Adiy Bin Hâtim Tai

Meşhur Tai kabilesinin reisi olan, Hâtem-i Tai’nin oğlu, Adiy bin Hâtim’in Kabile ve neseb sinsilesi: Adiy bin Hâtim bin Abdullah bin Sa’d bin Haşrec bin İmrülkays bin Adiy bin Ehzem bin Ebi Ehzem bin Rebia bin Cerval bin Suel bin Amr bin el-Ğavs bin Tai et-Tai’dir.

Adiy Bin Hâtim Tai

Adiy Bin Hâtim Tai
عَــدِيّ ُبْــنُ حَـا تـِـمُ اْلـطَّـأي


 Baba Adı    :    Hâtim Tai.
 Anne Adı    :    Nevvar bint-i Sürmüle bin Sür’ul bin Cüşem.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 568. Yıllar da, Tebük’ün doğusunda kendi yurdunda doğmuştur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 67. Miladi 687 yıllarında 120 yaşların-da Irak’ın Kûfe şehrinde vefat etti. Kabri, Kûfe’dedir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Adiy ve Muhammed.
 Kızları    :    İsmi bize ulaşmayan bir kızı vardı.
 Gavzeler    :    Resûlullâh (s.a.v)’den sonra bazı seferler...
 Muhacir mi Ensar mı    :    Hicret edemedi.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    66 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Adiy bin Hâtim bin Abdullah bin Sa’d bin Haşrec bin İmrülkays bin Adiy bin Ehzem bin Ebi Ehzem bin Rebia bin Cerval bin Suel bin Amr bin el-Ğavs bin Tai et-Tai’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebâ Târif, ve Ebû Vehb’dir.
 Kimlerle Akraba idi    :    Muhammed ve Adiy bin Adiy’in babasıdır.


Adiy Bin Hâtim Tai Hayatı

Meşhur Tai kabilesinin reisi olan, Hâtem-i Tai’nin oğlu, Adiy bin Hâtim’in Kabile ve neseb sinsilesi: Adiy bin Hâtim bin Abdullah bin Sa’d bin Haşrec bin İmrülkays bin Adiy bin Ehzem bin Ebi Ehzem bin Rebia bin Cerval bin Suel bin Amr bin el-Ğavs bin Tai et-Tai’dir. Veya; bin Tai bin Üded bin Zeyd bin Kehlan’dır. Cömertliği dillere destan olan Hâtim Tai, Adiy’in babası idi. Adiy bin Hâtim, kavmi içinde ulu, şerefli, hâtib, hazır cevab, faziletli ve cömert bir zat idi. Kızından dolayı Ebû Târif künyesini taşırdı. Annesinin ismi hakkında herhangi bir kayıt yoktur.

Beni Tai kabilesi, Hicaz’ın birçok bölgelerinde ikamet ediyorlardı. Adiy bin Hâtim, kendi yurdunda, takriben Miladi 568 yılında doğmuş olub Hicri 67. Miladi 687 yılında yüz yirmi yaşlarında iken, Kûfe şehrinde Muhtarü’s-Sekafi zamanında vefat etmiştir. Müslüman olmadan önce çok aşırı mutaassıb bir Hırıstiyan ve İslâm düşmanı idi. Hz.Muhammed’ın Peyğamberlik davasını duyunca hiç hoşlanmamıştır. Bu arada Rum bölgesine ziyarete çıkıb, Rum Kayseri’nin huzurunda bulunmuştur. Sonra Hicri 9. Miladi 630 yılında altmış üç yaşlarında iken âilesi ile birlikte Medine’ye gelerek Resûlullâh (s.a.v) ile görüşerek, Müslüman olmuştur. Müslüman oluşu ise şöyle olmuştur:

Adiy bin Hâtim’in Şam’a Kaçışı:

Resûlullâh (s.a.v), Hicri 9. yılın Rebiülâhir ayında Hz.Ali’yi, Tai kabilesinin taptıkları Füls putunu yıkmaya göndermişti. Adiy bin Hâtim’in Medine’de câsusları vardı. Câsus, Hz.Ali (r.a)’ın Tailere doğru gittiğini Adiy’e bildirince, Adiy bin Hâtim, Şam’a kaçmıştı.

