi. Ben hurma satıcısına:

      “-Bunun kim olduğunu biliyor musun?”diye sordum.

      “-Hayır!”dedi.

      “-Mü’minlerin emîri Ali!”dedim.

Hurmasını geri aldı. Parayı da o hizmetçiye geri iâde etti ve:

      “-Ey Mü’minlerin emîri, benden memnun olmanı arzu ederim!”dedi.

Hz.Ali de:

      “-Halka karşı dürüst davranırsan beni memnun etmiş olursun!”diye karşılık verdi. Sonra, diğer hurma satanlara uğrayarak, onlara:

      “-Yoksulun karnını doyurun ki, kazancınız artsın!”dedi.

Bunların da yanından ayrılarak, balıkçıların yanına vardı. Şöyle dedi:

      “-Bizim çarşımızda denizden toplanan ölmüş balıklar satılmaz!”

Sonra kumaşçılar çarşısına geldi. Burada, pamuklu kumaşlar satılı-yordu. Çarşıda birine:

      “-Amca, üç dirheme bir gömlek verir misin?”dedi.

Satıcı kendisini tanıyınca, ondan hiçbir şey satın almadı. Bir diğerine gitti. O da kendisini tanıdığı için, ondan da hiçbir şey satın almadı. Daha sonra bir çocuğun yanına vardı. Ondan üç dirheme bir gömlek satın aldı. Gömleği giydi. Neredeyse topuklarına değiyordu. Çocuğun babası gelince, kendisine:

      “-Oğlun, halifeye, üç dirheme bir gömlek sattı!”denildi.

Adam oğluna:

      “-Keşke iki dirheme satsaydın!”dedi.

Bir dirhemi alıp halife Ali’ye gitti, ve:

      “-Bu bir dirhemi al!”dedi.

      “-Niçin?”diye sorunca, adam dedi ki:

      “-Gömleğin fiyatı iki dirhemdi. Oğlum sana üç dirheme satmış!”

Hz.Ali (r.a):

      “-Benim rızâmla onu bana sattı. Onun rızâsı ile ben de onu aldım!” diye karşılık verdi. 105

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Ben ihtiyacını karşılayabileceğimi, ya da benim vasıtamla işlerinin kolaylaştırılacağını umarak bana müracaat eden bir kimsenin ihtiyacını karşılamaktan daha büyük nimet bilmiyorum. Bir Müslümanın ihtiyacını karşılamak, benim için yeryüzü dolusu kadar altın ve gümüşümün olma-sından daha iyidir!” 106

Abdurrahman bin Ebû Leyla (r.a)’dan:

“-Hz.Ali (r.a), kışın bir etek, uzunca bir gömlek hafif kumaşlardan yapılmış elbise ile dışarı çıkar dolaşırdı. Yazın da kalın hırkalar ve kalın kumaşlardan yapılmış elbiseler giyerek dolaşırdı. Müslümanlar bana:

      “-Durumu babana söyle de, O, halife Ali’ye bu durumu açsın. Çünkü akşamları bir araya gelib konuşuyorlar!”dediler.

Ben de Babama:

      “-Müslümanlar, Mü’minlerin emîri Ali (r.a)’de hoşlarına gitmeyen şeyler görmüşler!”dedim.

Babam:

      “-Nedir o?”diye sordu.

Ben de:

      “-Şiddetli sıcaklıkta kalın kumaşlardan yapılmış elbiseler giyerek dol-aşıyor. Bunların içinde sıkılmıyor. Şiddetli soğuklarda da hafif kumaşlar-dan yapılmış elbiseler; bir etek ve bir rida (uzunca bir gömlek) ile dışarıda dolaşıyor. Soğuğa aldırmıyor. Kendini soğuktan korumuyor! Bu hususta bir şey duydun mu? Müslümanlar beni sıkıştırıyorlar, geceleri konuşmaları sırasında baban bunu Emîri’l-Mü’minine sorsun, diyorlar!”dedim.

Babam da gece konuşurlarken, Ali (r.a)’a:

      “-Ey Mü’minlerin emîri, halk sende kusur bulmuş?”dedi.

Halife Ali (r.a):

      “-Neymiş o?”diye sordu.

Babam ona dedi ki:

      “-Şiddetli sıcakta, kalın hırkalar ve kalın kumaşlardan yapılmış elbise-lerle dışarıda dolaşıyormuşsun. Şiddetli soğuklarda da ince kumaşlardan yapılmış elbiseler, bir etek ve bir rida ile dolaşıyormuşsun. Sıcağa soğuğa-da aldırmıyormuşsun. Soğuktan kendini korumuyor muşsun?”

Halife Ali (r.a) da babama sordu:

      “-Ebû Leylâ, sen Hayber’de bizimle beraber değil miydin?”

Babam:

      “-Olmaz, olur muyum? Tabii beraberdim!”dedi.

Bunun üzerine halife Ali (r.a) şunları anlattı:

“-Resûlullâh (s.a.v), Ebû Bekr’i Hayber kalesi üzerine göndermişti. Ebû Bekr ordusu ile kale üzerine yüklendi. Hayber’i almayı başaramadı, geri döndü. Sonra Ömer’i gönderdi. Ömer’de kaleyi fethetmeyi başara-madı. O da geri döndü. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bugün sancağı Allâh ve Resulü’nün sevdiği bir kimseye vereceğim. Allâh, onun eliyle fethi gerçekleştirecek. O Hayber’i fethetmeden dönme-yecek!”buyurmuş.

Bana adam gönderib beni istetti. Kendisine geldim. O sırada gözüm ağrıyor, hiçbir şey göremiyordum. Gözüme tükürdü ve:

      “-Allâh’ım onu, sıcaktan ve soğuktan koru!”buyurdu.

İşte o zamandan beri bana ne sıcak ne de soğuktan zarar gelmiyor!”

Abdurrahman (r.a)’dan gelen bir başka rivâyette şu farklılık vardır:

“-Resûlullâh (s.a.v) avuçlarına tükürüb gözlerime sürdü ve:

      “-Allâh’ım, sıcağın ve soğuğun tesirinden onu koru!”diye duâ etti.

O’nu, hak din ile gönderen Yüce Allâh’a yemin ederim ki, hayatımın son günlerine kadar soğuk ve sıcaktan herhangi bir zarar görmedim!”

Süveyd bin Gafle (r.a)’dan:

“-Mevsim kıştı. Ali (r.a) ile karşılaşmıştık. Üzerinde bir etek bir de rida vardı. Kendisine:

      “-Bizim iklimimiz sizinkine benzemez. Bizimki soğuktur. Havanın böyle olduğuna aldanma!”dedik.

Ali (r.a):

      “-Ben soğuğa alışığım. Resûlullâh beni Hayber kalesi üzerine gönder-mek istediğinde, gözlerim ağrıyor, demiştim. Resûlullâh (s.a.v), gözlerime tükürdü. Bundan sonra asla sıcaktan da, soğuktan da müteessir olmadım. Ayrıca gözlerim de ağrımadı!” 107

Hz.Ali (r.a)’nın infak edişi:

Ubeydullah bin Muhammed bin Âişe anlatıyor:

“-Bir dilenci, Mü’minlerin emiri Ali (r.a)’nin kapısını çaldı. Ali’de Hasan veya Hüseyin’e:

      “-Annene git, altı dirhem bırakmıştım, bir tanesini al da gel!”dedi.

Hasan veya Hüseyin gitti ve geri döndü.

      “-Annem, altı dirhemi un almak için bıraktığını söylüyor!”dedi.

Bunun üzerine Ali (r.a):

      “-Bir insanın bir şeyi Allâh yoluna sarfetmesi kendi elinde tutmasın-dan daha hayırlı olmazsa, o kişinin îmânı tam olmaz!”dedi.

Hz.Fâtıma’dan altı dirhemin tamamını kendisine göndermesini istedi. Hz.Fâtıma içerden altı dirhemi gönderince, Hz.Ali, onları fakire verdi. Adam henüz oradan uzaklaşmamıştı ki, devesini satmak isteyen bedevi kılıklı bir adam geldi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Kaç paraya?”diye sordu.

Adam da:

      “-Yüz kırk dirhem!”dedi.

Hz.Ali (r.a)’de:

      “-Parasını sonra ödemek üzere bırak!”dedi.

Adam deveyi oraya bıraktı gitti. Az sonra başka bir adam geldi ve:

      “-Bu deve kimin?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Benim!”deyince,

O adam:

      “-Bana satar mısın?”dedi.

Hz.Ali (r.a)’dan:

      “-Evet!”cevabını alınca.

Adam:

      “-Kaça?”dedi.

Hz.Ali (r.a)’de:

      “-İki yüz dirhem!”dedi.

Adam:

      “-Tamam, kabul ettim!”dedi.

İki yüz dirhemi verib, deveyi aldı. Hz.Ali’de, deveyi aldığı o adama borcu olan yüz kırk dirhemi verdi. Fâtıma’ya da altmış dirhem geri getirdi. Hz.Fâtıma dirhemleri görünce:

      “-Bunlar nedir?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a)’de:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın ifadesiyle, Allâh’ın bize:

      “-Kim ki iyilik eder, onun on misline nail olur!” 108

Âyetiyle vaad ettiği şey dir!”dedi. 109

Esbâ bin Nübâte’den:

“-Bir adam Hz.Ali’ye gelerek:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin, benim bir ihtiyacım var. Onu önce Allâh’a arzettim. Şimdi de sana söylüyorum. Eğer ihtiyacımı giderirsen Allâh’a hamd eder, sana da teşekkür ederim. Şayet ihtiyacımı gidermezsen yine Allâh’a hamd eder ve seni de mazur görürüm!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-İhtiyacın neyse, toprağın üzerine yaz. Çünkü ben senin, yüzünde bir şey istemenin verdiği ezikliği görmek istemem!”dedi.

Adam toprağa:

      “-Ben muhtacım!”diye yazdı.

O zaman Hz.Ali (r.a):

      “-Bana bir elbise getirin!”dedi.

Hemen bir elbise getirdiler. Hz.Ali, elbiseyi o adama verdi. Adam da elbiseyi alıb giydi ve şunları söyledi:

      “-Sen, bana, güzelliği bir gün kaybolacak veya eskiyecek bir elbise giydirdin. Ben ise seni güzel övgüden yapılma elbiselerle donatacağım (seni meth edeceğim). Benim söylediklerime sen bir karşılık istemediğin halde ben, seni övünce, senin şerefin daha da artacak. Övgü damlaları, dağ-ları ve ovaları dirilten yağmur gibidir. Övülen kimsenin hatırasını canlan-dırır. Yaşadığın müddetçe, yapabileceğin bir hayrı yapmaktan çekinme, çünkü her kul, yaptığından sorulacaktır!”

Bunları duyunca, Hz.Ali (r.a):

      “-Bana bir miktar da para getirin!”dedi.

Hz.Ali o paraları da o adama verdi. Ben dayanamadım, ve:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin, ona, bir elbise verdin, üstelikte yüz dinar da para veriyorsun!”dedim.

      “-Evet!”dedi ve şöyle devam etti. Resûlullâh (s.a.v)’in:

      “-Herkese toplumdaki mevkiine göre muamele edin!”buyurduğunu işittim. Bu adama da bu lâyıktır!”dedi. 110

Hz.Ali (r.a) nın İlim ve Amel Hakkında ki Konuşmaları:

Hz.Ali (r.a)’den:

“-Muhammed (s.a.v)’e Salâtü’s-Selâm getirilmeden yapılan bütün duâların önüne perde çekilir. Allâh’a ulaşamazlar.

Hz.Ali (r.a)’den:

“-Kim, Cuma günü Resûlullâh (s.a.v)’e yüz defa Salâtü’s-Selâm getirir ise mahşer yerine yüzü nurlu olarak gelir. İnsanlar sorarlar:

      “-Bu dünyada hangi ameli işlemişti?” 111

Ebû Erâke (r.a) anlatıyor:

“-Hz.Ali ile beraber namazımı kıldım. Namazı bitirdiği zaman sanki bir sıkıntısı varmış gibi donakaldı. Güneş, mescidin duvarında bir mızrak boyu yükselinceye kadar da kıpırdamadı. İki rekât namaz kıldı. Sonra elini çevirdi, ve şöyle dedi:

      “-Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.v)’in Ashâbını gördüm. Bu gün onlara benzeyen hiçbir şey görmüyorum. Onlar, sapsarı, perişan, tozlar içinde sabahlıyorlardı. Gözlerinin önündeki çizgiler, keçi yoluna benziyordu. Secdede ve ayakta, Allâh’a yöneliyorlar, O’nun kitabını oku-yorlar, hem Allâh için secdeye kapanıyorlar, hem de Allâh yolunda cihada gidiyorlardı. Uyandıkları zaman Allâh’ı zikrediyorlar bu esnada rüzgârlı bir günde sallanan ağaç gibi, sallanıyorlardı. Gözleri yaşarıyor, göz yaşları elbiselerini ıslatıyordu. Allâh’a yemin ederim ki, bugünkü Müslümanlar gaflet içinde uyuyorlar!”

Sonra, Hz.Ali (r.a) kalktı. Bundan sonra rahatça güler bir vaziyette gözükmedi. Allâh düşmanı, fasık, İbn-i Mülcem onu öldürünceye kadar böyle devam etti!” 112

Hz.Ali (r.a)’den: Adamın birisi şöyle sordu:

      “-Ey Allâh’ın Resûlü, benden cehâlet damgasını kaldıran nedir?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İlim!”cevabını verdi.

      “-Peki, ilmim olduğunu ispat edecek nedir?”sorusuna da:

      “-Amel!”buyurdular.

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-İlim öğrenirseniz. İtibar görürsünüz. Öğrendiklerinizle amel eder- seniz, ilim ehlinden olursunuz. Çünkü ilerde öyle zamanlar gelecek ki, hakikatin onda dokuzu inkâr edilecektir. O zaman da ancak meşhur olmayan ve halktan uzak duranlar kurtulacaklardır. İşte onlar hidayeti gösterecek kimselerdir ve gerçek âlimlerdir. Bu kimseler söylenilmesi gereken şeyleri açıklamakta acele etmezler. Her şeyi de açıklamazlar!” 113

Yine Ali (r.a)’dan:

      “-Ey ilim sahibleri! İlminizle amel edin. Âlim odur ki, önce öğrenir, sonra öğrendiği ile amel eder. Ve ilmi ameline uygun olur. İleride, öğren-dikleri ilim, boğazlarından ileri geçmeyecek kimseler gelecektir. Bunların içleri dışlarına, amelleri ilimlerine uymaz. Bir araya gelib oturduklarında, birbirlerine karşı övünürler. Öyle ki, adam yanındaki arkadaşının kendisini terkederek başka birisiyle oturmasına kızar. Böyle meclislerde, bunların yaptıkları ameller, Allâh katında makbul değildir!” 114

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Yâ iyiliği emreder, kötülüğü nehyeder ve Allâh’ın emirleri çiğnendi-ğinde kızarsınız ya da kötüler size musallat olup eziyet ederler, Allâh’da âhirette onlara azab eder. Yâ iyiliği emreder, kötülüğe mani olursunuz, yâ da kötüleriniz size musallat olur, iş işten geçtikten sonra da, iyilerinizin yapacağı duâlar da kabul edilmez!” 115

Hz.Ali (r.a) bir hutbesinde şöyle demiştir:

      “-Ey Nâs! Sizden öncekiler günahlara dalmaları, sofi ve âlimlerinin de kendilerine mani olmamaları sebebi ile helâk olmuşlardır. İsyana dalıb âlim ve sofîlerinin kendilerine mani olmadığı zamanlarda cezaya müstehak olmuşlardır. Sizden öncekilerin akıbetine uğramadan önce iyiliği emredin, kötülüğe mani olun. Bilmiş olun ki, iyiliği emredib, kötülüğe engel olmak rızık kesmez ve eceli yaklaştırmaz!” 116

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Cihad üç türlüdür; elle, dille ve kalble cihad. Kalb iyiliği tanımaz ve kötülüğü de kınamazsa iyilikler tersine döner. Cihadlardan ilk önce terk-edilen elle cihad, sonra dille, sonra da kalble olan cihaddır. Hangi kalb İyi-liği tanımaz, kötülüğü kınamazsa dağarcığın tersine çevrilib içindekilerin alt üst olduğu gibi iyilikler de kötülüklerle yer değiştirir!” 117

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Dil bedenin muvazene organıdır. Dil istikamette olursa diğer azalar- da istikamette olur. Dil bozulduğu zaman diğer organlar da bozulurlar. Kendini gizle, hatırlanma. Az konuş ki, selâmette olasın. Susmak Cennete girmek için bir vesiledir. Sırrını söyleme dostuna, dostununda dostu vardır. O da söyler dostuna. Çünkü suya deri tulum dayanmaz!” 118

Hz.Ali (r.a)’dan:

“-Kendisine az soru sorulması âlimin hakkıdır. Sorduğun sorunun cevabını almak için âlimi zorlama. Cevab vermek istemediği zaman da ısrar etme. Âlim yorulduğu zaman eteğine sarılma. Ona elinle işaret edib, göz kırpma. O konuşurken soru sorma. Onu yanıltmaya çalışma. Eğer yanı-lırsa, fikrinden vazgeçmesini bekle. Filan kimse senin sözüne aykırı olarak şöyle dedi, deme! Onun sırrını ifşa etme. Huzurunda kimseyi çekiştirme. Onu bulunduğu veya bulunmadığı her yerde müdafaa et. Halka umumi, ona ise hususi olarak selâm verme. Önüne otur.

Eğer bir ihtiyacı olursa, halk bu ihtiyacı gidermek için birbirleriyle yarışsın. Onunla uzun, uzun sohbet ederek usandırma. Âlim, meyvesinin düşmesini beklediğin hurma ağacı gibidir. Âlim, oruç tutarak Allâh yolun-da mücadele eden kimse gibidir. Bir âlimin ölmesi, İslâm’ın kalesinde kıyâmet gününe kadar onarılamayacak bir gediğin açılması demektir. İlim öğrenen kimseyi Allâh katında mevki sahibi yetmiş bin melek uğurlar!” 119

Hz.Ali (r.a)’ın İlmi, ve, Fetvâları:

Hz.Ali (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v)’den hadis naklederken, onun, söylemediği bir şeyi söylemektense, semâdan düşmeyi tercih ederim. Aramızdaki meselelerle ilgili bir hadis söylemem gerekirse:

      “-Harb hileden ibarettir!” 120

Resûlullâh (s.a.v), buyurdular:

      “-Ben, İlmin Şehriyim! Ali, onun kapısıdır. İlim edinmek isteyen ona, kapısından gelsin!”

      “-Ben hikmetin konağıyım. Ali de, onun kapısıdır!”buyrulmuştur.

Abdulmelik bin Süleyman der ki, Atâ’ya:

      “-Muhammed Âleyhisselâm’ın Ashab-ı arasında Ali’den daha âlim bir kimse var mıydı?”diye sordum.

