Abdullah Ibn-i Zübeyr

Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın kızı Esmâ Zatü’n-Nitakeyn (r.a) ile cennet ile müjdelenmiş on sahabiden biri olan Zübeyr bin Avvâm (r.a)’ın oğluydu. Neseb silsilesi: Abdullah İbn-i Zübeyr bin Avvâm bin Hüveylid bin Esed bin Abdüluzza bin Kusay bin Kilâb bin Mürre el-Kureyşî el-Esedî’dir.

Abdullah Ibn-i Zübeyr

Abdullah Ibn-i Zübeyr
عَــبْــدُاللهُ بْــنُ الـزُ بَــيّـِـرْ


 Baba Adı    :    Zübeyr bin Avvâm.
 Anne Adı    :    Esmâ bint-i Ebû Bekir’ı Sıddik (r.a).
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Hicri 1.Miladi 622.yılda Medine’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicri 73. yılının 17 Cemaziü’l-Evvel ayında, Miladi 692. yılda 72 yaşlında Mekke’de şehid edildi, kabri Mekke’de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Olağanüstü yiğit, hiçbir şeyden korkmazdı. Saçlarını uzatır iki yana salan bir kahraman-ı âlişan idi.
 Eşleri    :    1-Tumadur bint-i Manzur 2-Tumadur ölünce yerine bacısı Ümmü Hâşim Zücle geldi 3-Hanteme bint-i Abdurrahman el-Haşim 4-Rayta bint Abdurrahman bin el-Haris 5-Âişe bint-i Osman bin Affan 6-Ümmül Hasan Nefise bint-i Hasan bin Ali ve Ümmü veledleri…
 Oğulları    :    On iki tane oğlu vardı.
 Kızları    :    Beş tane kızı vardı.
 Gavzeler    :    Yermük, Mısır’ın ve kuzey, Afrika’nın fethi, Horasan, Cemel Vak’ası gibi bir çok seferlere katılmıştır.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Medine’de doğan ilk muhacir erkek çocuk.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    33 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Hicret esnasında henüz doğmamış idi.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah İbn-i Zübeyr bin Avvâm bin Hüveylid bin Esed bin Abdüluzza bin Kusay bin Kilâb bin Mürre el-Kureyşî, el-Esedî’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Önceleri; Ebû Bekir, Sonra Ebû Hubeyb’dir. en meşhur olanı ise Mescid Güvercini dir.
 Kimlerle Akraba idi    :    Hz.Ebû Bekr’in torunu, kızı, Esmâ’nın oğlu, Zübeyr bin Avvâm’ın oğlu, Hz.Âişe validemizin de yeğenidir.


Abdullah Ibn-i Zübeyr Hayatı


Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın kızı Esmâ Zatü’n-Nitakeyn (r.a) ile cennet ile müjdelenmiş on sahabiden biri olan Zübeyr bin Avvâm (r.a)’ın oğluydu. Neseb silsilesi: Abdullah İbn-i Zübeyr bin Avvâm bin Hüveylid bin Esed bin Abdüluzza bin Kusay bin Kilâb bin Mürre el-Kureyşî el-Esedî’dir. Annesi; Hz.Ebû Bekr’in kızı Esmâ bint-i Ebî Bekr (r.a)’dır. Abdullah İbn-i Zübeyr’in künyesi: önceleri dedesine nisbet ile Ebû Bekr idi, daha sonra, Hubeyb adındaki ilk oğlu dünyaya gelince, Ebû Hubeyb, olarak meşhur olmuşdur. En meşhur olan künyesi ise Mescid Güvercini dir.

Hz.Âişe (r.a), Abdullah’ın annesi Esmâ (r.a) gibi, çok sevib saydığı biricik teyzesidır. Hz.Âişe validemiz de, evladı gibi sevdiği Abdullah İbn-i Zübeyr’den, arada kızıb küsse de, onunla konuşmamaya yemin etse dahi, hemen yemin keffâreti vererek barıştığı, ve en çok sevdiği yeğenlerinin en başında gelmektedir. Zira Resûlullâh (s.a.v), Hz.Âişe (r.a)’yı, onun adıyla Ümmü Abdullah diye künyelemişlerdi.

Baba annesi;Resûlullâh (s.a.v)’ın halası Safiyye bint-i Abdülmuttâlib olub, Hz.Hadice bint-i Huveylid Annemiz ise, Abdullah İbn-i Zübeyr’ın babası, Zübeyr bin Avvâm’ın halası, Hz.Hamza ise dayılarıdır.

Medine’ye hicretten sonra, Muhacir Müslümanların, Medine’de ilk doğan erkek, çocuğudur. Hicri birinci yılda dünyaya gelen Abdullah İbn-i Zübeyr’ın doğumu, Muhacir Müslümanları sevince boğdu. Müslümanlar âdeta bayram ettiler. ”Allâh-ü Ekber” sesleri semâya yükseldi. Onların bu sevinmeleri, Yahudiler’in yalanlarının ortaya çıkmasından kaynaklanıyor idi. Çünkü, Yahudiler Muhacir Müslümanlara:

      “-Sizi sihirle büyüledik. Artık erkek çocuğunuz olmaz!”diyorlardı.

Bu olayı detaylarıyla, Esmâ bint-i Ebû Bekr (r.a)’dan dinleyelim:

“-Ben gebelik müddetimi doldurmuş olarak Mekke’den yola çıktım. Muhacir olarak Medine’ye geldim, Kuba köyüne indim. Abdullah’ı orada doğurub, sonra onu alıb, Resûllulâh (s.a.v)’e getirdim. Kucağına verdim. Resûlullâh (s.a.v)’de bir hurma istedi. Onu ağzında iyice çiğneyib çocu-ğun ağzına sürü verdi ki, oğlumun midesine inen ilk şey, Resûlullâh’ın çiğnediği bu şifalı şeydir. Resûlullâh (s.a.v), bu çiğnediği hurmayı çocuğun damağına sürdükten sonra ona bereket duâsı yaptı.

Abdullah İbn-i Zübeyr, Medine’deki Muhacir Müslüman âileler içer-sinde, dünyaya ilk gelen erkek çocuğudur. Abdullah’ın doğmasıyla bütün muhacir Müslümanlar iyice ferahlanıb rahatladılar. Çünkü Medine’de ki, Yahudiler tarafından onlara şöyle deniliyordu:

      “-Artık sizi sihirle büyüledik, sizin için erkek çocuk doğurmak yok!”

Müslümanlar kendi aralarında hep bu sihri konuşmaktaydılar idiler. Abdullah’ın doğumunu işitir işitmez:

      “-Allâh’u Ekber!”diyerek çoşub tekbirler getirdiler ki, bu tekbirler, yüce Allâh tarafından, Yahudilerin, nasıl yalan söylediklerini, ve ne kadar yalancı olduklarını açıkça göstermesınden dolayı duydukları sevinçten ileri gelmişti.

Resûlullâh (s.a.v), çocuğu eliyle iyice sığadıktan sonra ona Abdullah ismini taktı. Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’dan başka Misver bin Mahreme ile Mervân bin Hâkem ve Nu’man bin Beşir’de o sıralarda Medine’de ilk doğan Müslüman erkek çocuklarındandı!”

Gerek babası; Zübeyr bin Avvâm (r.a), gerekse annesi Esmâ (r.a), özellikle teyzesi Hz.Âişe (r.a), Abdullah’ın en iyi şekilde yetişmesi için ellerinden gelen özen ve ğayreti gösteriyorlardı. Abdullah İbn-i Zübeyr yedi sekiz yaşlarına geldiğinde bey’at etmek için onu Resûlullâh (s.a.v)’e götürdüler. Resûlullâh (s.a.v), küçük Abdullah’ın yüzüne tebessüm edib onun bey’atını kabul etti.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’ın nâfile İbâdet etmede mübalağa ile işi çığırından çıkaracak dereceye vardırırdı. Öyle ki;

Bütün yıl, bir gece ibadetlerini sabaha kadar kıyam’da, bir geceyi sabaha kadar rükû’da, bir geceyi de sabaha kadar secde’de geçirmeyi âdet edinmişti. Kendisinin bir rekât’ta, Bakara, Âl-ı İmrân, Nisâ ve Mâide sûrelerini okuduktan sonra rükû’a gittiği rivâyet edilir.

Nafile oruç tutarken de, Cuma’dan Cuma’ya iftar ederdi. İftar edeceği zaman da bir kaba süt ve tereyağı koydurur üzerine biraz acı ot ektir-dikten sonra onu bardağa doldurub içerdi ki süt tok tutar, yağ susuzluğu

keser, acı ot da bağırsağı açardı. 1

Yukarıda anlatılan nafile oruç meselesi hakkında şöyle denilebilir: Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın hiç iftar etmeden oruç tutmayı yasakladığını duymamış olmalı ki, kesintisiz hafta boyunca oruç tutar ve bundan dolayı herhangi bir rahatsızlık duymazdı. Bazı rivâyetler-de ise üç günde bir iftar ederdi. Her nasıl olursa olsun her bir sahâbe kendi başına müctehiddir. Dini bizden daha iyi bilirler!

Abdullah İbn-i Zübeyr, Resûlullâh (s.a.v)’ın gününde hep çocuk olarak yaşadı. Ancak, Hicretin beşinci yılında meydana gelen, Ahzab veya Hendek kuşatmasında çocuk ve kadınlarla birlikte Medine’de bir kalede bulunuyordu. Yanında, ninesi, şehid Hz.Hamza’nın yiğit bacısı, Safiyye bint-i Abdülmuttalib (r.a)’ ile, Ömer bin Ebî Seleme vardı. Onun omuz-larına çıkarak Hendek Savaşı’nda ki, bütün gelişmeleri seyretmiştir. bu arada babasının Hendek’de şer hizibleri ile nasıl savaştığını görmüş, sonradan da, babasına olub bitenleri bir bir anlatmıştır.

Resûlullâh (s.a.v)’ın gününde yaş itibarıyla çocuk idi. Resûlullâh’ın vefatından sonra çocukluktan kurtulub, delikanlılık çağına adım atması ise ancak, şerefli dedesi, Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın hilafeti devrinde başlamıştı. Bu gelişim Hz.Ömer’ın hilafeti zamanında ise kendini iyice göstermeye başladı. Hz.Ömer, ve Hz.Osman devirlerinde yapılan bir çok savaşlarda büyük kahramanlıklar sergiledi.

İlk olarak, Hicri 14. Miladi 636. yıllarda henüz on iki yaşlarında iken babası Zübeyr bin Avvâm ile birlikte Suriye taraflarında meydana gelen Yermük Savaşı’na gitmiş ve babası Zübeyr bin Avvâm (r.a), onu, sahâbi-den birine emanet edib kendisi savaşa iştirak etmiştir. Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), babasının savaşını at üzerinden seyretmiştir.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’in Menkibeleri:

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), cesaretinin yanında aynı zamanda âlim bir sahabe idi. Meşhur yedi veya dört Abdullah’dan biriydi ki, onlara:

      “-Abâdilâ-i Seb’a veya Abâdile-i Erbaâ!”denilirdi.

Resûlullâh (s.a.v)’den, babasından, annesinden, dedesi Ebû Bekr ile teyzesi Hz.Âişe’den, Hz.Ömer ve Hz.Osman gibi bir çok büyük sahâbe-lerden, Süfyân bin Ebî Züheyr gibilerden hadis rivâyetinde bulunmuştur. Rivâyet ettiği hadislerin sayısı, otuz üç kadardır.

Bunlardan biri müttefekun âleyh, altısı yalnız Sahih-i Buhâri’de, iki tanesi Sahih-i Müslim’de, biri de her ikisinde yer almıştır. Kendisinden, bir çok kişiler hadis rivâyet etmişlerdir. Hadis rivâyet eden meşhur Tabiin’lerin arasında; başta iki oğlu Abbâd ve Âmir, kardeşi Urve bin Zübeyr, yeğenleri Hişâm ve Muhammed bin Urve, yine Tabiinden Tâvus, Âta, bin Ebû Müleyke gibi cihan şumül âlimler vardır.

Abdullah İbn-i Zübeyr’in çocukları içinde Abbâd, Âmir, Hamza ve Hubeyb’in isimleri bilinmektedir. Bunları, Mekke muhasarası sırasında gizlice Haccâc tarafına gönderib onları öldürülmekten kurtarmıştı.

