Abdullah Ibn-i Mes’ûd

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) takriben Miladi 592. yıllarda Mekke’de doğmuştur. İslâm’dan önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Babası, Mes’ud bin Ğafil, Abdullah bin Hâris bin Zühre’nin halifi, yani yeminli muahidi idi. Bu sebeble o da, Beni Zühre’nin halifi olarak tanınmıştır.

Abdullah Ibn-i Mes’ûd

Abdullah Ibn-i Mes’ûd
عَــبْــدُ اللهُ بْـــنُ مَــسْــعُــود


 Baba Adı    :    Mes’ûd bin Ğâfil bin Hâbib.
 Anne Adı    :    Ümmü Abd, bint-i Abdüvüdd.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 592 de, Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 32. Miladi 652-53 yıllarında altmış yaşlarında iken Medine’de vefat etti. Kabri, Cennetü’l-Baki de dir.
 Fiziki Yapısı    :    Zaif bedenli kısacık boylu ayakta durduğu zaman ancak oturan uzun bir adam gibiydi. Siyah tenli ince bacaklı, saçları omuzlarına kadardı, saçlarını boyamazdı. Beyaz giyer, özel bir kokusu vardı. Gece bile gelse kokusu güzel olmasından his edilirdi.
 Eşleri    :    Zeyneb bint-i Muâviye es-Sekafiye ve Reyta bint-i Abdullah,
 Oğulları    :    Abdurrahman, Utbe, ve Hasel Ebû Ubeyde,
 Kızları    :    Kızları varsa da isimleri bilinmiyor.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke Fethi, Huneyn, Taif, Tebük, Ridda, Yemâme, Yermük ve diğerleri.
 Muhacir mi Ensar mı    :    1.Habeşistan, Mekke, Medine, Muhacir dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    848 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Mekke’de; Zübeyr bin Avvam ile, Medine-de ise; Muâz bin Cebel ile din kardeşi ilan edilmişti.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah İbn-i Mes’ûd bin Ğâfil bin Habib bin Şemh bin Far bin Mahzum bin Sahile bin Kahil bin el-Hâris bin Teym bin Sa’d bin Huzeyl bin Müdrike bin İlyas bin Mudar bin Nizar bin Maad bin Adnan dır.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Abdurrahman, İlim Dağarcığı.
 Kimlerle Akraba idi    :    Ûtbe bin Mes’ûd’un Ana baba bir kardeşi


Abdullah Ibn-i Mes’ûd Hayatı

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) takriben Miladi 592. yıllarda Mekke’de doğmuştur. İslâm’dan önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Babası, Mes’ud bin Ğafil, Abdullah bin Hâris bin Zühre’nin halifi, yani yeminli muahidi idi. Bu sebeble o da, Beni Zühre’nin halifi olarak tanınmıştır. Annesi ise; Ümmü Abd bint-i Abd-i Vüdd bin Sevâe bin Kureym bin Sâhile bin Kâhil bin Hâris bin Temim bin Sa’d bin Hüzeyl’dir. Kardeşi Utbe bin Mes’ûd ile annesi ve kendisi İslâm’ın ilklerindendirler.

Abdullah İbn-i Mes’ûd, Resûlullâh (s.a.v)’ın, Dâr-ı Erkam’a girib halkı, orada İslâmiyete gizlice dâvete başlamasından önce, Said bin Zeyd, ve hanımı Fâtıma bint-i Hattab’ın Müslüman oldukları sırada Müslüman olmuştur. Resûlullâh (s.a.v), onu, Zübeyr bin Avvam ile kardeş ilan etti.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) der ki:

“-Ben, Ukbe bin Ebi Muâyyıt’ın davarlarını güden genç bir çoban-dım. Bir gün Resûlullâh (s.a.v) ile Ebû Bekr, bana uğradılar:

      “-Ey delikanlı! Yanında, bize içireceğin süt var mı?”diye sordular.

      “-Evet var! Fakat, ben, emânetçiyim. Size süt içirmeye mezun deği-lim!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Koç görmemiş bir davar var mı yanında?”diye sordu.

      “-Evet var!”dedim ve yanlarında götürdüm.

Resûlullâh (s.a.v), onun bacaklarını ayırdı, memelerini eli ile sığayıb dua edince, memeleri, süt ile doldu. Ebû Bekr, O’na, içi çukur, sıcak bir taş, bir kab getirdi. Resûlullâh (s.a.v), sütü, onun içine sağıb içti. Ebû Bekr’de içti, ben de içtim. Resûlullâh (s.a.v), sütlü memelere:

      “-Derlenib toplan!”buyurunca, eski sütsüz haline döndü.

Hemen, Müslüman oldum, bundan sonra, Resûlullah (s.a.v)’e gittim.

      “-Yâ Resûlallâh! Şu, güzel ve tatlı kelâmdan şu Kûr’an’ı Kerim’den bana da öğretsen’e?”dedim.

Resûlullâh (s.a.v), başımı, sığadı ve:

“-Allâh, sana, rahmetini, ihsan etsin! Allâh, öğrenmek istediğin şeyi

sana mübarek kılsın! Hiç şüphesiz ki, sen, öğretilmiş, çok bilgili bir genç olacaksın!”buyurdular.

      “-Resûlullâh’ın bizzat ağzından yetmiş sûre alıb hıfz ettim ki, bu hususta hiç kimse benimle çekişemez! Kûr’ân-ı Kerim’in, geri kalanını da Resûlullâh’ın ashâbı’ndan alıb hıfz etmişimdir!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a); Zaif bedenli kısacık boylu idi. Ayakta durduğu zaman, oturan uzun boylu bir adamın oturuşuna, hemen hemen denk gelirdi. Siyah tenli ince bacaklı idi. Kendisinin, bir ağaca tırmanırken bacaklarının inceliğine bakıb gülüşenlere Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona gülermisiniz?! Halbuki, onlar kıyamet günü, Mizan’da, Uhud dağından daha ağır gelecektir!”buyurmuştur.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın başının saçları, omuzlarına kadar uzanır, dökülürdü. Namaz kılacağı zaman, onları, kulaklarının arkasına iterdi. Saçının aklığını boyayıb değiştirmezdi. Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), parmağına demir yüzük takınırdı. İnsanların, en iyi beyaz elbise giyeni ve teni, teri, en güzel kokanı idi. kendisinin geldiği, geceleyin bile, kokusu-nun güzelliğinden bilinirdi. 1

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Resûlullâh (s.a.v)’ın Dar-ı Erkam’ın evine yerleşmesinden önce veya Hz.Ömer’in İslâm’a girmesinden önce Müslüman olduğuna dair rivâyetler de vardır. Ancak, kendisinin altıncı Müslüman olan kişi olduğunu söyler. Annesi Ümmü Abd bint-i Abdivüdd ve kardeşi Utbe bin Mes’ûd da ilk Müslümanlardandır. Babası hakkında fazla bir şey bilinmediği için kendisine; sahabi bin sahâbiye dendiği gibi, yine annesine nisbetle İbn-i Ümmi Abd diye de anılmıştır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd, Müslüman olduktan sonra, yanında çobanlık yaptığı azılı islâm düşmanlarından biri olan Ukbe bin Ebû Muayt’ın yanından ayrıldı ve kendini dine ve Resûlullâh (s.a.v)’ın hizmetine adadı. Bu adayış, ölene dek devam etti. Mekke’de diğer müslümanlarla birlikte o da eziyet ve işkencelere mâruz kaldı. Özellikle yanında çobanlık yaptığı azılı kâfir ve zındık, Ukbe bin Ebû Muayt’ın ğadrına ve zülmüne nasıl uğradıklarını, bilhassa, başta Resûlullâh (s.a.v) olmak üzere, diğer zayıf kimsesiz sahabilerin çektikleri eziyet ve işkenceleri şöyle anlatır:

Abdullah İbn-i Mes’ûd anlatıyor:

“-Ukbe bin Ebû Muayt, Resûlullâh (s.a.v)’e düşmanlıkta ve işkence yapmakta müşriklerin en aşırılarındandı. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Ey Ebû Eban! Ey Eban’ın babası! Sen, gördüğümüz şeyleri, daha kısmayacak, azaltmayacakmısın?”diye sorduğu zaman,

Ukbe bin Ebû Muayt:

      “-Hayır! Sen, üzerinde durduğun peyğamberlik davasını bırakıncaya kadar asla kısmayacağım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Vallâhi, sen, ya bu davranışlarından vaz geçersin, ya da, başına ansızın bir belâ gelib çatar!”buyurdu.

Ukbe bin Ebû Muayt; bir gün, bir zenbile doldurduğu insan pisliğini, Resûlullâh (s.a.v)’ın ev kapısının önüne dökmek isterken; Tuleyb bin Umeyr, bin Vehb, bin Abd, bin Kusayy, bin Kilâb, gördü. Hemen zenbili, elinden alarak, Ukbe’nin başına döktü ve kulaklarından da, çekti. Ukbe, Tuleyb’e yapıştı. Onu, çeke çeke, Annesi Ervâ bint-i Abdülmuttâlib’e götürdü. Ervâ Resûlullâh’ın halası olurdu:

      “-Oğlunun, Muhammed yüzünden, bana, şu yaptığını, görmüyor musun?!”dedi.

Ervâ bint-i Abdülmuttâlib:

      “-Sen, ondan, daha lâyık bir davranış mı beklerdin?! Muhammed, onun dayısı Oğlu olur! Mallarımız ve canlarımız, Muhammed’in uğruna fedâ olsun!”dedi. 2

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), der ki:

“-Bir gün, Resûlullâh (s.a.v), Beytullâh’ın yanında durup namaz kılı-yordu. Kureyşilerden, bir takım kimseler, Ebû Cehl ve bazı arkadaşları ki, onlar: Ebû Cehl bin Hişam, Şeybe bin Rebia, Utbe bin Rebia, Ukbe bin Ebû Muayt, Ümeyye bin Halef, ve daha başka iki kişiden oluşan yedi kişilik bir topluluk da, Hicr’da Resûlullâh’ın çevresinde oturuyorlardı.

Bir gün önce, bir dişi deve boğazlanmış, onun, döl yatağı ve işkem-besinin pisliği, tersi yakın bir yerde bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v), namaz kılıyordu. Secdeye vardı ve uzun zaman secdede öylece kaldı. Müşriklerin içlerinden birisi ki, bu Ebû Cehl idi:

      “-Görmüyor musunuz şu murâi’yi? Hanginiz varıb filan oğullarının boğazlanan devesinin döl yatağını, işkembe içindeki pislikleri, kanını get-irir ve sevdeye vardığı zaman Muhammed’in sırtının üstüne döker?!”

Deyince, oradakilerin en şakisi, en bedbahtı Ukbe bin Ebû Muayt:

      “-Ben yaparım!”dedi.

Hemen kalkıb gitti. Devenin döl yatağını, işkembesi içindeki pisliği ile alıb getirdi ve Resûlullâh (s.a.v)’ın secdeye gitmesini bekledi. Secdeye vardığı zaman, onları Resûlullâh (s.a.v)’ın iki omuzu arasına koyunca gülmeye başladılar. Katıla katıla gülmekten yerlere yıkılmamak için bir birlerine dayandılar. Resûlullâh (s.a.v), halâ secdede, secdeden ayrılmı-yor, başını, secdeden kaldıramıyordu. Ben ise, hiçbir işe yaramıyor ayakta dikilib duruyor sadece O’na bakıyordum. Konuşmaya bile gücüm yetmi-yordu. Zirâ, beni Mekkeli müşriklere karşı koruyacak kavm ve kabilem, yoktu. Ne olurdu o zaman, koruyacak bir gücüm ve koruyucum olaydı da, Resûlullâh (s.a.v)’ın sırtından, onları, hemen, kaldırıb ataydım!

Nihayet, bir insan gidib Resûlullâh’ın kızı Fâtıma’ya haber verdi. Fâtıma küçük yaşta bir kız idi. koşarak geldi. Resûlullâh (s.a.v)’ın omuzu üzerindeki o pislikleri alıb attı. Sonra, Kureyşilere döndü. Onlara ağır sözler söyledi. Kureyşiler ise ona hiçbir karşılık veremiyorlardı.