      “-Hayır, Vallâhi, ondan daha âlimi yoktu!”dedi.

Ebû Tufeyl, bir gün Hz.Ali’nin hutbesinde:

      “-Bana soru sorunuz! Vallâhi, bana sorduğunuz her şeyi size haber vereceğim. Bana, Kitâbullâh’dan sorunuz. Vallâhi, âyetlerden hiç bir âyet yok ki, ben, onun, gecede mi, gündüzde mi, ovada mı, dağda mı, nâzil olduğunu bilmeyeyim!”dediğini birdirir.

Başka bir rivâyette, Hz.Ali (r.a):

      “-Vallâhi, ben, her bir âyetin neye dâir olduğunu, nerede ve kimin hakkında indiğini bilirim!”demiştir.

Abdullah İbn-i Abbas’a, Hz.Ali’nin İlmi hakkında sorulduğu zaman:

      “-İçi, hikmet ve ilim’le dolu idi! Vallâhi, ona, İlmin onda dokuzu verilmiştir! Yine Allâh’a, yemin ederim ki, o, ilmin geri kalan onda birine de, sizinle ortaktır!”demiştir.

Said bin Müseyyeb:

“-İnsanlar arasında Ali bin Ebi Talib’den başka

      “-Bana sorunuz!”diyebilen bir kimse yoktur!”der

Hz.Ömer (r.a):

      “-Umreye nereden gireyim?”diye soran bir zât’a,

      “-Git. Ali’ye sor!”demiştir.

Hz.Âişe’nin de, kendisine mest üzerine mesh’den sorulunca:

      “-Git, Ali’ye sor!”dediği ve yine Hz.Âişe’nin:

      “-Size Aşûre günü oruç tutmanız için kim fetva verdi?”diye sorub:

      “-Ali verdi!”dedikleri zaman:

      “-Evet, İnsanlar arasında sünneti en iyi bilen odur!”demiştir.

Abdullah İbn-i Mes’ûd’a göre:

      “-Hz.Ali, Medine’lilerin ferâizi en iyi bileni idi!”

Ferâiz âlimlerinden Muğire:

      “-Ferâiz âlimlerinden, ferâiz hakkında sözü, Ali’den daha kuvvetli olan yoktur!”der, ve,

      “-Hz.Ali,Kûr’ân-ı Kerim’i de, usûlüne göre en iyi okuyanlardandı!” 121

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bizim en büyük kadımız, Ali’dir. Ebü’l-Hasan’ın bulunmadığı bir mecliste, içinden çıkılmaz, karışık ve dolaşık meselelerle karşılaşmaktan Allâh’a sığınırım!”derdi. 122

Muhammed bin Kâ’b, el-Kurazi anlatıyor:

“-Adamın birisi Hz.Ali (r.a)’a bir şey sormuştu. Hz.Ali’de bu soruya cevab verdi. Fakat adam:

      “-Öyle değil, ey Mü’minlerin Emîri! Fakat, şöyle şöyledir!”dedi.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a)’da:

“-Sen doğru söyledin. Ben yanıldım:

      “-Her bilenin üstünde bir bilen daha vardır!” 123

Âyetini okuyarak karşılık verdi. 124

Sa’sa’a bin Safvan’dan: Bedevinin birisi Ali (r.a)’a gelerek:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin! Sen şu kelimeyi nasıl okuyorsun?”

      “-Lâ ye’külühü ille’l-Hatun. Vallâhi herkes yanılabilir!”dedi.

Hz.Ali (r.a), tebessüm ederek, bedevinin yanlış okuduğu âyeti:

      “-Lâ ye’külühü ille’l-Hâtiün!”şeklinde olarak doğru okudu.

Bedevi:

      “-Doğru okudunuz ey Mü’minlerin Emîri Allâh kuluna doğrusunu gösterir!”dedi.

Hz.Ali (r.a) bunun üzerine Ebû Esved ed-Düeli’ye dönerek:

      “-Arab olamayanlar da İslâm dinine girdiler. Bu halk için bir takım dil kâideleri tesbit et de lisanlarını düzeltsinler!”dedi.

Böylece Ebû Esved ed-Düeli de, Ref, Nasb ve Cer kaidelerini tesbit etti. Yani esre, üstün, ötre, ve tenvinleri Ebû Esved ed-Düeli tesbit etti. 125

Abdullah bin Beşir anlatıyor: Hz.Ali (r.a)’a bir mesele sorulmuştu:

      “-Bilmiyorum!”dedi. Sonra da:

      “-İçim ferahladı. Bana bilmediğim bir şey soruldu, ben de bilmiyorum dedim!”diye karşılık verdi. 126

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Size gerçek fakihin kim olduğunu haber vereyim mi? Halkı Allâh’ın rahmetinden ümit kesecek kadar dini zorlaştırmayan, günah işlemelerine fırsat verecek kadar da kolaylaştırmayan, Allâh’ın azabına dûçar olabileceklerine inandırabilen, başka şeylere rağbet ederek Kûr’ân’ı terketmeyen kimsedir. Dini bilgisi olmayan kimsenin ibâdetinden, anlayışı olmayanın dini bilgisinde ve düşünmeden Kûr’ân’ı okumakta hayır yoktur!”derdi. 127

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Vallâhi ben, inen her âyetin niçin indiğini, nerede indiğini ve hangi hadise üzerine indiğini bilirim. Rabbim bana düşünen bir kafa ve fasih bir lisan ihsan etti!”

Said bin Müseyyeb’den:

      “-Ömer (r.a), Ali (r.a)’nın hakkında bir şey söylemediği müşkül bir meselede söz söylemekten Allâh’a sığınırdı!” 128

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a), Resûlullâh’ın vefatından sonra Şam’a ordu gönderme hususunda düşünürken, Hz.Ali’ye:

      “-Senin fikrin ne yâ Ali?”diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

      “-Benim görüşüm şudur ki: İster ordunun başında git, ister başka bir kumandan gönder, inşallâh onları yeneceksin!”dedi.

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a) sordu:

      “-Bu müjdeyi sana Allâh’mı verdi?”bunu nereden biliyorsun?”

Hz.Ali (r.a) ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-İslâm, ve Müslümanlar her şeye hâkim oluncaya kadar, bu, dine karşı çıkanların hepsi dize getirilecektir!”buyurduğunu işittim, dedi.

Halife Hz.Ebû Bekr (r.a):

      “-Sübhanallâh! Bu ne kadar güzel bir söz? Bunu söylemekle beni çok sevindirdin. Allâh’da seni sevindirsin yâ Ali!”dedi. 129

Abdullah İbn-i Abbâs (r.a)’dan:

Hz.Ömer (r.a) Ali (r.a)’na şöyle dedi:

      “-Bana biraz öğüt ver yâ Ebâ’l-Hasan!”

Hz.Ali (r.a), şunları söyledi:

      “-Yakinen inandığın şeyde şübhe etme. Bildiğin hususta da tereddü- de düşme. Zannı gerçek sanma. İyice bil ki, dünyada sadece Allâh rızâsı için verdiğin şeylerin, onun rızâsı için verdiğin ile geçirdiğin vakitlerin, adaletli yaptığın taksimlerin, giyib eskittiklerinin faydası vardır!”

Hz.Ömer (r.a):

      “-Doğru söyledin yâ Ebâ’l-Hasan!”diye mukabele etti.

Ali bin Ebû Talib (r.a), Halife Ömer’e şöyle dedi:

      “-Ey Mü’minler’in Emîri! Eğer iki arkadaşının Resûlullâh (s.a.v) ve Ebû Bekr derecesine ulaşmak seni sevindirirse tûli emel (uzunca emelli) sahibi olma. Az ye, eteklerini fazla uzatma! Eskiyen gömleklerini yama eski ayakkabılarını tamir et! İşte o zaman onlara kavuşursun!” 130

.1 Hz.Ali (r.a) dan:

      “-Hâyır, mal ve evlâdının çok olmasında değil, asıl hâyır, büyük âlim, çok hâlim olmanda ve insanları Allâh’a ibâdet ettirmek sûreti ile yükselt-mendedir. İyilik yaparsan Allâh’a hamd et. Günah işlersen af dile. Dünyada şu iki kişinin dışında kimsede hayır yoktur: Biri, günah işleyib hemen bunu tövbe ile telâfi eden, diğeri ise hâyır yapmakta başkaları ile yarış edendir. Takvâ ile yapılan hiçbir amel az değildir. Kabul edilen bir amel, nasıl az olabilir ki?”

Hz.Ali (r.a) şöyle buyurdu:

      “-Yerinde ve zamanında yapılan iş, en hayırlı rehberdir. Yakınların en hayırlısı, güzel ahlâktır. Arkadaşlarının en hayırlısı akıldır. En hayırlı miras edebtir. Kibirlilikden daha sıkıntılı bir yalnızlık yoktur!”

Hz.Ali (r.a)’dan:

      “-Söyleyene değil, söylediğine bak!”

Hz.Ali (r.a)’dan:

      “-Menfaate dayanmayan arkadaşlıkların dışında ki, bütün dostluklar gelib geçicidir!” 2

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:

Hz.Ömer (r.a), Hz.Ali (r.a)’na:

      “-Yâ Ali! Çoğu kez sen Resûlullâh’ın yanında bulundun. Biz ise senin kadar bulunamadık. Çoğu kez de biz bulunduk sen bulunamadın. Sana üç şey soracağım. Belki bilirsin?”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Soracakların nedir?”dedi.

Hz.Ömer (r.a) şöyle sordu:

      “-Bir kimseden iyilik görmediği halde onu seven, bir kimseden de kötülük görmediği halde ona buğz eden kimse hakkında ne dersin?”

Hz.Ali (r.a):

“-Evet Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu işittim:

      “-Ruhlar, fezada grublara ayrılmış bölükler halindedir. Orada tanışan-lar dünyada karşılaşırlar, dost olurlar. Orada birbirlerinden hoşlanmayan-lar dünyada birbirlerinden uzak dururlar!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bu bir, ikincisi, unuttuğu bir hadisi hatırladığı zaman söyleyen adam hakkında Resûlullâh (s.a.v), acaba ne buyurmuştur?”

Hz.Ali (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v)’in bu konuda da şöyle buyurduğunu işittim:

      “-Her bir kalbin üzerinde, ayın üzerindeki bulut gibi bir bulut vardır. Nasıl ki, bulut aydan ayrılınca ay ışık verir, üzerini kapladığı zaman da kararırsa, insanın kalbinin üzerindeki bulut çekildiği zaman insan hatırlar, kalbinin üzerini kapladığı zaman da insan unutur!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bu iki, üçüncüsüde, rüya gören kimselerin bazısının rüyası gerçek çıkıyor. Bazısının ki de yalan. Resûlullâh (s.a.v) bu hususta ne buyurdu?” diye sordu.

Hz.Ali (r.a):

“-Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu işitmiştim:

      “-Bir erkek veya kadın yatıp, derin uykuya daldığı zaman ruhu arş’a yükseltilir, arş’ın yanında uyanan kimsenin gördüğü rüya doğru çıkar, daha arş’a varmadan uyanan kimsenin rüyası ise yalandır!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Epeyden beri bu üç meseleyi öğrenmek istiyordum. Ölmeden evvel doğrusunu öğrendiğim için Allâh’a hamd olsun!”dedi. 131

Hz.Ömer bin Hattab (r.a):

      “-Ebû’l-Hasan Ali’nin bulunmadığı mecliste içinden çıkılmaz karışık dolaşık meselelerle karşılaşmaktan Allâh’a sığınırım!”derdi.

Hz.Ömer (r.a):

Kendi devrinde: Zina eden deli bir kadına recm cezasını tatbik etmek istediği zaman:

Hz.Ali (r.a):

      “-Şüphe yok ki Allâh deliden kalemi kaldırmıştır!”

Yani onlar yaptıklarından sorumlu tutulmazlar, dedi. Bunun üzerine

Halife Ömer (r.a):

      “-Eğer, Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu!”dedi.

Hz.Ali, Resûlullâh (s.a.v)’in:

“-Üç zümreden; 1-Uyanıncaya kadar uyuyandan 2-Gençlik çağına basıncaya kadar çocuktan 3-Akıllanıncaya kadar eksik akıllıdan, kalem kal-

dırılmıştır!”buyurduğunu işitmiş bulunuyordu.

Halife Ömer (r.a):

      “-Bizim en büyük kadımız Ali bin Ebi Talib’dir!”derdi. 132

İbn-i Abbâs (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle duâ ettiğini naklediyor:

      “-Allâh’ım Ali’ye yardımcı ol. Onu başkalarına yardımcı kıl. Ona mer-hamet et. Onu merhametli kıl. Ona yardım et, onun vasıtasıyla başkalarına da yardım et. Allâh’ım ona dost olana dost, düşman olana da düşman ol!”

Hz.Ali (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:

      “-Allâh’ım, ona haktan başka şey konuşturma. Kalbine hidayet ver!”

Abdullah İbn-i Abbâs’da şöyle dediğini rivâyet ediyor:

      “-Allâh’ım verdiği hükümlerde Ali’yi doğrudan ayırma!” 133

Muhammed bin İshâk’ın Ma’mer bin Abdullah el-Cüheyni’den yaptığı bir rivâyette Ma’mer diyor ki:

“-Bizden bir adam, Cüheyne Kabilesine mensub dul bir kadınla evlen-di. Kadın altıncı veya yedinci ayda doğurdu. Kocası bu müddeti şübheyle karşılayarak halife Osman’a başvurdu. Halife Osman (r.a) gebelik müdde-tinin dolmadığını dikkate alarak, bu çocuğun zinadan olduğuna kanaat getirdi ve kadını çağırttı. Kadın bu dâvet üzerine elbisesini giyinirken kız kardeşi ağlıyordu. O da kız kardeşine:

      “-Niçin ağlıyorsun? Allâh’a yemin ederim ki kocamdan başka kimse bana dokunmamıştır. Yüce Allâh benim hakkım’da dilediğini hükmeder. Üzülecek hiçbir şey yoktur!”dedi.

Kadın, bu tevekkül içinde halife Osman’a geldiğinde recm edilmesi emredildi. Durumun kritik bir safhaya geldiğini görenler Ali (r.a)’na haber ulaştırdılar. Ali (r.a), hemen geldi ve halife Osman’a:

      “-Ne yapıyorsun, ya Osman?”

Halife Osman (r.a):

      “-Yâ Ali! Bu gördüğün kadın, altı ay nihayetinde doğum yapmış bu olur şey mi dir?”

Hz.Ali (r.a) ona:

      “-Yâ Osman! Siz Kûr’ân okumuyor musunuz?”

      “-Okuyorum!”

      “-O halde Allâh’ın şu âyetini okumadın mı?”

      “-Ve Hamluhu ve Fisâluhu Selâssüne Şehren!”

Çocuğun ana rahminde taşınması ile sütten kesilmesi otuz aydır! 134

Lokman sûresinde de:

      “-Ve Fisâluhu fiy Amey’ni!”

Çocuğun sütten kesilmesi iki yılda tamamlanır!” 135

Yâ Osman! İki yıl yirmidört ay etmez mi? otuz aydan yirmidört ayı çıkarınca altı ay kalmaz mı? Bu da demektir ki gebeliğin alt sınırı altı aydır. Yâ Osman düşün?!”

Bu ikaz üzerine Halife Osman (r.a):

      “-Ben, bunu hiç düşünememiştim!”dedi. Ve, o kadın serbest bırakıldı. Kadının kocası ve bebeğin babası koştu ve:

      “-Hiç şüphe yoktur ki bu benim öz evlâdımdır!”dedi.

Hz.Osman’ın bu meseleden dolayı:

      “-Allâh’ım Ebâ’l-Hesan’ın olmadığı bir toplumda beni yaşatma!” dediği de rivâyet edilir. Allâh’û Â’lem. 136

Hz.Ömer, Hacca gittiğinde Hacerü’l-Esved’in önünde durub:

      “-Ey Hâcerü’l-Esved biliyorum ki sen ne faydası ne zararı olmayan bir taşsın eğer, Resûlullâh (s.a.v)’in seni öptüğünü görmeseydim. Ben seni öpmezdim!”dedi.

Orada bulunan Hz.Ali (r.a)’de:

      “-O, fayda da verir, zarar da!”diye karşılık vermiş:

Hz.Ömer (r.a) delil isteyince de:

“-Rabbın, Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkarıp onları, kendilerine karşı şahid tutmuş ve;

      “-Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”buyurmuştu.

Onlar da:

      “-Evet, Rabbimizsin, şahid olduk!”demişlerdi.

Kıyâmet günü:

      “-Bizim bundan haberimiz yoktu demeyeseniz diye sizi şahid tuttuk!” 137

Âyetini okumuş ve, kullarından almış olduğu bu ahdi, bir kâğıda yazıb onu Hacer-i Esved’e yutturduğunu söylemişti. Sonra da yemin ederek Resûlullâh (s.a.v)’den şöyle duyduğunu eklemişti.

      “-Kıyamet gününde, Hacer-i Esved, konuşan bir dili olduğu halde geti-rilir, ve tevhid inancıyla kendisine istilâm da bulunanlara şâhidlik yapar!”

Sonra Hz.Ali (r.a):

      “-Ey Mü’minlerin Emiri, onun fayda ve zarar vermesi işte böyledir!”

Diye sözlerini bağlayınca, Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Ebâ’l-Hasan, aralarında senin olmadığın bir millet içerisinde yaşamaktan Allâh’a sığınırım!”demiştir. 138

Ebû’l-Bahtirî’den:

“-Hz.Ali (r.a)’e gelerek, Resûlullâh (s.a.v)’ın ashabının ilimdeki derecelerini sorduk:

      “-Hangilerini soruyorsunuz?”dedi.

      “-Bize Abdullah İbn-i Mes’ud’dan bahset?”dedik.

“-Sadece Kûr’ân’ı ve sünneti öğrendi. Başka bir şeyle meşgul olmadı.

Büyük bir alimdi!”dedi.

      “-Ebû Mûsa’dan bahset?”dedik.

      “-İlim küpüne daldı, çıktı!”dedi.

      “-Peki Ammar İbn-i Yâsir?”dedik.

      “-Unutkan bir Müslüman. Hatırladığı zaman aklına gelir!”dedi.

      “-Yâ Huzeyfetü’l-Yemani?”dedik.

      “-Resûlullâh’ın ashabı arasında münafıkları en iyi bilendi!”dedi.

      “-Ebû Zerr?”dedik.

      “-İlim öğrendi. Fakat sonunu getirmedi!”dedi.

      “-Yâ Selmân?”dedik.

      “-Hem önceki kitabları, hem de Kûr’ân’ı öğrenmiş birisidir. O, dibi bulunmayan bir denizdir. Ehl-i Beyt’den, bizdendir!”