Abdullah İbn-i Zübeyr, Kûr’ân ve tefsir ilminde de söz sahibi idi. Halife Hz.Osman (r.a), kendisinden önce, Hz.Ebû Bekr (r.a) tarafından Mushaf haline getirilen Kûr’ân-ı Kerîm’in nüshalarını çoğaltmak için kurduğu dört kişilik o meşhur ilmi heyete, Kurrâ âlimler’den olması sebe-biyle onu da bu heyete dahil etmişti.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a): Küfre, ve zülme karşı çok şiddetli ve korkusuz, cesur, adalet aşığı, haksızlığa baş kaldıran fıtratının yanında, Müminlere karşı merhametli, oldukça nazik, duyarlı, şâir ruhlu, ve çok büyük meziyetlere sahib bir sahâbi idi. Allâh sevgisi ve Allâh korkusu, onun baş gündemi idi. Farz ibadetlerin ve zaruri dünya işlerinin dışında kalan bütün vaktini nafile namaz ve oruç ile geçirirdi. Onu yakından tanı-yanlar şöyle anlatırlar:

Annesi Esmâ bint-i Ebû Bekr (r.a)’dan:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr, geceleri namaz kılıb gündüzleri de oruç tuttuğundan ona Mescid Güvercini manasında Hamâmetü’l-Mescid lâkabı takılmıştı!”der. 2

Tabiinden Atâ (r.a), şöyle der:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), namaz kılarken, tıpkı biçilmemiş bir kamışa benzerdi!”demektedir.

Mücahid’den şöyle rivâyet edilir:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr, namazı huşû içinde kılardı. Dedesi Ebû Bekr’de böyle idi!”

Yine Mücahid’den:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr, namaz kılarken en küçük bir hareketten bile sakınırdı. Bunun namazdaki huşû’dan ileri geldiği söylenirdi!”

İbn-i Münkedir’den:

      “-Eğer, Abdullah İbn-i Zübeyr’i namaz kılarken görseydin, onu rüz-gârın salladığı bir ağaç dalı sanırdın. Mancınıkla atılan taşlar onun sağına soluna düşüyordu da aldırmıyordu!” 3

Yahyâ bin Vessâb der ki:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), secde ettiği zaman, son derece sakin ve hareketsiz olduğundan, ve çok uzun secdede kaldığından dolayı, kuşlar onu bir duvar zanneder ve sırtına konarlardı!”

Başkaları da şöyle demiştir:

      “-Abdullah, zamanını üçe ayırmıştı. Bir gece sabaha kadar kıyam da durur, bir gece sabaha kadar rükû da durur, ve bir gece de sabaha kadar secde de kalırdı!”

Denildiğine göre; Abdullah İbn-i Zübeyr’in ğayretli ve cesur bir kişi olarak ilk bilinmesi şöyle olmuştur:

“-Çocukluğunda bir gün arkadaşlarıyla oynamakta iken adamın birisi geldi ve bağırınca hepsi kaçtı. Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) ise, geri dönüb yürüdü ve arkadaşlarına şöyle dedi:

      “-Ey çocuklar! Beni, size başkan yapınız ve gelin hep birlikte ona hücum edelim!”onlarda dediğini yapmıştı.

Yine çocukluğunda arkadaşlarıyla oynamakta iken, Hz.Ömer onun yanından geçerken diğer çocuklar kaçtığı halde kendisi yerinde durmuş, kaçmamıştı. Hz.Ömer (r.a) ona:

      “-Onlar gibi sen niye kaçmadın?”diye sorunca,

Abdullah İbn-i Zübeyr şu cevabı vermişti:

      “-Herhangi bir suç işlemedim ki senden korkayım. Yol da dar değil ki sana yol vereyim!”

Mücahid der ki:

      “-Başkalarının yapamadığı ne kadar ibâdet varsa, mutlaka Abdullah İbn-i Zübeyr onu yapardı. Büyük bir sel gelmiş ve sular Beytullâh’ı örtecek kadar yükselmişti. Abdullah İbn-i Zübeyr o gün yüzerek tavaf etmeye başladı!”

Hişam bin Urve şöyle der:

“-Amcam Abdullah İbn-i Zübeyr’in küçükken söylediği ilk söz:

      “-Kılıç!”olmuştur.

Onu elinden hiç bırakmazdı. Babası Zübeyr bin Avvâm (r.a)’da:

      “-Yüce Allâh’a yemin ederim ki, senin bu kılıçla günlerin ve gecelerin olacaktır!”derdi. 4

Ömer bin Kays’dan:

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’in yüz kölesi vardı. Bu kölelerin her biri ayrı bir lisan konuşuyordu. Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) onların her birine kendi diliyle hitab ederdi!”

Onun dünya işleriyle uğraşmasına bakınca:

      “-Bu, bir an bile olsun, Allah’a ibâdet etmeyen bir insan!”derdim.

Âhiretle uğraşmasına bakınca da şöyle derdim:

      “-Bu, bir an bile olsa dünyaya metelik vermeyen bir adamdır!” 5

Muhammed bin Abdullah es-Sekâfi’den:

“-Hac mevsiminde Abdullah İbn-i Zübeyr’in bir hutbesini dinledim, Terviye gününden bir gün önce ihramlı olarak o dışarı çıkıncaya kadar, onun gibi yakışıklı, kâmil bir adam görmemiştik. O dışarı çıkarken:

      “-İşte Mü’minlerin Emîri!”dediler.

Hemen minbere çıktı. Üzerinde de iki kat, beyaz elbise vardı. Halka selâm verdi. Halk selâmını alınca, o güne kadar hiç duymadığım güzellik ile bir telbiye’de bulundu. Allâh’a hamd edib, O’nu layıkı vechiyle övdük-ten sonra şöyle dedi:

      “-Sizler, çeşitli ülkelerden Allâh’ın evine heyetler halinde geldiniz. Allâh, elçilerine ikrâm eder. Her kim, Allâh katında olanlara talibli ise, Allâh, isteyeni boş çevirmez. Sözlerinizi hareketlerinizle doğrulayınız. Çünkü, söz hareketle değer kazanır. Niyet, kalbin niyetidir. Böyle günler-de Allâh’a yalvarmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü, böyle günlerde günahlar affedilir. Sizler, çeşitli ülkelerden buraya ne ticaret için ne servet kazan-mak için ne de dünyevî bir menfaat için geldiniz!”

Sonra telbiye’de bulundu. Halk da onu takib etti. Uzun uzun konuştuktan sonra şöyle devam etti:

“-Benim esas anlatmak istediğim şudur: Azîz ve Celîl olan Allâh Kûr’ân-ı Kerîm’in Bakara Sûresin de şöyle buyuruyor:

      “-Hacc, vakti bilinen aylardadır!”

Bu hac ayları, Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayının ilk on günüdür!

      “-Kim o aylarda hac farizasını yerine getirirse bilsin ki hac esnasında Refes kadına yaklaşmak, fûsuk günah konuşmak ve cidal, kavğa etmek yoktur!”

Buradaki, Refes sözünden maksad, kadına yaklaşıb cima etmektir. Fûsuk, sözün den maksat; kötü sözler konuşub sövmek küfür etmektir. Cidal, sözünden maksad; din kardeşleriyle kavğa edib gösteriş yapmaktır.

      “-Siz, ne hayır fiil yaparsanız, Allâh onu bilir. Âhiret için azık hazırlayınız. Azıkların en hayırlısı da takvadır. Ey akıl sahibleri Ben-den korkunuz!”

Azîz ve Celîl olan Allâh yine şöyle buyuruyor:

      “-Hacc mevsiminde, ticaret yapmak suretiyle yüce Rabbinizin lütfundan bir kazanç rızık istemenizden size bir günah yoktur!”

Yani, hacca gidenlerin ticaret yapmaları helâldir.

      “-Arafat’dan, seller gibi boşanıp aktığınız zaman!”

Arafat, hacıların gün batımına kadar vakfe yapıp, ayrıldıkları yerdir.

Meş’âr-il Hârem’ın yanında Allâh’ı zikredin!”

Meş’âr-il Hârem vakfenin yapıldığı dağdır, yani Müzdelife’dir.

      “-O, size nasıl hidayet ettiyse, siz de onu öylece anın. Bilirsiniz ki sizler, bundan önce iyice sapıktınız!”

Bu ifade herkes için değildir. Buranın eski halkı, Cem’den gelirken, diğer insanlar da Arafat’dan gelirdi. Allâh onların bu şekilde yapmalarını istemediği için şu âyeti inzâl etti:

      “-Sonra, insanların döndüğü yerden sizde dönün!”

Yani, hac ibadetlerini yapmaya kurbanlarınızı kestiğiniz yere dönün. Mina ya dönün

      “-Allâh’dan günahlarınızı mağfiret buyurmasını isteyin. Çünkü Allâh, çok yarğılayıcı ve hakkıyla esirgeyicidir!”

Câhilliye devrinde Arablar haclarını yaptıktan sonra, geçmiş Ata ve babaları ile öğünmeye başlarlardı. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allâh şu âyeti inzal buyurdu:

“-Hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, ata ve babalarınızı andı-ğınız gibi hatta daha fazla Allâh'ı zikrediniz.

Bir takım insanlar:

      “-Ey Rabbımız! Bize nasibimizi dünya da ver!”derler.

Böylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur!”

Kim, yâ Rabbi bize nasibimizi yalnız dünyada ver, derse artık o insanın âhirette hiç bir nasibi yoktur.

“-İnsanlardan öyleleri vardır ki!

      “-Ey Rabbimiz!Bize dünyadada iyilik ver, âhirette de iyilik ver; ve bizi cehennem azâbından koru!”derler.

Kim de, yâ Rabbi bize nasibimizi hem dünyada hem de âhirette ver, bizi cehennemden koru, derse, işte onların hem dünyada, hem de âhirette kazançları ve nasibleri vardır.

      “-İşte böyle diyenler var ya, onlar için kazandıklarından büyük nasibler vardır. Allâh, hesabları süratle görendir!”

Burada dünya ve âhirette nasib isteyenler, dünyada iken, hem dünya hem de âhiret için çalışanlardır.

      “-Bir de sayılı günlerde Allâh'ı zikredin!” 6

Buradaki sayılı günlerden maksat, teşrik günleridir. Yani, arefe saba-hından, Zilhicce ayının on üçüncü gününün sabahına kadar olan günlerdir. O günlerde yüce Allâh’ı tesbih ederek, tekbir ve kelime-i tevhid getirerek, hamd ederek tazim ederek, teşrik tekbirleri ile zikredilir!”

Daha sonra, Abdullah İbn-i Zübeyr, ihrama girilecek yerleri tekrarlayarak insanlara şöyle dedi:

      “-Medineliler’in Mîkadları; Zülhuleyfe! Iraklılar’ın Mîkadı; Akîk! Necid ve Tâifliler’in Mîkadı; Karn! Yemenliler’in Mîkadı ise; Yelem-lem’dir!”

Bundan sonra da ehl-i kitabdan kâfir olanlara şöyle bedduâ etti:

      “-Allâh’ım, senin âyetlerini inkâr eden, Peygamberini yalanlayan ve senin yolunda yürüyenlere engel olan ehl-i kitaba azab et! Allâh’ım onlara azab et! Kalblerini, günahkâr kadınların kalbleri gibi yap!”

Devamla şöyle dedi:

“-Şurada bir kısım insanlar görüyorum. Allâh, gözleri gibi, onların kalblerini de köreltmiştir. Bunlar, Horasan’dan hacca niyetle gelenlere, olmayacak şeyleri yapmaları için fetva veriyorlar. Gelen kimseye:

      “-Hacca olan niyetini Umre’ye çevir! Sonra da, buradan itibaren hacca niyet et!”diyorlar.

      “-Yüce Allâh’a yemin ederim ki, bunlar ancak ihsarlı olana câizdir. Başkaları böyle hareket edemezler!”

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a):

      “-Lebbeyk!!!”dedi, oradaki Müslümanlar da:

      “-Lebbeyk!!!”diyerek, Telbiye getirmeye başladılar. Ben, o günkü kadar Müslümanların ağladığına hiç şahid olmamıştım!”