Adiy bin Hâtim’in kız kardeşi Seffâne, Tai’ kabilesinin esirleri arasında Medine’ye getirilmiş bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) Saffâne’yi serbest bırakmış, giyimlik, binit ve yol azığı verip kavminden emniyetli bazı kişilerin yanına katarak Şam’a yollamıştı.

Adiy bin Hâtim der ki:

“-Saffâne, akıllı bir kadındı. Ona:

      “-Şu zatın işi hakkında görüşün nedir?”diye sordum.

Bana:

      “-Vallâhi, acele, O’na katılmanı uygun görürüm. Eğer, kendisi, ger-çekten Peyğamber ise, O’na tabi olmakta başkalarını geçmen, senin için bir fazilet ve üstünlük olur. Eğer O, bir hükümdarsa, O’nun sâyesinde Yemen- de ki saltanatını ğayb etmez, hor ve hâkir bir duruma düşmezsin! Artık karar senindir!”dedi.

      “-Vallâhi, yerinde görüş, budur! Ben, bu zât’a gideceğim. Vallâhi, O, bir yalancı ise, bana zarar vermez. Eğer, doğru ise, anlarım, söylediklerini dinlerim. Kendisine tâbi olurum!”dedim ve yola çıktım.

Medine’ye geldim. Resûlullâh (s.a.v)’in yanına vardım. Kendileri o sırada, Mescid’de oturuyordu. Halk, beni görünce:

      “-Adiy bin Hâtim! Adiy bin Hâtim! Adiy bin Hâtim!”dediler.

Medine’ye emânsız ve yazısız gitmiştim. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına varıb selâm verdim.

      “-Sen, kimsin?”diye sordu.

      “-Adiy bin Hâtim’im!”dedim.

Elimi kendisine uzattım, elimi tuttu. Ben, bundan önce, O’nun, elini benim elime uzatıb vermesini umar dururdum. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanında akraba kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman, anladım ki: O’nda, ne Kisrâ’nın, ne de, Kayser’in saltanatı vardır!

Resûlullâh (s.a.v), ayağa kalktı. Beni, evine götürdü. Vallâhi, benim maksadım ve arzum da, oraya götürülmemdi! Resûlullâh, giderken, zaif, yaşlı bir kadına rastladı. Kadın’ın yanında küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın, Resûlullâh’ın durmasını istedi. O da durdu.

      “-Bizim, Senden bir dileğimiz var!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), onların işini uzun uzun konuştu. Kendileri ile bir-likte gidib işlerini gördükten sonra geldi. İçimden kendi kendime:

      “-Vallâhi, bu zat, hükümdar değildir!”dedim.

Sonra, elimden tuttu. Beni, evine götürüb içeri girdi. Eline içi hurma lifinden doldurulmuş bir yastık alıb bana attı ve:

      “-Otur onun üzerine!”buyurdular.

      “-Hayır! Onun üzerine Sen, otur!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır! Sen, oturacaksın!”buyurdu.

Yastığın üzerine oturdum. Resûlullâh (s.a.v) ise, kuru yerde oturdu. İçimden kendi kendime:

      “-Vallâhi, bu, hükümdar işi değildir!”dedim.

Bana:

      “-Ey Adiy bin Hâtim! Gel Müslüman ol da, selâmete er!”buyurdu.

      “-Ben, dini olanlardan’ım. Benim bir dinim vardır!”dedim.

      “-Ey Adiy bin Hâtim! Gel Müslüman ol da, selamete er!”buyurdu.

      “-Ben, dini olanlardan’ım!”dedim.

      “-Ey Adiy bin Hâtim! Gel Müslüman ol da, selamete er!”buyurdu.

Ben de yine:

      “-Ben dini olanlardan’ım!”dedim.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, senin dinini, senden daha iyi bilirim!”buyurdu.

      “-Demek, Sen, benim dinimi, benden daha iyi biliyorsun?!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”buyurdu ve bunu, iki veya üç kere tekrarladı.

      “-Söyle ey Adiy bin Hâtim! Sen, bir Rekûsi (Hristiyanlıkla Sâbiîlik karması dinin sâliklerin den) değil misin?”buyurdu.

      “-Evet!”dedim.

      “-Sen, kavminin Lideri ve Başkanı değil misin?”buyurdu.

      “-Evet!”dedim.

      “-Sen, kavminin içinde gitmiyor, Mirba’ (Ğanimetin dörtte birini) almıyor musun?”diye sordu.