      “-Ey Mü’minlerin Emîri! Şimdi de kendinden bahset?”dedik.

      “-Bunu da mı, öğrenmek istiyorsunuz? Ben, Resûlullâh (s.a.v)’e bir şey sorarsam öğrenirdim. Bilmediğimi anladığı zaman, Resûlullâh (s.a.v) bana öğretirdi!”dedi. 139

Hz.Ali (r.a)'in Bedduâsı:

Zâzan anlatır: Hz.Ali (r.a) şöyle bir olay anlattı:

“-Bir kişi onun yalan söylediğini iddia etti. Bunun üzerine Hz.Alî ona:

      “-Yalan söylüyorsan sana beddua ederim!”dedi.

Adam:

      “-Beddua Et!”dedi.

Hz.Ali ona bedduâ etti. Çok geçmeden adamın gözleri kör oldu.

Yine Zazan’dan:

Adamın biri Hz.Ali’ye bir şeyler anlattı. Bunun üzerine Hz.Ali ona:

      “-Senin maksadın sadece beni yalancı çıkarmak!”dedi.

Adam:

      “-Hayır, o değil”deyince.

Hz.Ali (r.a):

      “-Yalan söyleyen için bedduâ edeyim mi?” dedi.

Adam:

      “-Beddua edersen et!”dedi.

Hz.Ali bedduâ eder, etmez adamın gözleri kör olu verdi. 140

Hz.Ali (r.a)’ın kendisinden önceki halifeleri sevmesi:

Ümmü Mûsâ anlatıyor:

“-Hz.Ali (r.a), fitneci Abdullah İbn-i Sebe’nin kendisini Ebû Bekr ve Ömer’den üstün tuttuğunu öğrenince, öldürmeye niyet etti.

Kendisine:

      “-Seni tercih eden ve üstün tutan bir adamı mı öldüreceksin?”

Hz.Ali (r.a):

      “-Kuşkusuz, o, ve ben bir beldede oturamayız!”diye cevab verdi.

İbrahim’den:

“-Ali (r.a), Abdullah bin Esved’in Ebû Bekir’i ve Ömer’i çekiştirdiğini haber almıştı. Hemen eline kılıç alarak, onu öldürmeye teşebbüs ettiyse de:

      “-Seni tercih eden ve üstün tutan bir adamı mı öldüreceksin?”dediler.

Hz.Ali (r.a):

      “-O, ve ben aynı beldede oturamayız!”dedi onu Şam’a sürgün etti. 141

Hasan bin Kesir’in babası anlatıyor:

“-Adamın birisi Ali (r.a)’a gelerek:

      “-Sen, insanların en iyisisin!”dedi.

Hz.Ali (r.a) ona:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’i gördün mü?”diye sordu.

Adam:

      “-Hayır!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Ebû Bekr’i de mi görmedin?”

Adam:

      “-Hayır!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Peki, Ömer’i gördün mü?”

Adam:

      “-Hayır hiçbirini görmedim!”deyince.

Hz.Ali (r.a.):

      “-Eğer sen, Resûlullâh (s.a.v)’i gördüğünü söyleseydin, mutlaka seni öldürürdüm; Şayet Ebû Bekr ve Ömer’i gördüğünü söyleseydin, sana iftira edene verilen cezayı verirdim!”dedi. 142

Alkame’den:

Hz.Ali (r.a), Allâh’a hamdü senâ ettikten sonra bizlere hitab ederek şöyle dedi:

      “-Bazılârınızın, beni, Ebû Bekr ve Ömer’den üstün tuttuklarını haber aldım. Şayet daha önce onları ikaz etmiş olsaydım, şimdi mutlaka ceza-landırırdım. Fakat ikaz etmemiş olduğum için böyle bir şey yapmaya-cağım. Bundan böyle kim başka bir şey söylerse, iftira etmiş demektir ve ona iftiracılara verilen ceza verilir. Resûlullâh (s.a.v)’den sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekr, sonra’da Ömer’dir. Bizler, onlardan sonra birçok olaylar meydana getirdik. Allâh, bunlar hakkındaki hükmünü verecektir!” 143

Süveyd bin Ğafle anlatıyor:

“-Bazı kimselerin yanına uğramıştım. Baktım, Ebû Bekr ve Ömer’den bahsediyorlar, fakat her ikisini de çekiştiriyorlardı. Derhal Hz.Ali’nin yanı-na gelerek, meseleyi anlattım.

Hz.Ali (r.a):

      “-Onlar için kalbinde hüsnü zandan başka bir şey besleyene Allâh lânet etsin! Onlar ki, Resûllulah’ın kardeşleri ve yardımcılarıdır!”dedi ve sonra minbere çıktı ve şu muhteşem konuşmasını yaptı:

“-Kureyş’in efendileri ve Müslümanların ataları hakkında, benim tas-vib etmediğim, haberimin bile olmadığı ve duyduğum zaman da cezalan-dıracağım şeyleri söyleyenlerin maksadları nedir? Daneyi güverten ve canlıyı yaratan Allâh’a yemin ederim ki, onları ancak muttaki mü’minler sever! Rezil ve alçaklar da onlara kin tutar. Onlar ki, Resûlullâh’ın gerçek dürüst ve vefakâr iki arkadaşıdır. Yüce Allâh’ın emrettiklerini emretmişler, yasakladıklarını yasaklamışlardır. Ve, suçluları da cezalandırmışlardır.

Yaptıkları işlerde Resûlullâh (s.a.v)’in görüşünün dışında bir iş yap-mamışlardır. Resûlullâh (s.a.v) dahi onların görüşleri gibi isabetli görüşe şahit olmamış; onları sevdiği kadar kimseyi sevmemiştir. Hem hayatı boy-unca Allâh’ın Resûlü hem de halkı onlardan daima memnun olmuşlardır. Daha sonra Ebû Bekr namaz kıldırma vazifesini üzerine almış, Resûlullâh vefât edince de, Müslümanlar onu kendilerine halife seçmişler, zekâtlarını ona teslim etmişlerdir. Çünkü onlar iki kardeştiler. Kendisine halef olarak Abdülmuttalib oğullarından ilk olarak ben gösterilmiştim’de Resûlullâh buna razı olmamıştı. O, aramızdan birimizin kendisine halife olmasını istiyordu. Vallâhi istediği oldu.

Allâh’a yemin ederim ki, o, yaşayanların en şefkatlisi, en merhamet-lisi, takvâ yönünden en ileride olanı, Müslümanların en önde gelenidir. Resûlullâh (s.a.v), onu şefkat ve merhamet yönünden Mikâil’e, vefakâr ve affetme yönünden’de Hz.İbrahim’e benzetmiştir. O, vefât edinceye dek Resûlullâh (s.a.v)’in yolunda yürümüştür. Allâh rahmet eylesin ona!

Ebû Bekr’den sonra ise, Ömer İbn-i Hattab (r.a) halife oldu. Halk, Ömer’e biata dâvet edildi. Fakat halkın bir kısmı kabul etti, bir kısmı da kabul etmedi. Şahsen ben biat edenlerden idim. Vallâhi Ömer dünyadan ayrılırken, istemeyenler dahi ondan hoşnut idiler. O Resûlullâh (s.a.v) ve arkadaşı Ebû Bekr’in yolunu takib etmiş ve tıpkı annesinin izinden yürüyen yavru gibi, onların izlerinden yürümüştür. Vallâhi o, insanların en şefkatlisi ve en merhametlisi idi. Zalime karşı, mazluma yardım etmiştir..

Nihayet yüce Allâh gerçeği söyletmiştir. Öyle ki, meleğin onun dili ile konuştuğuna şahid olduk. Yüce Allâh onunla İslâm’ı kuvvetlendirdi. Onun hicreti din için bir kuvvet kaynağı oldu. Ona karşı Mü’minlerin kalblerinde sevgi, münafıkların kalbinde ise korku yarattı. Resûlullâh (s.a.v), onu, düşmanlara karşı gösterdiği şiddet yönünden Cibril’e kâfirlere karşı duy-duğu öfke bakımından da Hz.Nuh’a benzetmiştir.

Onlar gibisini nerde bulabilirsiniz?!Onların seviyesine ulaşmak, ancak onları sevmek ve izlerinde yürümekle mümkündür. Onları seven beni sevmiş; onlara buğzeden’de bana buğzetmiş olur. Ben, onlara buğzedenden uzağım. Onlara dil uzatmama hususunda daha önce sizi ikaz etmiş olsay-dım, çok şiddetli cezalar verirdim.

Bundan böyle, kim söylediklerimin zıddını söylerse, ona, iftira eden kişiye verilen cezayı veririm. Resûlullâh (s.a.v)’den sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekr ve Ömer’dir. Daha sonra kimin geldiğini Allâh bilir. Sözlerim bu kadar, Allâh sizlere ve bana mağfiret etsin!” 144

Ebû İshak anlatıyor:

“-Adamın birisi Ali bin Ebû Talib’e gelerek:

      “-Osman, Cehennemliktir!”deyince,

Hz.Ali (r.a):

      “-Nereden bildin?”diye sordu.

Adam:

      “-Çünkü O, birçok olaylar meydana getirdi”

Hz.Ali (r.a):

      “-Senin bir kızın olsa, istişare yapmadan onu Osman’la evlendirebilir- miydin?”dedi.

Adam:

      “-Hayır, evlendiremezdim!”

Hz.Ali (r.a):

“-Senin bu görüşün, Resûlullâh’ın kızları hakkındaki görüşünden daha mı hayırlıdır? Şimdi söyle bana:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bir iş yapmak istediği zaman, istihare, yaparak, Allâh’dan hayırlısını istiyor muydu, istemiyor muydu?”

Adam:

      “-Hayırlısını istiyordu, tabi!”

      “-Allâh, ona hayırlısını veriyor muydu, vermiyor muydu?”

      “-Hayırlısını veriyordu!”

      “-Peki, Allâh, kızını evlendirmesi için Resûlullâh’a Osman’ı seçtirdi mi, seçtirmedi mi?”

Adam:

      “-Seçtirdi!”

      “-Vallâhi önce senin boynunu vurmak için hazırlanmıştım ama, şanslı adammışsın. Eğer sorduklarıma başka türlü bir cevab verseydin, mutlaka boynunu koparacaktım!” 145

Sahâbe’nin Hz.Ali (r.a)’ı sevmeleri:

Enes (r.a)’den:

“-Resûlullâh (s.a.v), Mescid’de Ashabının arasında oturuyordu. Tam o sırada Hz.Ali (r.a) içeriye girdi. Oturacak bir yer aradı, fakat bulamadı. Resûlullâh (s.a.v), hangisi ona yer verecek diye ashabının yüzüne bakıb duruyordu. Resûlullâh (s.a.v)’ın sağında oturmakta olan Hz.Ebû Bekr (r.a), ona yer verince Resûlullâh (s.a.v):

      “-Yâ Ebû Bekr! Büyüklerin kadrini ancak büyükler bilir!”dedi. 146

Urve (r.a)’den:

“-Halife Hz.Ömer (r.a)’in yanında bir adam, Hz.Ali (r.a)’nin aleyhinde konuşuyordu. Ömer (r.a) ona:

“-Bu kabir kimindir biliyor musun? Bu kabrin sahibi AbdülmutTalib- ’in torunu Muhammed’dir. Ali bin Ebû Talib’de Abdülmuttalib’in torunu-dur. Ali’yi hayırla yâd et. Anarsan hayırla an. Onu iyilikle anmazsan bu kab-

rin sahibini üzmüş olursun!”dedi. 147

Urfüta’nın torunu Ebû Bekr bin Hâlid, Sa’d bin Malik’e giderek:

      “-Duyduğuma göre, Kûfe’de Ali (r.a)’e küfretmeye zorlanıyormuşsu-nuz, sen de küfrettin mi?”diye sordu.

Sa’d bin Malik: (Sa’d bin Ebi Vakkas’ın diğer adı dır)

      “-Allâh korusun, kuvvet ve iradesi ile yaşadığım Yüce Allâh’a yemin ederim ki, Resûlullâh (s.a.v)’den Ali hakkındaki sözleri duyduktan sonra bıçkı ile ikiye biçilsem yine ona küfretmem!”diye cevab verdi.

Ebû Abdullah el-Cedeli bir rivâyette de şunları anlatıyor:

“-Ümmü Seleme (r.a), bana:

      “-Sizde Resûlullâh (s.a.v)’e küfrediliyor mu?”diye sordu.

Ben de:

      “-Resûlullâh’a neden küfrediliyormuş?”dedim.

Ümmü Seleme (r.a) şöyle dedi:

      “-Resûlullâh’ın sevdiği Ali, Ali’nin sevdiklerine sövülmüyor mu?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim Ali’ye söverse, Resûlullâh’a sövmüş olur!”dedi.

Ebû Sa’dık’dan: Ali (r.a) şöyle dedi:

      “-Soyum, Resûlullâh’ın soyu, dinim onun dini. Kim benim aleyhimde konuşursa Resûlullâh’ın âleyhinde konuşmuş olur!” 148

Hz.Ali (r.a)’ın Teslimiyeti:

Hz.Ali (r.a), tevekkülün ve kadere rızânın saadet kaynağı olduğuna inanırdı. Bu hususta da şöyle derdi:

      “-Kadere râzı olmayan îmânın tadını alamaz. Kişi Allâh’ın takdir ettiği şeye razı olsa da olmasa da mutlaka o başına gelecektir. Fakat kaderine razı olan sevab kazanır, razı olmayan ise günahkâr olur!”

Şabi anlatıyor: Hz.Ali şöyle dedi:

      “-Ey Âdemoğlu bugünü geçir de yarını düşünme. Eğer yarına sağ çıkar da yaşarsan, rızkın gelir. Bilmiş ol ki günlük yiyeceğinden fazlasını kazanı-yorsan, onu başkası için biriktirmiş oluyorsun. Çünkü, yarın yaşayıb yaşamayacağın belli değildir!” 149

Yahya bin Mürre’den:

“-Ali (r.a), gece çıkar, mescide giderek nafile namaz kılardı. Biz onu Haricilerin şerrinden korumak için gittik. Namaz bitince bize gelerek:

      “-Niçin oturuyorsunuz?”diye sordu.

      “-Seni korumak için bekliyoruz!”diye cevab verdik.

      “-Yeryüzündekilerden mi, yoksa göktekilerden mi koruyorsunuz?”

      “-Yerdekilerden!”dedik.

Hz.Ali (r.a):

      “-Gökte karara bağlanmadıkça (Allâh istemeden) yeryüzünde hiçbir şey olamaz? Kaderi tecelli edinceye kadar herkesi iki melek korur ve müdafaa eder. Kaderi tecelli edince onu kaderi ile baş başa bırakırlar, Ali’de Allâh tarafından sağlam bir kalkanla korunmaktadır. Eceli gelince kalkan kalkar. Kaderine razı olmayan, îmânın tadını alamaz!”dedi.

Katâde (r.a) anlatıyor:

“-Gecenin sonuna doğru Ali (r.a)’de bir kararsızlık başladı. Bunun üzerine âilesi şüpheye düşerek fısıldadılar. Toplanıb onunla konuştular.

Hz.Ali (r.a):

      “-Herkesin yanında iki melek vardır. Kaderde olmayan hiçbir şeyi korudukları kimseye yanaştırmazlar. Kader gelince melekler o kimseyi kaderleri ile başbaşa bırakırlar!”dedi.

Sonra mescide çıktı ve orada şehit edildi. 150

Hz.Ali Mescidde namaz kılarken Murad kabilesinden bir adam onun yanına gelerek:

      “-Kendini koru! Murad kabilesi seni öldürmek istiyor!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Herkesin beraberinde onu takdir edilmeyen şeylerden korumak için iki melek vardır. Ancak kader gelince melekler onu kaderi ile başbaşa bıra-kırlar. Çünkü ecel, sağlam bir kalkandır!” dedi.

Yahya bin Ebî Kesir ve diğerlerinden Hz.Ali’ye:

      “-Seni koruyalım mı?”dediler.

      “-Kişiyi eceli korur!”diye cevab verdi.

Ca’fer bin Muhammed, babasından naklediyor:

“-İki kişi bir dava için Hz.Ali’ye; geldiler, Hz.Ali hemen bir duvarın dibine oturdu. Bunun üzerine bir adam:

      “-Ey Mü'minlerin Emîri! Duvar yıkılacak!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Çekil git, Allâh korur!”dedi.

Gelen iki kişi arasındaki davayı karara bağladı. Kalktıktan sonra duvar yıkıldı.” 151

Hz.Ali (r.a)’dan:

“-Rahatsızdım, kendi kendime:

      “-Allâh’ım, eğer ecelim yaklaştıysa bir an önce beni kurtar. Şayet ecelim yakın değilse beni iyileştir. Eğer bu benim için imtihansa bana sabır ver!”dediğim sırada, Resûlullâh (s.a.v) yanıma geldi.

      “-Neler söylüyordun?”diye sordu. Söylediklerimi tekrar ettim.

      “-Ayağı ile bana vurdu. Allâh’ım ona şifa ver!”diye duâ etti.

Bundan sonra, herhangi bir yerimde ağrı, sızı hissetmedim!” 152

Hz.Ali (r.a) anlatıyor:

“-Benim bir yerim iyice ağrıyordu. Hemen Resûlullâh (s.a.v)’e geldim. Resûlullâh (s.a.v), beni yerine oturtub namaz kılmaya kalktı. Elbisesinin bir tarafını da üzerime attı. Namaz kıldıktan sonra:

      “-Hastalığın sana kefaret olsun, ey Ebû Talib’in oğlu! Bir şeyin yok. Kendim için Rabbimden ne istemişsem senin için de aynı şeyi, istedim. Yüce Allâh, istediğim her bir şeyi bana verir. Ancak bana, senden sonra başka Peyğamber gelmeyecek, buyruldu!”dedi.

      “-Kalktım sanki biraz önce ağrıdan şikâyet eden ben değildim!” 153

Hz.Hasan babası Hz.Ali (r.a)’den naklediyor:

“-Hz.Ali’ye Ebû Zer (r.a)’in:

      “-Benim için fakirlik zenginlikten, hastalıkda sıhhatten daha iyidir!” dediği söylendi.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a):

      “-Allâh, Ebû Zerr’in hayrını versin!”ben de şöyle söylüyorum:

      “-Allâh’ın kendisi için seçtiğine râzı olan, ondan başkasını temenni etmez. Yüce Allâh’ın kazasına ve tasarrufuna’da böyle râzı olunur!”diye mukabele etti. 154

Hz.Ali (r.a)’den:

      “-Kişi, Allâh’ın kendisine takdir ettiği şeye râzı olsa da, olmasa da o, mutlaka başına gelir. Fakat kaderine râzı olan sevab alır. Kim Allâh’ın kendisine takdir ettiği kazaya râzı olamazsa da, o yine başına gelir. Fakat o zaman sevab’dan mahrum kalır!” 155

Abdullah bin Avf, bin Ahmed’den:

“-Müsafir bin Avf, bin Ahmed, Hz.Ali’nın Enbar’dan Nehrevanlılar üzerine gitmek üzere olduğu sırada:

      “-Ey Mü’minlerin Emîri, bu saatte yola çıkma. Akşam karanlık bastır-dıktan üç saat sonra yola çık!”dedi.