Hişam bin Urve’den:

Abdullah İbn-i Zübeyr bir konuşmasında şöyle dedi:

      “-Kesinlikle bilmiş olun ki; Batn-ı Urene’nin dışında Arafat’ın her yerinde vakfeye durulur. Yine şunu da bilin ki, Batn-ı Muhassır’ın dışın-da da bütün Müzdelife mevkıf, yani vakfe yapılacak yerdir!”

Sa’düssa’dil Ensârî’nin torunu Abbâs bin Sehl’den:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr’in Mekke minberi üzerindeki bir konuşma-sını dinledim. Şöyle söylüyordu:

“-Ey insanlar! Resûlullâh (s.a.v), şöyle buyurdu:

      “-Âdemoğluna bir vâdi dolusu altın verilse, o ikincisini de ister, iki vâdi dolusu verilse bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını topraktan başkası doyuramaz. Tövbe edenlerin tövbesini Allâh kabul eder!”

Atâ bin Ebî Kebân’dan:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr bize yaptığı bir konuşmasında şöyle dedi:

“-Resûlullâh (s.a.v), şöyle buyurmuşlar dır:

      “-Mescid-i Hârem müstesna, benim bu mescidimde kılınan bir rekât namaz, diğerlerinde kılınan bin rekât namazdan daha efdaldir. Mescid-i Hârem’de kılınan bir rekât namaz ise, benim mescidimde kılınandan yüz kat daha efdaldir!”

Demek oluyor ki; Mescid-i Hârem’de kılınan bir rekât namaz, diğer mescidlerde kılınan bir rekât namazdan yüzbin kat daha efdaldir!”

Abdullah İbn-i Zübeyr’in bu sözleri üzerine ben:

      “-Ebû Muhammed! Bu, efdâliyyet sadece Mescid-i Hârem’de kılı-nan namazlar için mi? yoksa Hârem-i Şerif’de kılınan bütün namazlara da şamil mi?”diye sordum.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a):

      “-Hârem-i Şerifin her tarafında kılınan namazlar için durum aynıdır. Çünkü, Hârem-i Şerifin her tarafı Mescid dir!”

Abdullah İbn-i Zübeyr’in âzâdlısı Vehb bin Keysân’dan:

“-Bayramda Abdullah İbn-i Zübeyr’in hutbesini dinledim. Hutbeden önce namaz kıldırdı. Sonra da ayağa kalkarak şöyle dedi:

      “-Ey insanlar! Hutbe ve bayram namazı, her ikisi de Yüce Allâh’ın bir emri ve Resûlullâh (s.a.v)’ın de sünnetidir!”

Sabit’den:

“-İbn-i Zübeyr’i konuşma yaparken dinledim, şöyle dedi:

“-Muhammed (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

      “-Dünyada ipek elbise giyenler âhirette giyemezler!”

Ebû Zübeyr’den: Abdullah İbn-i Zübeyr’i bu minberin üzerinde kon-uşurken dinledim. Şöyle, söylüyordu:

“-Resûlullâh (s.a.v), Namaz’ın (veya namazların) sonunda selâm verdiği zaman şöyle derdi:

      “-Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike leh. Lehü’l-mülkü ve lehü-l hamdü ve hüve âlâ küllî şey’in kadir. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh, velâ na’büdü illâ iyyah. Ehlü’n-Ni’meti, ve’l-Fadli, vessena’il hasen. Lâ ilâhe illâllahü muhlisine lehüddîne, velev kerihel kâfirin!”

Süveyr’den:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’in, minberde yaptığı bir konuşmasını dinledim. Şöyle söyledi:

      “-Bu Âşure günüdür, (Muharremin 10. günü). O günde oruç tutunuz. Çünkü Resûlullâh (s.a.v) Âşure günlerinde oruç tutmayı emretti!”

Külsüm bin Cebr’den:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr, bize şöyle bir hitabede bulundu:

“-Ey Mekkeliler! Ben duyduğuma göre, Kureyş’den bazıları nerdşîr denen (bir nevî tavla) bir oyun oynuyorlarmış. Halbuki Yüce Allâh şöyle buyurmuştur:

      “-Ey îmân edenler! İçki, kumar, tapınmak için dikilimiş taşlar ve oklarla fala bakmak, şeytanın yaptığı kötü amellerdendir. Derhal bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz!” 7

Allâh’a yemin ederim ki; oyun oynadı diye, bana getirilen kişilerin,

saçlarını kesmek ve elbisesini soymak sureti ile cezalandırırım. Üzerinden çıkarttığım elbiselerini de onu yakalayıb bana getirene veririm!” 8

Abdullah İbn-i Zübeyr, sözle nasihatta bulunduğu gibi, mektubla da tebliğ ve nasihat vazifesini yerine getirirdi. Bir arkadaşına şu meâlde bir mektub yazmıştı:

      “-Kardeşim, takva sahiblerinin bazı alâmetleri vardır, insanlar onları o alâmetlerinden tanır. Bu alâmetler ise, musibete karşı sabır, kadere rızâ, nimetlere şükür ve Kûr’ân’ın emirlerine kesin olarak uyub, nehy ettikle-rinden şiddetle sakınmaktır!”

Vehb bin Keysân’dan:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) bana şu öğütleri ihtiva eden bir mektub yazdı der:

      “-Allâh’dan sakınan müttekîlerin tanındıkları ve kendilerinin de tanı-dıkları bazı alâmetler vardır. Bunlar;belâlara sabır, kazaya rızâ göstermek, nimetlere şükretmek, Kûr’ân’ın hükümlerine boyun eğmektir. Âmirler, satılan malların götürüldüğü pazar gibidir. Eğer Âmir, haktan ayrılmayan biriyse ona hakikatler getirilir ve haklı olanlar gelir. Âmir hakka hukuka riâyet etmeyen biriyse, ona kötü işler getirilir ve kötü kimseler gelir, o da ona göre muamele yapar!”

Abdullah İbn-i Zübeyr’e gördüğü herbir şey yüce Allâh’ı hatırlatırdı. Gök gürlemesini işittiğinde:

      “-Bulut ve Meleklerin korkudan dolayı kendisini tesbih ettiği Yüce Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim!”der; bunun yeryüzü halkı için büyük bir tehdit olduğunu söylerdi.

Oğlu Amir bin Abdullah, İbn-i Zübeyr’den:

“-Abdullah İbn-i Zübeyr, Kureyş’den bir kafile ile birlikte Umre’den dönüyordu. Yenâsib mevkiine geldiklerinde ağaç dibinde bir adamı gör-düler. Abdullah İbn-i Zübeyr ilerledi. Yanına gelince selâm verdi. Adam hiç aldırmadı. Çok alçak bir sesle selâmı aldı. Abdullah İbn-i Zübeyr atın-dan indi. Adam hiç kımıldamadı bile.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a):

      “-Gölgeden çık!”dedi.

O adam istemeyerek yerini değiştirdi.

Abdullah İbn-i Zübeyr bu olayı, devam ederek şöyle anlatıyor:

      “-Oturdum elinden tuttum ve kimsin sen?”diye sordum.

      “-Cinlerden biriyim!”dedi.

Bunu duyar duymaz tepem attı. Tutub onu hızla çektim ve:

      “-Demek sen cinlerdensin ve bu halde karşıma çıktın ha?!”dedim.

Baktım, ayakları da vardı. Sonra:

      “-Demek sen, yeryüzünde yaşayanlardan olduğun halde bana böyle görünüyorsun ha?”diye onu azarladım.

O kaçtı gitti. Arkadaşlarım geldi ve:

      “-Yanındaki adam nereye gitti?”diye sordular.

      “-O, cinlerdenmiş, kaçtı!”dedim.

Bunu duyunca hepsi şaşkınlıktan, bayılıb develerinden yere düştüler. Bunun üzerine her birini tutub kendi bineklerine bağladım ve Mekke’ye, bu şekilde geldik!” 9

Ahmed bin Ebi’l-Havâri anlatıyor:

“-Ebû Süleyman ed-Dârânî’nin şunu söylediğini duydum:

Abdullah İbn-i Zübeyr, mehtablı bir gece, devesine binerek yola çıktı. Tebük’de mola verdi. Dönüb bakınca, devesinin üzerinde saçı sakalı ağarmış bir adam gördü. O adama doğru koştu. Fakat adam uzaklaştı. Abdullah İbn-i Zübeyr, devesine binib yola devam etti.

O yaşlı adam şöyle seslendi:

      “-Ey Zübeyr’in oğlu, vallâhi bu gece, benden biraz korksaydın, seni parçalardım!”

Abdullah İbn-i Zübeyr de şöyle cevab verdi:

      “-Ey mel’un! Senin, korkulacak neyin var ki korkayım?” 10

Mücahid’den:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) ibâdette hiç kimsenin ulaşamadığı bir dereceye ulaştı; Kâbe’nin etrafını sel basmıştı, bu sebeble Müslümanlar tavaf edemediler. Abdullah İbn-i Zübeyr ise, bir hafta boyunca yüzerek Kâbe’yi tavaf etti!” 11

Oğlu Amir bin Abdullah, bin Zübeyr’den:

“-Babamın yanına gelmiştim bana:

      “-Neredeydin?”diye sordu.

Bende:

      “-Daha hayırlısını görmediğim bir topluluğun yanından geliyorum. Yüce Allâh’ı zikrediyorlardı. İçlerinden birisi, Allâh korkusundan dolayı titreyerek bayıldı. Bunun üzerine ben de onlarla birlikte oturdum!”dedim.

Babam Abdullah İbn-i Zübeyr bana:

      “-Oğlum! Bir daha onlarla oturma!”dedi.

Babam bu sözünün güya bana tesir etmediğini zannederek:

      “-Ben, Resûlullâh (s.a.v)’ın Kûr’ân okuduğunu gördüm. Ebû Bekr ve Ömer’in de Kûr’ân okuduklarını gördüm. O’nlar senin dediğin şeylerin hiç birisini yapmıyorlardı. Peki senin dediğin şu adamlar, Ebû Bekr ve Ömer’den daha çok Allâh’dan korktuklarını mı sanıyorsun?”dedi.

Bundan sonra babamın söylediklerinin hak ve doğru olduğunu iyice anladım. Onlardan hemen ayrıldım!” 12

Resûlullâh (s.a.v), Medine de bir gün hacamat yaptırdı. O günlerde henüz çocuk olan Abdullah İbn-i Zübeyr’e, çıkan kanı vererek müsaid bir yere dökmesini ister. Fakat Abdullah İbn-i Zübeyr, Resûlullâh’dan haca-matla alınan o kanı dökmez teberrüken içer. Resûlullâh (s.a.v)’ın, neler dediğini Bediüzzaman hazretleri şöyle anlatır:

“-Hem, nakl-i sahih-i kat-i ile, hacamat edib, mübarek kanını Abdullah İbn-i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:

      “-İnsanların senden çekeceği, Senin de insanlardan çekeceğin var!”

Deyib, harika bir (cesaret) şecaatle ümmetin başına geçeceğini ve müthiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah İbn-i Zübeyr, Emeviler zamanında, hilafeti Mekke’de ilân ederek kahramanâne çok müsadame etmiş; nihayet Haccacı Zalim büyük bir ordu ile Mekke’de üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş!” 13

Resûlullâh (s.a.v)’ın bu gaybi ihbarın’ın ışığında, Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’ın Emevi saltanatına karşı verdiği, ve yıllarca süren bu siyasi mücadelesinde bu kahraman-ı âlişan’ın başına neler geldi?”

Abdullâh İbn-i Zübeyr (r.a)’ın Mücadele serüveni:

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) Hicri 18. Miladi 639 yıllarında babası ile birlikte yine orduya katılarak Amr bin Âs’ın kumandası altında Mısır’ın fethine iştirak etmiştir. Üçüncü halife Hz.Osman (r.a)’ın hilâfeti zaman-ında, İslâm orduları dört bir yanda savaşlarla fetihlere devam ediyorlardı. Hicri 29. Miladi 649. yıllarda artık tamamen olğunlaşıb gelişen Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), Kuzey Afrika’nın fethinde ve o bölgelerin İslâmlaş-masında mühim rol oynamıştır.

Miladi 647 yılında kendi devleti batı Roma Bizans’a karşı isyan edib kendi bağımsızlığını kazanan İfrikiyye genel valisi ve komutanı general Gregorius’e karşı Mısır valisi, Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh’ın merkezi Sübeytıla olan Kuzey Afrika’daki feth harekâtlarına katıldı.