Resûlullâh (s.a.v), her zaman olduğu gibi, secdesini tamamlayıb başını kadırdığı ve namazını, bitirdiği zaman Beytullâh’a Kâbe’ye doğru yöneldi. Sesini, yükseltti. Kureyşilerden, içlerinde, Ebû Cehl, Ümeyye bin Hâlef, Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia, Ukbe bin Ebû Muayt’ın da, bulunduğu yedi kişi âleyhinde dua etti. Üç kerre:

      “-Allâh’ım! Kureyş’i, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Kureyş’i, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Kureyş’i, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Kureyş’ten, şu topluluğu, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Ebû Cehl, Amr bin Hişam’ı, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Utbe bin Rebia’yı, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Şeybe bin Rebia’yı, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Ukbe bin Ebû Muayt’ı, Sana, havâle ediyo-rum! Allâh’ım! Ümeyye bin Halef’i, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Velid bin Utbe’yi, Sana, havâle ediyorum! Allâh’ım! Umâre bin Velid’i, Sana, havâle ediyorum!”diyerek, âleyhlerinde dua ettiğini, işittikleri zaman gülmeleri kesilib gitti.

Resûlullâh (s.a.v)’ın, âleyhlerinde dua etmesi, çok ağırlarına gitti. Onlar, bu Belde’de yapılacak olan dua’nın, muhakkak, kabul olunacağı görüşünde idiler. Bunun için Resûlullâh (s.a.v)’ın duasından korktular.

Resûlullâh (s.a.v)’ın, Ebû Cehl’e:

      “-Vallâhi, sen, ya bundan vaz geçersin, ya da, Allâh, senin başına bir felâket indirecektir!”buyurdu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), der ki:

“-Muhammed (s.a.v)’e Kitâb’ı İndiren, Muhammed (s.a.v)’i, Hak Din ile Resül olarak gönderen, can’ım Kudret Elinde bulunan O Allâh’a yemin ederim ki; Resûlullâh (s.a.v)’ın adlarını saymış olduğu bu kimse-lerin hemen hepsinin, Bedir Günü, öldürüldüklerini, yerlere, serildiklerini kuyuya atıldıklarını gördüm! Çok sıcak bir gündü. Güneş, onları, değiş-tirmiş kokutmuş idi. sonra çukur’a Bedir Kuyusu’na sürüklenib atıldılar.

Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v), Mescid-i Haram’dan çıktı. Yolda Ebü’l-Bahteri’ye rastladı. Ebü’l-Bahteri’nin elinde bir sopa vardı. Ona, dayanıyordu. Ebü’l-Bahteri, Resûlullâh (s.a.v)’ı öyle üzgün bir halde gör-ünce benzi, hiç de, hoşuna gitmedi. Kendisini, tutub:

      “-Gel! Bana, söyle bakayım? Sana ne oldu?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bırak, beni, gideyim!”dedi.

Ebü’l-Bahteri:

      “-Sen, bana, ya halini, bildirirsin, ya da, Allâh, bilir ki, Seni, bırak-mayacağım! Muhakkak, Senin başına bir şeyler gelmiştir!”diyerek halini ısrarla sordu.

Resûlullâh (s.a.v), Ebü’l-Bahteri’nin, söyletmedikçe, bırakmayaca-ğını anlayınca olayı ona anlatarak:

      “-Ebû Cehl, üzerime pislik atılmasını emr etti!”diyerek, Kendisine, yapılanları haber verdi.

Bunun üzerine, Ebü’l-Bahteri:

      “-Haydi, gel, benimle birlikte Mescid’e gidelim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), gelmek istemeyince, Ebü’l-Bahteri, tutub O’nu, zorla Mescid-i Haram’a getirdi. Mescid’e girince, Ebû Cehl’e dönerek:

      “-Ey Ebû’l-Hâkem! Muhammed’in üzerine, pislik atılmasını sen mi emr ettin?!”diye sordu.

Ebû Cehl:

      “-Evet!”der demez, elindeki sopayı hızla kaldırıb Ebû Cehl’in başı-na vurdu! Orada bulunan adamlar, Ebû Cehl’in mensub bulunduğu Mahzum oğulları ile, Ebü’l-Bahteri’nin mensub bulunduğu Esed bin Abdüluzza oğulları yerlerinden sıçrayıb biri birlerinin üzerine atıldılar.

Ebû Cehl:

      “-Yazıklar olsun sizlere! Sizin, şu davranışınız, kimin için olmuş oluyor?! Kimin işine yaramış oluyor? Muhammed, ancak aranıza aramıza düşmanlık sokub kendisinin ve Ashabının kurtulmasını, istiyor!”diyerek bağırdı. 3

Mekke müşrikleri her geçen gün iman edenlere karşı daha acımasız daha şiddetli işkenceler uyğulamaya başladılar. Özellikle, kavim kabile ve koruması olmayan zayıf Müslümanları öldüresiye işkencelerle korkutub imanlarından vaz geçirtmeye çalışıyorlardı.

İbn-i İshak’ın, Urve bin Zübeyr’den rivayetine göre:

Mekke’de, Resûlullâh (s.a.v)’den sonra, Kûr’ân-ı Kerim’i, yüksek sesle, ilk okuyan kişi, Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) idi:

Bir gün, Resûlullâh (s.a.v)’ın Ashâbı toplanıb

      “-Kureyşiler, şu Kûr’ân’ın, yüksek sesle okunduğunu hiç dinlemedi-ler. Kûr’ân-ı, onlara, yüksek sesle okuyub dinletecek kim var?”dediler.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Ben varım!”dedi.

Arkadaşları:

      “-Biz, senin hakkında, Kureyşilerden, korkarız! Biz, öyle bir adam istiyoruz ki, kendisinin, kavim ve kabilesi bulunsunda, Kureyşiler, bir şey yapmak istedikleri zaman, onu, korusunlar!”dediler.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Siz, beni, bırakınız, gideyim. Yüce Allâh, beni, korur!”dedi.

Ertesi günü, Kuşluk vaktinde, Kâbe’nin makamına kadar ilerledi. Kureyşilerin, toplantı yerlerinde bulundukları sıralarda Makam’da, ayak üzerinde yüksek sesle Besmele çekerek, er-Rahmân sûresini, okumaya başladı. Kureyş müşrikleri, ona yönelib:

      “-Şu, Ümmü Abd’in oğlu da, ne diyor?”diye mırıldandılar ve sonra:

      “-O, her halde, Muhammed’in getirdiği şeyleri okuyordur!”dediler.

Hemen kalkıb üzerine yürüdüler. Yüzüne, gözüne, vurmaya başla-dılar. Abdullah İbn-i Mes’ûd ise, okumaya devam ederek yüce Allâh’ın, sûreyi, onun okuyub erişmesini dilediği yere kadar okuyub erişti. Fakat, dövülmekten, yüzü, gözü, ezik ve kan revan içerisinde arkadaşlarının yanına döndü.

Arkadaşları:

      “-Zâten, biz, senin bu âkibete uğrayacağından korkmuştuk!”dediler.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Benim nazaraımda, şu anda, onlardan daha hafif, zayıf durumda Allâh düşmanları yoktur. İsterseniz, ben, yarında, gider, onlara, bir o kadar daha Kûr’ân, dinletebilirim!”dedi.

Arkadaşları:

      “-Hayır! Sen, onlara hoşlanmadıkları şeyi, dinletmiş bulunuyorsun. Sana, bu kadarı, yeter!”dediler. 4

Abdullah İbn-i Mes’ûd, daha sonraları yapılan işkence ve zülümler-den dolayı birinci Habeşistan hicretine katılır bir müddet Habeşistanda kaldıktan sonra Ğaranik hadisesi üzerine Mekke’ye geri döner. Kimsenin himayesine girmeden Mekke’ye gizlice girer. 5

Uzun bir müddet Resûlullâh’ın yanında Mekke’de bu minval üzere kalan Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Medine’ye hicret emri gelince de ilk hicret eden muhacirler arasında yerini aldı. Medine’de önceleri Muâz bin Cebel’in evine misafir oldu. daha sonra Resûlullâh (s.a.v), onu Muâz bin Cebel ile veya Sa’d bin Muaz ile din kardeşi ilan etti. Sonra, kendisine Mescid-i Nebevi’nin yanında bir parça yer veya hazır bir verdi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd, Mescid-i Nebevi’ye çok yakın olan bu eve annesiyle birlikte yerleştikten sonra, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına sık, sık gider gelir idi. Bu geliş ve gidişlerde Resûlullâh (s.a.v) Abdullah İbn-i Mes’ûd’la müşavere ederdi. Öyle ki, henüz hicab âyetleri nazil olmadığı için Resûlullâh’ın evine rahatça girib çıkmaları için izin verildi. Hatta bu kadar yakın münasebet sebebiyle yabancılar onları Resûlullâh (s.a.v)’ın âilesinden sanırlardı. Bu hal, İbn-i Mes’ûd’un Resûlullâh’ın yanında ne kadar itibarlı olduğunu en güzel şekilde göstermektedir

İslâmi kaynaklar Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Resûlullâh (s.a.v) zamanındaki bütün savaşlara katıldığını bildirmektedirler.

Hicretin ikinci yılın Ramazan ayında Miladi 624. yılın Mart ayında meydana gelen Bedir Savaşı’ndan bir önceki gece Resûlullâh (s.a.v), düş-man hakkında bilgi toplamak için İbn-i Mes’ûd ile Ammar İbn-i Yâsir’i tecessüs için müşriklerin karargâhlarına göndermişti. Onlar, müşriklerin etrafında dolaşarak geri döndüler:

      “-Yâ Resûlallâh! Yaramaz kavim, korku içindedirler. Her birisi, atlarını kişnetmeye çalışıyor!”dediler.

Sabah olunca müşriklerin iz sürme ustası olan Nübeyh bin Haccâc:

      “-Bu, Sümeyye’nin oğlu Ammar’ın izidir! Bu da, Ümmü Abd’ın oğlu Abdullah İbn-i Mes’ûd’un izidir! Anladım ki; Muhammed, bizlerin ve Yesriblilerin aklı ermezleriyle buraya gelmişler. Bakınız! Yarın sabah, Muhammed ve O’nun Ashâbı ile karşılaşınca, siz, onların arasında bulu-nan kendi gençlerinizi bırakınız, öldürmeyiniz! Size, Yesriblileri öldür-menizi tavsiye ederim! Biz, Mekke’ye döndüğümüz zaman, herkes bu gençlerimizin sapkınlarını görürler de, Atalarının dininden ayrılmazlar!” dedi. Fakat, müşrikler, ortalık ağarıncaya kadar korkudan uyuyamadılar. 6

Ertesi sabah Bedir’de çok zorlu çatışmalar başladı. Savaşın sonunda Resûlullâh (s.a.v), Ashâb-ı Kirâma:

      “-Acaba, Ebû Cehl ne yaptı, ne oldu? Kim gidib bir bakar?”diyerek ölüler arasında onun araştırılmasını emretti. Aradılar, fakat bulamadılar.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onu arayınız, onun hakkında sözüm var! Eğer, siz, onun ölüsünü teşhis edemez, tanıyamazsanız, dizindeki yara izine bakınız. Bir gün, ben ve o, Abdullah bin Cüd’ân’ın ziyâfetinde bulunuyorduk. İkimiz de, genç idik. Ben, ondan biraz büyükçe idim. Sıkışınca onu ittim, iki dizi üzerine düştü, iki dizinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi (uru) dizinden kaybolmadı!”buyurdular.

Bunun üzerine İbn-i Mes’ûd, Ebû Cehl’i aramaya gitti. Onu, son nefesinde buldu ve tanıdı. Kendisine:

“Aa! Ebû Cehl Sen misin?”dedi. Boynuna ayağıyla bastı, sakalını tutup çekti.

      “-Ey Allâh düşmanı! Allâh, nihayet seni hor ve hakir etti mi?”dedi.

Ebû Cehl:

      “-Ne diye beni hor ve hakir edecek? Sizin, öldürdüğünüz adama üstün bir kimse daha var mı? Onların benim gibi bir adamı öldürmele- rinden benim için arlanacak ne var? Ey koyun çobanı! Allâh, seni hor ve hâkir etsin! Sen, çıkılması pek sarp bir yere çıkmışsın! Sen, bana bugün zafer ve ğalibiyetin hangi tarafta olduğunu haber ver?”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd:

      “-Zafer, ve Ğalibiyet Allâh ve Rasûlünün tarafındadır!”dedi.