      “-Evet! Gidiyor ve alıyorum!”dedim.

      “-Bunu almak, senin dinine göre: sana helal olmaz ki?!”buyurdu.

Resûlullâh, bunu söyleyince, çok mahcub oldum.

      “-Evet! Öyledir vallâhi!”dedim.

Anladım ki: O, Allâh tarafından gönderilmiş bir Peyğamber dir. Ğayb olan şeyleri biliyor. Resûlullâh, beni utandıran sözünü tekrarlamadı.

      “-Ey Adiy bin Hâtim! Sen, ne diye kaçıyorsun? Sen, Lâ ilâhe illâl-lâh demekten mi kaçınıyorsun?! Allâh’dan başka bir ilah mı var? Allâh’-dan başka ilah bulunduğunu mu biliyorsun?”diye sordu.

      “-Hayır!”dedim.

      “-Sen, Allâh’ü ekber! demekten mi kaçıyor sun?!”

Yüce Allâh’dan daha büyük bir şey mi var? Allâh’dan daha büyük bir şey mi var?”diye sordu.

      “-Hayır!”dedim.

“-Biliyorum. Senin, bu dine girmene engel olan:

      “-O’na, ancak insanların zâifleri, güçsüzleri tâbii oluyor. Arablar, onları okla vurub bitirirler!”diyorsundur.

Ey Adiy! Her halde, senin bu dine girmene, çevremde ki, şu muhtaç kimseleri görmen, engel oluyordur? Vallâhi çok sürmez, onlarda mal ve servet öyle bollaşacaktır ki, malın zekâtını alacak kimse bulunmayacaktır! Belki de, senin, bu dine girmene:

      “-Onların düşmanlarının çok, ve kendilerinin ise, sayıca az olduk-larını görmen, engel oluyordur!”

Vallâhi çok sürmez, bir kadının, tâ Kadisiye’den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıb şu Beytullâh’ı (Kabe’yi) tavaf ve ziyaret edinceye kadar Allâh korkusundan başka hiçbir korku duymayacağını da, işiteceksin!” buyurdular.

      “-Sen yine Hire’yi biliyor musun?”diye sordu.

      “-Gitmedim, orayı görmedim, amma işitmiştim!”dedim.

      “-Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki çok sür-mez Allâh, bu işi (İslâmiyet’i) tamamlayacak, hattâ Kisra bin Hürmüz’ün hazineleri de, feth edilecek, ele geçirilecektir!”buyurdular.

      “-Kisrâ bin Hürmüz mü?!”dedim.

      “-Kisra bin Hürmüz!”buyurdu.

      “-Kisrâ bin Hürmüz mü?”dedim.

      “-Evet! Kisrâ bin Hürmüz! Hire’den deve üzerinde hâmisiz olarak tek başına çıkıp gelen bir kadın da, Kâbe’yi tavaf edebilecektir! Belki de, senin, bu dine girmene, devlet ve saltanatı Müslümanlardan başkasında görmen, engel oluyordur? Allâh’a yemin ederim ki çok sürmez, Bâbil ülke-sinin beyaz köşklerinin de, Müslümanlara açılacağını işiteceksin!”buyur- unca, Müslüman oldum.

      “-Ben, Hanif bir Müslüman’ım!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzünde sevinç belirdiğini gördüm.

      “-Muhakkak ki, Allâh’ın ğazabına uğrayanlar, Yahudilerdir. Dalâlete düşenler de Hrıstiyanlardır!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), bundan sonra, Ensâr’dan birinin yanına inmemi, bana emretti. Sabah, akşam o Ensâri’nin evine gidib gelmeğe başladım. Resûlullâh (s.a.v), bana İslâmiyeti öğretti ve namazı, vakitleri içinde nasıl kılacağımı târif etti.

      “-Yâ Resûlallâh! Benim yurdum, av yurdudur. Biz şu köpeklerle şahinlerle av avlayan bir kavim’iz Bunlarla avlanmak, bize helâl olur mu?”diye sordum.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, ava öğrettiğin köpeğini veya şahinini, saldığın ve Besmele de, çektiğin zaman, onun, senin için tutuğu avı ye!”buyurdu.

      “-Ya o, avı tutarken öldürürse?”diye sordum.