Mısır valisi, Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh, komutasında ki ordu kırk bin mücahid ile bu savaşı devam ettiriyordu. Muhteşem zaferlerle Trablus’a kadar ilerleyen İslâm orduları, orada, Romalılar’dan yüzyirmi bin kişilik bir ordunun mukavemetiyle karşılaştı. Günlerce devam eden bu çok kanlı muharebelerde Müslümanlar Romalılara karşı kahramanca çarpışmalara devam ettiler. Muharebeler çok şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Her gün şafakla başlayan harb, ancak öğleye kadar devam ede-biliyor, sonra, her iki tarafın askerleri güçsüz ve takatsiz bir şekilde, çadırlarına geri çekiliyorlardı.

İfrikiyye genel valisi komutan genaral Gregorius sayı üstünlüğüne rağmen Müslümanları yenemediğinden, dolayı fevkalâde müteessir idi. Birden aklına kurnazca bir fikir geldi. Ve şöyle bir bildiri yayınladı:

      “-İslâm ordularının baş komutanı olan, Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh’i öldürecek olana, İfrikiyye genel valisi komutan general Gregorius, o çok güzel kızını ona verecek. Ayrıca yüz bin altınla onu mükâfatlandıracaktır!”

Komutan general Gregorius’un güzel kızı o sıralarda, Roma ordusu içerisinde, babasıyla birlikte Müslüman Mücahidlere karşı çarpışmalara devam ediyordu.

Bu mükâfat haberi Roma ordusunda görev yapan genç askerleri oldukça gayrete getirdi. General Gregorius’un güzelliği dillere destan kızı ve yüzbin altın’ı alma sevdasıyla Müslümanların baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh’e doğru hızla hücum ettiler. Emellerine muvaffak olmasalar da Müslümanlara büyük zayiatlar verdiriyorlardı. Bu durumu gören Abdullah İbn-i Zübeyr, baş komutanı korumak için fedâilerden oluşan küçük bir imdat kuvvetiyle baş komutanın yardımına koştu. İslâm orduları baş komutanının başından, gözü dönmüş, Roma askerlerini sav-dıkdan sonra İslâm orduları baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebi Serh’e şu teklifte bulundu:

      “-Ey Komutan!Sen de kendi askerlerine aynı şeyleri vaad et! General Gregorius’u öldüren, kişiye, Gregorius’un güzel kızını ve yüzbin altınla birlikte Kuzey Afrika valiliğini vaad et!”

İslâm ordularının baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh, bu teklifi çok yerinde buldu ve hemen İslâm orduları askerlerine şu duyuruyu yaptırdı.

      “-Duyduk duymadık demeyin!İslâm orduları baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh buyuruyor ki! İfrikiyye genel valisi Roma orduları baş komutanı general Gregorius’u öldürecek olana, Gregorius’un güzel kızını verecek. Ayrıca, onu yüzbin altın ile mükâfatlandıracak! Ve, İfrikiyye genel valisi yapacaktır!!!”

Ertesi gün bu bölgedeki kumanda görevini Abdullah İbn-i Zübeyr aldı. Abdullah İbn-i Zübeyr çok iyi bir kumandandı. Güzel bir harb taktiği uyğuladı. Askerlerini iki ğruba ayırdı. Bir ğrub savaşa devam ederken, diğer ğrub çadırlarında istirahat edecekti. Plân tatbikata kondu. Birinci ğrub öğleye kadar savaşmaya devam etti. Onlar geri çekilirken zinde ve istirahatli olan ikinci ğrub savaş meydanına atıldı. Romalılar iyice yorgun düşmüştü. Günlerce süren çok kanlı çarpışmalardan sonra Roma orduları İslâm mücahidleri karşısında daha fazla dayanamayıb büyük bir hezimete uğrayıb perişan oldular.

Bu arada, Hz.Muhammed (s.a.v)’in talebesi ve şerefli ashâbı olan, Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), İfrikiyye genel valisi Bizans Rum devletinin harb akademilerinden mezun, kendi emeli uğruna, kendi devletine hainlik ve kalleşlik eden mağrur ve asi general Gregoryas’ı yakalatıb öldürttü. Dillere destan güzelliğiyle, Roma ordusunun subay ve askerlerının başını döndüren o güzel kızını da esir aldı.

Harb bitmiş ğanimetler toplanmış, sıra bu ğanimetlerin taksimine gelmişti. General Gregoryas’ın güzel kızı ve yüzbin altın, haklı olarak Resûlullâh (s.a.v)’ın talebesi ve henüz 27 yaşlarında olan genç ve güzel Abdullah İbn-i Zübeyr’in olacaktı. Bunu Abdullah’a teklif ettiler:

      “-Yâ Abdullah! General Gregoryas’ın güzel kızı ile yüzbin altın, ve İfrikiyye genel valiliği haklı olarak senindir alabilirsin!”denilince:

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) şu sözleri söyledi:

      “-Hayır! Ben, dünya malı için değil, dinim için cihâd ettim. Ben mükâfatımı Yüce Allâh’dan bekliyorum!”

İslâm orduları baş komutanı Abdullah bin Sa’d, bin Ebî Serh (r.a), Üçüncü halife, Hz.Osman (r.a)’a bu zaferi müjdelemek ve ğanimetleri Medine’ye götürmek üzere, Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’i görevlendirdi. Günlerce yorucu ve uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Abdullah İbn-i Zübeyr, Müslümanların halifesine ve diğer Müslümanlara Kuzey Afrika’nın fethi sırasında meydana gelen zorlu savaşları ve zaferi bütün ihtişamıyla anlattı,

Ancak bu savaşlardaki bütün olub bitenleri anlatırken O, genç ve kahraman sahâbe kendisinden bir tek kelime dahi söz etmedi. Fakat daha sonraları, Abdullah’ın bu savaşlarda yapmış olduğu üstün fedâkarlıklar öğrenildi. Kendisinden hiç bir şekilde bahsetmemesi onu Müslümanların gözünde daha da büyütüb yüceltti. 14

Abdullah Bin Zübeyr (r.a), kudsî cihâd hizmetini geçici, fâni zevk ve lezzetlerle, dünyevî makam, ve rütbelerle değiştirmek istemiyordu. Âhiretin ebedî olan meyvelerini geçici dünya lezzetlerine feda etmiyordu. Allâh rızâsı için yapılması gereken maddî ve manevî cihâd karşılığında, değil bu dünyada birtakım menfaat ve karşılıklar beklemek; insanların duyub takdir etmesini, onu beğenib alkışlamasını bile ihlâs prensiblerine aykırı buluyordu.

Hicretin 30. Miladi 650. yıllarda Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) Asya kıtasının içlerine doğru yapılan seferlere, Kûfe valisi Saîd bin Âs (r.a)’ın komutasındaki İslâm orduları ile Horasan seferinde bulunmuş, Taberistan ve Cürcân’a yaptığı seferlere de katılarak büyük yararlılıklar göstedi.

Yevmü’d-Dâr adı verilen üçüncü halife Hz.Osman (r.a)’ın şehadeti günü, Hicri 35. yılın 18 Zilhicce ayının 18.günü, Miladi 17 Haziran 656 yılında Hz.Osman (r.a)’ı şiddetle savunmuştur. Hz.Osman’ın kuşatılması esnasında yanına giren Abdullah İbn-i Zübeyr, Hz.Osman’a hitaben:

      “-Yâ Emîri’l-Mü’minin! Sarayda, Allâh’ın yardımına karşı taraftan daha çok nail olmuş bir grub askerin var. Müsaade et de savaşayım?”dedi.

O zaman halife Hz.Osman ona:

      “-Benim için tek bir adamın bile kanının dökülmesinden Allâh’a sığınırım!”dedi.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), buna rağmen halife Hz.Osman (r.a)’ın evinin Mısırlılar tarafından kuşatılması sırasında diğer büyük sahâbeler ve onların oğulları ile birlikte halifeyi korumak için elinden gelen gayreti gösterdi ise de acı akıbetin önüne geçemedi.

Hz.Osman (r.a)’ın feci şekildeki şehadetinden takriben bir yıl sonra, yâni, Hicri 36. yılın Cemâziü’l-Âhir ayının 10. günü, Miladi 10 Ocak 656 yılında Cemel Vak’ası meydana geldi. Bu üzücü olayda, Abdullah İbn-i Zübeyr’ın çok faâl bir rol oynadığı görülmektedir. Hz.Ali’ye karşı oluşan muhalefetin en ateşli üyelerinden biri haline geldi. Teyzesi Hz.Âişe’nın etrafında toplanan Mekke’deki muhalif ğrub Basra’ya giderek valiyi habs edib şehre hâkim oldu. İmamet hususunda Talha bin Ubeydullah (r.a) ile Zübeyr bin Avvâm (r.a) arasında çıkması muhtemel olan ihtilaf, Abdullah İbn-i Zübeyr’in, Hz.Âişe tarafından İmam tayin edilmesiyle halledildi.

Cemel Vak’ası’ başladığında, babası Zübeyr bin Avvâm (r.a), oğlu Abdullah’ı yanına çağırarak bu savaşta şehid olabileceğini tahmin ettiğini söylemiş ve bütün borçlarını ödemesini kendisinden istemiştir. Nitekim dediği gibi babası Zübeyr bin Avvâm (r.a) şehid olmuştur.

Cemel Vak’ası sırasında kendisi teyzesi Hz.Âişe (r.a)’nın piyade birliklerine komutanlık yapıyordu. Hz.Âişe (r.a)’nin devesinin önünde kahramanca onu müdaafa ederek savaştı. Hz.Ali (r.a)’ın ğalib gelmesi üzerine teyzesi Hz.Âişe ile birlikte Medine’ye dönmek zorunda kaldı.

Hicri 38. Miladi 658 yılında Sıffın Hadisesi’nden dolayı toplanan Amr bin Âs ve Ebû Mûsa el-Eş’ari’nin Ezruh’daki toplantılarında hazır bulunduysa da hakemlerin faaliyetlerine müdahale etmedi.

Emevî saltanatının ilk hükümdarı, olan Muâviye bin Ebû Süfyân devrinde Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a), sessiz ve sakin olarak Medine’de oturmuştur. Muâviye bin Ebû Süfyân, ölümünün öncesindeki günlerde Abdullah İbn-i Zübeyr, Hz.Hüseyin bin Ali, Abdullah İbn-i Ömer ve Abdurrahman bin Ebû Bekr’e oğlu Yezid’in veliahtlığını tanımaları için teklifte bulunduğu zaman, Abdullah İbn-i Zübeyr ve arkadaşları bunu hiç düşünmeden reddettiler.

Muâviye bin Ebû Süfyân’ın kendileriyle bu konuyu görüşmek için Medine’ye geldiğini öğrenince onlar da kendisiyle karşılaşıb görüşmemek için Mekke’ye gittiler. Buna rağmen, Muâviye bin Ebû Süfyân, onların arkalarından giderek onlarla görüştü ise de onları ikna edemedi.

Muâviye bin Ebû Süfyân’ın, Hicri 60. Miladi 680 yılında vefâtından sonra yerine geçen oğlu Yezid İbn-i Muâviye, Medine valisi Velid bin Utbe’ye bir mektub yazarak Abdullah İbn-i Zübeyr, Hz.Hüseyin bin Ali, Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’dan zorla da olsa; kendisine göre hilafet, ama aslında saltanat olan hükümdarlığı için bey’at almasını istedi. Ancak vali bu bey’at işinde çok yavaş hareket etti.

Bu arada, Yezid bin Muâviye’ye karşı husûmetini açıkça ilân eden Abdullah İbn-i Zübeyr, ve arkadaşları Yezid’e bey’at etmediler. Yezid’ın kim ve nasıl zalim bir adam olduğunu çok iyi bildikleri için onun zülmün-den çekinib Hz.Hüseyin bin Ali ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Mekke’ye gitmek zorunda kaldılar.

Bu olaylardan sonra Mekke’de bulundukları sıralarda Kûfelilerin Hz.Hüseyin (r.a)’ı Kûfe’ye davet etmeleri üzerine Abdullah İbn-i Zübeyr onun Kûfe’ye gitmesini tavsiye ve nasihat edenlerden biriydi. Ve böylece Hz.Hüseyin’in Kûfe’ye gitmesini sağladı. Kerbelâ faciasından sonra çok etkilenen ve Yezide karşı muhalefetin lideri haline gelen Abdullah İbn-i Zübeyr, Yezid’in halifeliğini kabul etmemekle birlikte ona karşı açıkça cebhe almayıb gizli ve sessizce beklemeyi tercih etti.