Hz.Ali (r.a)’de:

      “-Niçin?”diye sordu.

Müsafir bin Avf, bin Ahmed:

      “-Eğer bu saatte yola çıkarsan, sen ve ordun büyük bela ve zararlara maruz kalırsınız. Benim söylediğim saatte yola çıkarsan, zafer kazanırsın, ğalib gelirsin. Arzularına nâil olursun!”dedi.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a):

      “-Muhammed (s.a.v)’in müneccimi yoktu. Ondan sonra bizim de asla olmayacak. Şu kısrağımın karnında ne olduğunu biliyor musun?”dedi.

Müsafir bin Avf, bin Ahmed:

      “-Tahminle bilebilirim!”dedi.

Hz.Ali (r.a):

“-Senin şu sözünü kim tasdik edecek? Kûr’ân-ı Kerim bunu yalanlı-yor. Cenab-ı Allâh şöyle buyuruyor:

      “-Kıyâmetin ne zaman kopacağını Allâh bilir. Yağmuru o yağdı-rır. Rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Her şeyi bilen, her şeyden haberi olan yalnız Allâh’dır!” 156

Hz.Muhammed, senin gibi ğaibi bildiğini iddia etmezdi. Sefere çıka-nın felakete uğrayacağı anı, bildiğini mi ima etmek istiyorsun?”dedi.

Müsafir bin Avf, bin Ahmed:

      “-Evet!”diye cevab verdi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Sana kim inanır, zarar ve ziyanı Allâh’ın men’ edeceğine inanmı-yorsun. Sana uyan kimsenin, işinde Yüce Allâh’a değil de sana güvenmesi gerekir. Sen, sefere çıkanın zarardan kurtulacağı saati tayin ettiğini iddia ediyorsun. Bu sözüne inanan kimsenin Allâh’a şirk koşan müşrikler gibi olmayacağından emin olamam. Allâh’ım hayrı ve şerri halk eden sensin!” dedi. Müneccim Müsafir bin Avf, bin Ahmed’e:

      “-Söylediklerinin aksine, uğursuz dediğin bu saatte yola çıkıyoruz!” dedikten sonra orduya dönerek:

      “-Ey insanlar! İlmi nücumu öğrenmeyin. Ancak kara ve denizde gece-nin karanlıklarda yolunuzu bulmak için gerekli olan yıldızları öğrenin. Müneccimler kâfirler gibidir. Kâfir ise Cehennemde dir!”dedi. ve, tekrar müneccime dönerek:

      “-Eğer, yıldızlara bakıp, bunlarla insanları aldattığını duyarsam, canım sağ oldukça ömrünün sonuna kadar seni hapis eder. Ğanimetten hisseni keserim!”dedi.

Sonra, müneccimin yola çıkma, dediği saatte yola çıktı. Nehravan’a ulaştı. Savaşarak düşmanları hezimete uğrattı. Askerlere hitaben:

“-Eğer, müneccim Müsafir bin Avf, bin Ahmed’in söylediği saatte hareket edib de, zafer kazansaydık, bazıları:

      “-Müneccim Müsafir bin Avf, bin Ahmed’ın dediği saatte yola çıktı-lar da zafer kazandılar!”diyeceklerdi.

Hz.Muhammed’in, müneccimi yoktu, ondan sonra bizim de olamaz. Allâh, bize Kisra ve Kayser’in ülkelerini ve diğer ülkelerin fethini nasib etti. Ey insanlar! Yüce Allâh’a dayanın ve ona güvenin ki, başkasına muhtaç olmayasınız!” 157

Resûlullâh (s.a.v)’ın Vefatından sonra Hz.Ali (r.a):

Hz.Ali (r.a) Resûlullâh’a kâtiblik ve vahiy kâtibliği yapmış, Hudeybiye Andlaşması’nı da o yazmıştır. Evs, Hazrec ve Tâi kabilelerinin taptıkları putlarla Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’deki putları imha etme görevi ona verilmiştir. Hicretin 9. Miladi 631 yılında hac emiri olarak tayin edilen Hz.Ebû Bekr’e Mina’da yetişib o sırada inmiş bulunan Tevbe sûresi ilk yedi âyetini okumak, ayrıca müşriklerle Müslümanların bu yıldan sonra hacda bir arada bulunamayacağını ve hiç kimsenin Kâbe’yi çıplak tavaf edemiyeceğini birdirmek üzere Resûlullâh tarafından görevlendirilmiştir.

Resûlullâh (s.a.v) vefat ettiğinde cenazesinin yıkanması ve benzeri hizmetleri, vasiyetleri üzerine Hz.Ali ile Resûlullâh’ın yakın akrabasından Abbas, oğulları Fadl ve Kusem ile Usâme bin Zeyd yapmışlardır. Bu sırada Beni Sâide sakifesi’nde toplanan Ensâr ve ve Muhacirin Hz.Ebû Bekr’i halifeliğe seçince, Hz.Ali ona, Hz.Fâtıma’nın altı ay sonra vuku bulan vefatına kadar biat etmemiştir.

Hz.Ali’nin hilafet makamında gözünün olub olmadığı konusu yahut Hz.Ebû Bekir’in hilafete seçilmesini bir oldu bitti şeklinde değerlendiril-mesi, Ehl-i sünnet ile Şiiler arasında oldukça tartışmalıdır. Ancak durum ne olursa olsun o, Hz.Ebû Bekr’in halifeliğe seçilişinden sonra hilafet konu-sunda hiçbir şekilde hak iddiasında bulunmadığı gibi Ebû Bekr’e biat eden ashâb-ı kiram da halife seçiminde, Şiiler’in iddia ettiği nasla tayin veya veraset faktörünü göz önünde bulundurmamıştır.

Onlar, Ebû Bekr’i, gelişmekte olan İslâm devletinin savunma ve yayıl-masını gerçekleştirebilecek, birliği ve düzeni koruyabilecek, kabiliyette oluşu, Kureyş’e mesubiyeti, yaşı ve tecrübesi sebebiyle etrafında sayğı uyan-dırışı, İslâmiyet’i kabuldeki önceliği ve Resûlullâh’ın en yakın arkadaşı oluşu gibi vasıflarına dayanarak halife seçmişlerdir.

Hz.Ali (r.a), ilk üç halife döneminde ne bir idari görevde bulunmuş, ne de yapılan savaşlara katılmıştır. Sadece halife Hz.Ömer’in Filistin ve Suriye seyahati sırasında Medine’de askeri vali olarak kalmış, Medine’de ikamet edip dini ilimlerle uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. Kûr’ân ve hadis konusundaki derin ilminden dolayı hem Hz.Ebû Bekr hem de Hz.Ömer’in özellikle fıkhi meselerde fikrine müracaat ettikleri bir sahabi olmuştur.

Hz.Ömer zamanında Resûlullâh’ın Mekke’den Medine’ye hicret ettiği günün İslâm tarihi için başlanğıç kabul edilmesine dair teklif de onun tara-fından yapılmış ve kabul edilmiştir. İkinci halife Ömer’in Hicri 23. Miladi 644 yılında âzadlı bir köle tarafından hançerlenmesi üzerine, vefat etmeden önce halife seçimi işini havale ettiği şûranın bir üyesi de Hz.Ali (r.a) idi.

Bu şûra tarafından halifeliğe getirilen Hz.Osman zamanında cerayan eden bazı karışıklıklarla ona karşı girişilen hareketleri desteklememekle beraber, başta Talha bin Ubeydullâh ve Zübeyr bin Avvam olmak üzere bir kısım ashabla birlikte zaman zaman çeşitli tenkitlerde bulunmuştur. Halifeyi bazı icraatı, özellikle şer’i cezaların tatbik edilmemesi sebebiyle Kûr’ân ve Sünnet’ten uzaklaşmakla suçlamıştır.

Hz.Ali (r.a)’ın tenkit ettiği konular arasında, Hürmüzân’a farklı bir kısas uyğulaması, içki içen ve sarhoş olarak namaz kıldıran Kûfe Valisi Velid bin Ukbe’yi ancak ısrarlar karşısında cezalandırması, hac sırasında Mina’da seleflerinin aksine namazı iki yerine dört rek’at kıldırması, Şam Valisi Muâviye bin Ebû Süfyan’ın icraatını açıktan tenkit ettiği için Ebû Zer el-Ğifâri’yi Rebeze’ye sürmesi gibi hususlar sayılabilir.

Hz.Ali (r.a) bu son vak’a üzerine Hz.Osman’a açıkça karşı çıkmış ve hatta halifeye rağmen Ebû Zer’i oğullarıyla birlikte Medine’den uğurlamış-tır. Hz.Ali, Talha ve Zübeyr gibi önde gelen sahâbilerin halifeyi bu tarzda tenkit etmiş olmaları, Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkarak Medine’ye gelen ve idareye karşı ayaklanan isyancıları cesaretlendirmiş ve onlara bu sahabilerle görüşmelerde bulunma ve hatta halifenin hal’inden sonra hilafet makamına geçme teklifini yapma cüretini vermiştir.

Üç büyük sahâbi kendilerine yapılan bu çirkin teklifi şiddetle red etmiş, bilhassa Hz.Ali isyancıları teşebbüs etmekte oldukları işten vazgeçir-mek için çok ciddi ikaz ve nasihatlarda bulunmuştur; ancak onların halifenin evini kuşatmalarına engel olamamıştır. Olayların gelişmesi üzerine de oğulları Hasan ve Hüseyin’i halifenin evinin önünde nöbetçi olarak bırakmış ve ona karşı baştan beri sürdürdüğü yardımlarını esirgememiştir. Bütün bu tedbirlere rağmen halife isyancılar tarafından şehid edilmiştir.

Hz.Osman (r.a), şehid edilince Ümeyye soyuna mensub olanlar Medine’den süratle uzaklaşmış ve böylece şehir bütünüyle isyancıların hâki-miyetine girmiştir. Daha sonra Abdullah ibn-i Ömer, Sa’d bin Ebû Vakkas, Muğire bin Şu’be, Muhammed bin Mesleme ve Üsâme bin Zeyd’in de arala-rında bulunduğu ashab mescidde toplanarak yeni halife seçimine gitmişler-dir. Hz.Ali (r.a) kendisine yapılan hilafet teklifini orada bulunan Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, fakat ısrar üzerine biatı kabul etmiştir. Bu biatın tarihi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler bulunmaktadır. 158

Hz.Ali (r.a)’in Halifeliği:

Hz.Osman (r.a)’ın şehid olmasından evvel, âsilerle sıkı bir mücadele yapmış, ancak onları önce ikna edebilmiş ise de sahte mektub olayından sonra ikna edememiştir. Ancak, gerek kendisi ve gerekse oğulları ile birlikte Hz.Osman’ı korumak için gerekli tüm tedbirleri almıştır. Hz.Osman’ın şehadetini duyunca da oğullarının yüzüne karşı:

      “-Siz yaşarken onun şehid düşmesine, nasıl imkân bıraktınız?”diye büyük bir teessürle bağırmış ve evine çekilerek çok ağlamıştır.

Hicretin otuzbeşinci senesinde zilhicce ayının onsekizinci gününde Cuma günü Hz.Osman (r.a) şehid edilince insanlar, Hz.Ali’ye gidip bey’at etmek istediler. Hz.Osman, henüz defn edilmemişti. Bazıları ise onun defn edilmiş olduğunu söylediler. Ne var ki Hz.Ali (r.a), halifeliği kabul etmek istemedi, toplumun bey’at isteğine icabet etmedi. Önlerinden kaçıb beni Amr bin Mebdul’ün bahçesine girdi, kapıyı kendi üzerine kilitledi. İnsanlar gelip kapıyı vurdular. Zorla içeriye girdiler. Beraberlerinde Zübeyr bin Avvâm ile Talha bin Ubeydullah’ı da, Hz.Ali’nin yanına getirmişlerdi.

Ona:

      “-Yönetim imamsız halifesiz devam edemez!”dediler.

Halifeliği kabul etmesini ısrarla istediler, nihayet o da kabul etti.

Anlatıldığına göre:

Hz.Ali’ye ilk bey’at eden kişi Talha bin Ubeydullah olmuştu. O sağ eli ile Hz.Ali’ye bey’at etti. Elinde felçlik vardı. Bu felçlik Uhud Savaşı’nda Resûlullâh (s.a.v)’i düşmana karşı korurken eline ok isabet etmişti. Felçli eliyle Hz.Ali’ye bey’at ettiği için, Habib bin Züeyb gibi bazıları:

      “-İnna lillah!... Bu bey’ata ilk başlayan çolak bir el oldu. Bu iş herhalde hayırla sona ermez!” diye söylenmişti.

Hz.Ali, mescide gidib minbere çıktı. Üzerinde izarı ve sarığı vardı. Ayakkabıları da elindeydi. Yayına yaslandı. Halkın çoğunluğu kendisine bey’at etti.

Bey’at, hicretin otuzbeşinci senenin zilhicce ayının ondokuzuncu günü yani Cumartesi gününde yapıldı. Anlatıldığına göre; Talha ile Zübeyr, Hz.Ali’den kendilerini Basra ve Kûfe’ye vali olarak atamalarını taleb ettikten sonra bey’at etmişler, ancak Hz.Ali kendilerine:

      “-Hayır siz benim yanımda kalın, sizinle müşavere yapar yanlızlığımı gideririm!”demişti.

Bazılarının ifadesine göre:

Ensâr’dan bir ğrub Hz.Ali’ye bey’at etmemiştir. Bey’at etmeyenler arasında, Hassan bin Sâbit, Kâ’b bin Mâlik, Mesleme bin Mahled, Ebû Said, Muhammed bin Mesleme, Nu’man bin Beşir, Zeyd bin Sâbit, Râfi’ bin Hudeyc, Fudale bin Ubeyd ve Kâ’b bin Ucre, vardı.

Medaini, Zühri’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

      “-Bir ğrub insan, Ali’ye bey’at etmeksizin Medine’den kaçıb Şam’a gittiler. Kudame bin Maz’un, Abdullah bin Selâm ve Muğire bin Şu’be, ona bey’at etmemişlerdi!”

İbnü’l-Esir der ki:

“-Mervan bin Hâkem, Velid bin Ukbe ve diğer bazı kimseler kaçıb Şam’a gittiler.

Vâkidi dedi ki:

“-İnsanlar, Medine’de Hz.Ali’ye bey’at ettiler. Yedi kişi geri durub ona bey’at etmediler. Bu yedi kişinin adları şöyledir: Abdullah İbn-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas, Üheyb, Zeyd bin Sâbit, Muhammed bin Mesleme, Seleme bin Selâme bin Vakş, ve Üsame bin Zeyd. Bildiğimize göre Ensâr-dan Hz.Ali’ye bey’at etmeyen hiç kimse yoktur.

Tarihçi Seyf bin Ömer üstadlarından bir kaç kişinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“-Hz.Osman’ın şehid edilişinden sonra Medine beş gün halifesiz kaldı. O sırada Medine yönetimini de, Ğafiki bin Harb üstlenmiş durumdaydı Mısırlılar, Hz.Ali (r.a)’in halife olmasını ısrarla istiyorlardı. Ama kendisi onlardan kaçıb bir bahçeye gizlendi. Kûfeliler, Zübeyr’in halife olmasını istediler, ama onu bulamadılar. Basralılar, Talha’nin halife olmasını iste-diler. Ama Talha, Basralıların bu isteğini kabul etmedi.

Asiler kendi aralarında:

      “-Şu üçünden hiç birini halife yapmayalım!”dedikten sonra

Sa’d bin Ebû Vakkas’a gittiler, ve ona:

      “-Sen, Şura üyelerindensin. Halifeliği kabul et!”dediler

Fakat, Sa’d bin Ebû Vakkas (r.a), asilerin bu isteğini kabul etmeyince onlar da Abdullah İbn-i Ömer’e gidib halifeliği ona teklif ettiler. O da kabul etmeyince şaşırıb kaldılar. Sonra şöyle dediler:

      “-Yeni bir halife seçmeksizin sadece Osman’ı öldürmüş olarak geri şehirlerimize dönersek insanlar yönetim hususunda anlaşmazlığa düşerler, biz de beladan kurtulamayız!”

Böyle dedikten sonra Hz.Ali’nin yanına döndüler ve halifeliği kabul etmesi için ona ısrar ettiler. Eşter’de Hz.Ali’nin elini tutub bey’at etti. Sonra diğer insanlar da ona bey’at ettiler. 159

Bazı tarih kitablarında özet olarak şöyle de denir.

Hz.Osman’ı azletmek veya şehid etmek üzere yola çıkan Mısırlı, Basralı ve Kûfeliler onun yerine kimi getirecekleri hususunda ittifak ede-memişlerdi. Mısırlılar, Hz.Ali’yi, Kûfeliler, Hz.Zübeyr’i, Basralılar da, Hz.Talha’yı seçmeyi düşünüyorlardı.

Hz.Osman’ın şehid edilmesinden sonra Medine’de birkaç gün karğaşa hüküm sürdü. Bozğuncu asiler halifelik için kime müracaat ettilerse red cevabını aldılar. Meselâ Hz.Ali, Hz.Talha ve Hz.Zübeyr Ancak bu üç büyük Sahabi’de bozğuncuların tekliflerini reddedib, onları yanlarından kovdular. Şûra üyelerinden Sa’d bin Ebû Vakkas (r.a) ise:

      “-Ben ve Abdullah ibn-i Ömer buna talib değiliz?”dedi.

Onlar yine Abdullah ibn-i Ömer’e gittiler, ondan da kesin olarak red cevabını aldılar. Hiç beklemedikleri bu durum karşısında kalan bozğuncular telaşa düştüler. Kendi aralarında:

      “-Eğer buraya toplanan insanlara bir idâreci seçmeden onları dağıtıb memleketlerine gidecek olurlarsa daha büyük bir ihtilâf çıkmasından emin olamayız. Ümmet arasında büyük fesat yayılır!”dediler.

Sonra da Medine halkını toplayıb tehdid ederek şöyle dediler:

      “-Ey Medine halkı! Sizler şûra ehlisiniz, ve, şu halifelik işini ancak sizler halledersiniz. Sizin vereceğiniz hüküm ümmetin kabul edeceği bir hükümdür. Halifeyi siz seçiniz, bu konuda biz, kesinlikle size tabi oluruz! Size bugün akşama kadar mühlet veriyoruz. Eğer bu halifelik işini hallet-mezseniz yarından itibaren, Ali’yi, Talha’yı, Zübeyr ve yanlarındaki bir çok kimseyi öldürürüz!”