      “-Kendisi, ondan yemedikçe, onu, öldürmüş bile olsa, ye! Çünkü, onu, senin için tutmuştur. Eğer, ondan yerse, sen, onu yeme! Çünkü, o, avı kendisi için tutmuştur!”buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Köpeğimin yanında başka bir köpek daha bulunur ve avı, hangisinin tuttuğunu bilemezsem, ne yapacağım?”diye sordum.

      “-Köpeğinin yanında başka bir köpek bulunur, ölmüş bulunan avı, yanındaki köpeğin tutmuş olmasından korkarsan, kendi köpeğinin onu, senin için tutuğunu öğreninceye kadar ondan yeme! Çünkü, sen, Besmele-’yi, kendi köpeğine çekmiş, ondan başkasına Besmele çekmemiştin. Onu, hangisinin öldürdüğünü bilemezsin. Besmele ile saldığın köpeğin, avı, senin için tutar, sen de, canlı iken yetişirsen, onu, hemen kes!” buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Biz, Mi’raz (Zıbkın) ile avlanan bir kavimiz. Bu bize helal olur mu?”diye sordum.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Mi’raz’ın sivri ucuyla avladığını ye! Yanıyla vurup öldürdüğün av, Vakiz dir. (Yani, Sopa ile vurularak öldürülmüş hükmünde olup haram-dır)” buyurdu.

      “-Ey Allâh’ın Peyğamberi! Biz, avcı bir halkız!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sizden biriniz, ava ok atacağı zaman, yüce Allâh’ın İsmini ansın, Besmele çeksin! Onu, vurub öldürürse, yesin. Eğer, onu, suya düşmüş ve su içinde ölmüş bulursa, yemesin! Çünkü, bilemez. Belki de, onu, su boğ-ub öldürmüştür. Bir veya iki gün sonra, okunun izini avın üzerinde bul-duğu ve onda okundan başka bir iz bulamadığı takdirde, dilerse, onu yesin! Sen de, okunu atacağın zaman, Allâh’ın ismini an, Besmele çek! Vurduğun avı ölmüş bulsan da, ye! Ancak, onu suyun içine düşmüş bulursan, yeme! Çünkü, sen, onu, suyun mu, yoksa, okunun mu öldürdüğünü bilemezsin! Sen, ava Ok atar, bir veya iki gün sonra onu, ölmüş bulursan ve üzerinde-de, kendi okundan başka bir iz bulunmazsa, dilersen ye! Suya batmış bulursan, yeme!”buyurdu.

Resûlullâh’ın yanında bulunduğum sırada, iki kişi geldi. Onlardan birisi, yoksulluktan şikayetleniyor, diğeri de, yolların hırsızlar tarafından tutulduğundan, kesildiğinden şikâyetleniyor, derd yanıyordu.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Yol kesme meselesi, sana az sonra bir zaman gelecektir ki, o zam-an, ticaret kervanı, hiç kimsenin himayesine hâcet kalmadan, Mekke’ye kadar çıkıb gidecektir! Yoksulluğa gelince: Sizin biriniz, sadakası ile dolaşıb da, kendisinden, bu sadakayı kabul edecek bir kimse bulamayacak hale gelmedikçe, kıyamet kopmayacaktır! Sonra, sizden biriniz, Allâh’ın huzurunda muhakkak duracak, hem de, Allâh ile kendisi arasında ne bir perde, ne de, Allâh kelâmını kendisine çevirecek bir tercüman bulunmak- sızın duracak, sonra Allâh, ona:

      “-Ben, sana mal vermedim mi?”diye soracak.

O, kul da:

      “-Evet! Verdin!”diyecek.

Sonra, Allâh, ona:

      “-Ben, sana Peyğamber göndermedim mi?”diye soracak.

O, kul da:

      “-Evet! Gönderdin!”diyecek.