Yezid, onun bu sessiz ve gizli tutumundan korkuyordu. Hemen acil olarak ve kızarak Medine valisi Amr bin Said’e Abdullah İbn-i Zübeyr’ın üzerine bir ordu göndermesini emretti. O da. Abdullah İbn-i Zübeyr ve arkadaşlarının üzerlerine bir ordu gönderdi. Bu ordunun kumandanlığına Abdullah İbn-i Zübeyr’in baba bir, anne ayrı olan kardeşi ve Abdullah’ın düşmanı olan, Amr İbn-i Zübeyr yapıyordu.

Amr İbn-i Zübeyr hiç bir karşı mukavemet ile karşılaşmadan serbest Mekke’ye girdiyse de âni bir baskınla Abdullah İbn-i Zübeyr, bu orduyu mağlûb ederek kardeşini esir aldı ve dayak attırarak öldürttü.

Hz.Hüseyin’in Kûfe’den şehâdet haberi Mekke’ye geldikten sonra halk iyice ğaleyana gelmişti. Yezid bin Muâviye’nin amansız düşmanı olan Abdullah İbn-i Zübeyr’e bey’at ettiler. Ve onu Emîrü’l-Mü’minîn ünvanı ile halife ilân ettiler. Bu sırada Medine ahalisi de Yezid’e harb ilân etmiş olduğundan onlar da Abdullah İbn-i Zübeyr’i halife olarak tanıdılar.

Böylece, Hicri 61. Miladi 680/681 yıllarında Abdullah İbn-i Zübeyr bütün Hicaz’ın hâkimiyetini eline geçirdi. Bu olaylardan sonra aradan iki yıl kadar geçti. Yezid, Medine ve Mekke Şehirleri üzerine Müslim bin Ukbe komutasında yeni bir ordu gönderdi. Medine Şehri, Müslim bin Ukbe tarafından Hicri 63. yılının 27 Zilhicce ayında, Miladi 27 Ağustos 683 yılında mâlesef yakılıb yıkılarak tarumar edilib yüzlerce Müslüman ve sahâbe veya onların evlatları çok feci bir şekilde öldürülerek sonunda Medine-i Tahire Emevilerin kirli ellerine geçti.

Tarih de bu feci olaylara, Hârre Savaşı veya Harre Vak’ası denildi. Bu Vak’ada ölen insanlar, Ağustos ayının sıcağında kokuşmasınlar diye aceleyle toplu halde Cennetü’l-Baki’ye toplu mezarlarına defnedildiler.

Müslim bin Ukbe, Medineliler den Yezid için zor ve zülumle bey’at aldı. Ardından acele ile Mekke’ye saldırmak üzere yola çıktı. Fakat, Allâh onun ruhunu yolda kabzetti. Müslim bin Ukbe’nin yolda ölmesi üzerine onun halefi olan Hüseyin bin Numeyr es-Sakûnî’de Mekke şehrini muhasara etti. Hicri 64. Miladi 24 Eylül 683 de, Mekke’de altmış dört gün sürecek olan muhasara devri başladı. Suriyeli askerlerden meydana gelen Yezid’ın ordusu, attıkları yağlı paçavralarla Kâbe’de yangına yol açtılar. Mekkeliler için bu kuşatma günleri çok meşakkatli geçti.

Ancak, tam bu sırada Hicri 64. Miladi 27 Kasım 683 de Yezid’in ölüm haberi Mekke’ye ulaşınca, Hüseyin bin Nümeyr muhasarayı kaldırarak Şam şehrine geri döndü. Bu kuşatma tam 64 gün sürmüştü.

Yezid’in ölüm haberi etrafa yayılınca, İslâm âleminin büyük bir kısmı Abdullah İbn-i Zübeyr’e iltica etti. Abdullah İbn-i Zübeyr’in nüfuz sahası, Irak, orta Arabistan ve Suriye’nin büyük bir bölümünü içine aldı. Bu arada Mısır ve Filistin’den de kendisine heyetler gönderildi. Hicri 64. Miladi 683. yıllarda Abdullah İbn-i Zübeyr Emirü’l-Mü’minin ünvanıyla halifeliğini ilan etti. Mekke Şehrini 64 gün kuşatan Yezid bin Muâviye ordusunun komutanı olan Husayn bin Nümeyr dahi Abdullah İbn-i Zübeyr ile irtibata geçerek:

      “-Şam’a geldiğiniz takdirde sizi halife olarak tanıyacağız!”dedi.

Abdullah İbn-i Zübeyr, bu teklifi kabul etmedi.

Yezid ölünce yerine ilk önce onun oğlu İkinci Muâviye bin Yezid getirildi. Bu ikinci Muâviye çok iyi bir insandı Şam medreselerinde âlim kişilerin yanına tedrisat görmüş Ehl-i Beyt’ı çok severdi. Ancak, ağır ve kötü bir hastalığı vardı. Bundan dolayı birkiç ay gibi kısa bir süre sonra vefat etti. Veya Emevi derin devleti tarafından bir şekilde öldürüldü.

Muâviye bin Yezid’den sonra, Mervân bin Hakem’e bey’at ettiler. İki hükümdarın ard arda ölümleri ile meydana gelen boşluk ve karğaşa döneminde, Filistin, Humus, ve Kınnesrin’de bulunan askeri ordugahları, Abdullah İbn-i Zübeyr’e bey’at etmeye hazırlandılar. Fakat, Emevi hük-ümdarı Mervan bin Hâkem kısa zaman da siyasi dehasıyla duruma hâkim oldu. Bu arada Abdullah İbn-i Zübeyr’ın Filistin’i almak için gönderdiği kardeşi Mus’ab bin Zübeyr komutasında ki orduları başarısızlığa uğradı.

Hicretin 65. Miladi 684 yılında Abdullah İbn-i Zübeyr’in başlıca taraftarlarından biri olan ve onun lehine çalışan kumandanlardan Dahhâk el-Fihrî’nin Merc’ü-Rahit Savaşı’nda mağlûb olub feci şekilde öldürül-mesi, Emevîlere rahat bir nefes aldırdı. Abdullah İbn-i Zübeyr’e de büyük bir darbe vurdu. Bu tarihlerde Emevi hükümdarı Mervan bin Hâkem savaşarak Mısır bölgesini eline aldı.

Abdullah İbn-i Zübeyr, Hicri 65. Miladi 684 yıllarında harab olan Mekke Şehrini tamir edib Kâbe-i Muazzama’yı yeni başdan inşa ettirdi. Bu arada Mekke kuşatmasında, Emevilere karşı yanında yer alan kendisine yardım eden Haricîleri de sıkıştırmaya başladı. Bir çok savaşlardan sonra Hariciler mağlub edildi. Fakat, Ahvaz’ın dağlık bölgelerine doğru geri çekilerek kendisine karşı çete savaşlarını başlattılar.

Bu mücadeler devam ederken Hicri 66. Miladi 685 yılında Mervan bin Hâkem vefat etti. Onun yerine saltanat yoluyla oğlu Abdülmelik bin Mervan Emevi hükümdarı oldu.

Hicaz ile onun doğu eyaletlerinde Abdullah İbn-i Zübeyr’ın hükmü, Suriye, Filistin ve Mısır’da Abdülmelik bin Mervan hüküm sürüyordu. Ancak her ikisininde bölgelerinde karışıklıklar devam ediyordu.

Hicri 66. Miladi. 685/686 yıllarında, Hz.Ali (r.a)’in oğullarından Muhammed bin Hanefî’yi kendisine rakib ve gelecekte tehlike olarak gören Abdullah İbn-i Zübeyr, onu bütün âilesi ile birlikte Kûfe eşrafından on yedi kişiyi, Mekke’de Zemzem Kuyusu civarında hapsettirerek kendini emniyete aldı.

Hicri 71. Miladi 690 yılında, Abdullah İbn-i Zübeyr’in Irak valiliği yapmakta olan kardeşi Mus’ab bin Zübeyr, Emevîlere karşı ordusu ile bir-likte mağlûb ve hem de şehid olunca, bu olay Abdullah İbn-i Zübeyr için büyük bir darbe oldu. Ve bundan sonra kuvvet ve kudreti gittikçe erimeye başladı. Öyle ki, bütün hüküm ve nüfuzu yalnız Mekke şehrine münhasır kaldı.

Emevîler, onunla Mekke’de savaş yapmaya cesaret edemiyorlardı. Zîra kendisinin kıymetli ve nüfuzlu bir sahâbi oluşu, hem de bir taraftan babasının şöhreti, annesi ve teyzesinin Hz.Ebû Bekr’in kızları olması ve hattâ Resûlullâh (s.a.v)’in halazâdesi oluşu gibi sebeblerle, âdeta hiçbir kumandan tarafından, onunla savaşmak cesareti kimsede bulunmuyordu.

Kardeşi, Urve bin Zübeyr gelişmeleri şöyle anlatıyor:

“-Muâviye bin Ebû Süfyân vefât ettiği zaman Abdullah İbn-i Zübeyr, Yezîd bin Muâviye’ye biatte ağır davrandı. Ve Yezîd hakkında kötü şeyler söyledi. Bu da Yezîd’in kulağına gitti. Bunu duyan Yezîd:

      “-Abdullah’ı, ya zincire vurdurarak getirtirim veya üzerine ordu gön-dermeye yemin ederim!”dedi.

Bunun üzerine Abdullah’a:

      “-İstersen sana üzerinden elbise giyebileceğin gümüşten bir zincir yapalım. Onun’da yemini yerine gelmiş olur. Sulh, senin için daha tercihe şayandır!”denildi.

Abdullah İbn-i Zübeyr ise şöyle dedi:

      “-Allâh, onun yeminini yerine getirmeye fırsat vermesin. Taşın dişler arasında hamule haline gelmesi ne kadar müşkülse, benim de, hakkın dışında bir arzu ile yumuşamam imkânsızdır. Allâh’a yemin ederim ki, şerefle kılıç darbeleri yemek, şerefsiz olarak kırbaçlanmaktan daha iyidir!”

Sonra, hiç çekinmeden Yezîd’de karşı cebhe aldığını ilân etti.

Yezîd bin Muâviye ise, Şamlılar’dan topladığı bir ordunun başında Müslim bin Ukbe’yi Medine üzerine gönderdi. Medineliler ile savaşıb işlerini bitirdikten sonra da, Mekke üzerine yürümesini emretti. Müslim bin Ukbe Medine’ye girdi. Hayatta bulunan Resûlullâh’ın ashâbı canlarını zor kurtarıb kaçtılar. Müslim, Medine’de çok kötülük yaptı. Bir çok insan öldürdü. Daha sonra Medine’den ayrıldı. Fakat, yolda öldü. Ölmeden önce yerine Husayn bin Nümeyr’i tayin etmiş ve ona:

      “-Yâ bin Berzati’l-Hımar! Kureyş’in hilelerine aldanma. Onlara mız- rak ve kılıçtan başka bir şeyle muamele yapma!”diye tavsiyede bulundu.

Husayn bin Numeyr, yoluna devam ederek Mekke’ye kadar geldi. Burada Abdullah İbn-i Zübeyr ile günlerce savaştı. Yezîd bin Muâviye’nin öldüğü haberini duyunca, Husayn geri kaçtı. Yezîd’in yerine geçen Mervan bin Hâkem halkı kendisine bey’ata dâvet etti. O da ölünce, yerine Abdülmelik geçti. Abdülmelik, Şamlıları toplayarak minbere çıktı ve:

      “-Sizden kim Abdullah İbn-i Zübeyr’in hakkından gelebilecek?”diye sordu.

Zalim Haccâc bin Yusuf:

      “-Ben, ey mü’minlerin emîri!”diye cevab verdi.

Abdülmelik, onu susturdu. Sonra sözünü tekrar etti. Haccâc ileri atılınca, yine onu susturdu. Üçüncü defa tekrarında:

      “-Ben, ey mü’minlerin emîri. Zira rüyamda onun cüppesini sırtından alıp, kendim giydiğimi gördüm!”dedi.