Ebû Cehl’in miğferini kafasından çıkarırken de:

      “-Ey Ebû Cehil! Seni öldüreceğim!”dedi.

Ebû Cehl:

      “-Sen, kavminin ulusunu öldüren kölelerin, ilki değilsin ki! Fakat, bu gün, senin beni öldürmen, doğrusu, bana çok ağır ve çetin geldi: Ben, Hılfü’l-Fudul veya Hılfü’l-Mutayyibin’den bir adam tarafından öldürül-memi ne kadar isterdim!”dedi. 7

Buhari’de ise, Ebû Cehl’in:

      “-Keşke beni, çiftçilerden veya Medineliler’den başkası öldürseydi!” dediği de rivâyet edilir.

Ebû Cehl, Bedir’de öldürülen müşriklerin altmış dokuzuncusu idi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Ebu Cehl’i, kendi kılıcıyla vurub öldü-remeyince, Ebû Cehl’in kılıcıyla başını kesti. Silahını, zırhını, miğferini ve başını getirib Resûlullâh (s.a.v)’in önüne koydu.

      “-Yâ Resûlallâh! Bu, Allâh düşmanı Ebû Cehl’in başıdır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bunun Ebû Cehl’in başı olduğuna, kendisinden başka ilah olmayan Allâh’a yemin eder misin?”diye buyurdu.

Yani; Sen, bunu nasıl becerir yaparsın? gibi bir ifade…

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Evet, kendisinden başka ilâh olmayan Allâh’a yemin ederim ki, bu, onun başıdır!”dedi.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v) Allâh’a hamd-ü senâ etti.

      “-Hamd olsun O Allâh’a ki, kuluna yardım etti, dinini üstün kıldı. Allâh’ım! Bana olan vâ’dini yerine getirdin. Hakkımdaki nimetini de, tamamla!”dedi.

Sonra, Afrâ hatunun oğullarının Ebû Cehl’le çarpışırken şehid düş-tükleri yerde durdu.

      “-Yüce Allâh, Afrâ’nın oğullarına rahmet etsin ki, onlar, bu ümmetin Firavun’u ve kâfir ulularının başı olan Ebû Cehl’in öldürülmesine ortak oldular!”buyurdu.

Zehebi’nin tesbitine göre:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Ebû Cehl’i öldürdüğünü haber verince,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O Allâh ki, O’ndan başka ilâh yoktur!”dedi.

Sonra da, kalkıb Abdullah İbn-i Mes’ûd ile birlikte Ebû Cehl’in ölü-sünün yanına kadar gitti. Onun üzerine dikildi:

      “-Hamd olsun O Allâh’a ki, seni zelil ve hâkir kıldı ey Allâh düş-manı! Bu, bu ümmetin Firavun’u idi!”dedi. 8

Resûlullâh (s.a.v)’ın, ona, Ebû Cehl’in kılıcını verdiği de söylenir.

Bedir Savaşı sonrası; Esirler hakkında Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne yapalım?”diye sorduğunda, kimileri

      “-Onları öldürelim!”

Kimileri:

      “-Onlardan kurtulmalık akçesi alalım!”demeleri üzerine,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Siz, bugün, yoksulsunuz. Esirlerden hiçbiri kurtulmalık akçesi ver-medikçe serbest bırakılmasın, Yahut, onların boyunları vurulsun!”deyince

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Süheyl bin Beyzâ, bundan istisnâ edilmelidir. Çünkü, ben, onun Müslüman olduğunu söylediğini işittim!”deyince Resûlullâh (s.a.v) sustu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) der ki:

“-Ben, hayatımda böyle bir gün görmedim. O gün, söylemiş olduğ-um sözden dolayı üzerime gökten taş düşmesinden korktum! Resûlullâh:

      “-Evet, Süheyl bin Beyzâ bundan müstesnadır!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın, Müslüman olduğunu ve Mekke’de gizlice namaz kıldığını gördüğünü söyleyerek lehinde şehâdette bulundu-ğu zat, Süheyl bin Beyzâ değil, Sehl bin Beyzâ idi. Çünkü, Süheyl bin Beyzâ, Müslüman olmuş ve daha önce Medine’ye hicret etmişti. Sehl bin Beyzâ da, Mekke’de Müslüman olmuştu. Fakat, bunu gizli tuttuğu ve Mekke’den de, ayrılmadığı için müşrikler, onu da Bedir’e getirmişlerdi. Müşrikler hezimete uğrayınca o da Müslümanlara esir düşmüştü. 9

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) anlatıyor:

“-Bedir Savaşı’nda düşmanlarımız, bize o kadar az göründü ki, yanımdaki arkadaşıma:

      “-Onlar yetmiş kişi mi?” dedim.

O da:

      “-Bana kalırsa yüz kişiler!”dedi.

Sonra onlardan birini yakalayarak kaç kişi olduklarını sorduk:

      “-Bin kişi idik!”diye cevab verdi. 10

İslâmi kaynaklar; Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın, Resûlullâh (s.a.v) ’ın sağlığında iken katılmış olduğu bütün savaşlara birlikte katıldığını belirtmektedir.

Uhud Savaşı’nda okçuların yerlerini terk etmesi üzerine ortaya çıkan panik sırasında Resûlullâh’ın yanından ayrılmayan birkaç kişiden biridir.

Mekke Fethi sırasın da Resûlullâh (s.a.v), Merrü’z-Zahran yokuşun-da durunca oradaki Irak (Misvak) ağaçlarının yemişlerinden toplamak üzere toplayıcılar gönderdi. (Veya bir nevi aluç meyvesi)

      “-Size, o yemişlerin kararmış olanlarını toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tatlı olanları onların kararmışlarıdır!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’e Irak yemişlerini toplayanlar arasında Abdullah İbn-i Mes’ûd’da bulunuyordu. Irak ağacına tırmanıb çıkmıştı. Esen rüzgar İbn-i Mes’ûd’un bacaklarını açtı. Müslümanlar, onun bacaklarının inceli-ğine ve zaifliğine bakarak gülüşmeye başladılar.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ne diye gülüşüyorsunuz? Onun bacaklarının inceliği tuhafınıza mı gidiyor, şaşıyor musunuz ona?! Varlığımı, Kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki: Abdullah’ın bacakları, Mizan’da, Uhud Dağın-dan daha ağır gelir!”buyurdular. 11

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), kendisini Resûlullâh (s.a.v)’ın hizme-tine adamış olan kişilerin başında gelmekteydi. Resûlullâh (s.a.v), bir yere gitmek istediği zaman hemen ayakkabılarını çevirib hazırlar, yolda, koru-ma ğayesiyle önünde yürür, yıkanırken perde tutar, ve uykuda iken O’nu, ibadet için uyandırır, bir yere oturduklarında O’nun, ayakkabılarını çıkarır, muhafaza ederdi.

Çok güzel sesli olduğu için, O’na, Kûr’ân okurdu. Sahâbeler arasın-da ahlâk ve yaşayışı bakımından Resûlullâh’a en çok benzeyen bir kimse olarak kabul edilirdi. Resûlullâh’ın hayat tarzını, kılık kiyafetini, ahlâk ve tavırlarını örnek almada son derece gayret gösterirdi.

Bir yandan Resûlullâh (s.a.v)’ın özel hizmetinde bulunurken diğer yandan da yeni Müslüman olanlara İslâmiyeti öğretirdi. Resûlullâh (s.a.v) ile koca bir ömür geçirdi. Veda Hacc’ından sonra Medine’ye döndükten bir müddet sonra Resûlullâh’ın hastalığı iyice artınca birkaç arkadaşı ile O’nu son kez ziyaret etmişlerdi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), bunu şöyle anlatır:

“-Peygamberimiz ve sevgilimiz, vefatından bir ay önce, veya, altı gün önce bize vefatını haber verdi. Babam, anam ve canım O’na fedâ olsun! Ayrılış günü yaklaştığı zaman, bizi, Annemiz Âişe (r.a)’nın evinde topladı. Bize bakınca gözleri yaşla doldu. Ve, bize şöyle dedi:

“-Hoş geldiniz! Yüce Allâh, size ömür ve selâmet versin! Allâh, sizi Rahmetiyle esirgesin! Allâh, sizi korusun! Allâh, size iyilikler ve selâmet versin! Allâh, size rızıklar versin! Allâh, sizi yükseltsin! Allâh, sizi yarar-landırsın! Allâh, sizi dâim etsin! Allâh, sizi koruyub düzene koysun! Size, Allâh’ı ve Allâh’dan sakınmanızı tavsiye eder, sizi, O’na ısmarlarım.

Ben, sizin için, Allâh tarafından apaçık bir sakındırıcı ve uyarıcıyım. Allâh’ın kulları ve beldeleri hakkında, Allâha karşı baş kaldırmayınız! Çünkü, yüce Allâh benim ve sizin için:

      “-Ahiret yurduna gelince, biz, onu yeryüzünde insanları hiçe saymak, fesat çıkarmak istemeyenlere nasib ederiz. En güzel akibet, Allâh'a hakkıyla kulluk edenlerindir!” 12

      “-Kıyamet günü Allâh'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerini kapkara görürsün. Kibirlenenler için cehennemde yurt mu yoktur, elbette vardır!” 13

      “-Yâ Resûlallâh! Senin ecelin ne zaman?”diye sorduk:

      “-Ayrılış, Yüce Allâh’a, Cennetü’l-Me’vâ’ya, Sidretü’l-Münteha’ya, Refiku’l-Âlâ’ya, Kandırıcı dolu kâselere, Nasibe en yüce dosta, Mutlu ve Kutlu yaşantıya dönüş zamanı yaklaştı!”buyurdu.

Biz:

      “-Yâ Resûlallâh! Seni, kim yıkasın?”diye sorduk.

      “-Ehl-i Beytim’den yakınlık sırasına göre en yakın olanlar!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Seni, neyin içine sarıb kefenliyelim?”diye sorduk.

      “-İsterseniz, şu elbisemin içine, yahut Mısır bezine, ya da, kumaşına sarınız!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Senin üzerine cenaze namazını kim kılsın?”diye sorduk, ve, ağladık. Kendisi de, ağladı.

“-Allâh, size rahmet etsin. Sizi Peyğamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu, Serir-imin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimiz kenarına koyunuz! Sonra, bir müddet, benim yanımdan çıkıb gidiniz! Çünkü, benim üzerime ilk önce namazı sevgilim ve dostum Cebrâil, sonra Mikâil, sonra İsrâfil, daha sonra, yanında bütün Melekler bulunduğu halde, Ölüm Meleği Âzrâil kılacaktır. Bundan sonra, siz ğrub ğrub giriniz, üzerime namaz kılınız ve Salâtü’s-Selâm getiriniz.

Fakat, överek, bağırıb, çağırarak, beni rahatsız edib incitmeyiniz! Üzerime namaz kılmaya önce Ehl-i Beytim’in erkekleri başlasın. Sonra, onların kadınları kılsın. Onlardan sonra da, sizler kılarsınız!

Ashabımdan, burada bulunmayanlara benden selâm söyleyiniz! Kıyâmet gününe kadar şu kavmımdan ve dinime, bana tâbi olacak olan kimselere de, benden selâm söyleyiniz!”buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Seni, kabrine kimler koyacak?”diye sorduk.

      “-Ehl-i Beytim ile birlikte bir çok Melekler ki, onlar sizi görürler. Fakat, siz, onları göremezsiniz!”buyurdu. 14

Resûlullâh’ın vefatından sonra İbn-i Mes’ûd, en çok üzülen kişilerin başında geliyordu. Öyle ki, uzun zaman üzüntüsünden kendine gelemedi.

Resûlullâh’dan sonra birinci halife Ebû Bekr (r.a) döneminde irtidad hadiseleri üzerine Medine’nin savunulması ve stratejik noktalarının korun-ması maksadıyla, halife Ebû Bekr (r.a), tarafından seçilen fedâiler arasında İbn-i Mes’ûd’da yerini aldı.