Sağına bakacak, cehennem ateşinden başka hiçbir şey görmeyecek! Sonra, soluna bakacak, yine cehennem ateşinden başka bir şey görmeye-cek! Önüne bakacak, cehennem ateşiyle karşılaşacak. Öyleyse, her biriniz bir hurmanın yarısıylada olsun, bunu bulamazsa, güzel bir sözle olsun, kendisini cehennem ateşinden korusun! Ben, sizin hakkınızda yoksulluk-dan korkmuyorum! Yüce Allâh, size muhakkak yardım edecek, ve servet verecek, fetihler ihsan edecek, Hâttâ Hire ile Medine ve daha uzak yerler arasında bir kadın, devesinin üzerinde seyahat edecek de, bineğinin çalın-masından korkmayacaktır!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’in haber verdiği şeylerden ikisi vuku’ buldu. Geri kalan üçüncüsü de, muhakkak vuku’ bulacaktır. Bâbil ülkesindeki beyaz köşklerin feth olunduğunu görmüşümdür! Bir kadın’ın tâ Kadisiye’den devesi’nin üzerinde korkmadan yola çıkıb şu Beytullâh’ı Hac ettiğini de, görmüşümdür! Allâh’a yemin ederim ki: Resûlullâh (s.a.v)’ın söylemiş olduğu üçüncüsü de, Muhakkak vuku’ bulacak, mal ve servet, öyle bolla-şacak ki, onun zekâtını alacak bir kimse bulunmayacaktır!”

Resûlullâh (s.a.v), Adiy bin Hâtim’i, Tailer’in üzerine Vâli tayin, Tailer’in ve Esedlerin zekâtlarını tahsil etmeye memur etti. Adiy bin Hâtim, Medine’ye hicretin 10. yılında Şaban ayında geldi.

Adiy bin Hâtim, der ki:

      “-Hiçbir namaz vakti girmezdi ki, ben, onu özlemiş olmayayım!”

Adiy bin Hatim (r.a)’den:

“-Bir gün bir meclise gelmiştim. Kamet getirildi. İmam öne geçti. Namazda oturuşları uzatıyordu. İmam namazı bitirdikten sonra ben:

      “-Eğer içinizden birisi imam olursa, rüku ve secdeleri uzatmasın! Çünkü arkasında çocuk, ihtiyar, hasta, yolcu ve işi olanlar vardır!”dedim.

Diğer bir vakitte ise, ben öne geçtim, rüku ve secdeleri tam yaparak namazı süratli kıldırdım. Namazdan sonra cemaate dönerek:

      “-Resûlullâh (s.a.v), bize namazı böyle kıldırırdı!”dedim. 1

Adiy bin Hâtim (r.a)’den:

“-Resûlullâh’ın huzuruna girdim. Bir minder attı, üzerine oturdum ve O’na şöyle dedim:

      “-Senin yer yüzünde büyüklük peşinde olmadığına ve fesat çıkarma-dığına kanaat getirdim!”ve hemen ardından Müslüman oldum.

Resûlullâh (s.a.v)’ın bana gösterdiği ilgiyi görenler:

      “-Yâ Resûlallâh! Hiçbir kimseye göstermediğiniz ilgiyi ona göster-diniz?”dediklerinde,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet, o bir kavmin büyüğüdür. Size bir kavmin büyüğü geldiği zaman ona ikrâmda bulunun!”buyurdular. 2

Şa’bi’den:

Amr bin Hureys (r.a), Adiy bin Hâtim’e dünürlüğe gitti.

Adiy bin Hâtim:

      “-Kızımı sana veririm, ancak bir şartım var!”dedi.

Amr bin Hureys (r.a):

      “-Nedir?”diye sordu.

Adiy bin Hâtim (r.a):

      “-Allâh’ın Resûlünde sizin için güzel örnek vardır. Onun için sana da, Hz.Âişe’nin mehri kadar, dört yüz seksen dirhem mehir vermeni şart koşu-yorum!”dedi.

Humeyd bin Hilal’den:

Amr bin Hureys, Adiy bin Hâtim’e dünürlüğe gitti.

Adiy bin Hâtim (r.a):

      “-Onu sana veririm ancak bir şartla!”dedi.

Amr bin Hureys (r.a):

      “-Söyle, şartın nedir?”diye sordu.

Bunun üzerine Adiy bin Hâtim, Amr bin Hureys’e, Resûlullâh’ın sünneti olan dört yüz seksen dirhem mehir vermesini şart koştuğu habe-rini gönderdi. 3

Adiy bin Hâtim, Müslüman olduktan sonra Resûlullâh (s.a.v) tara-fından kendi kabilesi ile Beni Esedi’lerin zekâtlarını toplamakla görev-lendirildi. Daha sonra’da Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Vedâ Hacc’ın da bulundu. Adiy bin Hâtim, Resûlullâh (s.a.v)’in vefatları üzerine yer yer vuku bulan irtidadlar sırasında kavminin zekâtlarını toplayıb birinci halife Hz.Ebû Bekr’e getirmiş, kavminin Müslümanlıkta sebatlarını sağlamıştır. Kavminden hiçbir kimsenin irtidad etmesine asla meydan vermemiştir. Böylece Hz.Ebû Bekr’e ve İslâm dinine olan bağlılığını isbat etmiş bulundu. Hz.Ebû Bekr döneminde Suriye’de ki seferlere Hâlid bin Velid ile birlikte çıktı.