Bozğuncuların bu tehdidi Medinelileri oldukça korkuttu. Hemen hare-kete geçtiler. O sıralarda Cennetle müjdelenen sahabelerden hayatta olanlar sadece şu beş sahabeydi bunlar: Hz.Ali, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Âvvam, Sa’d bin Ebû Vakkas ve Said bin Zeyd (r.a) idi.

Bunlardan Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) ise Hz.Osman’ın şehadetinden sonra üzüntüsünden dolayı silâhlarını bir kenara bırakmış ve bir köşeye çekilmişti. Şu halde geriye Hz.Ali, Hz.Talha ve Hz.Zübeyr kalıyordu. Bunlar içinde de Hz.Ali (r.a)’nin üstünlüğü çok ağır basıyordu. Bu sebeble de sahabeler hemen Hz.Ali’nin yanına gittiler ve bey’ati kabul etmesi için ricada bulundular ona şöyle dediler:

      “-Yâ Ali! İslâm’ın başına gelen bu felaketi ve bu bedevî insanlardan çektiğimiz işkence ve eziyetleri görüyorsun. Biz sana bey’at edelim!”

Hz.Ali bu teklifi kabul etmeye yanaşmadı. Onları nazik birşekilde reddetmeye çalıştı.

      “-Beni bırakınız da başkasına gidiniz!”dedi.

Kabul etmemesinin sebebini de şöyle ifade etti:

      “-Biz, birçok yönlü bir durumla karşı karşıyayız. Bu öyle bir görevdir ki, insanların kalblerini birleştirmek ve bir noktada toplamak mümkün değildir. Önümüze öyle zorlu işler çıkacak ki, akıllar alamaz? gönüller ona tahammül edemez!”

Fakat Sahabeler ısrar ettiler.

      “-Allâh senden razı olsun. Bizim ve dolayısıyla İslâm’ın içinde bulun-duğu durumu görmüyor musun? Fitnenin hangi noktaya ulaştığına dikkat etmiyor musun? Bunlar karşısında Allâh’dan korkmuyor musun?”

Hz.Ali (r.a):

      “-Benim halifelik işinde herhangi bir müdahalem olmaz. Siz kimi uygun görür ve seçerseniz, ben ona râzı olurum!”karşılığını verdi.

Onlar:

      “-Biz senden başkasına razı olmayız. Biz, bu işe ehil olarak senden daha iyisini ve senden daha hak sahibi olan birisini bilmiyoruz. Senin Resûlullâh’a yakınlığın ve akrabalığın herkesten üstündür!”

Hz.Ali onları yine reddetti.

      “-Sakın böyle bir şeye tevessül etmeyiniz. Benim vezir olmam emir olmamdan çok daha hayırlıdır!”dedi.

Ancak onlar yine ısrar ettiler. Hz.Ali’ye birkaç defa gelerek teklifle-rini tekrarladılar. Hz.Ali, böylesine kritik bir durumda vazifeden daha fazla kaçmanın uygun olmayacağını düşündü. Kendisine yardımcı olmaları şartı ile tekliflerini kabul etti. Bey’at işinin mescidde yapılmasını istedi. Bir gün sonra da mescide giderek, Müslümanlara şöyle hitab etti:

      “-Ey İnsanlar! Kalabalık bir topluluk olarak hilafet için sizin tayin ede-ceğiniz kimseler dışında hiçbir kimsenin hakkı söz konusu değildir. Sizinle dün bir iş konusunda konuşmuş ve ayrılmıştık. Sizin bana yüklediğiniz bu işi kesinlikle sevmiş değildim. Fakat siz bu işi bana yükleme konusunda hayli ısrarlı idiniz. Ben, sizin görüşünüz ve rızanız dışında, sizden habersiz olarak, anahtarları benim katımda bulunan mallarınızdan tek bir dirhemi bile alacak ve asla harcayacak değilim. Eğer dilerseniz hemen bu işten vazgeçerim?”

Mesciddeki Müslümanlar, Hz.Ali’ye şöyle karşılık vermişler di:

      “-Dün seninle konuşmamız’da ileri sürdüğümüz görüşlerimiz aynen devam etmektedir!”dediler.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a) de:

      “-O halde ey Allâh’ım, onların bu dediklerine şahid ol!” demişti.

Sonra Müslümanlar Talha’yı bey’at etmek üzere Hz.Ali (r.a)’in yanına getirdiklerinde Talha bin Ubeydullah:

      “-Ben, sana zorla ve kerhen bey’at ediyorum!”demiş, arkasından da bey’at etmiş ve gitmişti.

Sonra, Zübeyr getirilmiş aynı şekilde Talha’nın bey’at ettiği gibi o da bey’at etmişti. Ancak onun bey’at edib etmediği konusunda epey muhtelif görüşler de vardır.

Sonra, Hz.Ali’ye muhalif olan bir ğrub getirilmiş, onlar da ona bey’at etmiş ve şöyle demişlerdi:

      “-Biz, yakın ve uzak, aziz ve zelil olanlar için, Allâh’ın kitabının her yönüyle mükemmel olarak uyğulanması üzerine bey’at ederiz!”

Daha sonra orada bulunan bütün Müslümanlar gelib Hz.Ali’ye bey’at etmişlerdi. Bu iş Medinelilerin icma’ı ile arzu ettikleri şekilde gerçekleşmiş ve bu bey’atın sonunda herkes kendi evine dağılıb gitmişti. Bu yılın Zilhicce ayının bitmesine beş gün kala Hz.Ali (r.a)’e bey’at edilmişti. Müslümanların çoğunluğunun kendisine bey’at ettikten sonra İslâm’ın dördüncü halifesi olarak Hz.Ali, tarihi şöyle bir konuşma yaptı:

“-Cenab-ı Allâh insanlara doğru yolu gösteren her türlü hayrı ve şerri açıklayan bir kitab indirmiştir. Sizler bu kitabta yazılı olan hayırları alınız. Ve zikredilen şerlerden de uzak durunuz. Allâh’ın size farz kılmış olduğu emirleri yerine getiriniz ki onlar sizi cennete iletsin. Cenâb-ı Allâh sizlere meçhul olmayan bazı şeyleri bizlere haram kılmıştır. Müslüman’ın kanının haram kılınması’da diğer bütün haramlar üzerine üstün tutmuştur. Müslü-manların haklarını da birarada kenetlenmek ve samimiyetle İslâm’a sarıl-makla düzenlemiştir. Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden salim olduğu kimsedir. Müslümanın kanı gerekli haller dışında hiçbir şekilde dökülemez.

İnsanların hukukuna riâyet ediniz özellikle ölümü iyi hatırlayınız. İnsanlar sizin önünüzde, duruyorlar. Fakat sizin arkanızda sizi tehdid eden bir kıyâmet saati vardır. Dünya mallarından yükünüz ne kadar hafif olursa, sizden öncekilere o kadar çabuk varırsınız. Yeryüzünde Allâh’ın kullarının haklarını yerine getirmek hususunda Allâh’dan korkunuz. Her şeyinizden, hattâ hayvanlara karşı muamelenizden dahi sorulacaksınız. Her konuda Allâh’a itaat ediniz, sakın ona isyan etmeyiniz. Bir yerde hayır gördüğü-nüzde ondan mutlaka alınız. Şer gördüğünüzde de ondan uzak olmaya çalışınız!”

Hz.Ali daha sonra Kûr’an-ı Kerim’in Enfal sûresinin şu meâldeki âyet-i kerîmesini okuyarak konuşmasını bitirdi:

      “-Şunu da hatırlayın ki, siz yeryüzünde az ve zayıf haldeydiniz ve insanların her an sizi imha etmesinden korkuyordunuz. Sonra Allâh sizi Medine’de yerleştirdi. Yardımıyla sizi teyid ve takviye etti, sizi helâl ve temiz nimetlerle rızıklandır dı ki, O'na şükredesiniz!” 160

Bey’at ve hutbeden sonra Hz.Ali evine dönmüş, tam o sırada da Talha, Zübeyr, ve ashabdan bazı kimseler ona uğrayarak şöyle demişlerdi:

      “-Biz sana bey’at ederken Allâh’ın hudutlarının ve emirlerinin ikame edilmesini şart koşmuştuk. Görüyorsun o isyancılar halife Hz.Osman gibi bir Müslümanın öldürülmesine katılmış ve kendilerine had uyğulanması konusunda kendi kanlarını mübah kılmışlardır!”

Ancak Hz.Ali onalara şöyle bir cevab vermişti:

      “-Ey kardeşlerim!Sizin bildiklerinizi ben bilmiyor değilim! Ancak on-lar şu anda bütün güçleriyle bize hakim olan bir kitle durumundadırlar. Biz ise onlara henüz hakim değiliz. İşte bunları görüyorsunuz. Sizin köleleriniz ve bedevi arablar bunlara katılmış, şu anda istedikleri gibi sizi evirib çevir-iyorlar. Bu durumda benden istediğiniz hususun infazı konusunda herhangi bir şeyi gerçekleştirmek mümkün müdür, sorarım size?”

Bu soruya onlar:

      “-Hayır!”diye cevab vermişler, bunun üzerine,

Hz.Ali (r.a)’de

“-Vallâhi Allâh’ın dilediği ve sizin de arzu ettiğiniz bir görüşe ben de arzu eder ve mutlaka ona uyarım. Fakat şu anda esmekte olan hava cahiliye devrinde görülen bir ortamı andırıyor. İsyancıların takındıkları bir tavır var. yoksa şeytan herhangi bir şeriat ortaya koyup da yer yüzüne ebediyyen hakim olacak değildir. Müslümanlar bu konuda harekete geçirilecek olurlar ise bir ğrub sizin dediklerinize uyar, başka bir ğrub’da bu konuda size muhalefet eder ve sizin bu veya bu şekilde uyğun gördüğünüzü bir başkası daha değişik bir şekilde görebilir.

Bir başka ğrub’da ne şunu, ne bunu uyğun bulub başka bir görüşe saplanabilir. Onun için bekleyiniz, taaki kalbler iyice süküna ersin, haklar iyice yerini bulsun. Bekleyiniz ve o zaman benden nasıl bir uyğulama gele-cek görünüz. Ondan sonra tekrar bana geliniz. Bu konuda sizinle görüşe-lim!”diye konuştu.

Hz.Ali (r.a), Hicri 35. yılın Zilhicce ayının 25. günü, Miladi 656 yılının Haziran ayının 24. gününde halife olmuştur.

Hz.Ali talihsiz bir dönemde hilâfet makamını kabul etmek zorunda bırakıldı. Çünkü ülkenin her tarafında emniyet ve âsayiş, tamamen, veya kısmen kalmamış, valiler başlı başına birer hükümdar gibi kendi başlarına hareket etmeye çalışıyorlar ve Medine’de ise Ensâr ile Muhacirinin bir kısmı bey’at’dan kaçınmışlardı.

Bu arada, halife Hz.Osman’ın katilleri, durumu şüphe ile seyrediyor-lardı. Diğer taraftan Hz.Ali’nin elinde işleri düzene koyacak doğru dürüst bir ordu’da yoktu. Bir kısım ahali Hz.Osman’ın katillerini hemen cezalandırmak istiyordu. Bir kısım ahali de sükûnet meydana geldikten sonra bu

işin yapılmasını istiyordu.

Hz.Ali (r.a)’in iktidarını zorlaştıran çepe çevrili olduğu müşküller hakikaten çok büyüktü. Bunların içinden yağdan kıl çeker gibi sıyrılmak için büyük bir siyaset, azm ve tedbir isterdi.

Diğer taraftan, kendilerini hilafete lâyık gören Zübeyr bin Âvvam ile Talha bin Ubeydullah gibi zatlar, bir türlü gelişen olaylardan ve gidişattan tatmin olmuyorlardı. Bunun neticesinde de her ikisi de Mekke’ye gittiler. Orada, Hz.Âişe’nin teşekkül ettirmiş olduğu topluluğa iltihak ettiler.

Diğer taraftan Şam valisi Muâviye bin Ebû Süfyân, ve onun çevresi, Benî Ümeyye’den olmaları hesabiyle yakın akrabaları olan üçüncü halife, Hz.Osmanı, katleden asilerin Osmanı öldürdükten sonra onun yerine halife olarak ısrarla Hz.Ali’yi seçmelerinin sebeb ve şartlarını başkent Medine’ye uzak oldukları için doğru ve sağlıklı bilemiyorladı.

Hz.Ali’nin ne şartlarde halife seçilmesinin sebeblerini bilemedikleri bir tarafa, Hz.Osman’ın katillerinin, halen Medine’de olmalarına rağmen, dördüncü halife Hz.Ali tarafından yakalanıb da, gereken cezanın verilme-mesını de bahane ederek, Hz.Ali’nin, sanki asilerle gizli bir işbirliği varmış gibi, gösterilmek süretiyle, Şam halkını ğaleyana getiriyorlardı. 161

Biattan sonra Hz.Ali’yi bekleyen en önemli mesele, Hz.Osman’ın katillerinin cezalandırılması idi. Ancak ortada belirli bir katil yoktu. Sayıları binleri bulan bir kalabalık:

      “-Hz.Osman’ı hepimiz öldürdük!”diyorlardı.

Halifenin tamemen hâkim durumda olan âsilerle hemen başa çıkama-yacağı açıktı. Bu durumda ortalığın yatışmasıni beklemek en doğru yoldu. Yeni halifeyi bu karara sevkeden muhtemel âmillerden biri de kendisine fiilen yalnız Medine’de biat edilmiş olması, diğer vilâyetlerde durumun henüz tam aydınlığa kavuşmamış bulunması idi. Nitekim Şam valisi ve Hz.Osman’ın yeğeni olan Muâviye, kendisini biata davet için gelen elçiye, Hz.Ali’nin isyancıların suç ortağı olduğunu iddia ederek red cevabı vermiş ve Osman’ın kanını dava edeceğini göstermişti.

Bunun üzerine Hz.Ali, önceleri Hz.Osman’a karşı muhalefeti destek-lerken şimdi kendisini halife olarak tanımak istemeyen Hz.Âişe’yi, ayrıca dört ay sonra Âişe’nin saflarına katılan Talha ve Zübeyr’i itaate davet için acele kuvvet toplamak ve Basra üzerine yürümek zorunda kaldı. Hz.Osman (r.a)’ın katillerini cezalandırmayı samimi olarak isteyen, ancak uyğun şartla-rın doğmasını beklediği anlaşılan halifeye karşı Muâviye’nin gösterdiği bu menfi tutumun, ayrıca Mekke’de bulunan Emevi âilesi mensublarının yanın-da yer alan bazı sahâbilerin bu davranışlarının gerçek sebeblerini izah edebil-mek, mevcud bilgilerle mümkün görünmemektedir.

Hz.Âişe (r.a)’nın önderliğindeki ordu ile hilâfet ordusu Basra önle-rinde Hureybe mevkiinde karşılaştı. Tarih; Hicri 35. yılın 15 Cemâziyelâhir ayı, Miladi 9 Aralık 656 yıllarında tarihte Cemel Vak’ası adıyla meşhur olan ve binlerce Müslüman’ın şehid olduğu iç savaş vaki’ oldu. 162

Cemel Vakası: 163

Yahya bin Said’in amcası anlatıyor;

“-Cemel Savaşı sırasında karşılıklı saf aldığımız zaman Ali (r.a) askerlere şöyle bir hitabede bulundu:

      “-Hiç kimse ok atmasın. Karğı fırlatmasın. Kılıç sallamasın. Karşıda-kilere karşı savaşı ilk önce siz başlatmayın. Onlara karşı güzel sözler söyleyin. Çünkü öyle bir haldeyiz ki, burada mesuliyetten kurtulan kıyamet günü de sorumluluktan kurtulur!”

Gün ağarıncaya kadar böylece bekledik. Sabah olunca, askerler:

      “-Osman'ın intikamını alacağız, Osman’ın intikamını alacağız!” diye bağırmaya başladılar. Bunu işiten halife Ali (r.a) ordunun, sancaktarı olan Muhammed bin Hanefiye’yi çağırarak, ona:

      “-Hanefî’nin oğlu, ne diyor bu adamlar?”diye çıkıştı.

Muhammed bin Hanefiye durumu öğrenmek üzere gitti ve biraz sonra tekrar gelerek:

      “-Ey Mü’minlerin emîri, onlar Osman’ın intikamını alacağız!” diye bağırıyorlar deyince, Hz.Ali ellerini kaldırarak:

      “-İlâhi, Osman’ın katillerini bugün kahreyle!”diye bedduâ etti.

Hz.Ali’nin torunu Muhammed bin Ömer anlatıyor:

“-Ali (r.a), üç gün savaşmadı ve karşı tarafı sulha dâvet etti, üçüncü günü, oğulları Hasan ve Hüseyin ile yeğeni Abdullah bin Ca’fer, Ali (r.a)’ in huzuruna girerek:

      “-Bir çok adamımızı yaraladılar!”deyince, Ali (r.a)’de:

      “-Yeğenim, vallâhi onların şu anda ne durumda olduklarını ben de biliyorum!”diye karşılık verdi.

Devamlı kendisine abdest almak için su dökmesini söyledi. Abdullah bin Ca’fer de Hz.Ali’nin abdest suyunu döktü. Daha sonra Hz.Ali iki rekât namaz kıldı. Namazı bitirince ellerini kaldırarak Allâh’a duâ ettikten sonra:

      “-Eğer karşı tarafı yenilgiye uğratırsanız, peşlerine düşüp kovalama-yınız. Yaralıları asla öldürmeyin. Savaş meydanında bulduğunuz silâhları toplayın. Ancak bunun dışında kalan mallara sakın dokunmayın. Çünkü onlar vârislerine aittir!” dedi. 164

Ali bin Hüseyin’den:

“-Mervan’ın yanına gitmiştim. Bana şöyle dedi:

“-Senin atandan başka saygı değer hiç bir ğalib insan görmedim. Çünkü, Cemel Savaşı’nda biz hezimete uğrayıb kaçarken, onun adamları şöyle bağırıyorlardı:

      “-Kaçanları kovalamayın, hiçbir yaralıyı öldürmeyin!”

Abdullah bin Ca’fer anlatıyor:

“-Amcam Ali bin Ebû Talib’e Cemel Vak’ası’nda rakiblerı hakkında sorulunca şöyle dedi:

      “-Onlar, bize karşı çıktıkları için kendileriyle çarpışmak zorunda kal-dığımız kardeşlerimizdir. Ama, onlar hatalarını anlayarak özür dilediler, biz de kabul ettik!”

Muhammed bin Ali bin Ebû Talib’den:

Ali (r.a), Cemel Savaşı günü şöyle dedi:

      “-Allâh’dan başka ilâh olmadığına şehâdet etmelerinden dolayı, onları öldürmeyiniz. Babalarının malları da çocuklarına kalır!”