İkinci halife Hz.Ömer (r.a) zamanında yapılan, Yermük Savaşı’na, İbn-i Mes’ûd çekilmiş olduğu inzivadan çıkarak bu savaşa iştirak etmiştir. Bu savaşta fevkalade bir cesaret örneği göstermiştir. İbn-i Mes’ûd (r.a) ikinci halife Ömer (r.a), tarafından Kûfe kadılığı ve beytü’l-mal idaresi ile görevlendirildi. Daha sonra Kadı Şüreyh’ın kadı olarak tayin edilmesi üzerine yalnızca beytü’l-mâl ile ilgili görevini sürdürdü. Halife Ömer şehid edilince Medine’ye döndü ve bir süre orada kaldıktan sonra Halife Osman (r.a) tarafından Kûfe’deki eski görevine iade edildi. Kûfe’de resmi vazifesi yanında, ilmi faaliyeti ve yetiştirdiği talebeler vasıtasıyla, Kûfe şehrinde tefsir ve fıkıh mekteblerinin de temellerini atıp Kûfe ekolunu başlatan ilk kişi oldu.

Daha sonra, halife Osman (r.a) tarafından Medine’ye geri çağrıldı. Fakat İbn-i Mes’ûd (r.a), halifenin Ebû Zerr el-Ğifari (r.a)’ı Rebeze köyü-ne mecburi ikâmete göndermesi, ve resmi Mushaf’a muhalif olur endişesi ile, bazı şahısların elinde bulunan Mushaflar’ın yakılmasını emretmesi gibi sebeblerle halifeye çok kırğındı. Kûfeliler onu koruyacaklarını vâ’d ederek Kûfe’den ayrılmamasını istedikleri halde, ortaya çıkacak fitnelerin kendisi yüzünden çıkmasını hiç arzu etmediğini belirterek görevine son veren halife Osman (r.a)’ın emrine uydu,

Kûfe halkının ileri gelenleri ısrarla kendisini şehirde alıkoymak istemiş, fakat o, buna şiddetle itiraz ederek:

      “-Emirü’l-Mü’minine itaat lazımdır. Bırakınız gideyim. Fitne çıka-caksa buna ben sebep olmayayım!”dedi.

Umre yapmak üzere önce Mekke’ye gitti ve Umre’den dönerken Rebeze köyünde sevgili dostu Ebû Zerr el-Ğifari’yi ziyaret etmek istedi. Fakat, onun cenazesiyle karşılaştı. Ebû Zerr (r.a)’nı arkadaşlarıyla birlikte defn ettikten sonra Medine’ye gelerek münzevi hayatına tekrar başladı.

Medine’de bir süre kaldıktan sonra hastalandı ve altmış küsür yaş-ların da vefat etti. Cenaze namazı, halife Osman, veya Ammâr İbn-i Yâsir tarafından kıldırıldı ve Cennetü’l-Baki kabristanlığına defnedildi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Reyta ve Zeyneb adlarında iki hanımı Abdurrahman, Utbe ve Ebû Ubeyde adlarında üç oğlunun olduğu bilin-mektedir. Daha çocuk sahibi olmadan Resûlullâh (s.a.v), kendisine Ebû Abdurrahman künyesini vermiş ve oğlu olduğunda adını Abdurrahman koymuştur. Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın hizmetlerini ve büyüklüğünü, onun siyasi ve idari alandaki faaliyetlerinden çok İslâmi ilimlerin kurulu-şundaki öncülüğünde aramak gerekmektedir.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Hadis ilminde ki Yeri:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), gerek ilk dönemde Müslümanlığı kabul edişi, gerekse Resûlullâh (s.a.v)’e yakın münasebeti sebebiyle ondan bir çok hadis duymuş ve rivayet etmiştir. Ayrıca, Hz.Ömer (r.a), Osman (r.a), Ali (r.a), Sa’d bin Muâz ve diğer bazı sahâbiler vasıtasıyla rivâyet ettiği hadislerde vardır. Kendisinden rivayette bulunanlar; Abdurrahman ve Ebû Ubeyde, kardeşinin oğlu Abdullah bin Utbe, hanını Zeyneb es-Sekafiyye, Sahabeden Abdullahlar, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, İbn-i Amr bin Âs, gibi, Ebû Mûsâ el-Eş’ari, Ebû Rafi’, Ebû Şureyh, Ebû Said, Câbir bin Abdullah, Enes bin Mâlik, Ebû Cuhayfe, Ebû Ümâme, Ebû et-Tufeyl, İmrân bin Husayn, gibi daha birçok sahabiler.

Tabiinden; Alkame bin Kays, Mesrûk, Ebû el-Esved, er-Rabi’ bin Huseym, Şureyh el-Kadi, Ebû Vail, Zeyd bin Vehb, Zirr bin Hubeyş, Ebû Ömer, eş-Şeybâni, Ubeyd bin Amr es-Selmâni, Amr bin Maymun, Abdurrahman bin Ebû Leylâ, Ebû Osman en-Nehdi, Hâris bin Süveyd, Rib’i bin Hirâş, Hâris bin Kays, ve bunlar gibi burada sayamadığımız nice tâbiiler ondan rivâyette bulunmuşlardır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan gelen 848 kadar hadisin büyük bir kısmı bizzat Resûlullâh (s.a.v)’den rivâyet edilmiştir. Bunların çoğunu Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’i ve Tirmizi’nin Sünen’inde bulmak mümkündür. Buhâri ile Müslim, İbn-i Mes’ûd’un 64 hadisini ittifakla Sahih’lerine almışlardır. Ayrıca Buhâri 21, Müslim ise 35 tane hadisini müstakil olarak almıştır. Buna göre, Buhâri onun rivâyet ettiği 85 hadise, Müslim de 99 hadise Sahih’inde yer vermiştir.

İlk zamanlar hadislerin yazılmasına taraftar olmayan Abdullah İbn-i Mes’ûd, hadis rivâyetinde son derece titizlik göstermiştir. Kûfe’deki gör-evi esnasında Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kırâat ilminin tam olarak temellerini atmıştır. İbn-i Mes’ûd, muhaddisliğin yanında müfessir, kari’, fakih ve kadı idi. Müslümanların hukuki sorunlarını, en müşkül meselelerini dahi kolaylıkla hal ederdi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Kûr’ân İlimlerindeki Yeri:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Irak tefsir mektebinin temelini atarak Kûr’ân ilimlerine de önemli hizmetler yapmıştır. Irak mektebi fıkıhta olduğu gibi tefsirde de “Rey’e” önem vermiş ve bu ilimleri daha sonraki nesillere aktaran birçok değerli âlim yetiştirmiştir. Onun ilmi, doğrudan Resûlullâh (s.a.v)’e dayanmaktaydı. Resûlullâh (s.a.v), güzel sesli olan İbn-i Mes’ûd’un Kûr’ân okuyuşunu zevkle dinlerdi. O, sahabe arasındaki Kûr’ân hafızlarının önde gelenlerinden biriydi.

Belirttiğine göre yetmişten fazla sûreyi Resûlullâh (s.a.v)’den bizzat öğrenmiştir. Resûlullâh (s.a.v)’ın son Ramazan da Cibril’e Kûr’ân’ı iki defa arz ederken, İbn-i Mes’ûd’un da orada bulunduğu rivâyet edilir.

Kendisinin topladığı ve adına izâfe edilen “İbn-i Mes’ûd Mushafı” denilen bir Mushaf nüshası vardır. Bu nüshanın, Halife Ebû Bekr (r.a) devrinde Zeyd bin Sâbit’in başkanlığında seçkin bir heyet tarafından bir araya getirilib, Osman (r.a) tarafından çoğaltılan resmi Mushaf’dan ayrıl-dığı belli başlı noktalar ise: sûrelerin tertibi, bazı kelimelerin imlâsı, ve yer yer tefsir kabilinden ilâvelerin bulunması gibi hususlardır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd’a aid olan açıklama mahiyetindeki ilâveler ve farklı kıraat şekilleri kendisinden sonra ki fikir hayatına tesir ettikten başka, Kûr’ân hükümlerini öğrenme ve bilinmesi güç kelimeleri açıklama yönünden de faydalı olmuştur. İbn-i Mes’ûd’un talebelerine bir sûreyi okuduktan sonra onu uzun uzadıya izah ettiği ve âyetlerden çıkan hüküm-leri onlara açıkladığı bilinmektedir.

Müteşâbih Âyetleri yorum veya te’vil ederken dayandığı ana kaynak bizzat Kûr’ân-ı Kerim ve Resûlullâh’ın sünneti olmuştur. Bunun dışında, bazı konularda kendi şahsi görüşlerini de ortaya koyarak ictihadda bulun-muştur. İbn-i Mes’ûd’un tefsir ve kıraat sahalarında yetiştirdiği en meşhur öğrencileri arasında Hassan-ı Basri, Katâde, Ebû Abdurrahman es-Sülemi ve Ebû Amr eş-Şeybâni gibi zatlar vardır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Fıkıh İlmindeki Yeri:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), hadis ve Kûr’ân-i ilimler sahasında olduğu gibi, fıkıh sahasında da önemli bir mevkiye sahibdir. Onun şu söz-leri, Kûr’ân-ı Kerim ve ondan çıkarılacak hükümler konusundaki bilgisini ifade etmesi bakımından son derece ilgi çekicidir:

      “-Yemin ederim ki! Allâh’ın kitabında, nerede nâzil olduğunu bil-mediğim bir sûre ve kimin hakkında indiğini bilmediğim bir âyet yoktur. Bununla birlikte, Allâh’ın kitabını benden daha iyi bilen, ulaşılabilir biri-nin var olduğunu bilsem hemen ayağına gider ondan faydalanırdım!”

Hz.Ömer (r.a), halife olunca değişik kültürlere, farklı yaşayış ve değerlere sahib bulunan insanların yaşadığı Kûfe’nin yarğı, eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmek üzere Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ı görev-lendirdi. Böylece o, Kûfe’de uzun bir sûre kalarak gelişen ilmi faaliyet-lerin başında bulundu: tefsir ve kıraat alanında olduğu gibi Fıkıh’ta da Kûfe mektebinin kuruluşunda en önemli rolü oynadı.

Kaynakların belirttiğine göre İbn-i Mes’ûd dışında, görüş ve fetva-ları kendi talebeleri tarafından yazıya geçirilmiş başka bir sahabi yoktur denilebilir. Kendisini tamamıyla ilmi faaliyete vermesinden dolayı onun yetiştirdiği talebeler sayı ve kalite bakımından da diğerlerinden üstündür. Bunun tabii sonucu olarak Irak yöresinde Hz.Ömer ve Hz.Ali başta olmak üzere bazı sahabilerin görüşleri yanında en çok İbn-i Mes’ûd’un görüşleri yayıldı ve bundan dolayı, daha sonraları Ebû Hanife tarafından sistemleş-tirilen bu mektebin asıl kurucusunun İbn-i Mes’ûd olduğu ileri sürüldü.

Irak fıkıh mektebinin en önemli iki vasfını teşkil eden:

      “-Nassın bulunmadığı yerde rey ve kıyasa baş vurulması!”

İlkesi ile:

      “-Sahih olduğu kesin olarak bilinmeyen hadislerin yerine ictihadın tercih edilmesi!”esaslarının, temelde İbn-i Mes’ûd’un düşünce tarzına dayanmaktadır. O bu konuda şöyle der:

      “-Sizden hüküm vermek durumunda olan kimse önce yüce Allâh’ın kitâbına baksın! Aradığı orada yoksa, Resülü’nün hükmüne baş vursun! bunların her ikisinde de yoksa; sâlihlerin hükmettiği ile hüküm versin. Şayet bunların hiçbirinde bir hüküm bulamıyorsa kendi görüşüne baş vursun. Bunu da beceremiyorsa hüküm vermekten vaz geçsin!”

Onun nas bulunmayan bir konuda görüşünü belirttikten sonra:

      “-Eğer doğru ise Allâh’dandır. Yanlış ise benden ve şeytandandır. Allâh’da Resülü de bundan beridir!”dediği de bilinmektedir.