Bunun üzerine Abdülmelik onu kumandan tayin ederek, bir ordu ile Mekke’ye, Abdullah İbn-i Zübeyr’ın üzerine gönderdi. Haccâc, Mekke’de onunla savaştı. İbn-i Zübeyr, Mekkelilere şu tavsiyelerde bulunmuş:

      “-Şu iki tepeyi elde tutmaya ğayret edin. Onlar, bu tepelere çıkma-dıkça bize bir şey yapamazlar!”demişti.

Fakat, çok geçmeden, Haccâc’ı-Zalim Kâbe’yi ve orada bulunan Abdullah’ın ordusunu taşa tuttu. Haccâc bin Yûsuf, Mekke şehrini altı ay kuşattı. Bu zaman içersinde birçok taraftarları Abdullah İbn-i Zübeyr’i bırakıb kaçtılar. Haccâc bin Yûsuf, ona haber göndererek Abdullah İbn-i Zübeyr’in teslim olmasını istedi.

Abdullah İbn-i Zübeyr şehid olacağı gün annesi Hz.Ebû Bekr’in kızı Esmâ’nın yanına gitti. Esmâ (r.a), o zaman yüz yaşlarındaydı. Fakat, ne dişi dökülmüş, ne de ihtiyarlıktan mütevellid gözlerinde çok fazla bir bozukluk vardı. Oğlu Abdullah İbn-i Zübeyr’e:

      “-Abdullah! Savaştaki durumun ne?”diye sordu.

Abdullah İbn-i Zübeyr de:

      “-Anne herkes beni bırakıb kaçtı. Beni teslim olmaya çağırıyorlar. Ne yapayım. Falan, falan yerleri ele geçirdiler!”diye cevab verdi.

Ve gülerek:

      “-Ölümde rahatlık var!”dedi.

Annesi Esmâ:

      “-Oğlum, herhalde benim ölmemi istiyorsun. Halbuki ben iki şıktan birini görmedikçe ölmek istemiyorum. Ya sen muzaffer olacaksın, bunun ile murada ereceğim. Yahut da sen şehid edilirsen, seninle Allâh’ın rızâsı-nı kazanacağım!”dedi.

Abdullah, annesiyle vedalaşmak üzereyken, Annesi Esmâ (r.a):

      “-Oğlum! Ölüm korkusuyla dininden bir şey kaybetme!”diyerek oğlu Abdullaha nasihat etti.

Abdullah, annesinin yanından ayrılıb Kâbe’ye girdi. Hacer-i Esved’e taş isabet etmemesi için kapının kanatlarını onun üzerine getirip dayadı. Abdullah, Hacer-i Esved'in yanında otururken birisi kendisine gelerek:

      “-Kâbe’nin kapısını açsak da, içeri girsen!”dedi.

Bunun üzerine Abdullah o zâta bakarak:

      “-Kardeşini her şeyden korursun, fakat ölümüne mâni olamazsın. Buraya saygılı olmayan Kâbe’ye saygı gösterir mi? Vallâhi sizi, Kâbe’nin örtüsüne tutunmuş bir vaziyette bulsa bile yine öldürecek!”dedi.

Abdullah’a:

      “-Onlarla sulh hususunda konuşmayacak mısın?”denildi.

O da:

      “-Şimdi sulh zamanı mı? Vallâhi eğer yakalarsa, hepinizi kesecek!” dedi. Sonra da şu meâldeki şiiri okumaya başladı:

      “-Zillet içinde yaşamak istemiyorum, ölüm korkusuyla tırmanacak yer de aramıyorum, ölüm hangi taraftan gelirse gelsin, hedefinden sapma-yan ok gibi ölüme koşuyorum!”dedi.

Abdullah; sonra Zübeyr âilesine dönerek onlara nasihat etti:

      “-Yüzlerinizi gizlediğiniz gibi kılıçlarınızı da gizleyin. Kılıçlarınızın mutlaka faydası dokunur. Sanki kadınmışsınız gibi, elinizle kendinizi koruyabilirsiniz. Vallâhi ben her savaşta, önde gittim. Bu savaşlarda aldı-ğım yaralardan değil, gördüğüm tedaviden acı duydum!”diyordu.

Tam bu sırada, Benî Cümah kapısından, başlarında Esved’in bulun-duğu birlik içeri girdi.

      “-Bunlar kim?”deyince:

      “-Humuslular!”diye karşılık verildi.

Abdullah, yanında Süfyân olduğu halde, onlara hücum etti. İlk karşı-laştığı Esved oldu. Bir kılıç darbesiyle, Esved’in ayaklarını biçti. Bunun üzerine Esved, ona:

      “-Ah,............ oğlu!”dedi.

Abdullah ise:

      “-Çekil Hans’ın oğlu! Esmâ (r.a)’mı…….?”dedi.

Onları Kâbe’den çıkardı ve döndü. Bu sırada da, başka bir birlik Benî Sehm kapısından içeri girmişti.

      “-Bunlar kim?”diye sordu.

      “-Ürdünlüler!”denildi.

Onlara da şöyle diyerek hücum etti:

      “-Hem akşama kadar tozu dumana katarak savaşacağım. Hem de sel gibi, büyük tahribat yapmayacağım!”

Onları da Kâbe’den çıkardı. Tam bu sırada bir başka birlik, Benî Mahzum kapısından içeri giriyordu.

      “-Eğer, hasmım bir tane olsaydı, mutlaka onun hakkından gelirdim!” diyerek onlara da hücum etti.

Kâbe’nin damında, düşmanlara tuğla vesaire atan adamları vardı. Düşmana hücum ettiği sırada tepesine bir tuğla isabet etti ve başını yardı.

      “-Yaralarımızdan kanlar akarken bile asla geri dönmeyeceğiz. Kanlar içinde ilerleyeceğiz!”diyerek durdu.

Daha sonra yere düştü, iki kölesi üzerine kapanarak;

      “-Köle, hem efendisini korur, hem de kendisi korunur!”diyorlardı.

Bu sırada, yanına birisi gelerek başını kesti.

Ebû İshâk anlatıyor:

Ben, Abdullah’ın Kâbe’de şehid edildiği gün yanındaydım. Askerler, Kâbe’nin kapılarından giriyor, hepsine karşı Abdullah tek başına hücum ediyor ve onları dışarı püskürtüyordu. Tam bu sırada, tepesine, Kâbe’nin duvarından bir taş düştü. Onu yere yuvarladı. O sırada şu mısraları mırıl-danıyordu:

      “-Yâ Esmâ! Eğer şehid olursam bana ağlama. Soyum, dinim ve iş göremez hale gelen kılıcıma zerre kadar leke kondurmadım!” 15

Dımam anlatıyor:

Abdullah İbn-i Zübeyr Haccâc tarafından kuşatılınca annesine:

      “-Herkes beni bırakıb kaçtı. Düşmanda teslim olmaya çağırıyor, ne yapayım?”diye haber gönderdi.

Annesi Esmâ (r.a):

      “-Allâh’ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini yaşatmak için bu müca-deleyi başlatmışsan hak bildiğin yolda öl! Yok, eğer dünya menfaatini umarak böyle bir harekete kalkıştıysan o zaman ne yaşamanda ne de ölmende hayır vardır!”diye haber gönderdi. 16

İbn-i Esir, Bu Olayları Şöyle Anlatır.

Abdullah İbn-i Zübeyr’in arkadaşları onun etrafından dağılıp gidince Haccâc askerlere karşı şöyle bir konuşma yaptı:

      “-Sizler, Abdullah İbn-i Zübeyr ile birlikte kalanların azlığı, karşı karşıya kaldığı açlık ve sıkıntıları artık görüyorsunuz!”

Bunun üzerine askerleri sevindiler, birbirlerini müjdelemeye koyul-dular ve ileriye geçerek Mekke’de ki, Hacûn ile Ebvâ arasını doldurub taştılar. Abdullah İbn-i Zübeyr annesinin yanına girib şöyle dedi:

      “-Anacığım! Çocuklarım ve ailem de dahil olmak üzere herkes beni yardımsız bırakıb gitti. Şu anda benimle birlik çok az kişi kalmış bulunu-yor ve bunların da sabredebilecekleri zaman son derece azdır. Karşı taraf-takiler bana dünyalık olarak ne istersem onu vermeye hazırdırlar. Senin görüşün nedir?”

Annesi şu karşılığı verdi:

“-Sen kendini daha iyi bilirsin. Eğer hak üzre olduğunu ve insanları hakka çağırdığını biliyorsan ve bundan eminsen bu yolda devam et. Zaten arkadaşların bu uğurda öldürüldü. Hiçbir zaman da Ümeyyeoğulları’nın senin boynun ile isteyecekleri şekilde oynamalarına imkân verme. Böyle değil’de dünyayı isteyerek bu işe girmiş isen sen çok kötü bir kulsun demektir; çünkü hem kendini helâk etmiş olursun, hem de seninle birlikte olanları. Eğer:

      “-Ben daha önce hak üzere idim, fakat arkadaşlarım dağılınca zayıf düştüm!”diyorsan şunu diyeyim ki:

      “-Senin bu yaptığın, hür ve dindar kimselerin yapabileceği bir iş değildir. Söyle bakayım, sen dünyada ne kadar yaşayacaksın? Öldürülmek bütün bunlardan daha güzeldir!”

Bunun üzerine Abdullah İbn-i Zübeyr şöyle dedi:

      “-Anacığım! Beni öldürecek olurlarsa Şamlılar’ın kulaklarımı, bur-numu kesmelerinden ve beni asmalarından korkuyorum!”

Annesi Esmâ ise şöyle karşılık verdi:

      “-Yavrucuğum! Koyun kesilib boğazlandıktan sonra derisinin yüzül-mesinden dolayı acı duymaz. Haydi, basiretin üzerine işine devam et ve Allâh’dan yardım iste!”

Bu sözleri üzerine, Abdullah İbn-i Zübeyr, annesi Esmâ’nın başını öptü ve şöyle dedi:

“-Benim de görüşüm budur! Şu ana kadar insanları çağırdığım ve uğraştığım davaya gelince, kesinlikle bu konuda dünyaya meyletmedim ve hayatı da sevmedim. Benim bu çıkışı yapmama sebeb, Allâh için olan gazabım ve onun saygı duyulmasını istediği hususların helâl kabul edilib çiğnenmesi sebeb olmuştur. Bununla birlikte ben seninde görüşünü öğrenmek istedim. Sözlerin benim basiretimi arttırmış bulunuyor.

Anacığım! Bana bak! Ben, bugün öldürüleceğim. Sakın fazla üzülmeyesin. İşi Allâh’a bırak. Oğlun hiçbir zaman bir münker kötü yapmayı veyahut çirkin bir iş işlemeyi düşünmedi. Hiçbir zaman Allâh’ın hüküm-lerine karşı gelmedi. Hiçbir zaman kimseye vermiş olduğu bir emânı bozmadı. Müslüman veya antlaşmalı olsun, hiçbir kimseye kasten haksız-lık ve zulüm yapmadı.

Benim tayin ettiğim kimselerin yapmış olduğu herhangi bir zulmü işittiğim zaman kesinlikle ona râzı olmadım, bilakis ona karşı çıktım. Rabbimin rızâsını hiçbir zaman, hiçbir şeye üstün tutmadım. Allâh’ım! Bu sözlerimi kendimi tertemiz göstermek için değil, annemin acılarını hafifletmek için ve böylece bir teselli bulması için söylüyorum!”

Annesi Esmâ onun bu sözlerine şöyle karşılık verdi:

      “-Senin haberini aldıktan sonra güzel bir şekilde sabredeceğimi umarım. Benden önce ölecek olursan, bunun ecrini Allâh’dan beklerim. Zafer kazanırsan zaferin ile sevinirim oğlum. Haydi çık da işinin nereye varacağını göreyim!”

Abdullah İbn-i Zübeyr annesine şöyle dedi:

      “-Allâh, sana iyilik versin. Bana aralıksız olarak duâ et!”deyince,

Annesi Esmâ oğlunun bu isteğine:

      “-Ebediyen sana duâ edeceğim. Batıl yolunda öldürülenler varsa da sen hak yolda öldürüleceksin!”dedi ve şunları ekledi:

      “-Allâh’ım! Şu uzun gecelerde kalkıb namaz kılan bu kişinin boy ve bosuna sen merhamet et! Şu çok ağlayan, Mekke ve Medine’nin kızgın sıcağında oruç tutub susuz kalan kişiye merhamet buyur! Onu; babası ve benim için iyi bir evlât kıl! Allâh’ım ben onu, hakkında tayin etmiş oldu-ğun hükme teslim ediyorum! Senin vermiş olduğun hükme râzıyım! Beni onun karşılaşacağı bu musibetler dolayısıyla sabreden ve şevkle şükreden kimselere verdiğin mükâfatlarla mükafatlandır!”