Ebû’l-Bahtiri’den:

      “-Ali (r.a)’na, Cemel Savaşı’nda size karşı savaşanlar müşrik’mi, idiler?”diye sorulunca:

      “-Hayır, onlar, şirkten kaçmışlardır!”diye cevab verdi.

      “-Peki, münafık’mıydılar?”diye sorulunca da:

      “-Münafıklar, Allâh’ı çok az zikrederler!”diye cevab verdi. Bu defa:

      “-Peki, o halde nedir bunlar?”denince:

      “-Bize karşı olan kardeşlerimizdir!”diye cevab verdi.

Talha bin Ubeydullah’ın kölesi Ebû Habîbe anlatıyor:

“-Talha’nın oğlu İmran ile birlikte, Cemel Savaşı’ndan sonra Ali (r.a)’ nin huzuruna girmiştik. İmran bin Talha bin Ubeydullah’a:

      “-Hoş geldin!”deyib, yanına çağırarak şöyle dedi:

“-Doğrusu ben, Allâh’ın beni ve babanı, haklarında:

      “-Biz, onların gönüllerinde olan kini çıkardık; artık onlar sedirler üzerinde karşılıklı oturan kardeştirler!” 165

Dediği kimselerden yapmasını temenni ederim.Yeğenim, filan, ne halde? Kardeşlerin nasıllar? Şu, şu senelerde sizin mallarınızı elinizden almamızın sebebi, halkın onları yağma etmesinden korktuğumuz içindir? Hem siz, şimdi onunla birlikte Hazineden sorumlu olan İbn-i Karaza’ya gidin de şu, şu senelerin ücretini size ödesin ve arazilerinizi geri versin!”

Bu sırada orada bulunanlardan Hâris el-Aver:

      “-İyi hoş! Hem bizimle savaşsınlar, hem’de Cennette bizim kardeşle-rimiz olsunlar! Allâh’dan reva mı bu?”deyince,

Hz.Ali (r.a):

      “-Cehenneme kadar yolunuz var! Talha ile ben, cennete beraber olma-yalım da, kim olsun? Yeğenim, bir ihtiyacın olursa yine gel!”dedi. 166

Hz.Ali (r.a), çok zorlu bir dönemde hilafet görevi yaptı. Bir taraftan Cemel Vak’a’sı, bir yandan Sıffın Savaşları. Ve en önemlisi Haricilerle savaşmak kolay bir şey olmasa gerek. Haricilerle olan savaşları haric tutmak şartıyla, Sahabelerin aralarında ki olaylar da kim haklı, kim haksız onu, Allâh’a havale ederiz! Ancak aralarındaki olan olaylara ictihaddır, deriz. Zira herbir sahabi; Tek başına müctehiddir.

Cemel Vak’ası adıyla meşhur olan savaş sonunda Hz.Ali (r.a) ğalib geldi. Talha ve Zübeyr de dahil olmak üzere pek çok Müslümn öldü. Bu savaşta ölenlere üzülen ve cenaze hizmetlerini bizzat yürüten halife Hz.Ali, Hz.Âişe (r.a)’yı hanımlardan oluşan bir heyet refakatinde Medine’ye geri gönderdi. Beytülmâldeki paraları ve savaş meydanında ele geçen mal ve silâhları ordusuna ğanimet olarak dağıttıktan ve kendisine karşı harekete geçenlerle hesblaştıktan sonra Muâviye’yi tekrar biata davet etti. Fakat hiç bir sonuç alamadı.

Bu yüzden Müslümanlar Hicri 36. yılın Zilhicce ayında, Miladi 657. Yılının Haziran ayında bu defa Sıffın’de karşı karşıya geldiler. Süvari ve piyade kuvvetlerinin üç ay süren ve tarafları oldukça bıktıran mücadeleleri, “leyletü’l-herir” adıyla meşhur olan Hicri 37. Yılın Safer ayının 9-10. Günü Miladi 657. Yılın 27-28 Temmuz ayının Cuma sahahına kadar bütün şiddeti ile devam etti. Halife Ali (r.a), ünlü komutanı Mâlik el-Eşter vasıtasıyla Muâviye ordusuna son ve öldürücü darbeyi indirmek üzere iken ümidini kaybeden Muâviye savaş meydanından kaçmaya karar verdi.

Fakat Mısır fâtihi olarak bilinen Amr bin Âs imdadına yetişerek iki taraf arasındaki ihtilâfın halledilmesi için Allâh’ın kitâbının hâkemliğine baş- vurulması tavsiyesinde bulundu. Bunu üzerine Muâviye büyük Şam musha-fını beş mızrağın ucuna bağlatarak taşıttı. Askerleri de yanlarında bulunan mushafları mızraklarının ucuna bağlayarak:

      “-Ey Iraklılar! Savaşı bırakalım; yüce Allâh’ın kitâbı aramızda hâkem olsun!”diye bağırdılar.

Bu hareket Ali bin Ebû Talib’in ordusundaki “Kurrâ”nın üzerinde Amr bin Âs’ın beklediği tesiri icra etti. Halife, bunun bir hile olduğu husus-undaki ikazlarına rağmen ordusuna söz dinletemedi ve kurrâdan bir çoğu-nun ısrarıyla hâkem kararına başvurulması teklifini kabule mecbur kaldı. Halife Hz.Ali, istemeyerek Ebû Mûsâ el-Eş’ari’yi hakem tayin etti. Muâviye de Amr bin Âs’ı hâkem seçti. Taraflar Sıffın’de hâkemlerin Allâh’ın kitabı, gerektiğinde de Resûlullâh’ın Sünneti ile hükmetmeleri şartıyla anlaştılar.

Hicri 37. Yılın 13 veya 17 Safer ayında, Miladi 4 Temmuz 657 yılında Ancak 70.000 Müslümanın öldüğü Sıffın Savaşı’nın sonunda hâkemlerin belirlenmesine rağmen halifenin ordusundaki Temimliler’den bazıları:

      “-Lâ hükme İllâ lillâh!”sloğanıyla hâkem olayına karşı çıktılar.

Hz.Ali (r.a)’in hâkem tayin etmek suretiyle işlediği hatadan tövbe etmesini ve Kûr’ân-ı Kerim’in Hucurât sûresinin 49/9 âyetinin buyruğuna uyarak isyancılarla Allâh’ın emrine itaat edinceye kadar onlarla savaşmasını istediler. Hz.Ali’de Allâh’ın bu emrini işin başında kendilerine hatırlatmasına rağmen kendisini dinlemediklerini, şimdi ise karşı tarafla bir anlaşmaya gid-ildiğini, dolaysiyle Kûr’ân-ı Kerim’in en-Nahl sûresinin 16/91 âyeti kerimesi hükmüne göre bu anlaşmayı bozamıyacağını bildirdi.

Bunun üzerine, çoğunluğu Temim kabilesine mensub yaklaşık 10.000 civarındaki asker halife ile birlikte Kûfe’ye dönmeyerek Kûfe yakınındaki Harûrâ’ya çekildiler. Halife Harûrâ’ya gidib onlarla konuştu. 6000 kişilik bir ğrub kendisiyle beraber Kûfe’ye geri döndü. Geride kalan ve daha sonra Hariciler diye anılacak olan 4000 kişilik bir kuvvet ise Nehrevan’a gitti.

Bu arada hâkemler ilk toplantılarını Hicri 37. Yılın Ramazan ayında Miladi Şubat 658 yılında Suriye Irak yolu üzerindeki Dûmetülcendel’de yaptılar ve Hz.Osman’ın icraatının katlini gerektirecek bir ğayri meşruluk taşımadığı, dolaysıyla haksız yere öldürüldüğüne dair ilk kararlarını aldılar. Hz.Ali ise kuvvetlerini toplayıb yeniden Muâviye bin Ebû Süfyan ile savaş-maya hazırlanıyordu. Bu arada Nehrevan’da bulunan Hâriciler’i ikna etmek için kendilerine mektub yazdıysa da sonuç alamadı.

Hâriciler’in ashab’dan Habbâb bin Eret’in oğlu Abdullah bin Habbâb ve hamile hanımını sırf kendi görüşlerini paylaşmadığı için hunharca katlet-meleri üzerine Hârici meselesini hallettikten sonra Şam’a yürümeye karar verdi. Nehrevan’daki Hâriciler Hz.Ali’nin kendilerine yaptığı teklifleri red ederek Hicri 38. Yılın Safer ayının 9. Günü, Miladi 17 Temmuz 658 tarihin-de vuku bulan şiddetli çarpışmada Hâriciler’in tamamına yakını hayatlarını kaybettiler.

Halife Hz.Ali (r.a), bu savaştan hemen sonra Şamlılar’a karşı harekete

geçmek üzere Nuhayle’de konakladı. Kûfe’de kalan ve ehl-i Nuhayle deni-len yaklaşık 2000 kişilik bir Hârici topluluğuyla konuşarak onlardan ya kendisine iltihak edib Şamlılar üzerine yürümelerini veya geri dönmelerini istediyse de Hâriciler kendisini küfürle itham ederek bu isteğini geri çevir-diler. Yapılan savaşta birçoğu öldürüldü. Geri kalanları da Mekke’ye kaçtı.

Bütün bu hadiseler üzerine bıkkınlık ve yılğınlığa düşen askerleri artık savaşmak istemediklerini söyleyince, halife Kûfe’ye dönmek ve Muâviye’ye karşı faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldı.

Esasen hâkemler Dûmetülcendel’deki ilk toplantılarından sonra Hicri 38. Yılın Şaban ayında, Miladi 659. Yılın Ocak ayında Ezruh’da bir araya geldiklerinde, Ali bin Ebû Talib ile Muâviye bin Ebû Süfyan’ın her ikisinin- de azledilerek halifenin bir şûra tarafından seçilmesi kararına varmışlardı. Bu karar önce Hz.Ali’nin hakemi Ebû Mûsâ tarafından açıklandı. Söz sırası Muâviye’nin hakemi Amr bin Âs’a gelince o hilafet makamına Muâviye’yi tayin ettiğini bildirdi.

Ebû Mûsâ’nın bu karara karşı çıkmasına rağmen durum değişmemiş ve neticede hakem olayı hilafet meselesini bir çıkmaza götürmüş, İslâm dün-yasını da birtakım siyasi ve içtimai huzursuluklara sürüklenmişti. Halkın bir kısmı Hz.Ali’yi, bir kısmının da Muâviye’yi halife olarak tanıması sebebiyle de ikili bir iktidar ortaya çıkmıştı. Hz.Ali hakem olayından sonra Kûfe’ye çekilib Muâviye’ye karşı yeni bir sefer için hazırlıklara başlamış, fakat savaş yapmadan bıkmış sebatsız Iraklı askerlerden yeterli destek görememişti.

Nihayet büyük ğayret sarfederek 40.000 kişilik bir ordu teşkil edebil-miş ve sefere hazırlanmıştı. Ancak Kûfe’de, intikam arzusu ile yanıb tutuşan Hârici Abdurrahman ibn-i Mülcem tarafından zehirli bi hançerle sabah namazında yaralanmış, aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra Hicri 40. Yılın 19-21. Günü, Miladi 26 veya 28 Ocak 661 yılında bugünkü Necef’e defn-edilmişti. Bu sırada Muâviye Suriyeliler’in tam desteğini sağlayarak başta Mısır olmak üzere Hz.Ali’nin hâkimiyetindeki birçok yeri ele geçirmiş ve Emevi devleti’nin temellerini atmıştı.

Hz.Ali (r.a) ortaya yakın kısa boylu, koyu esmer tenli iri siyah gözlü olub sakalı sık ve genişti; yüzü güzeldi, gülümserken dişleri görünürdü. Kendisine, Resûlullâh (s.a.v) tarafından verilen “Ebû Tûrab” lakabından

başka “El-Murtaza”ve “Esedullâhi’l-Ğalib”gibi lakabları da vardır. Çocuk-luğunda puta tapmadığı için daha sonraları “Kerremallahu vecheh”dua cüm-lesiyle anılmıştır.

Onun İslâm’ın yayılış tarihinde ve Müslümanlar arasındaki ilim, takvâ, ihlâs, samimiyet, fedakârlık, şefkat, kahramanlık ve şecaat gibi yüksek ahlâ-ki ve insani vasıflar bakımından müstesna bir mevkie sahib bulunduğunu, Kûr’ân ve Sünnet’i en iyi bilenlerden biri olduğunu hemen hemen bütün Sünni ve Şii kaynaklar ittifakla belirtirler. O aynı zamanda tasavvuf dünyası için de vazgeçilmez bir isim olması sebebiyle İslâm tasavvuf edebiyatında ayrı bir anlam ve önemle ele alınmıştır. 167

Hz.Ali (r.a)’ın Şehid edilişi:

Hicretin 40. yılı, Ramazan ayının onyedinci günü, Miladi 24.Ocak 661 yılında Halife Hz.Ali (r.a) şehid edildi. Bu hususta başka rivayetler de kaydedilmiştir. Onun Ramazanın bitmesine onbir gün kala veya onüç ğün kala ödürüldüğü kaydedildiği gibi bu yılın Rebiülahir ayında Miladi 660 yılının Ağustos veya Eylül ayında şehid edildiğine dair rivayetler de vardır. Ancak verilen birinci tarih hepsinden daha kuvvetli ve sahihtir.

Enes bin Mâlik şöyle anlatıyor:

“-Ali bin Ebi Talib, hastalanmıştı. Kendisini ziyarete gittiğimde Ebû Bekr, ve Ömer de yanında oturuyorlardı. Biraz sonra Resûlullâh (s.a.v) de oraya geldiler. Resûlullâh, Ali’nin yüzüne baktığında Ebû Bekr ve Ömer:

      “-Ey Allâh’ın Resülü! Ali bin Ebû Talib ölüyor görüyoruz!”dediler.

Fakat, Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdular:

      “-Hayır, o, şimdi ölmeyecek. O, kin ve öfke ile doldurulmadıkça ölmeyecek ve maktül olarak ölecektir!”

Bir rivâyette de şöyle anlatılır.

Hz.Ali hep şöyle dermiş:

      “-Aranızda ki, bir şakiye, şu başım ile sakalımı boyayacak kimseye mani olamayacaksınız!”

Bununla başından akacak kanın sakalını boyayacağını kastedermiş.

Osman bin Muğire anlatır:

“-Ramazan ayı girdiğinde Hz.Ali yemeğini bir gece oğlu Hasan’ın

evin de bir gece Hüseyin’in evinde ve bir gece de Ebû Ca’fer’in evinde yer, ve ağzına üç lokmadan fazla atmazdı. Şöyle derdi:

      “-Aç iken Yüce Allâh’ın ölüm emrinin bana ulaşmasını temenni ederim!” Gerçekten bir iki gece geçtikten sonra şehid edilmişti.

Hasan İbn-i Kesir babasından şöyle nakleder:

Hz.Ali (r.a), bir gün sabah namazından çıkarken yolda bulunan kazlar kendisine doğru iyice yaklaşmış ve ötüşmeğe başlamışlardı. Etrafta bulunan Müslümanlar bu kazları kovduklarında şöyle demişti:

      “-Bırakınız onları, onlar matem kuşlarıdır!”dedi.

Abdurrahman ibn-i Mülcem de, işte o gece, Hz.Ali’yi yaralamıştı.

Hz.Ali’nin oğlu Hasan babasının öldürüldüğü gece şöyle demişti:

“-Dün babama çıkıp gittiğimde evinin mescidinde namaz kılıyor idi. Namazı bitirdiğinde bana gelib şöyle dedi:

“-Ey oğulcağızım! Ben şu geceden sonra akrabalarımı terketmek üzere geceleyeceğim; Cuma sabahı, veya bir sabah vakti. Ben bu gece gözlerimi kapatıverib uyudum. Resûlullâh (s.a.v), sağ tarafımdan gelerek bana iyice yaklaştı, kendisine:

      “-Yâ Resûlallâh! Ümmetinin, dost ve düşmanından neler gördüm?” diye sorunca bana:

      “-Onlara beddua et!”diye söyledi.

Ben de:

      “-Yarabbi! Beni onlardan daha hayırlı insanlarla karşılaştır ve onları da benden daha şerli bir kimseyle baş başa bırak!”diye beddua ettim.

Sonra İbn en-Nebâc adındaki müezzini girib namaz için onu davet etti. Namaza çıkıb giderken ben de arkasına takıldım. İbn-i Mülcem onu yolda vurup ölümüne sebeb oldu. 168

Ensâr’dan Fadale bin Ebi Fadale anlatıyor:

“-Hz.Ali (r.a), Yerbu’da ağır hasta idi. Babamla beraber ziyaretine gitmiştik. Babam kendisine:

      “-Niçin burda kalıyorsun? Burada ölecek olsan, Cuheyne’li bedeviler-den başka kimse senin cenazene katılmaz. Haydi Medine’ye gidelim. Eğer orada ölürsen, arkadaşların cenazeni kaldırıb, namazını kılarlar!”dedi.

Ebû Fadale, Bedir Savaşı’na katılanlardandı. Hz.Ali (r.a) ona:

      “-Bu hastalık beni öldürmez. Zira Resûlullâh bana, halife olub da, şu sakalın kana bulanmadıkça ölmeyeceğimi bildirdi!”dedi.

Hz.Ali (r.a)’dan:

“-Abdullah bin Selâm yanıma gelmişti. Ben de o sırada yola çıkmak üzereydim. Bana:

      “-Nereye gidiyorsun?”diye sordu.

      “-Irak’a!”dedim.

      “-Dikkat et, oraya gidersen, muhakkak başını kılıçla keserler!”dedi.

Ben bu defa:

      “-Doğru! Zira Resûlullâh (s.a.v)’de bana daha önceden böyle söyledi-ğini duydum!”dedim.

Muâviye İbn-i Cerir el-Hadrami’den:

“-Ali, atına binmek üzereydi. İbn-i Mülcem yanına geldi. Hz.Ali onun kimin oğlu olduğunu sordu. İbn-i Mülcem, aslında babası olmayan birini babası olarak gösterdi. Hz.Ali (r.a):

      “-Yalan söylüyorsun!”dedi. Doğrusunu söyleyince de:

“-Doğru söyledin. Resûlullâh (s.a.v), benim katilimin Yahudi’ye ben-zeyen birisi olduğunu söylemişti, o da bir Yahudi’dir. Haydi git dedi.

Abide’den, Ali (r.a) İbn-i Mülcem’i gördüğü zaman şu beyti okurdu:

      “-Ben onun yaşamasını İsterim, O ise, beni öldürmek, Ali dikkat et! uzak dur, Murad’lı dostundan!”

Ebû Tufeyl anlatıyor:

“-Ali bin Ebû Talib’in yanında idim. Abdurrahman İbn-i Mülcem de yanıma geldi. Ali, ona, ihsanda bulunulmasını emrederek:

      “-Bana, kötülük yapmak isteyen adama kim mani olabilir? O, benim şu sakalımı kana bulayacaktır!”dedi, ve şu beyitleri okudu:

“-Kendini hazır et ölüme, Ölüm gelecektir sana!