Doğrudan Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan ilim tahsil eden ve Irak Kûfe fıkıh mektebinin kuruluşunda önemli rol oynayan ilk neslin önde gelen şahsiyetleri Alkame bin Kays, Esved bin Yezid, Ubeyde es-Selmâni, Mesrûk bin Ecda’, Amr bin Şurahbil, ve Hâris bin Kays’dır. İmam Ebû Hanife’ye kadar gelen hocalar zincirinde ilk halkayı Alkame bin Kays oluşturmaktadır. Onunda en önde gelen talebeleri İbrahim en-Nehâi ile Şa’bi’dir. Bunların en tanınmış talebesi olan Hammâd bin Süleyman, Ebû Hanife’nin yanında yirmi yıl kadar ilim öğrendiği en önemli hocasıdır.

Ebû Hanife’den başka, bu mektebin talebelerinden, Süfyan es-Sevri, İbn-i Ebû Leylâ ve İbn-i Şübrüme gibi diğer çok önemli şahsiyetlerini de İbn-i Mes’ûd’un ilminin vârisleri olarak zikretmek gerekir. 15

Abdullah İbn-i Mes’ûd’un Menkibeleri:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’e sordum:

      “-Yâ Resûlallâh! Âmellerin hangisi Allâh’a daha sevimlidir?”

Resûlullâh (s.a.v), şöyle buyurdular:

      “-Vaktinde kılınan Namaz!”

      “-Sonra, yâ Resûlallâh?”

      “-Anne babaya itaat etmektir!”dediler.

      “-Sonra hangisi yâ Resûlallâh?”diye sordum:

      “-Allâh yolunda savaşmaktır!”dediler. 16

Resûlullâh (s.a.v) bir hadiselerinde şöyle buyurmuşlardır:

      “-Kûr’ân-ı Kerim’i şu dört kişiden ahz ve telakki ediniz. Bunlar: Abdullah İbn-i Mes’ûd, Übey bin Kâb, Muâz bin Cebel, ve Sâlim’dir!”

Ashâb-ı Kiram’dan sesleri çok güzel olanlar vardı. Bunlar; Hz.Ebû Bekr, Abdullah İbn-i Mes’ûd, Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe, Miktad bin Amir, Ebû Mûsâ el-Eş’âri, ve Ûseyd bin Hudayr’dır.

Alkame (r.a)’ın bildirdiğine göre:

“-Hz.Ömer’e bir adam gelib:

      “-Yâ Ömer! Ben, hafızasından Mushaflar yazan zâtın yanından geliyorum?!”deyince. Hz.Ömer (r.a) bağırarak:

      “-Yazıklar olsun sana! Bak ne söylüyorsun!”dedi ve adama kızdı.

Adam:

      “-Ben, sana doğrulukla geldim, yalan söylemiyorum!”dedi.

Hz.Ömer (r.a) :

      “-Peki kimmiş bu adam?!”diye sordu.

Adam:

      “-O, Abdullah İbn-i Mes’ûd dur!”deyince,

Hz.Ömer (r.a):

      “-Ben bu işe ondan daha layık kimse bilmiyorum!”dedi ve adama:

“-Sana, Abdullah ibn-i Mes’ûd’u anlatayım. Biz, bir gece Ebû Bekr-in evindeydik. Resûlullâh (s.a.v) ile bir haceti konuştuktan sonra dışarı çıktık. Resûlullâh (s.a.v) benimle Ebû Bekr’in arasında idi. Mescide var-dığımızda bir zat Kûr’ân okuyordu. Resûlullâh (s.a.v) durdu onu dinle-meye başladı, ben:

      “-Yâ Resûlallâh! Gece namazını kılayım mı?”diye sordum.

Eliyle beni sıkarak:

      “-Sus!”dedi...

O zat kıraâtını bitirdi. Rüku ve secde ettikten sonra oturdu, dua ve istiğfar etti. Resûlullâh (s.a.v)’de bana:

      “-Haydi ne soracaksan sor?”dedi. Sonra da:

      “-Kûr’ân-ı indiği gibi ıslaklığı ve tazeliğiyle okumak isteyen, İbn-i Ümmü Abd, Abdullah İbn-i Mes’ûd’un okuduğu gibi okusun!”dedi.

Ben, sabahleyin erkenden onu müjdelemek için Resûlullâh (s.a.v)’ın onun hakkında söyledikleri için, İbn-i Mes’ûd’un yanına vardım, bana:

      “-Geç kaldın!”dedi.

      “-Ebû Bekr, seni geçti, müjdeyi verdi!”dedi.

İbn-i Mes’ûd der ki:

Resûlullâh (s.a.v), bir gün bana:

      “-Kûr’ân oku!”diye buyurdular.

      “-Yâ Resûlallâh! Kûr’ân, Size, nazil olmuşken ben, Size nasıl oku-yabilirim ki?”

Resûlullâh (s.a.v) de:

      “-Ben, Kûr’ân-ı başkasından dinlemekten hoşlanırım!”buyurdular.

Bunun üzerine, Kendisine Kûr’ân’dan Nisa sûresini okumaya başla-dım, okudum… okudum... Tâ ki:

      “-Her Ümmetten birer şahid getirdiğimiz, senide onların üzer-lerine şahid olarak getirib diktiğimizde onların halleri nice olur?!” 17

Âyetine gelince, Resûlullâh (s.a.v)’ın yüzüne baktığımda mübarek gözlerinden yaşlar akıyordu!” 18

Hz.Ömer (r.a), Abdullah İbn-i Mes’ûd hakkında:

      “-O ilim dolu dağarcıktır!”derdi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’la görüşen zatlar, onun hakkında;

      “-Kûr’ân ve sünnet ilmi, onda, son zirveye ermiştir!”derlerdi.

Kendileri de şöyle derlerdi;

      “-Kendisinden ğayri ilâh olmayan Allâh’a kasem ederim ki bizzat Resûlullâh (s.a.v)’den yetmişdokuz sûre okudum. Eğer Allâh’ın kitabını benden daha iyi bilen bir kimse bulunduğunu bilseydim, deveme atlar onun yanına ulaşırdım. Kitâbullâh’dan inen hiçbir âyet yoktur ki, ben onun nerede ve niçin indiğini bilmeyeyim!”derdi. 19

Ebû’l-Ehvas el-Cüşemi’den:

“-Bir gün İbn-i Mes’ûd, bize bir konuşma yaparken, birden duvarda yürüyen bir yılan gördük. İbn-i Mes’ûd hemen konuşmasını keserek elin-deki sopa ile yılanı öldürdü. Sonra da şöyle dedi:

“-Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu duydum:

      “-Bir yılan öldüren, öldürülmesi helâl olan bir müşriki öldürmüş gibidir!”

Ebû Vâil’den:

“-Osman İbn-i Âffan halife seçildiği zaman, Abdullah İbn-i Mes’ûd Medine’den Kûfe’ye geldi. Yolculuğu sekiz gün kadar sürmüştü. Orada bir konuşma yaparak Allâh’a hamd-ü senâdan sonra şöyle dedi:

      “-Demek istediğim şudur. Mü’minlerin emiri Ömer bin Hattab vefat etti. O günkü kadar ağlandığımı hiç hatırlamıyorum. Biz, Muhammed’ın Ashab’ı toplandık. Bizden daha üstün, faziletli birini halife seçmekte kusur etmedik. Osman İbn-i Âffan’a, Mü’minlerin emirı olarak biat ettik. Siz de ona biat edin!” 20

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu:

“-Cehennemden en son çıkacakları tanıyorum; oradan sürünerek çıkan bir adama:

      “-Çık, Cennet’e gir!”denir.

O da, Cennet’e girmek için gider. İnsanların, Cennette ki, bütün makamları almış olduklarını görünce, geri döner:

      “-Yâ Rabbi! İnsanlar Cennette ki, bütün makamları almışlar!”der.

Bunun üzerine, ona:

      “-Dünyadaki durumunu hatırlıyor musun?”denir.

”-Evet!”der.

      “-Öyleyse iste!”denir ve o da ister. Bunun üzerine, ona:

      “-Sana, on misli fazlasıyla istediğin verildi!”denilince:

      “-Benimle alay mı ediyorsun?”

      “-Melekler alay eder mi?”der,

Bu hadiseyi anlatınca, Resûlullâh (s.a.v)’in azı dişleri görününceye kadar güldüğünü gördüm. 21

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), anlatıyor :

“-Allâh’ın Rasûlü, Ashabı’nın yüzlerinden aç olduklarını anlayınca:

      “-Size müjde veriyorum, bir gün gelecek, her biriniz, sahan, sahan tirit yiyeceksiniz!”buyurdu.

Bunun üzerine Ashab:

      “-Yâ Resûlallâh! Demek o gün daha hayırlıyız?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) ise:

      “-Hayır! Bugün o günkünden daha hayırlısınız!” buyurdu.

Muhammed İbn-i Sirin anlatıyor:

      “-Resûlullâh’ın Ashab’ın dan her biri günlerce yiyecek hiçbir şey bulamaz, şayet bir deri bulabilirse, onu kızartıb yerdi. Hiçbir şey bulama-dığı zaman da karnına taş bağlardı!” 22

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Devamlı nafile oruç tutmak istiyordum fakat, oruç tuttuğum zaman Namaz kılmaya dermanım kalmıyordu. Namaz, bence nafile oruçtan daha efdaldir!”derdi. Eğer, nafile oruç tutmak isterse her ay üç gün tutardı.

Abdurrahman bin Yezid’den:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan daha az nafile oruç tutan bir başka sahabe görmedim. Kendisine:

      “-Niçin, nafile oruç tutmuyorsun?”denildiği zaman,

      “-Oruç tuttuğum zaman, namaz kılmaya dermanım kalmıyor, zayıf-lıyorum. Namaz bence nafile oruçtan daha, efdaldir!”dedi. 23

Hz.Ömer (r.a), bir gün Medine’de İbn-i Mes’ûd’un oturduğu evini temaşa ediyordu. Kureyş’den birisi:

      “-Ey Mü’minlerin emiri! Tam sana layık bir ev!”deyince.

Hz.Ömer (r.a), Hemen yerden bir kesek parçası alarak, o adama fırlattı ve:

      “-Beni, Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’a mı tercih ediyorsun?”dedi. 24

Mesruk’dan:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’in Ashab-ı ile beraber oturdum, sohbet ettim. Onların birer derya olduklarını gördüm. Ashab’dan bazıları bir kişinin ilim eksikliğini giderebilecek kadar ilime sahibdi. Bazıları iki kişinin bazıları on kişinin, bazıları yüz kişinin. Hatta bazıları da bütün yeryüzü halkının ilmi susuzluğunu giderebilecek kadar bir ilime sahibdi. İşte Abdullah İbn-i Mes’ûd’da bunlardandı!”

Zeyd bin Vehb’den:

“-Bir gün Hz.Ömer (r.a) otururken İbn-i Mes’ûd’un kendisine doğru gelmekte olduğunu görünce:

      “-İşte, size fıkıh alimi bit zat!”dedi

Esed bin Vedaâ’da:

Hz.Ömer, İbn-i Mes’ûd’dan bahsederek:

      “-İşte ilim küpü! Ben, onu, Kadisiye’de savaşanların hepsine tercih ederim!”dedi. 25

Amr bin Meymun’dan:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd’a Resûlullâh’ın sünnetleri ile ilgili bir soru sorulduğu zaman, Resûlullâh (s.a.v)’den hiçbir şey nakletmezdi. Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’in bir hadisini naklediyordu. Sıkıldı. Hadisi anlatırken, alnından ter damlamaya başladı.

      “-Hadis, bunun gibi veya buna, benzerdi!”dedi.

Mesruk’dan:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd, bir gün Resûlullâh (s.a.v)’in bir hadisini nakletti ve:

      “-Resûlullâh’ın böyle söylediğini işittim!”dedi. Sonra titreyerek:

      “-Hadis, bunun gibi buna benzer!”dedi. 26

Kasım bin Abdurrahman’dan:

      “-Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın giyeceği zaman ayakkabılarını giydirir, Sonra önünden asa ile yürürdü. Oturacakları yere vardıklarında ayakkabılarını çıkarır, Kollarına bağlar, asayı da kendisine verirdi. Resûlullâh, kalkmak istediği zaman tekrar ayakkabılarını giydirir, Asa ile önüne düşer, Resûlullâh (s.a.v)’den önce, onun odasına girerdi!”