Abdullah annesinin ellerini öpmek istedi ancak annesi ona:

      “-Bu bir vedadır, sen bu işi uzak bir şey olarak görme!”dedi.

Abdullah İbn-i Zübeyr’de şöyle cevab verdi:

      “-Ben, seninle vedalaşmak üzere geldim, çünkü bu bence dünyadaki son günümdür!”

Annesi Esmâ’nın:

      “-Haydi, basiretle git. Gel de seninle vedalaşayım!”demesi üzerine kendisine yaklaştı. Boynuna sarıldı ve öptü. Annesinin eli, üzerindeki zırha değince:

      “-Bu yaptığın, senin istediğini isteyen bir kimsenin yapacağı bir iş değildir!”dedi.

O da, annesine şöyle karşılık verdi:

      “-Ben, onu ancak sana metanet vermesi için giydim!”

Annesinin:

      “-Hayır, bu benim metanetimi arttırmaz!”demesi üzerine de zırhını çıkardı ve kollarını geçirdikten sonra gömleğinin altını bağladı, şalvarının altına ipek bir cübbe giydi. Onun alt tarafını da kuşağının altına soktu.

Annesi Esmâ (r.a) ise:

      “-Elbiselerini kolları sıvanmış olarak giy!”diyordu.

Annesi Esmâ’nın yanından çıkarken şu mısraları okudu:

      “-Ölüm gününü bilirsem sabrederim, Hür kişi de zaten bunu bilir; Ancak bildiği halde bilmezlikten gelen var!”

Annesi onun bu sözlerini işitince:

      “-İnşallah sabredersin oğlum; çünkü, senin deden, Ebû Bekr, baban Zübeyr, baba annen de Abdülmuttâlib’in kızı Safiyye’dir!”dedi.

Abdullah daha sonra Şamlılar üzerine görülmemiş bir hamle yaptı. Onlardan bazılarını öldürdükten sonra beraberinde bulunanlarla biraz geri çekildi. Yanındakilerden birisi şöyle dedi:

      “-Keşke filan yere gitsen!”

Abdullah ona şu karşılığı verdi:

      “-Bazı kimseleri ölüme gönderdikten sonra onların karşılaştığı ölüm ile karşı karşıya kalınca kaçacak olursam İslâm tarihinde çok kötü bir kişi olmuş olurum!”

Şamlılar Hârem’in kapılarını dolduruncaya kadar yaklaşmışlardı. Abdullah İbn-i Zübeyr’e:

      “-Zâtu’n-Nitakayn’ın (iki kuşak sahibi kadının) oğlu!”diye sesleni-yorlar, o da onlara şöyle diyordu:

      “-Bu benim için ayıblanacak bir şey değildir!”

Şam halkı Mescid’in her kapısına ayrı şehirden kimseleri diktiler. Humuslular Kâbe’nin kapısının karşısındaki kapıda Dimaşklılar, Benî Şeybe kapısında, Ürdünlüler, Sâfa kapısında, Filistinliler Benî Cumah kapısında, Haccâc bin Târık da Merve ile Ebtâh tarafında bulunuyorlardı. İbn-i Zübeyr ise bir bu tarafa, bir öteki tarafa, ormandaki bir arslan gibi hamle yapıyor, üzerine gelenlerin peşine takılıyor, onları oradan çıkarma-dıkça bırakmıyor, daha sonra da:

      “-Ey Ebû Safvân! Şayet bu adamın yanında adamlar olsaydı ne biçim zafer kazanırdı, veyahut da yanıbaşında birisi olsaydı ben ona yeterdim!” diyerek nara atıyor, Ebû Safvan Abdullah bin Safvân, bin Ümeyye, bin Halef de:

      “-Allâh’a yemin ederim ki öyle, bin defa öyle!”diye cevab verdi

Haccâc, askerlerinin İbn-i Zübeyr’ın üzerine gitmediklerini görünce ğazaba gelerek atından inib yayan çarpışmaya ve askerleri ileri sürmeye başladı. İbn-i Zübeyr’in önünde bulunan ve sancağını tutan kimse gibi o da yerinden ayrılmamaya başladı. İbn-i Zübeyr sancağını tutanın önüne geçti. Şam askerleriyle çarpıştı ve onları etrafından dağıttı. Daha sonra:

“-Makam-ı İbrahim’in yanına dönüb orada iki rekât namaz kıldı. Sancağını taşıyanın üzerine Benî Şeybe kapısının yanında bir hamle yapıp onu öldürdüler, böylece İbn-i Zübeyr’in sancağı Haccâc’ın askerlerinin eline geçmiş oldu. İbn-i Zübeyr namazını bitirince ileri geçib sancaksız çarpışmaya başladı. Şamlılar’dan birine:

      “-Bunu al benden, ben Havâri’nin oğluyum!”deyib bir darbe indirdi.

Habeş asıllı bir başkasına indirdiği darbeyle elini kesti ve:

      “-Ey Humeme’nin babası, sabret: Ey Hâm’ın oğlu sabret!”dedi.

Abdullah bin Muti’de onunla birlikte çarpıştı. Abdullah bin Muti çarpışırken şu mısraları tekrarlıyordu:

“-Ben, Harre günü kaçmıştım,

Hür kişi ise yalnız bir kere kaçar:

Bu gün o kaçışa karşılık hücum yapıyorum!”

Abdullah bin Muti öldürülünceye kadar Haccac’a karşı savaşmasına devam etti. Onun almış olduğu bir yaranın sonucu olarak, birkaç gün sonra öldüğü de söylenir.

Abdullah İbn-i Zübeyr öldürüldüğü günün sabah namazından sonra, başlarında miğfer bulunan arkadaşlarına şöyle dedi:

      “-Sizleri görebilmem için yüzlerinizi açınız!”

Bu sözü üzerine arkadaşları yüzlerini açınca Abdullah İbn-i Zübeyr şöyle devam etti:

      “-Ey Zübeyr ailesi! Eğer kendinizi benimle birlikte feda edebiliyor-sanız bizler Allâh yolunda bir araya gelmiş bir Arab âilesi oluruz. Kılıç yaraları sizleri ürkütmesin, çünkü yaraların tedavisi onların acısından daha fazladır. Yüzlerinizi koruduğunuz gibi kılıçlarınızı da koruyunuz. Gözlerinizi de kılıcın isabetinden koruyunuz. Herkes kendi karşısındaki ile uğraşsın ve beni sormayınız. Beni soran kimse bilsin ki ben en öndekiler arasındayım. Şimdi Allâh’ın bereketi üzere hamlenizi yapınız!”

Daha sonra Şamlılar üzerine öyle bir hamle yaptı ki onları Hacûn civarına kadar kovaladı. Burada kendisine bir kiremit atıldı. Bu kiremiti onun üzerine Sekûnlular’dan birisi atmıştı. Bu kiremit yüzüne çarpmış, bundan dolayı sendelemiş ve yüzü kanamıştı. Yüzünün üzerine kan aktı-ğını görünce şöyle dedi:

“-Yaralarımızın kanı topuklarımıza akmıyor,

Kanlarımız ayak uçlarımıza akıyor bizim!”

Onlarla şiddetli bir şekilde çarpıştı. Ancak bir kaç kişi birbirleriyle yardımlaşarak, o kahraman-ı âlişanı, yetmiş iki veya yetmiş üç yaşında iken hicri 73. yılın 14 Cemâziyyü’l-Âhir ayı, Miladi 692 yılının Ekim veya Kasım aylarının Salı’ya rastlayan bir günde öldürdüler. Onu, Murâd Kabilesinden birisi öldürdü. Başını alıb Zalim Haccâc’a götürdü. Haccâc bundan dolayı secdeye kapandıktan sonra Sekûnlular’ın her birisine beş yüzer dinar verdi.

Zalim Haccâc ile Târık yürüyerek onun yanına kadar geldiler. Târık şöyle dedi:

      “-Analar bundan daha yiğit birisini doğurmuş değildir!”

Zalim Haccâc ona şöyle sordu:

      “-Sen Mü’minlerin Emîrine muhalefet eden birisini mi medh ediyorsun?”

Târık şöyle karşılık verdi:

      “-Evet, böyle olmasaydı zaten bizim mazur olmamız söz konusu olamazdı; çünkü bizler onu yedi aydan beri muhasara ediyoruz; kendisinin ise ne askeri, ne kalesi, ne de koruyucuları var, buna rağmen nerede ise bizim yarımıza denk düşüyor, hatta daha da fazla!”

İkisinin söyledikleri bu sözler, Abdülmelik’e ulaşınca Abdülmelik, Târık’ın söylediklerini doğru buldu.

Abdullah İbn-i Zübeyr öldürülünce, Şamlılar onun öldürülmesine sevindiklerinden dolayı tekbir getirdiler.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a) bunun üzerine şöyle dedi:

      “-Şunlara bakınız! Müslümanlar o doğduğu sırada sevinçlerinden dolayı tekbir getirmişlerdi, bunlarsa öldürüldüğü için seviniyor ve tekbir getiriyorlar!”

Haccâc: Abdullah İbn-i Zübeyr ile Abdullah bin Safvân ve Umâre bin Amr bin Hazm’ın başlarını Medine’ye gönderdi. Daha sonra bu başlar alınıb Abdülmelik bin Mervân’ın yanına götürüldü. Haccâc, Abdullah’ın cesedini alıb Hacûn’daki “es-Seniyetu’l-Yümna’da” astı.

Abdullah İbn-i Zübeyr’ın Annesi Esmâ Bint-i Ebû Bekr:

      “-Allâh senin canını alsın. Bunu ne diye astın?”diye haber gönderib sordurmuş, Haccâc’da ona şu cevabı vermişti:

      “-Ben, ve o, şu ağaç parçasına asılmak için birbirimizle yarıştık, meğer kısmet onunmuş!”

Esmâ onu kefenleyib defnetmek için Haccâc’dan izin istediyse de kabul etmeyerek bilakis oraya koruyucu muhafızlar gönderdi.

Haccac, Abdulmelik’e bir mektub yazarak Abdullah’ı öldürüb onu astığını bildirdi. Abdülmelik de ona yazdığı cevab da şöyle dedi:

      “-Niye onu annesine bırakmadın?”diye sorunca;

Haccâc, bunun üzerine annesine izin verdi, Esmâ’da onu oradan alıb Mekke’de Hacûn mezarlığın’a defnetti.

Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah (r.a)’ın asılı olan cesedinin yanından geçerken şöyle dedi:

      “-Ey Ebû Hubeyb, sana selâm olsun! Allâh’a yemin ederim, ben seni bu işten alıkoymaya çalıştım. Gerçekten sen çok oruç tutan, çok namaz kılan, akrabalık hukukuna çok riâyet eden bir kimseydin. Allâh’a yemin ederim, kötüleri senin gibi olan bir topluluk çok iyi olan bir topluluktur!”

Abdullah İbn-i Zübeyr öldürülmesinden birkaç gün önce kokmamak için sabır ve misk kullanmaya başlamıştı. Bu bakımdan asıldığı vakit ondan misk kokusu gelmeye başladı. Denildiğine göre, Haccâc onunla birlikte ölmüş bir köpeği de asmış, misk’in kokusunu bastırmıştı. Onunla birlikte köpek değil de bir kedi astığı da söylenmiştir. Yani onun güzel kokusu kaybolsun diye böyle yapmıştı.

Abdullah İbn-i Zübeyr öldürüldükten sonra kardeşi Urve benzeri görülmemiş bir dişi deveye binerek Abdülmelik’in yanına gitmek üzere yola koyuldu. Şam’a, Haccâc’ın, Abdullah’ın ölümünü bildirmek üzere gön-dermiş olduğu elçilerden daha önce vardı. Urve, Abdülmelik’in kapısına varıb yanına girmek istedi, o da izin verdi. Abdülmelik’in yanına girince kendisine halife olarak selâm verdi, Abdülmelik de selâmı aldı ve güzel bir şekilde karşılayıb boynuna sarıldıktan sonra kendi tahtına oturttu.