Hz.Ömer zamanında, Adiy bin Hâtim, Irak’ın fethine ve Kâdisiye muharebe’sine katıldı. İlerlemiş olan yaşına rağmen kabilesinin başında bir genç gibi savaştı. Savaşlar sırasında göstermiş olduğu maharet ve gayret; o kadar büyüktü ki, Hâlid bin Velid, onu kendine muâvin yaptı. Bu sebeb- den dolayı:

      “-Emir’in Muâvin’i” sıfatını kazandı.

Adiy bin Hâtim, Hz.Ömer’in halifeliği sırasında yanına gelib:

”-Sanırım ki beni, tanıyamadın?”dediği zaman, Hz.Ömer:

      “-Seni nasıl tanımam ki? Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzünü ilk ağartan, zekat, Tailer’in zekatı idi. Ben, seni tanırım: Başkaları, inkâr ettikleri zaman, sen, iman etmiştin! Başkaları, arkalarını dönüb gittikleri zaman, sen, gelmiştin! Başkaları, ahde vefâsızlık ve hiyânet ettikleri zaman, sen, ahde vefâkârlık etmiştin!”demiş.

Adiy bin Hâtim’de:

      “-Bana bu iltifatın yeter ey Müminlerin Emiri! Bana yeter!”diyerek karşılık vermiştir. 4

Adiy bin Hâtim’den rivâyet edilmiştir:

“-Bir heyet halinde halife Ömer’e geldik. Hz.Ömer tek tek herkesin ismini söyleyerek kendisine duâ ediyordu. Sıra bana gelince kendisine:

      “-Beni tanıdın mı, ey Mü’minlerin Emiri?”diye sordum.

      “-Evet, onlar küfrettiklerinde sen Müslüman olmuştun. Onlar sırtını dönerken sen İslâm’a gelmiştin. Onlar ahidlerinden caydıklarında sen vefâ göstermiştin. Onlar inkâr ederken sen tanımıştın!”dedi.

Bunun üzerine ben:

      “-Öyleyse gerisine aldırmam!”dedim.

Bu rivâyeti Müslim tahric etti. Buhâri’nin rivâyeti ise şöyledir:

“-Kabilemden bir ğrub insanlarla birlikte halife Hz.Ömer’e gittim. Hz.Ömer, Tai kabilesinden herkese 2.000 dinar maaş bağlıyor, ama beni geçiyordu. Beni görsün diye tam karşısına geçtim, ama o yine yüz çevirdi. Sonra yine karşısına geçtim, yine yüz çevirdi. Bunun üzerine kendisine:

      “-Ey Mü’minlerin Emiri! Beni tanıyor musun?”dedim.

O zaman halife Ömer güldü, sonra da:

      “-Evet vallâhi seni tanıyorum! Onlar küfrettiklerinde sen iman etmiş idin. Onlar yüz çevirdiklerinde sen gelmiştir. Onlar ahdinden caydıklarında sen vefâ göstermiştin. Resûlullâh (s.a.v)’ın ve ashâbının yüzünü ağartan ilk zekât da Tai kabilesinin zekâtı idi. Ve, onu sen, Resûlullâh’a getirmiştin!”

Müteâkiben halife Hz.Ömer mazeret beyan etmeye başladı, sonra da şöyle dedi:

      “-Ben, fakirlik sebebiyle yoksul düşenlere tahsisat ayırdım. Onlar, kabilelerinin ulularıdır; harcama konusunda kabile efrâdının sorumlulu-ğunu da üzerlerinde taşımaktadırlar!”

Bunu üzerine Adiy (r.a):

      “-Öyleyse bana maaş bağlamamana aldırmam!”dedi.

Adiy bin Hâtim:

      “-Öyleyse aldırmam!”sözünü, Hz.Ömer’in kendisine neden diğerleri gibi maaş başlamadığını öğrendikten sonra söylemiştir.