Ebû’l-Melihı’den:

      “-Abdullah İbn-i Mes’ûd, Resûlullâh gusl ederken ona perde tutar, uyuduğu zaman uyandırır. Ve yalnız yürürken de yanında giderdi!” 27

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Biz, Âyetleri (mucizeleri) bereket, addederdik, siz ise korkutucu olarak kabul ediyorsunuz. Bir defasında, Resûlullâh (s.a.v) ile beraber bir sefere çıkmıştık. Su azaldı. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Artan suyu getirin!”buyurdu.

İçinde çok az su bulunan bir kab getirdiler. Resûlullâh (s.a.v), elini kaba soktu, sonra da:

      “-Haydi, abdestinizi alın! Allâh bereketini arttırır!”buyurdu

Resûlullâh (s.a.v)’ın parmakları arasından suyun kaynadığını gördüm. Biz, Resûlullâh (s.a.v) yemek yerken, yemeğin Allâh’ı tesbih edişini kulaklarımızla açıktan duyardık!” 28

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Hz.Ömer (r.a)’ı çok severdi. Aralarında ictihad’dan dolayı bir nizâ’ kırgınlık oldu. Tam o sıralarda Hz.Ömer şehid edilince bazı nifak ehl-i kişiler İbn-i Mes’ûd’a giderek:

      “-İşte Ömer öldü!”Yani, işte senin ahın tuttu gibi:

İbn-i Mes’ûd, şöyle dedi:

      “-Siz, Ömer’i ne sanıyorsunuz? Onu, sevmediğimi mi sanıyorsunuz? Vallahi, ben onu öyle severim ki, şimdi, bilsem ki Ömer falanca yerde bir köpeği dahi sevmiş, Ömer’in sevgisinden dolayı gider, o köpeği bağrıma basardım. Siz ne sandınız?”dedi.

Amr bin Mesruk’dan:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd’un yanında bulunan bir adam şöyle dedi:

      “-Ashab-ı Yemin’den kıyamet günü defteri sağ tarafından verilen kişilerden olmayı istemem. Allâh’a yakın kimselerden olmayı isterim!”

Bunun üzerine, Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), kendisini kasd ederek:

      “-Öyleleri var ki öldükten sonra hiç dirilmeyi istemezler!”dedi.

Hasan-ı Basri’den :

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) şöyle dedi:

      “-Cennet’le cehennem arasında durmayı mı? Yoksa kül olmayı mı? Bana bu ikisinden birini tercih etmeyi sorsalar, ben, mutlaka kül olmayı isterdim!” 29

Âta’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v) hutbe okurken bir ara:

      “-Oturunuz!”buyurdu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd, Resûlullâh (s.a.v)’ın bu emrini duyduğunda, Mescid-in kapısındaydı. Hemen olduğu yere oturdu. Resûlullâh (s.a.v), bunu görünce:

      “-Yâ Abdullah! İçeriye gir!”buyurdu.

Câbir (r.a) anlatıyor:

“-Cuma günü, Resûlullâh (s.a.v) minbere çıkıp hutbeye başlarken:

      “-Oturunuz!”dedi.

İbn-i Mes’ûd, bu emri duyunca, hemen bulunduğu yere, Mescid’in kapısına oturdu. Resûlullâh, onu gördü ve:

      “-Yâ Abdullah! İçeriye gel!”buyurdu. 30

Avn’dan:

“-Kûfe’den, Medine’ye kendisini ziyaret etmeye gelen arkadaşlarına,

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Oturub dertleşiyor musunuz?”diye sordu.

Onlar da:

      “-Bunu hiç terk etmiyoruz!”diye cevap verince,

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz?”dedi.

Onlar:

      “-Evet ey Ebû Abdurrahman! Hatta bazılarımız, Müslüman kardeşini bir müddet göremezse tâ Kûfe’nin öte başına yürüyerek gidip onun halini hatırını soruyor!”dediler.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Siz böyle devam ettiğiniz müddetçe huzur içinde yaşarsınız!”dedi. 31

Abdullah İbn-i Mes’ûd’un hanımı Zeyneb’den:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd, işinden evine dönerken kapıda durur, hoş-lanmadığı bir şeyi görmemek için öksürür veya ses çıkarırdı. Yine bir gün gelerek kapıyı çaldı ve öksürdü. O sırada yanımda bana efsun yapan bir ihtiyar adam vardı. Hemen onu sedirin altına sakladım. Abdullah odama girerek yanıma oturunca, boynumdaki ipi gördü.

      “-Nedir bu?”diye sordu.

Ben:

      “-Okunmuş bir ip!”dedim.

Bunun üzerine boynumdan ipi alarak kopardı. Sonrada şöyle dedi:

“-Abdullah’ın ailesinin şirke yaklaşmaması gerekir. Ben Allâh’ın Resûlü Muhammed (s.a.v)’ın;

      “-Efsun nazar boncuğu ve muska kullanmak şirk’tir!”buyurduğunu işittim, dedi.

Ben:

      “-Bunu niçin söylüyorsun? Benim gözüm seyirdiği zaman, filan Yahudi’ye giderdim. O da, bana, Efsun yapardı da, gözüm düzelmez mi idi?”dedim.

Bu defa Abdullah:

      “-Bu, Şeytan’ın işidir. O eliyle gözünü rahatsız ediyordu. Yahudi de efsun yaptığı zaman da elini çekiyordu. Şimdi ise, Resûlullâh’ın öğrettiği duayı okuman kafidir!”

      “-Ey insanların Rabbi! Bu hastalığı kaldır, şifa veren sensin. Hiçbir hastalığı bırakmayan senin şifandan başka şifa yoktur!” 32

Avr’den:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd kardeşi Utbe’nin ölüm haberini duyunca, ağladı. Kendisine:

      “-Ağlıyor musun?”denildiğinde:

      “-O, benim kan kardeşimdi. Resûlullâh ile beraber bulunduğumuz günlerde ise arkadaşımdı. Bununla beraber, ondan önce ölmeyi istemem. Onun ölmesi, benim sabrederek, Allâh’ın rızasını kazanmama, benim ölmem, onun sabrederek Allâh’ın rızasını kazanmasından daha çok hoşu-ma gider!”dedi.

Hayseme (r.a)’den gelen bir diğer rivâyette:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’a kardeşi Utbe bin Mes’ûd’un ölüm haberi gelince, gözleri yaşardı ve:

      “-Bu, herkese nasib olmayan Allâh’ın bir rahmetidir!”dedi. İlavesi vardır. 33

Habbe bin Cüveyn anlatıyor:

“-Hz.Ali’nin yanında idik. Abdullah İbn-i Mes’ûd’un bazı sözlerin-den bahsedildi. Orada bulunan cemaat, Abdullah İbn-i Mes’ûd’u överek,

Hz.Ali’ye:

      “-Ey Mü’minlerin emiri! Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan daha güzel daha ahlaklı, daha mülayim bir muâllim, daha samimi bir arkadaş, daha müttaki bir adam görmedik?”dediler.

Bunun üzerine Hz.Ali (r.a):

      “-Size, Allâh adını vererek soruyorum. Bu sözlerinizde samimi- misiniz?”dedi.

Onlarda:

      “-Tabii!”dediler.

Hz.Ali (r.a):

      “-Allâh’ım, seni şahid tutuyorum! Allâh’ım, onun hakkında ben de, bunların söylediklerinin aynını, hatta daha fazlasını söylüyorum!”dedi.

Diğer bir rivâyette şu ilave vardır:

      “-Abdullah İbn-i Mes’ûd, Kûr’ân okuyor. Allâh’ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram, olduğunu söyler. Dinde yüksek anlayış sahibidir. Sünneti çok iyi bilirdi!” 34

Ebû’l-Ahvas’dan:

“-İbn-i Mes’ûd’un evine gittik. Üç tane pırlanta gibi oğlu vardı. Biz hayranlıkla çocukları seyrederken, o, bizim bu halimizi görüb:

      “-Her halde böyle çocuklarım var diye bana ğıbta ediyorsunuz?”dedi

Biz:

      “-Bir adama bundan başka bir şey için ğıbta edilir mi?”dedik.

O zaman başını fazla yüksek olmayan ve kırlangıçların yuva yaptığı tavana çevirdi ve:

      “-Vallâhi şu kırlangıcların yumurtalarının düşüb kırılmasındansa, çocuklarımın ölüsünü görmeyi tercih ederim!”dedi.

Ebû Osman anlatıyor:

“-Kûfe’de İbn-i Mes’ûd ile beraber oturuyorduk. Onun iki tane asil âilelere mensub güzel hanımı ve bir de çok sevimli çocuğu vardı. Bir yaz günü biz otururken, bir serçe kuşu tepemiz de ötmeye başladı ve İbn-i Mes’ûd’un üstüne pisledi. İbn-i Mes’ûd eliyle pisliği attı ve şöyle dedi:

      “-Şu serçe ölmektense, Abdullah İbn-i Mes’ûd’un çocukları ve tor-unlarının ölmesine razıyım!” 35

Katâde anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), Ebû Bekr, Ömer, ve hilafetinin ilk günlerinde Osman (r.a), Mekke’de ve Minâ’da namazlarını iki rekat kılıyorlardı. Sonra, Hz.Osman 4 rekât kılmaya başladı. Bunu duyan İbn-i Mes’ûd üzülerek Allâh’a sığındı. Sonra kendisi de kalkıb namazı 4 rekât kıldı.

Bunun üzerine, kendisine:

      “-Hem üzülüb Allâh’a sığınıyorsun, hem de namazı dört rekat kıl-ıyorsun?”denildiğinde:

      “-İhtilaf kötü şeydir!”diye cevab verdi. 36

Ebû Vâil anlatıyor:

“-İbn-i Mes’ûd (r.a) etekleri yerde sürünen bir adam görmüştü. Ona:

      “-Eteğini kısalt!”deyince,

O adam:

      “-Ben, senin gibi değilim. Çünkü bacaklarım çarpık ve cılız. Üstelik, Halka imamlık da yapıyorum!”diye karşılık verdi.

Ömer (r.a), durumu öğrenince, adamı dövmeye başladı. Sonra da:

      “-İbn-i Mes’ûd’a karşılık verirsin ha!”dedi. 37

Ebû Macid-i Hanefi’den:

“-Bir adam, kardeşinin oğlunu sarhoş bir halde yakalayarak İbn-i Mes’ûd’a getirdi.

      “-Ben, bunu bu vaziyette yakaladım!”dedi.

İbn-i Mes’ûd’da:

      “-Kontrol edin hakikaten sarhoş mu?”dedi.

Kontrol edildi. Ağzından şarab kokusu vardı. Abdullah, hemen haps edilmesini emretti. Ertesi gün onu hapisten çıkardığında bir kırbaç istedi. Bir ağacın budaklarını budayarak sopa haline getirdiler. Abdullah İbn-i Mes’ûd, Cellâd’a şöyle dedi:

      “-Vur! Fakat, fazla kaldırma, her azasına vurmayı’da ihmal etme!”

Adamın canını fazla acıtmadan salıverdiler. Ebû Macid, bu olayı anlatırken orada bulunanlar:

      “-Acıtarak dövme nasıl olur?”deyince:

      “-Bunun tam zıddı kumandan sopasıdır. Yani, vurulduğu yeri yara yapar!”dedi.

      “-Elini fazla kaldırma!”sözünden ne kastedildiği sorulunca da:

      “-Sopa’yı vururken koltuk altın görülmeyecek kadar kolu yukarıya kaldırmaktır!”dedi.

Sopa adama elbiseleri üzerinden vuruldu. Sopayı hafif bulanlar:

      “-Bunu iyice dövmeyecektin niye ayıbını meydana çıkardın?”dediler

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’da:

      “-Allâh, affedicidir, affı sever. Kendisine bir suçlu getirilen valiye düşen, ona cezasını vermektir!”dedi.

Ve bununla ilgili şu olayı anlattı:

“-İslâm tarihinde ilk eli kesilen kimse, Ensâr’dan bir Müslüman’dı. Resûlullâh (s.a.v), cezayı tatbik ettikten sonra yüzü bembeyaz oldu.

      “-Yâ Resûlullâh! Bu iş sana çok ağır geldi galiba?”dediler.