Sakın ölümden korkma, Yolda başına gelince!” 169

Hz.Ali (r.a)’in Şehadet Süreci Şöyle Olmuştur:

Abdurrahman bin Mülcem el-Muradi, ile adı el-Haccac olan Burek bin Abdullah et-Temimi es-Suraymi ve Amr bin Bekr et-Temimi es-Sa’di, Haricilerden olub bir araya toplanmış, ve Müslümanların durumunu söz konusu ederek, Müslümanların başlarında bulunan kişilerın icraatlarını kötülemiş, ve, Nehrevan’da ölen kendi adamlarını hatırlayıp, onlara rahmet okumuşlardı. Birbirlerine şöyle sormuşlardı:

      “-Biz, Nehravan’da öldürülen akrabalarımızdan sonra geriye kalıb’da ne yapacağız? Bunun için kendi canlarımızı adayarak şu dalalet ehlinin reislerini öldürüb’de İslâm diyarını rahatlatırsak çok iyi olur!”

Bu konuşma üzerine orada bulunan Abdurrahman İbn-i Mülcem:

      “-Ben Ali’yi öldürürüm!”dedi. (İbn-i Mülcem Basra halkından idi.)

el-Burek bin Abdullah da:

      “-Ben de Muâviye’nin işini bitiririm!”dedi.

Amr bin Bekir de:

      “-Ben de Amr bin Âs’ı öldürürüm!”dedi.

Bu üç kişi, kendi ararlarında bu görevleri mutlaka yerine getirecekle-rine dair söz vermişlerdi. Her biri seçmiş olduğu adamı ya öldürecek, ya da kendisi ölecekti. Kılıçlarını alarak zehirletmişler ve Ramazan ayının on yedisini eylemlerine randevu günü kabul ederek her biri seçtiği adamı öldürmek üzere yollarına koyulmuşlardı.

Abdurrahman İbn-i Mülcem Kûfe’ye gelip Kûfelilerle karşılaşmış, fakat niyetini herkesten gizlemişti. Bir gün Teym er-Ribâb kabilesinden bazı adamlarla karşılaşmıştı. Hz.Ali, Nehr gününde bunların akrabalarından bazı kimseleri öldürtmüştü. Bunlar oturmuş, Nehravan’da öldürülenleri hatırla-yıb duruyorlardı. Abdurrahman İbn-i Mülcem, Teym er-Ribâb kabilesine mensub bu adamlar içinde Nehr gününde, babası ve kardeşi öldürülen ismi Katâmi olan bir kadına rastlar. Kadın ise son derece güzeldi. Abdurrahman ibn-i Mülcem o kadını ilk gördüğü anda aklını çelmiş ve hemen onu isteyi-vermişti. Kadın ona şöyle demişti:

      “-Gönlümü rahatlatmadığın ve şartlarımı yerine getirmediğin takdir- de ben seninle evlenmeyeceğim!”deyince,

Abdurrahman İbn-i Mülcem:

      “-Ne istiyorsun?”diye sorunca kadın:

      “-Üç bin dirhem, bir köle, bir câriye ve Ali’nin öldürülmesini!”diye karşılık vermiş, Abdurrahman İbn-i Mülcem de ona şöyle demişti:

      “-Peki, Ali’yi öldürmemi istiyorsun, onu öldürdükten sonra seninle evlenmemin ne anlamı olacak?”

Kadın bunun üzerine:

      “-Evet, yolunu bulub öldürmeğe çalış. Eğer bunda muvaffak olursan beni’de kendini’de rahatlatmış olursun ve benimle’de yaşamayı elde edersin. Şayet öldürülecek olursan Allâh katında bu dünya ve içindekiler- den çok daha hayırlı ve güzel şeyler vardır!” Şeklinde konuşmuştu.

İbn-i Mülcem ona şöyle demişti:

      “-Vallâhi benim buraya geliş sebebim zaten bu idi ve sen istediğine kavuşacaksın!”bu sözleri duyan kadın ona:

      “-Ben sana yardım edecek ve sana arka çıkacak kimseleri de hazırla-yacağım!”demişti.

Kendi akrabalarından adı, Verdân olan birisini çağırarak bu hususta onunla konuşmuş, Verdân da ona olumlu cevab vermişti. Diğer taraftan Abdurrahman İbn-i Mülcem Eşca’oğullarından Şebib bin Becere adında birisine gider ve ona şöyle der:

      “-Sen dünya ve ahirette şerefe nail olmayı arzu eder misin?”

Adam:

      “-Böyle bir şeref nedir ki?”diye sorunca Abdurrahman İbn-i Mülcem:

      “-Ali’nin öldürülmesi!”diye cevab verir.

Şebib bin Becere sorar:

      “-Hay annesi kaybedesice! Ğayet zor bir işten bahsediyorsun. Ali’yi nasıl öldüreceksin?!”

Abdurrahman İbn-i Mülcem şöyle cevab verir:

      “-Mescid’de bir yerde gizleniriz. Sabah namazına çıktığında üzerine atılır, öldürüveririz. Eğer kurtulabilirsek gönüllerimizi rahatlatmış oluruz ve eğer öldürülecek olursak bu da dünya ve dünya içindekilerden çok daha hayırlıdır!”

Şebib bin Becere:

      “-Yazıklar olsun sana! Eğer bahsettiğin adam Ali’den başkası olaydı öldürülmesi çok kolay olurdu. Ben onun İslâm’daki öncelikli oluşunu, fazi-letini ve çekmiş olduğu belâ ve ıstırabları iyi biliyorum. Onu öldürmeye yanaşmayı aslâ uyğun görmüyorum!”deyince,

İbn-i Mülcem şöyle der:

      “-Onun Nehravan’da bir çok salih kimseyi öldürdüğünü bilmiyor-musun?”

Şebib bin Becere:

      “-Evet biliyorum!”demesi üzerine, şöyle der:

      “-Bizim adamlarımızı öldürmesine karşılık biz de onu öldürürüz!”

Bunun üzerine Şebib bin Becere ikna edilerek ona olumlu cevab verir. Abdurrahman İbn-i Mülcem ve arkadaşlarının Hz.Ali ile Muâviye bin Ebi Süfyân ve Amr bin Âs’ı öldürme kararı almış oldukları gece olan Cuma gecesi gelib çattığında Abdurrahman İbn-i Mülcem, kılıcını alarak Şebib bin Becere ve Verdân ile birlikte, Hz.Ali (r.a)’in namaza çıktığı kapının önünde gizlenir. Hz.Ali evden çıktığında:

      “-Ey insanlar, haydi namaza, haydi namaza!”diye sesleniyordu.

Şebib bin Becere Hz.Ali’nin üzerine atılarak, kılıcını savurur, ancak kılıc kapının kenarına çarpar. Arkasından da Abdurrahman İbn-i Mülcem, Hz.Ali’nin tam başı üzerine bir darbe indirir ve şöyle der:

      “-Ey Ali! Hüküm ancak Allâh’ındır; Senin ve adamlarının değildir?!”

Bu arada Verdân kaçıb evine gizlenmişti. Akrabalarından birisi kendi-sine gelir, Verdân ona olub bitenleri anlatır. O da oradan ayrılıp evine gider kılıcını getirir ve öldürünceye kadar Verdân’a kılıcıyla vurur öldürür.

Şebib bin Becere ise o gecenin sabahında henüz ortalık aydınlanma-dan kaçar, gider. Hadramut’lu Uveymir adında birisi yolda ona yetişir ve elinde bir kılıç görür. Kılıcını elinden alır, ve üzerine oturur. Ancak bu Hadramut’lu adam Şebib’i yakalamak üzere bir ğrub insanın üzerlerine geldiklerini görünce elinde bulunan Şebib’in kılıcını bırakır ve Şebib de bu cemaatın arasından kaçarak kurtulur.

Abdurrahman İbn-i Mülcem ise Hz.Ali’ye darbesini indirip kaçacağı sırada Hz.Ali:

      “-Bu adam kaçıp kurtulmasın, yakalayın!”

Diye seslenince orada bulunub da sesini işiten Müslümanlar hemen Abdurrahman İbn-i Mülcem’ı yakalamışlardı. Hz.Ali (r.a) namazı kıldıra-mamış, yeğeni Ca’de bin Hubeyre’ye namazı kıldırmasını emretmişti. Ca’de bin Hubeyra Hz.Ali’nin bacısı Ümmü Hâni’nin oğlu idi.

Hz.Ali (r.a) daha sonra:

      “-Bu adamı yanıma getirin!”demişti.

İbn-i Mülcem’i huzuruna getirmişlerdi.

Hz.Ali ona:

      “-Ey Allâh’ın düşmanı, ben sana iyiliklerde bulunmamış mıydım?” diye sormuş, o da:

      “-Evet!”diye cevab vermişti.

Hz.Ali (r.a):

      “-Peki, bu cinayeti neden işledin?”diye sorunca,

İbn-i Mülcem:

      “-Ben şu kılıcı kırk gün müddetle durmadan bileyib durdum ve yüce Allâh’a bu kılıçla insanların şerlilerinden birisini öldürmesini niyaz ettim!” diyerek karşılık vermiş.

Hz.Ali (r.a)’de ona:

      “-Ben, seni, bu kılıçla öldürülecek bir adam olarak görüyorum. Ve sen, Allâh’ın en şerli kullarından başka bir kimse değilsin!”diye konuşmuş ve şunları ilave etmişti:

“-Cana karşı can! Eğer ben ölecek olursam onu da beni öldürdüğü

gibi öldürünüz. Eğer ölmeyib’de kalacak olursam ben onun hakkında gereken hükmü veririm. Ey Abdülmuttalib oğulları! Sakın Müslümanların kanlarını akıtmaya kalkışmayınız ve Mü’minlerin emiri öldürüldü diye insan-lara kıymayasınız. Benim katilimden başka kimseyi sakın öldürmeyesiniz! Ey Hasan, sen bana bak! Eğer ben, bana indirilen bu darbeden dolayı ölecek olursam katilime böyle bir darbe vur, ve adama daha fazla eziyet etme. Ben Resûlullâh (s.a.v)’den şöyle işittim:

      “-Sakın ha! Müsle (kulak burun dudak kesip işkence) yapmayınız. Karşınızdaki canlı, uyuz bir köpek dahi olsa!”

Bütün bunlar söylendiği sıralar da, Abdurrahman İbn-i Mülcem bağlı olarak orada ki, bu konuşulanları işitiyor ve bekliyordu. Hz.Ali’nin kızı Ümmü Külsüm (r.a), İbn-i Mülcem’e:

      “-Ey Allâh düşmanı! Yüce Allâh babamı kurtarsın ve senin de cezanı versin!”diye bağırınca İbn-i Mülcem:

      “-Kimin için ağlayıb duruyorsun? Vallâhi, bu kılıcımı bin dirheme satın aldım ve bin dirhem karşılığında onu zehirlettim. Eğer bu indirdiğim darbe bir şehir halkının tümüne indirilseydi onlardan birisini bile geride bırakmazdı!”diye karşılık vermişti.

Cündeb bin Abdullah Hz.Ali’nin huzuruna gelerek:

      “-Şayet seni kaybedersek ki inşallâh kaybetmeyiz, o zaman Hasan’a bey’at edelim mi?”diye sormuş,

Hz.Ali (r.a):

      “-Ben bu konuda size ne emir veririm ne de sizi bundan alıkoyarım. Siz kendi işilerinizi daha iyi bilirsiniz!”diye cevab vermişdi,

Hz.Hasan’ı ve Hüseyin’i çağırarak onlara şöyle öğütte bulunmuştu.

      “-Önce size Yüce Allâh’dan korkmanızı ve dünya hayatında size karşı serkeşlik edilse bile size böyle davranmamanızı tavsiye ederim. Sakın kayb- ettiğiniz kimse için ağlamayasınız ve haktan başka bir şey söylemeyesiniz. Yetimlere merhamet edin, zayıflara yardımcı olun. Âhiretiniz için amelde bulunun. Zalime düşman olun, mazluma yardım edin. Allâh’ın kitabı ile amel edin ve Allâh’ın hükümlerini uyğulama konusunda hiç bir kimsenin kınama-sından asla çekinmeyin!”

Sonra Hz.Ali diğer oğlu Muhammed bin Hanefiyye dönüp şöyle der:

      “-Kardeşlerine neyi öğüt verdiğimi dinledin. Onların emirlerine tâbi ol ve onlara danışmadan hiç bir şeye tevessül etme!”

Sonra da Hasan ile Hüseyin’e dönüb:

      “-Şu kardeşinizi size bırakıyorum. Babanızın onu ne kadar sevdiğini çok iyi biliyorsunuz!”

Sonra da Hasan’a şöyle der:

      “-Ey oğlum! Allâh’dan korkmanı, namazını vaktinde kılmanı, zekâtı tam olarak vermeni, abdestini alırken iyi almanı, abdestsiz ve taharetsiz hiç bir namazın olmayacağını, Yüce Allâh’ın hatâları mağfiret ettiğini bildiri-rim. Sinirli ânında kızgınlığını ve öfkeni yenmeni, akrabalarına yakınlık göstermeni, câhile karşı yumuşak davranmanı, dinde derinlemesine fakih olmanı, Allâh’ın emirlerine bağlanmakta sabırlı hareket etmeni, Kûr’ân-ı Kerîm’in emirlerinin dışına çıkmamanı, komşuna iyi davranmanı, mârufu emredib münkeri nehy etmeni, her türlü ahlâksızlıklardan uzak durmanı tavsiye ederim!” 170

Ukbe bin Ebi Sahba’dan:

“-İbn-i Mülcem Ali’yi yaraladığı zaman oğlu Hasan (r.a) ağlayarak babasının huzuruna girdi.

Hz.Ali (r.a):

      “-Niçin ağlıyorsun oğlum?”diye sordu.

Hz.Hasan (r.a):

      “-Nasıl ağlamayayım. Sen dünya hayatının sonunda, âhiret hayatının başında bulunuyorsun!”diye cevab verince

Hz.Ali (r.a):

      “-Yavrum! Dörder öğütten meydana gelen şu iki tavsiyeye uyarsan, bunlar sayesinde yaptığın hiçbir şeyde zarar görmezsin!” dedi.

Hz.Hasan (r.a):

      “-Nedir onlar, babacığım?”deyince

Hz.Ali (r.a) şöyle dedi:

      “-En büyük servet akıldır. En büyük fakirlik ahmaklıktır. En büyük yalnızlık kendini beğenmişliktir. En büyük fazilet güzel ahlâktır!”

Hz.Hasan (r.a):

      “-Babacığım bunlar ilk dört tanesi, diğerlerini de söyler misin?”deyin-ce, Hz.Ali (r.a) şöyle devam etti:

      “-Ahmak ile arkadaşlık etmekten sakın çünkü o sana faydalı olayım derken zararlı olur! Yalancıyla arkadaşlık etme, çünkü o, sana uzak olanı yaklaştırır, yakın olanı da uzaklaştırır! Cimriler ile arkadaşlık etme. Çünkü cimri olan senin en çok muhtaç olduğun bir şeyi senden uzaklaştırır. Günahkârlarla arkadaşlık etmekten sakın. Çünkü seni ucuza satarlar!” 171

Daha sonra Hz.Ali vasiyetini yazdı ve ölünceye kadar, Lailahe illallâh kelimesinden başka hiçbir şey söylemedi. Allâh ondan razı olsun.

Hz.Ali (r.a), vefat ettiğinde Hz.Hasan, katil İbn-i Mülcem’ın getiril-mesi için haber göndermiş, ve yanına getirilmişti.

İbn-i Mülcem Hz.Hasan’a şöyle demişti:

      “-Doğrusunu söyleyeyim mi? Ben, vallâhi Rabbime öyle bir ahidde bulundum ki mutalaka Rabbime verdiğim bu ahdi yerine getirmeyi arzu ediyorum. Ben, Hatim’de yüce Allâh’a, Ali’yi ve Muâviye’yi öldürmeyi ve yahut bu uğurda ölmeyi ahdetmiştim! Yâ Hasan! Bana izin ver, ve beni Muâviye ile baş başa bırak, Allâh vekilim olsun ki ya onu öldürürüm, ya da öldüremediğim takdirde tekrar sana gelir bey’at ederim!”

Hz.Hasan (r.a) ona şöyle der:

      “-Hayır! Vallâhi, seni cehennem ateşiyle baş başa bırakıncaya kadar izin vermeyeceğim!”

Hz.Hasan (r.a), bu oyuna gelmez. İbn-i Mülcem’i suçundan dolayı kendi eliyle öldürür. Müslümanlar İbn-i Mülcem’in cesedini alarak öfke ve kızğınlıklarından dolayı onu hasırlara sarıb ateşe verirler.

Amr bin el-Asam şöyle der:

“-Hasan bin Ali’ye şöyle sordum:

      “-Bu Şia, Ali (r.a)’in kıyametten evvel dirilib geleceğine inanıyorlar, ne dersin?”

Hasan bin Ali bana şöyle dedi:

      “-Vallâhi bunu söyleyen adamlar yalan söylüyorlar. And olsun onun kıyametten evvel tekrar dirilib geleceğini bilseydim hanımlarının evlen- melerine izin vermez ve bıraktığı mallarını’da mirasçıları arasında taksim edip dağıtmazdım!”

Hz.Hasan, bu Şia, derken şüphesiz ki Şia’dan bir ğrubu kastetmiştir. Çünkü bütün Şia bunu söylememektedir. Bu sözü söyleyen, Şia’nın çok az bir kısmıdır. Bu kesimin en meşhurlarından birisi Câbir bin Yezid el-Cu’fi idi. Bizim bildiğimiz kadarıyla bu itikadde olan kitle de tamamen koybolup gitmiştir. 172

Ramazanın onyedinci günü, Milâdî 24 Ocak 661 de, Haricî katillerin Hz.Ali’yi, Muâviye’yi ve Amr bin Âs’ı öldürmeyi kararlaştırdıkları gün. Kaderin garib bir tecellisidir ki, Muâviye bin Ebû Süfyân’ı öldürmeyi üzerine alan Bûrek bin Abdullah da, Amr bin Âs’ı öldürmeyi üzerine alan Amr bin Bekr’de, bunu yapmaya muvaffak olamamışlardı. Demek ecelleri gelmemişti. Muâviye yaralanmış, tabiblerin müdahalesiyle kurtulmuştu. Amr bin Âs’da o gün imamlığı başkasına bıraktığı için kendisi zannıyla yerine imamlık yapan adam öldürülmüştü. Suikastçıların her ikisi de yakalanmışlar gereken cezalarını çekmişlerdi.