Kendisinin kim olduğunun, İslâm’daki konumunun, kadir ve kıymeti-nin Hz.Ömer tarafından bilindiğini ve diğer insanlarıdan daha faziletli olduğuna halifenin de inandığını görünce, maaş bağlanıb bağlanmamasını önemli olmadığını söylemiş, Hz.Ömer gibi biri tarafından söylenen o takdirkâr sözleri yeterli görmüştür. 5

Hz.Ömer zamanında Kûfe şehri kurulunca, Adiy bir Hâtim bu şehre gelerek yerleşti. Yaşı oldukça ileri olduğu için artık; her savaşa iştirak edemiyordu. Onun değerini çok iyi takdir eden

Halife Hz.Osman, bizzat ona, Bağdad civarında o zamanki adı ile İsâ nehri üzerinde bulunan Ravha köyünü, iradından istifade etmek üzere verdi. Bu ikrâma rağmen, Adiy bin Hâtim, Hz.Osman’ın bu teklifinden uzak durmaya çalıştı.

Hz.Ali (r.a), zamanında Cemel Vak’ası meydana geldiğinde Adiy bin Hâtim, Hz.Ali (r.a)’nin ordusunda yerini aldı. Müslümanlığı kabul etmesine vesile olduğu için Hz.Ali’ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel Vak’ası’nda bir gözü ve oğlu Muhammed şehid oldu. Diğer oğlunu da Hariciler öldürdü.

Daha sonra Sıffın Savaşı esnasında Hz.Ali (r.a)’in, Muâviye bin Ebû Süfyan nezdin’de elçiliğini yaparak dört haftalık bir mütareke anlaşması yapmaya muvaffak oldu. İş savaşa dönüştürüldüğü zaman, Adiy bin Hâtim, Hz.Ali (r.a)’nin ordusunun sancaktarlığını yaptı. Bu göreve bizzat Hz.Ali (r.a), tarafından getirildi.

Hz.Ali (r.a)’nin şehâdetin’den sonra, Kûfe şehrine çekilen Adiy bin Hâtim, ölene kadar burada yaşadı. Bu arada Hz.Ali taraftarlığını hiçbir zaman elinden bırakmadı. Öyle ki, Irak’a vali olarak tayin edilen Ziyad bin Ebihi, Beni Tai kabilesine zulüm yapmaya kalkıştığı zaman hemen müdahale ederek kabile efradını muvaffakiyetle himaye etti. Nihayet Adiy bin Hâtim, yüz yirmi yaşına gelmişti. Muhtarü’s-Sakafi’nin Kûfe şehrinde hakimiyet kurduğu devirde, ihtiyarlıktan dolayı vefat ederek Kûfe’deki kabristana defnedildi. 6

Başka bir rivâyette ise:

Bilâhare Kûfe Şehri’ne yerleşti, ancak, daha sonra Kûfe’de halife Hz.Osman (r.a)’a açıktan sövülüb küfredilmeye başlandığı ve bunu bir adet moda haline geldiğini görünce:

      “-Hz.Osman’a küfredilen bir yerde oturmam!”deyib Kûfe şehrinden ayrılıp Karkisiya’ya göçtü ve orada vefat etti de denilir.

Adiy bin Hâtim (r.a) uzun ömürlü sahâbilerden biri idi. Babası Hâtim Tai gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabile reisliğinin kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakteri oluşturmuş idi. Hz.Ömer (r.a)’ın vefakâr ve salih bir insan olarak tavsif ettiği Adiy bin Hâtim, altmışaltı hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan yedisi Sahih-i Buhâri’de, elli yedisi de Ahmed İbn-i Hanbel’ın Müsned’ın de yer almıştır. 7

Âilesi ve çocukları hakkında geniş bir bilgi yoktur. Ancak çocukları içinde Cemel Vak’ası’nda şehid olan oğlu Muhammed’in ismini, Hadis rivâyet ettiğinden dolayı diğer oğlu Adiy bin Adiy ismine rastlanmaktadır. Bunlardan başka evlatları varsa da isimleri bize ulaşmamıştır.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1478 
2- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1042 
3- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1282 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-17-62-71 
5- Câmiu’l-Usûl-Ashâbın faziletleri-14-278-No-6.663 
6- Ashâb-I Kiramın Meşhurları-Hayati Ülkü-sayfa187-189 
7- Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi-1-380