Resûlullâh (s.a.v)’de onlara:

      “-Siz, arkadaşınızın âleyhinde Şeytana yardım ederken, ben, ne yapa-bilirim? Gerçi Allâh affedicidir ve affı sever, ama bir devlet adamına düşen de, getirilen suçluya cezasını tatbik etmektir!”Cevabını verdi, ve:

      “-Affetsinler, kusurlarını görmemezlikten gelsinler!”

Âyetini okudu. 38

Osman İbn-i Âs der ki:

      “-Resûlullâh (s.a.v), ölünceye kadar Abdullah İbn-i Mes’ûd ile Ammar İbn-i Yâsir’i sevmiştir!” 39

Resûlullâh (s.a.v), Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ı Medine’de Mescid-in bitişiğinde bir yere yerleştirmişti. Bu sebeble o, her an Resûlullâh’ın hizmetine koşardı. Abdullah (r.a), devamlı Resûlullâh ile birlikte yürür, ayakkabılarını giydirir; asasını, yastık, koku ve misvak gibi hususi olan eşyalarını taşırdı. Resûlullâh (s.a.v) uyuduğunda kendisini İbn-i Mes’ûd uyandırırdı. Bu yüzden onun sahabeler arasındaki ünvanı,

      “-Sahibü’s-Sevadı ve’s-Sivak !”idi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e o kadar yakın ve beraber oluyordu ki, Medine’ye ilk defa gelenler onu, Ehl-i beyt’den zannediyorlardı. Hayber’in fethinden sonra Medine’ye gelen Meşhur Sahabilerden Ebû Mûsâ el-Eş’âri (r.a) bununla ilgili olarak şöyle der:

      “-Ben ve kardeşim Medine’ye geldiğimizde Resûlullâh’ın yanına çok girib çıktığı için İbn-i Mes’ûd’u ve, annesini Resûlullâh’ın Ehl-i Beyti’nden sanıyorduk!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Resûlullâh’a olan yakınlığı ile ilgili bir rivâyeti Abdurrahman bin Yezid’den öğreniyoruz. O şöyle dedi:

      “-Biz bir defa Huzeyfetü’l-Yemen’iye gelib, Sahabiler içerisinde meslek ve meşreb cihetiyle Resûlullâh’a en yakın olan kimdir ki, biz onu bilib onun haline bakarak hayatından örnek alalım?”diye sorduk.

Huzeyfe (r.a), şöyle dedi:

      “-Güzel yaşayışıyla, meslek, meşreb ve Siret cihetiyle Resûlullâh’a en yakın olan Abdullah İbn-i Mes’ûd’dur. Ondan başkasını bilmiyoruz!”

Başka bir rivâyette ise Abdurrahman bin Yezid şöyle anlatır:

“-Huzeyfe’ye, hal gidiş ve siret bakımından Resûlullâh (s.a.v)’e en çok benzeyenin kim olduğunu, ondan faydalanmak istediğimizi söyledim.

Dedi ki:

      “-Evinin duvarıyla gizlenmesine varıncaya kadar hal, gidiş ve siret bakımından Resûlullâh (s.a.v)’e, İbn-i Ümmi Abd İbn-i Mes’ûd’dan daha çok benzeyen birini bilmiyoruz. Muhammed (s.a.v)’ın ashâbından yanlış-lıklardan korunmuş olan kimseler iyi bilirler ki, insanların Allâh’a en yakın İbn-i Ümmi Abd idi!” 40

“Evinin duvarlarıyla gizlenmesi” ifadesi ile İbn-i Mes’ûd’un evine girinceye kadarki halini anlatmakta, ancak evine girdikten sonraki hâlinin ne olduğunu ise kimsenin bilemeyeceğini belirtmek için söylenmektedir. “Korunmuş olanlar”da, söz ve fiil olarak bâtıldan, ve yanlışlıklardan kor-unanlar anlamındadır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın Resûlullâh (s.a.v)’in yanında ap ayrı bir yeri vardı. Bir defasında, şöyle buyurdu:

      “-Benden sonra, iki kişiye, Ebû Bekr ve Ömer’e uyunuz. Ammar’ın gösterdiği yoldan gidiniz. Abdullah İbn-i Mes’ûd’un tavsiyelerine sım sıkı sarılınız!”

Resûlullâh (s.a.v) kendisine:

      “-Sen, muâllim olacak bir gençsin!” buyurmuştur.

Bu hadis-i şerif icabı, İbn-i Mes’ûd bütün ömrünü ilim tahsil ederek ve öğreterek geçirmiştir. Resûlullâh (s.a.v)’ın hazerde ve seferde yanın-dan hiç ayrılmayarak ilmin bütün inceliklerini ondan öğrenmeye gayret sarf etmiştir. Ancak kendisine Resûlullâh (s.a.v) sorulduğu zaman tir tir titrer ve ter içinde kalırdı. Zira O’nun hakkında yanlış bir şey söylemek-ten çok korkardı. Ve konuşurken gayet yavaş , ihtiyatlı, ağır, ağır ve söz-lerini düşünüb tartarak konuşurdu.

İbn-i Mes’ûd (r.a), mâlum olduğu veçhile Kûr’ân-ı Kerim’i en iyi bilen ve en iyi ezberleyen şahıstı. Bu hususta herkes onun irfanını teslim ederdi. Abdullah bin Âmr bin Âs’ın rivâyet etmiş olduğu bir hadis-i şerif de Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kûr’ân-ı dört kişiden öğreniniz. İbn-i Ümmü Abd’in oğlu Abdul-lah’dan, Muâz bin Cebel’den, Ûbey bin Kâ’b, ve Ebû Huzeyfe’nin kölesi Sâlim den!”buyurmuştur.

Ebû Mûsâ el-Eş’ari, kendisine soru soran Küfe’lilere derdi ki:

      “-İbn-i Mes’ûd varken benden bir şey sormayınız. O hayatta iken söz bana düşmez!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd’un Güzel Sözlerinden:

Ebû’d-Derda (r.a) der ki;

“-Bir gün Resûlullâh, bize bir hutbe irad etti. Hutbesini bitirib indi.

      “-Yâ Ebû Bekr sen kalk!”dedi.

O da bir hutbe irad etti. Hz.Ömer’e

      “-Sen kalk!”dedi, Hz.Ömer’de bir hutbe irad etti. Resûlullâh (s.a.v) başka bir kişiye:

      “-Sen kalk!”dedi, o da kalkıb hutbeyi okurken, Resûlullâh sıkıldı.

      “-Otur!”dedi. Ve

      “-Sen kalk, İbn-i Ümmi Abd!”dedi.

İbn-i Mes’ûd kalkıb Allâh’a hamd-u senalar ettikten sonra,

      “-Ey İnsanlar! Muhakkak ki, yüce Allâh Rabbimiz, İslâmiyet ise, dinimiz, Kûr’ân önderimiz, Beytullâh kıblemiz, Resûlullâh (s.a.v)’ı işaret ederek şu zatta Peygamberimizdir. Allâh ve Resûlullâh’ın bizim için razı olduğu şeye bizde razıyız. Allâh ve Resûlullâh’ın hoş görmediği bir şeyi bizde hoş görmeyiz. Selam sizlere!”dedi.

Bunu dinleyen Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-İbn-i Ümmi Abd isabet etti ve doğru söyledi. Allâh’ın ümmetim ve İbn-i Ümmi Abd için razı olduğu şeye bende razıyım. Allâh’ın ümmetim ve İbn-i Ümmi Abd’ın hoşnut olmadığından bende hoşnut değilim!”dedi. 41

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) der ki:

      “-Ben, ne dünya için ne de, ahiret için, hiçbir iş yapmadan oturan kimseye çok kızarım!”

İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Sizden birini, gündüz akşama kadar dünya için çalışıb da akşam- dan sabaha kadar da ölü gibi yatar görmeyeyim!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-İyiler gitti, kötüler kaldı. Ölüm, bugün artık her Müslüman’a bir hediyedir!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Dünya buz gibidir. Erir, temiz olan suyu gider, geriye içindeki toz toprak kalır. İnsanların istemedikleri ölüm ve fakirlik, aslında ne iyidirler. Vallâhi, dünya hayatı sırf zenginlik veya sadece fakirlik olsa, yine’de önemli değildir. Hangisi başıma gelirse gelsin aldırmam. Hayatım zengin-likle geçerse bu Allâh’ın bir lutfudur. Fakirlikle geçerse buna da sabr etmek lazımdır!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Kula, fakirlik zenginlikten, tevazu şöhretten daha iyi görünme- dikçe, ve başkalarının övmesi ile zemmetmesi, kendisinde bir değişiklik yapmadıkça gerçek imana sahib olmuş sayılmaz!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın arkadaşları onun bu sözlerini şöyle tefsir ettiler:

      “-Bir kul, helal yoldan kazandığı fakirliği haram yollarla kazanılan zenginlikten, Allâh’a itaat ederken gösterilen tevâzu, Allâh’a isyan ile kazanılan şereften daha üstün görmedikçe ve hak yolda başkalarının kendisini övmesini ve yermesini aynı tarzda karşılamadıkça gerçek imana sahip olmuş sayılmaz!”

İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Kendisinden başka ilah olmayan Allâh’a yemin ederim ki, sabah kalktığında Müslüman olub akşama kadar böyle devam eden kimsenin başına gelen hiçbir dünyevi felâket ona zarar vermez!”

Abdurrahman bin Huceyr babasından, o da Abdullah İbn-i Mes’ûd-’dan naklediyor:

Abdullah İbn-i Mes’ûd oturduğu zaman şöyle der di:

      “-Sizler geçib gitmekte olan gece ve gündüzün içindesiniz. Ömrünüz devamlı eksiliyor. Yaptığınız ameller yazılıyor. Ölüm, ansızın gelebilir. Hayır ekmiş olanın saadet biçeceği zaman yakındır. Şer ekenin’de neda-met biçeceği zaman yakındır. Herkes ektiğini biçer. Ağır davrananın rızkını kimse elinden alamaz. Hırslı olan da takdir edilenden fazlasını elde edemez. Hayır için verene Allâh’da verir. Şerden korunmak isteyeni Allâh’da şerden korur. Muttakiler büyük kimselerdir, fakihler ise lider-dirler. Onlarla oturup kalkmak bir lütuftur!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Hepiniz misafirsiniz! Mallarınız da iğretidir! Misafir gidecektir! İğreti olan mallarınız ise esas sahibine iade edilecektir!”

Oğlu Abdurrahman, babası Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan naklediyor:

Abdullah İbn-i Mes’ûd’a bir adam gelerek:

      “-Yâ Ebû Abdurrahman! Bana faydalı bir şeyler söyle!”dedi.

      “-Allâh’a ibadet et! O’na hiçbir şeyi ortak koşma! Nerede olursan ol Kûr’ân rehberin olsun! Hakkı kim getirirse düşmanın da olsa al, kabul et. Batılı getiren de can ciğer dostun olsa onu reddet!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Kalbin arzu ve hevesi olduğu gibi, sükunet ve yorgunluğu’da vardır. Onun arzu ve heves anını fırsat bil, değerlendir. sükunet ve yor-ğunluk anında da ona dokunma!”

Münzir anlatıyor:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd’a çiftçilerin ileri gelenlerinden bir ğrub geldi. Halk, bunların boyunlarının kalınlıklarına ve sıhhatli oluşlarına hayret etti. Bunun üzerine Abdullah İbn-i Mes’ûd şöyle dedi:

      “-Siz kafirleri, bedence insanların en sağlamı, kalbçe ise en hastaları olarak görürsünüz. Mü’minleri’de bedenen insanların zayıfı, kalben de en sağlamı (imanlısı) olarak görürsünüz.Vallahi, eğer kalpleriniz hasta olub da vücutlarınız sağlam olursa, Allâh katında pislik böceği kadar değeriniz olmaz!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Mü’min Allâh’a kavuşmadan rahata kavuşamaz. Kim Allâh’ın huzurunda rahat olursa Allâh’a kavuşmuş gibidir!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Hiç biriniz dininde başka birini taklit etmesin. Çünkü eğer o iman ederse o da iman eder, Küfre giderse o da küfre gitmiş olur. Eğer mutlaka birine uymanız gerekirse ölülere uyunuz. Çünkü diriler fitneden korun-muş değildirler!”