Hz.Ali’nin vefâtı Müslümanları derinden teessüre boğdu. Halk bundan sonra ne yapacağının şaşkınlığı içerisindeydi. Derken Hz.Hasan (r.a) ayağa kalktı. Allâh’a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle konuştu:

      “-Ey insanlar, bu gece öyle bir zât aramızdan ayrıldı ki, Resûlullâh onu savaşlara gönderirdi’de Cebrâil (a.s) onun sağında, Mikâil (a.s)’da onun solunda dururdu. Almak istediği bir yeri Allâh’ın izniyle fethedinceye kadar, savaştan yılmazdı. O, öyle bir gecede şehid edildi ki; İsa (a.s), bu günde göğe çekilmiştir, İsrâil oğullarının tövbesi bugün kabul edilmiştir!”

Bundan sonra artık Müslümanlar Hz.Ali (r.a) için yapılması gereken son hazırlığa başladılar. Techiz ve tekfin işlemleri yapıldı. Onun mübarek Nâşını Hz.Hasan, Hüseyin ve Abdullah bin Ca’fer yıkamış, kefenleyib üç parça kumaşa sarmış ve cenaze namazını Hz.Hasan yedi veya dokuz tekbir ile kıldırmıştı. Hz.Ali (r.a)’in halifeliği yaklaşık olarak beş yıl üç ay sürdü. Vefât ettiğinde yaşının Miladi olarak 63 bir rivâyete göre de 59 yaşında bulunuyordu. Ancak doğrusu şöyle olsa gerek, Hicri takvim ile Miladi takvimin farklılığından Miladi 61 Hicri 63 yaşlarında vefat etti.

Hz.Ali (r.a)'nin Kabri Nerededir?

Haricilerin, Hz.Ali (r.a)’in mezarını açıp, cesedini çıkarmalarından korkulduğu için Kûfe’de Darû’l-İmare’ye (Hükümet konağına) defnedildi. Meşhur olan rivâyet budur. Onun cenazesinin devesine bindirilerek salıve-rildiği ve devenin onu nereye götürdüğünün bilinmediğini söyleyen kimse hata etmiş ve bilmediği bir iddiada bulunmuştur ki, bu iddiayı ne akıl ne de şeriat uyğun görür.

Hz.Ali’nin mezarının Necef şehidliğinde bulunduğuna inananların ne delili ne de aslı vardır. Anlatıldığına göre: Necef şehidliğinde Hz.Ali’nin mezarı olarak bilinen mezar, Muğire bin Şu’be’ye aittir.

Hatib el-Bağdadi, Matâr’dan rivayet ederek şöyle demiştir:

“-Eğer Şiiler, Necef şehidliğinde saygı gösterdikleri mezarın kime ait olduğunu bir bilseler onu taşlarlar. Çünkü o mezar, Muğire bin Şu’be’nin mezarı dır.

Vâkidi, İshak bin Abdullah, bin Ebi Ferve’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“-Ebû Ca’fer Muhammed bin Ali, el-Bakır’a sordum:

“-Ali öldürülürken kaç yaşındaydı?

“-Altmışüç yaşındaydı.

“-Nereye defnedildi?

“-Geceleyin Kûfe şehrinde defnedildi. Defnedildiği yer ise gizlendi.

Câ’fer’ı Sadık’tan rivâyet olunduğuna göre:

Hz.Ali, öldürülürken elli sekiz yaşındaymış.

Başka bir rivâyette anlatıldığına göre:

Cenazesi Kûfe’deki büyük cami’nin kıble tarafına defn edilmiştir.

Vakidi’de aynen böyle demiştir.

Meşhur rivâyete göre ise:

Darü’l-İmare’ye (hükümet konağına) defnedilmiş.

Hatib Bağdadi, Ebû Nuaym fadl bin dekin’den rivâyet ettiğine göre:

“-Hz.Ali’nin cenazesini Hasan ile Hüseyin alıb Medine’ye götürmüş-ler, Baki kabristanında Hz.Fâtıma’nın mezarının yanına defnetmişler.

Başka bir rivâyette anlatıldığına göre:

Hasan ve Hüseyin, Hz.Ali’nin cenazesini bir deveye yüklemişler, deve kaybolunca Tay kabilesi, üzerindeki yükün bir mal olduğunu, zan etmişler ancak sandığın içindeki şeyin bir cenaze olduğunu görünce cenazenin kim olduğunu tanıyamadıkları için sandıkla birlikte defnetmişlerdi. Dolaysiyle bu yerin ve mezarın nerede olduğu bilinmemektedir. Hatib Bağdadi de böyle bir nakilde bulunmuştur. 173

Kûfe’de olmakla beraber yeri bilinmemektedir. Bugün Irak’ta Necef denilen şehirde dir denilir. En doğrusunu ise, Allâh bilir.

Bütün Bu Üzücü Olayların Sebebi Ney di?

İslâm tarihinde Hz.Osman’ın feci bir şekilde şehid edilmesiyle başla-yan Cemel ve Sıffın Savaşları’nı Hz.Ali (r.a)’in şehadetini netice veren, Hz.Hüseyin’in şehid edilmesiyle devam eden fitnelerin ve buna benzer vakaların zahiri sebeblerinin yanı sıra bir de kader açısından hikmetleri vardır. Bu hareketlerin asıl sebebi, takdir-i İlâhîdir.

Bildiğimiz veya bilmediğimiz birçok hikmetlere binâen kader böyle acı hadiselere fetvâ vermiştir. Tabii bu fitne hadiseleri esnasında iyiyi kötüyü, birbirinden ayırt edemeyen, bilmeyerek de olsa ifrat veya tefrid ile fitneye âlet olan kimseler de bulunabilir.

“-İslâm tarihinde cereyan eden buna benzer bütün hadiselerde kader-’in önemli hissesini unutmamak ve o hadiseden mutlak ders almak gerekir. Bu fitneye hangi hareketimizin sebeb olduğunu ve o anda İslâmiyet’in bizden nasıl bir hizmet istediğini, bu istenilen hizmetleri yapıp yapmadı-ğımızı iyi düşünmemiz icab eder!

Hz.Ali ve Ehl-i Beyti Sevmedeki Ölçü Nasıl Olmalı:

Cenab-ı Allâh’ı ve Resûlullâh (s.a.v)’i Kûr’ân’ın emir ve yasaklarını hiç hatıra getirmeden o emirleri yaşamadan Hz.Ali’yi sadece kahramanlığı ve kemâlatı için, Hz.Fâtıma’yı fazileti için, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin’ı yüksek meziyetleri için sevmek çok zararlı ve tehlikelidir.

Çünkü böyle bir sevgi, Allâh ve Resûlü’nün muhabbetine sebebiyet vermez. Bunda aşırı gidilirse, Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r.a) gibi veya diğer başka sahabeleri kötülemeyi ve onlara düşmanlık etmeyi netice verir. Resûlullâh (s.a.v), bir hadislerinde Hz.Ali’ye hitaben meâlen şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

      “-Hz.İsa (a.s)’da olduğu gibi sende de iki ğrub insan helâke gider!”

Biri sevgide ifrad ile aşırı gittiğinden, diğeri de düşmanlıkta tefrid ile aşırı gitti. Buna misal olarak:

Hz.İsa (a.s)’a, Hıristiyanlar öylesine ifrad bir sevgi gösterdilerki bu sevgilerilerinden dolayı ona Allâh’ın oğlu dediler.

Yahudiler ise Hz.İsa (a.s)’a öylesine tefrid bir düşmanlık gösterdiler ki bu düşmanlıklarından dolayı da Hz.İsa (a.s)’ın Peygamber olduğunu inkâr edib annesine de kötü kötü şeyler isnad ettiler.

Gerçektende Resûlullâh (s.a.v)’in geleceğe âit verdiği diğer haberler gibi bu haberde aynen gerçekleşti. Örneğin;Haricîlerin tamamı ve Muâviye bin Ebû Süfyân taraftarlarının müfrit bir kısmı insaf ve vicdanlarını atıb Hz,Ali (r.a)’a düşmanlık da aşırı giderek helâk oldular.

Hz.Ali (r.a)’i, diğer sahabelerden daha üstün olarak gördükleri için Şiiler’den bir ğrub da Hz.Ali (r.a)’a, sevgide aşırı gittiler. Meselâ aşırı bir Şii fırkası, yukarıda verdiğimiz sevgi ölçüsünü aştılar, bunların içerisinde Hz.Ali’ye haşa Peyğamber diyenler dahi olduğu gibi Resûlullâh (s.a.v) ile, Hz.Ali’nin biribirlerine çok benzediğini, ve bu sebeble Cebrâil’in Hz.Ali yerine yanlışlıkla Vahy’i Resûlullâh’a getirdiğini söyleyib sapıtanlar oldu-ğu gibi, Hz.Ali’ye, haşa, Allâh diyebilecek, ölümsüzlüğünü, ezelî ve ebedi olduğunu söyleyebilecek kadar ileri gidenler bile vardır.

Dalâlete düşen bazı ğrubların yanı sıra, hiç bir ilmi, ve araştırması olmadan hiç bir dini değerden haberi olmayan, sadece, dedem, babam ehli sünnet ve’l-cemaât, veya Alevi idi bende öyleyim, deyip, fanatizm ile İslâm olduğunu iddia edenler. Bunlar bazen farkında olarak veya farkında olma-dan İslâm dinine din düşmanlarından daha fazla zarar vermektedirler. Hatta bir kısmı her fırsatta dine düşmanca saldıran, aslında Ataist, veya Tabiiyyun, Ehl-i Bid’at, veya Ehl-i Dalâlet fırkalar ve kişiler dahi vardır. Bunlar, ne Muâviye bin Ebû Süfyan’ı ne oğlu Yezid’i bilir ve tanır. Ne de Hz.Ali hakkında doğru bir bilgisi vardır.

Elhasıl:Her şeyin ifrat ve tefriti aşırısı iyi değildir. İstikamet ise haddi vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat onu ihtiyar etmiştir denilmektedir. Fakat, şunu da esef’le söyleyelim ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat adı altında Vehhabilik ve Hâricîlik fikri, kısmen içimize girdiği gibi, bazı siyâset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hz.Ali (r.a)’i tenkid ederek Hâşâ:

      “-Hz.Ali, siyâseti bilmediğinden hilâfete tam liyâkat gösterememiş, idare edememiş!”diyorlar.

İşte, bunların bu haksız ve insafsız itham ve eleştirilerınden Alevi kar-deşlerimiz, Ehl-i Sünnet kardeşlerimize karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Halbuki, Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas mezhebleri, bu fikirleri asla kabul etmiyor, belki aksini isbat ediyorlar. Hâriciler ve mülhidler tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkum olamaz.

Belki Ehl-i Sünnet, Aleviler’den daha ziyade Hz.Ali (r.a)’ın taraftarı-dırlar. Bütün hutbelerinde, duâlarında Hz.Ali (r.a)’nı lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususen, ekseriyeti mutlaka ile Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat mezhebinde olan evliyâ ve asfiya, onu mürşid ve şâhı velayet biliyorlar. Tüm Namazlarında dahi tahiyyattan sonra Allâhümme salli, Allâhümme barik lerde, Hz.İbrahim (a.s) ve O’nun Âl-ı’ndan sonra, Muhammed (s.a.v), ve onun Âl-ı’nı zikredib onlarla bir nevi bey’atlaşırlar

Aleviler, hem Alevilerin hem Ehl-i Sünnetin düşmanlığına istihkak kesbeden Haricîleri ve Mûlhidleri bırakıb Ehl-i Hakk’a karşı cebhe alma-malıdırlar. Hatta bir kısım Aleviler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti dahi terkediyorlar.

“-Ey Ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaât ve Ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler çabuk bu mânâsız ve haki-katsiz, haksız, zararlı nizai aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir suretle hükmeyleyen zındıka cereyânı, birbirinizi diğeri aleyhinde âlet edib, ezmesinde istimâl edecek (kullanacak).

Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz Ehl-i Tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-ı kud-siye (kudsi bağlar) mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüzi meseleleri bırakmak elzemdir!” 174

Allâh’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, dinimiz bir olduğu gibi, bizi biribirimize bağlayan kutsi binbir bağlar varken, ufak tefek farklı meseleleri bırakmak elzemdir.

Bilhassa; Alevi, Sünni, ayırımımın körüklendiği iki tarafın da maşa gibi kullanılmak istendiği zamanımızda, İnsaf sahibi olan Alevilerin de, Sünnilerin de bu hitab ve ikazlara kulak vermeleri her zamankinden daha ehemmiyetlidir, deriz!

Bir ömür Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında ve en yakınında, O’nun Nebevi sohbetiyle yetişen Hz.Ali (r.a), öyle bir mizaca sahib idi ki; İlim, cesaret, şecaat, vakar, itidal, fedakârlık, istikamet, ve daha nice özellikler onun için sayılabilir. Fesahat, belağat, ve üstün hitabeti ile tanınır, ayrıca latif olan latifeyi yani şakayı ve mizahı severdi.

Hz.Ali (r.a)’ın rivâyet ettiği hadislerin sayısı 586 tanedir. Ondan hadis rivâyet edenler; başta oğulları Hasan be Hüseyin, Abdullah bin Mes’ûd, Ebû Musa el-Eş’ari, Abdullah İbn-i Abbas, Ebû Rafi’, Abdullah İbn-i Ömer, Ebû Said el-Hudri, Suheyb bin Sinan er-Rûmi, Zeyd bin Erkam, Cerir bin Abdullah, Ebû Ümame, Ebû Cuheyfe, Berâ bin Azib, ve daha niceleri. Bu hadislerden; yirmi tanesi hem Buhâri hem de Müslim’de yer almıştır. Ayrıca dokuz tanesi sadece Sahih-i Buhâri’de, on beş tanesi de Sahih-i Müslim’de bulunmaktadır. Geri kalanı ise; diğer hadis kitablarında bulunmaktadır.

Ahmed İbn-i Hanbel, Hz.Ali (r.a) hakkında şöyle der:

      “-Ali’nin hayatı için nakledilenler o kadar çoktur ki, başka hiçbir sahabe için böyle bir nakil olmamıştır!” 175

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-255 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-102 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-92-98. 
4- Şuâra-214 
5- İbn-i Kesir el Bidaye ve’n- Nihaye-3-350 
6- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-110 
7- İbnü’l-Esir el-Kâmil Fi’t-Tarih Tercemesi-3-405 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-150 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-154 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-12 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-122 
12- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-209 
13- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-13 
14- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-9-18- 
15- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi- 9- 82 
16- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-111 
17- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-142 
18- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-143 
19- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-138 
20- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-141 
21- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-147 
22- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-148 
23- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-149 
24- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-160 
25- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-169 
26- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-177 
27- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-256 
28- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1272 
29- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-257 
30- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-259 
31- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1273 
32- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-260 
33- Ahzab-33 
34- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-262 
35- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-261 
36- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1653-1655 
37- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-546 
38- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-10-114-115 
39- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-143-144 
40- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-172 
41- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-152-153 
42- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-546 
43- M.Asım Köksal İslâm Tarihi-10-192-199 
44- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-257-264 
45- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-329 
46- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-343 
47- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-198 
48- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-167 
49- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-168 
50- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-171 
51- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-258 
52- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-324 
53- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-422 
54- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-114 
55- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-17-246 
56- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-17-78-83 
57- M Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1543 
58- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-177 
59- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-98-99 
60- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-101 
61- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-218 
62- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-102 
63- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-49 
64- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1693 
65- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1048-1049 
66- Süneni Tirmizi- Menâkıb Bölümleri-19-3696 
67- Sünen-i Tirmizi- Menakıb bölümleri-21-3717 
68- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1211 
69- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1145 
70- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-979 
71- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-979 
72- Mücadile-12 
73- Mücadile-13 
74- Câmiu’l-Usûl-3-465-Tefsir-No-54-836-Tirmizi-Tefsir-58-3300 
75- Sünen-i Tirmizi-Menâkıb Bölümleri-21-3718 
76- Sünen-i Tirmizi-Menâkıb Bölümleri-21-3721 
77- Sünen-i Tirmizi-Menâkıb Bölümleri-21-3733 
78- Sünen-i Tirmizi-Menâkıb Bölümleri-21-3737 
79- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-100 
80- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1574 
81- Risalei Nur külliyatından Mektubat-22.Mektub birinci Mebhas. 
82- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1216 
83- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1254 
84- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-263 
85- İnsân Suresi-5-10. 
86- Esbâb-ı Nüzül-H.Tahsin Emiroğlu Kuzucular ofset 1982- Konya-C-13-S-232 
87- Sünen-i Ebû Dâvûd kitabı el-Lukata-Bab-16-No-1716 
88- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1026 
89- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-233 
90- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-814 
91- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-814 
92- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-815 
93- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-695 
94- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-696 
95- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1174 
96- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-871 
97- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-871 
98- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-872 
99- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1321 
100- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1322 
101- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1323 
102- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-830 
103- Kasas-83 
104- 2-M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1169 
105- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1170 
106- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1036 
107- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2059 
108- En'am süresi-160 
109- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-739 
110- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-795 
111- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1663 
112- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-41 
113- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1593 
114- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1593 
115- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1248 
116- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1249 
117- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1249 
118- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1237 
119- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1560 
120- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1589 
121- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-218 
122- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-99 
123- Yusuf-76 
124- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1563 
125- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1540 
126- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1563 
127- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1559 
128- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1606 
129- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1413 
130- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1876 
131- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1567 
132- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-226 
133- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1621 
134- Ahkaf suresi-15 
135- Lokman-14 
136- Kur’ân Ahkâmı ve mezheb imamlarının görüş farkları bahar yay. Celal yıldırım-1-163 
137- Araf-172 
138- Câmiu’l-Usûl-4-706-Tavaf ve Sa’y-Tirmizi-Hac-111-959 
139- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1607 
140- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1949 
141- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1066 
142- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1067 
143- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1067 
144- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1068 
145- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1069 
146- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1048 
147- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1049 
148- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1051 
149- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1225 
150- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1220 
151- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1220 
152- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2056 
153- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1496 
154- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1221 
155- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1221 
156- Lokman-34 
157- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-2088 
158- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-2-371-372 
159- İbni Kesir en-Nihaye vel Bidaye-7-366 
160- Enfal suresi-26 
161- İbnü'l-Esir el-Kâmil Fi’t-Tarih tercemesi-3-195-200- özet- 
162- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-2-372-373 
163- Cemel Vakası hakkında geniş bilgi için, kitabımızın. Zübeyr bin Avvam bölümüne bakılsın 
164- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1060 
165- Hicr suresi-47 
166- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1062 
167- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-2-371-374 
168- İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Tarih tercemesi-3-398 
169- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1408 
170- İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Tarih tercemesi-3-401 
171- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1877 
172- İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Tarih tercemesi-3-402 
173- İbni Kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye-M.Keskin Çağrı yayınları İst-1994-Cild-7-S-518 
174- Risale-i Nur Külliyatından Lem’a-lar-dörcüncü Lem'a 
175- Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned-3-32