Urve bin Zübeyr şöyle dedi:

      “-Seninle oldukça yakın akrabalığımız var; Fakat yakın muamelesi görmeyen akrabalık, akrabalık olamaz!”

Daha sonra Abdullah’ın adı ve sözü geçinceye kadar konuşmalarına devam ettiler.

Urve bin Zübeyr:

      “-O, orada!”deyince Abdülmelik hemen:

      “-Ne oldu ne yaptı ki?”diye sordu.

Urve bin Zübeyr:

      “-Abdullah İbn-i Zübeyr öldürüldü!”demesi üzerine Abdülmelik bin Mervan hemen secdeye kapandı.

Ardından Urve bin Zübeyr şöyle dedi:

      “-Haccâc onu astı, hiç olmazsa sen onun cesedini annesine bağışla!”

Abdülmelik de:

      “-Olur!”diyerek Haccâc’a bir mektub yazdı ve onun asılması olayını oldukça aşırı bir olay olarak değerlendirdi. Haccâc, Urve’yi ortalıkta göre-meyince Abdülmelik’e bir mektub yazıb şöyle dedi:

      “-Urve bin Zübeyr, kardeşi Abdullah İbn-i Zübeyr ile birlikte bulu-nuyordu. Abdullah öldürülünce Allâh’ın malından büyük bir miktar alıb kaçtı!”

Abdülmelik ise ona yazdığı cevabında şöyle dedi:

      “-Hayır, o kaçmadı. Benim yanıma gelib bana bey’at etti. Ben de ona eman verdim ve yapmış olduklarından dolayı onu bağışladım. Şimdi o senin yanına gelecek, sakın Urve’ye kötü davranmayasın!”

Bunun üzerine Urve bin Zübeyr, Mekke şehrine geri döndü. Onun Mekke’de bulunmadığı toplam süre otuz gündür.

Haccâc, Abdullah’ın cesedini ağaçdan indirdib annesine gönderdi. Annesi onu yıkadı. Üzerine su değince cesedi parçalandı. Bu bakımdan azalarını tek tek yıkadı ve bir araya getirdi. Kardeşi Urve bin Zübeyr cenaze namazını kıldırdıktan sonra annesi tarafından defnedildi.

Denildiğine göre; Urve bin Zübeyr, Mekke’den gidib Abdülmelik’in yanında bulunduğu sırada Haccâc, Abdülmelik’e mektub yazarak Urve-’nin kendisine gönderilmesini istemiş, Abdülmelik de kendisini gönder-mek isteyince Urve şöyle demişti:

      “-Zelil kişi sizin öldürdüğünüz kişi değildir. Zelil sizin mâlik oldu-ğunuz, yönteminizin altında bulunan kişidir. Sabredib ölen bir kimse kınanamaz, ancak ölümünden kaçan kimse kınanabilir!”

Abdülmelik bu sözleri ondan işitince şöyle karşılık vermişti:

      “-Ey Abdullah’ın babası! Sen bizden hoşuna gitmeyecek hiç bir şey işitmeyeceksin!”

Yine denildiğine göre Abdullah’ın cenaze namazını hiç kimse kıldır-madı, çünkü Haccâc, onun cenaze namazının kılınmasını yasaklamış ve Emîrü’l-Mü’minin sadece onun defnedilmesini emretmiştir, deyip namaz kılınmasına izin vermedi: Onun cenaze namazını Urve veya başka birisinin kıldırdığı da söylenmiştir,

Bazı rivâyetlerde şöyle de denilir:

Haccâc, onu astıktan sonra Yahudiler’in kabristanına bırakmış ve haber gönderib annesini yanına çağırtmış, ancak annesi Esmâ gelmemişti. Bunun üzerine ona şu haberi gönderdi:

      “-Yâ yanıma gelirsin, veyahut’da seni saçlarından sürükleyip getire-cek kimseler gönderirim!”

Ancak O, yine gitmedi. Bu sefer Zalim Haccâc onun yanına gitti. Yanına vardığında ona şöyle dedi:

      “-Benim Abdullah’a yaptıklarımı nasıl buldun?”

Annesi Esmâ ise:

“-Görüşüm odur ki, sen benim oğlumun dünyasını, oğlum da senin âhiretini ifsat etmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) bize şöyle buyurmuştu:

      “-Sakif’te, bir yalancı ve bir de her tarafı tahrib eden kişi vardır!” Yalancı (Muhtâr’ı Sakafiyi kastediyor) gördük. Tahrib ediciye gelince, o da, sensin!” 17

Müslim’de şöyle anlatılır:

Abdullah İbn-i Ömer’in Abdullah İbn-i Zübeyr için söylediği sözler ve cesedin başında durup epey ağladığı Haccac’a ulaşınca hemen adam gönderdi. Ve İbn-i Zübeyr’i asıldığı ağaçtan indirilip Yahudi mezarlığına atıldı. Sonra Haccac, İbn-i Zübeyr’in annesi Esmâ bint-i Ebi Bekr’e haber gönderip gelmesini istedi. Esmâ, Haccac’a gitmeyi kabul etmedi. Haccac tekrar birini gönderdi ve ya gelmesini, ya da saçlarından sürükleyip geti-recek birini göndereceği tehdidinde bulundu. Esmâ (r.a) yine gitmedi ve:

      “-Beni saçlarımdan sürükleyecek birini göndermeden vallâhi sana gelmeyeceğim!”dedi.

Bunun üzerine Haccac;

      “-Bana ayakkabılarımı getirin!”dedi.

Ayakkabılarını giydi ve böbürlenerek yola çıktı, Esmâ’nın yanına gitti. Ona:

      “-Allâh’ın düşmanı oğlun Abdullah’a yaptığım muâmele için ne düşünüyorsun?”diye sordu.

Esmâ (r.a) şunları söyledi:

“-Senin onun dünyasını berbat ettiğini, ama onun da senin âhiretini mahvettiğini düşünüyorum. Duydum ki ona:

      “-Ey Zâtu’n-Nitakayn’ın oğlu!”diye hitab ederek alay ediyormuşsun.

Vallâhi Zâtu’n-Nitakayn benim o iki kuşaktan biriyle Resûlullâh’ın ve babamın yiyeceğini bağlardım. Diğeri de kadınların zaruri ihtiyacı olan kuşaktır. Şunu da bil ki, Resûlullâh (s.a.v), bize:

      “-Muhakkak ki Sakif kabilesinden çok yalancı biriyle çok zâlim biri çıkacaktır!”buyurmuştu.

Çok yalancı’yı gördük. Çok zâlim’e gelince, onun ancak sen olduğu-nu düşünüyorum!” bunun üzerine Haccâc, hiç cevab vermeden kalktı. 18

Rezin: Haccâc’ın:

      “-Ben onu üzmek için gitmiştim, ama o beni üzdü!”dediğini söyler.

Çok yalancıdan maksadın Muhtar es-Sekafi olduğu rivayet edilir. Bu adamın çok yalan söylediği, hatta bir ara peyğamberlik iddiasına kalktığı rivayet edilir. Çok zâlim’den maksadın da son derece cani ve kan dökücü biri olduğu için o günden sonra asıl ismi Haccâc bin Yusuf’ olan bu cani adamın künyesi Zâlim Haccâc diye Ümmet arasında anılmaya başladı ki, bu da, Esmâ (r.a)’ın ona atfettiği çok doğru bir künyedir! Haccâc’ın harbler haric sadece tutuklatıb öldürdüğü insan sayısı 120.000 kişidir.

Abdullah İbn-i Zübeyr’ın öldürüldüğü sıralarda annesinin gözleri görmez olmuştu. Abdullah’ın annesi aynı zamanda Urve’nin de annesidir. Bu olaydan kısa bir süre sonra anneleri Esmâ (r.a)’da ölmüştür.

Haccâc, İbn-i Zübeyr’in işini bitirdikten sonra Mekke şehrine girdi. Mekke halkı da Haccâc’ın vasıtasıyla Abdülmelik’e bey’at etti. Mescid-i Hârem’ın içerisinde bulunan mancınıkla attıkları taşların toplanmasını ve kanların yıkanmasını emrederek Medine’ye gitti. Çünkü, Abdülmelik, kendisini hem Mekke, hem de Medine valisi olarak tayin etmişti. Haccâc Medine’ye varınca, orada bir veya iki ay ikâmet etti. Medine halkına kötü davrandı ve küçümseyici şekilde muamelede bulunarak onlara:

      “-Mü’minlerin Emîri olan Osman’ın katilleri sizlersiniz!”diyerek onlara çıkıştı. Haccâc, bundan başka onları hafife aldığı için bir grub sahâbinin elini zimmet ehline yapıldığı gibi kurşunla mühürledi. Bunlar arasında Câbir bin Abdullah, Enes bin Mâlik ve Sehl bin Sa’d’da vardı. Sonra Mekke’ye geri döndü. Medine’den ayrıldığı zaman şöyle dedi:

      “-Beni buranın ahalisinin arasından çıkartan Allâh’a hamd olsun. Buranın ahalisi Mü’minlerin Emîrini en çok aldatan ve Allâh’ın nimetleri dolayısıyla onu en çok kıskananlardandır. Yüce Allâh’a yemin ederim ki, şayet onlar hakkında Mü’minlerin Emîri bana mektublar yazmış olmasa idi burayı eşek karnına benzetirdim. Onlar burayı çürümüş ve bir harabe haline gelmiş gibi görecekler, Resûlullâh (s.a.v)’in minberi ile kabrinin bile nerede olduğunu tanımayacaklardı!”

Resûlullâh (s.a.v)’ın büyük sahâbilerinden Câbir bin Abdullah’a, Haccâc’ın söylediği bu sözler ulaşınca şöyle dedi:

      “-İleride hoşlanmayacağı şeylerle karşılaşacak. Firavun’da onun söy-ledikleri gibi sözler sarf etmişti de daha sonra Allâh ona bir süre mühlet verib sonra azabla yakalamıştı!”

Haccâc’ın Medine valiliği ve Resûlullâh (s.a.v)’in ashâbına yaptığı bu zulümlar, Hicretin 74. yılının Safer ayına, Miladi 693 yılının Haziran Temmuz aylarına rastlar.

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) şehid edildiği zaman 72 yaşlarında idi. Halifelik süresi ise 9 yıldır, çünkü kendisine 64 yılında bey’at edilmiştir. 19

Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a) hicri 73. yılın 14 Cemâziül-Evvel ayında Miladi 693 yılında şehid olduktan sonra, annesi Esmâ bint-i Ebû Bekr, yirmi gün kadar kısa bir müddet daha yaşamıştır. Sonra vefât etmiştir.

Abdullah İbn-i Zübeyr’in kabri ihtilaflıdır. Bazı rivâyetlerde şehadet-inden sonra Mekke’de ki Hacun kabristanlığına defnedildi.

Bu rivâyet oldukça kuvvetlidir. Başka bir rivâyette Esmâ bint-i Ebû Bekr, şehid olan oğlu Abdullah İbn-i Zübeyr’in cesedini alarak Medine’ye geldi, ve Bâkî Kabristanı’na defnettirdi denilir. Abdullah İbn-i Zübeyr, dokuz yıl halifelik yapmış ilk defa para basımını gerçekleştirmiştir, kaynaklarda kendisinden 33 tane hadis-i Şerif rivâyet edilmiştir.


Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan râzı olsun.


1- M Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-311 
2- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1442 
3- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1480 
4- İbn-ül Esir el Kâmil Fi’t-Tarih tercümesi-4-325-326 
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1539 
6- Bakara Suresi-197-203 
7- Mâide Suresi-90 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1854 
9- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1980 
10- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1980 
11- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1210 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1598 
13- Risalei Nur külliyatı Mektubat-15.Mektub beşinci nükteli işaret. 
14- İbn-i Esir Fi’t-Tarihi Kâmil-3-94-97-özettir. 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-568-571 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-510 
17- İbnü’l-Esir el Kamil Fi’t-Tarih tercemesi-4-317-327 
18- Câmiu’l-Usûl-15-702-No-7.564-Müslim Fedâilu’s-Sahâbe-58-229 
19- İbnü’l-Esir el Kamil Fi’t-Tarih tercemesi-4-317-327.Sayfaların özetidir