İbn-i Mes’ûd’un bu sözü üzerine;

      “-Mukallit kimdir? Yâ Ebâ Abdurrahman!”diye sordular.

O da şöyle cevab verdi:

      “-O, ben halkla beraberim; onlar doğru yola giderse, ben de giderim. Sapıtırlarsa ben de sapıtırım der. Dikkat edin. İnsanlar küfre giderlerse, kendinizi küfre götürmemeye alıştırın!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Üç şey üzerine yemin ederim. Dördüncüsüne’de yemin etsem günahkâr olmuş sayılmam. Birincisi: İslâm’la az çok alakası olan bir kimseyi, Aziz ve Celil olan Allâh, İslâm’la hiç alakası olmayanla bir tut-maz. İkincisi: Allâh, dünyada himâye ettiği kullarını ahirette başkasına bırakmaz. Üçüncüsü’de: kişi sadece sevdiği kimselerle haşr olunur. Yemin etsem günahkar olmayacağım, dördüncü husus da şudur: Allâh, dünyada ayıblarını açığa çıkarmadığı kullarının mutlaka ahirette’de ayıblarını örter!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Sadece dünyayı arzulayan ahirette zarar eder! Sadece ahireti arzu-layanlar da ahirette zarar ederler. Ey ahali! Ebedi olan uğruna, fâni olanda zararı tercih edin!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Sözlerin en doğrusu, Aziz ve Celil olan Allâh’ın kitabı Kûr’an’dır!

İplerin en sağlamı takvadır!

Dinlerin en hayırlısı İbrahim’in dinidir!

Hayat tarzlarının en güzeli, Muhammed (s.a.v)’in hayat tarzıdır!

Yolların en hayırlısı Peyğamberlerin yollarıdır!

Sözlerin en şereflisi Allâh’ı zikirdir!

Kıssaların en hayırlısı Kûr’ân’dır!

İşlerin en hayırlısı sonları hayırlı olandır!

İşlerin en kötüsü de sonradan uydurulanlardır!

Az ve yeterli olan, çok ve boş olandan daha hayırlıdır!

Kişinin yapamayacağı memurluğu üzerine almaktansa kendi kendine nefsini koruması ve kurtarması daha hayırlıdır!

Pişmanlığın en kötüsü ölüm anındaki pişmanlıktır!

En kötü nedamet’de kıyâmet günündeki nedamettir!

En fena sapıklık, doğru yolu bulduktan sonra sapıtmaktır!

Zenginliklerin en hayırlısı, gönül zenginliğidir!

Azıkların en hayırlısı takvadır!

Kalbtekilerin en hayırlısı, iman-ı yakin dir!

Şüphe bir nevi inkardır!

Körlüklerin en kötüsü, kalb körlüğüdür!

İçki, bütün günahların anasıdır!

Kadın şeytanın bir bağıdır!

Gençlik, bir nevi deliliktir!

Ölünün arkasından feryatla, üstünü başını yırtarak ağlamak cahilliye devri adetlerindendir!

Bazıları cumaya geç gelirler. Allâh’ı da ğafletle az çok zikrederler.

Hataların en büyüğü yalandır!

Mü’min bir kimseye sövmek fasıklıktır!

Mü’mini öldürmek, küfürdür!

Mü’minin malı da canı kadar dokunulmazlığa sahibdir!

Kim, başkalarını affederse Allâh’da onu affeder!

Kim, öfkesini yenerse, Allâh onu mükafatlandırır!

Kim, başkalarını bağışlarsa, Allâh’da onu bağışlar!

Kim, şiddetli belalara sabrederse, Allâh onun sonunu hayır eder!

En fena kazanç faizdir!

En zararlı yiyecek, yetim malıdır!

Mes’ûd başkasından ibret alandır!

Bedbaht, anasının karnında bedbaht olandır!

İhtiyacınız kadar olan rızkınızı, Allâh tekeffül eder!

Gidilecek yer, dört zirâ’lık topraktır!

Amellerin hesabı ahirette görülecektir!

Ameller, sonuçlarına göre değerlendirilirler!

Rivâyetlerin en kötüsü yalan rivayetlerdir!

En şerefli ölüm, şehidliktir!

Belâya hazır olan belâ gelince ona sabreder. Belâya hazır olmayan ona dayanamaz!

Büyüklük taslayanı Allâh küçültür!

Bütün dünya nimetlerini elde etmek isteyen aciz kalır!

Şeytana itaat eden, Allâh’a âsi olur. Allâh’a âsi olana da Allâh azab eder!

Allâh, dünyada riyakar olanı ahirette teşhir eder!

Dünyada herkese iyi görünmek için amel eden kimseyi, Allâh, ahirette rüsvay eder!

Huşu’undan dolayı tevazu gösterenleri, Allâh, yükseltir!” 42

Hikmetten bahsedilen meclis ne güzel bir meclistir! demiştir.

Hikmetten bahsedilen Allâh’dan rahmet umulan meclis ne güzel bir meclis ne güzel bir meclistir!”

Allah’a karşı gelmekten sakınanlar efendidir.

Fakihler’de liderlerdir. Bunların sohbetleri imanı arttırır!” 43

İbretli sözlerinden ikisi de şöyledir:

      “-Harama dalıb zengin olmaktansa fakir kalmayı sevmeli Allâh’a isyan edib şeref kazanmaktansa, O’na itaat edib mütevazı kalmayı daha iyi görmeli!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Sakın biriniz imme’a olmasın!”dedi.

      “-İmme’a nedir?”diye sordular.

Şu cevabı verdi:

      “-İmme’a, Benim şahsi görüşüm yoktur. İnsanlar ne yaparsa ben de öyle yaparım. Müslüman. olurlarsa, Müslüman olurum. Kâfir olursa ben de kâfir olurum diyen kimsedir. Siz, Bütün insanlar küfre dönse, ben, Müslüman kalmaya kararlıyım!”deyiniz.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Ey insanlar! İlim öğrenin, ilim öğrenende ilmiyle amel etsin!”

Abdullah bin Ukayl’den:

“-İbn-i Mes’ûd’un Mescid’de konuşmaya başlamadan önce yemin ederek şunları söylediğini işittim.

“-Mehtablı bir gecede bir kimse nasıl ayla baş başa kalırsa, Rabbiniz sizden her birinizi huzuruna alacak! ve:

      “-Ey Adem oğlu! Seni, bana karşı ğururlandıran nedir? Âdem oğlu! Meleklere ne cevab verdin? Adem oğlu! öğrendiklerinle amel ederek neler yaptın?”diye soracaktır.

Adiy bin Adiy anlatıyor:

İbn-i Mes’d’un yedi defa şu sözleri söylediğini işittim:

      “-Yazıklar olsun bilgisizlere! Eğer Allâh isteseydi onları bilgisiz bırakmazdı. Fakat bilib de amel etmeyenlerin vay haline?”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Herkes güzel söz söyler. Ancak, söyledikleriyle amel eden kişiler mesud olur. Söyledikleriyle amel etmeyenler ise, kendilerine yazık etmiş olurlar!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Herhangi bir kimsenin Allâh’a muhtaç olduğu hususlarda muhtaç-tır. Herhangi bir kimsenin Allâh’ın öğrettikleriyle amel ettiği hususlarda başkaları da amel etmeye mecburdur!” 44

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Ehl-i Kûr’ân bir kimse:

Gece, başkaları uyurken, uyanık olması!

Gündüz halk yiyip içerken, oruç tutması!

Onlar gülüb eğlenirken, ağır başlı olması!

Diğerleri büyüklenirken, tevazu sahibi olması, gerekir!”

Yine: Ehl-i Kûr’ân’ın, Mahzun olması, Ağlaması, Hâkim, Alim ve Halim olması, Az konuşması lazımdır! Ayrıca, onun kaba, ğafil, bağırıb çağıran ve çabuk sinirlenen birisi olmaması gerekir!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Eğer muhatab olabilirsen Allâh’ın:

      “-Ey iman edenler!”

Hitabını duyduğun zaman buna kulak ver. Zira, Allâh bununla ya bir iyiliği emrediyor ya da bir fenalığı yasaklıyor!” 45

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan :

      “-İnsanlar ilmi ehlinden aldığı müddetçe doğruluktan ayrılmazlar. Fakat, ilmi kötülerden ve ehliyetsizlerden aldıkları zaman mahvolurlar. İlim liyakatli birinizde olduğu müddetçe mahvolmazsınız. Ancak, ilim ehil olmayanlarınıza geçtiği zaman onlar liyakatlileri anlayışsızlıkla itham ederler!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-İnsanlar Resûlullâh’ın ashabının ve büyüklerinin getirdiği ilme sarıldığı müddetçe doğru yoldan ayrılmazlar. İlmi liyakatsizlerinden, almaya başladıkları zaman da mahvolurlar!” 46

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’ın ilme Teşviki:

Harun bin Rebab anlatıyor :

İbn-i Mes’ûd (r.a) şöyle derdi:

      “-Yâ âlim yâ da talebe ol. Bu ikisinin dışında bir şey olma! Çünkü, bu ikisinin dışında kalanlar cahildirler, Melekler ilim tahsil eden kimsenin çalışmaları hoşlarına gittiği için kanatlarını açarak onu himâye ederler!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), der ki:

      “-Yâ âlim veya öğrenci ol. Mukallit olma!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-İlim yok olmadan evvel ilim öğrenin, ilmin yok olması demek alimlerin ölmesi demektir. İlim öğrenin, ilim. Çünkü hiçbiriniz öğrendik-lerinize ne zaman muhtaç olacağınızı bilemezsiniz. İlim öğrenmeye, gayret, edin. Mübalağa’dan ve kılı kırk yarmaktan kaçının. Ashab’ın yolundan yürüyün. Çünkü ilerde Allâh’ın kitabını okuyup da tatbik etmeyen kimseler gelecek!”

Ebû’l-Ahfaz’dan:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) şöyle derdi:

      “-Kimse anasından alim olarak doğmaz. İlim çalışmakla kazanılır!”

İbn-i Mes’ûd’dan;

      “-Yâ âlim veya öğrenci ol! Fakat, Mukalit olma. Eğer bu ikisinden biri olamıyorsan, Bâri âlimleri sev, onlara kin besleme!” 47

İbn-i Mes’ûd der ki:

      “-Namazda olduğun müddetçe, Allâh’ın kapısını çalıyorsun. Kim, Allâh’ın kapısını çalarsa o kapı kendisine açılır!”

İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-İhtiyaçlarınızı namazda Allâh’a havale edin!”

Yine İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-Büyük günahlardan kaçındığın müddetçe, namaz, namaz vakitleri arasındaki işlenen günahlara kefarettir!”

İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-Namaz, kıldıktan sonra işleyeceğin günahlara kefarettir. Hz.Âdem- ın ayağının başparmağında bir sivilce çıkmıştı. Bu sivilce daha sonra ayak bileklerine, oradan diz kapaklarına, oradan beline ve belinden de boynuna sıçramıştı. Âdem (a.s), ayağa kalkarak namaz kıldı. O sivilce omuzlarına indi. Bir namaz daha kıldı, beline indi. Bir namaz daha kılınca diz kapak-larına, bir namaz daha kılınca ayaklarına indi ve bir daha kıldı sicilce kayboldu!” 48

Abdullah bin Yezid’den:

“-Akşamla yatsı arasında ne zaman Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’in yanına gelsem onu muhakkak namaz kılar görürdüm. Kendisine akşamla yatsı arasında ne zaman uğrarsam her seferinde namaz kılarken gördü-ğümü söyleyince bana:

      “-Akşamla yatsı arasında bir ğaflet namazı vardır!”diye cevab verdi.

Esved bin Yezid’den:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) şöyle dedi:

      “-Akşamla yatsı arasında ğaflet zamanı namaz kılmak ne güzeldir!”

Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan:

      “-Melekler akşam ile yatsı arasında namaz kılanların çevrelerine toplanırlar. Kıldıkları namaz, Evvabin (Allah’a sığınanlar) namazıdır!” 49

İsmail bin Ebû Hâlid’den:

      “-İbn-i Mes’ûd, oğlu Ebû Ubeyde’ye üç tavsiyede bulundu!”

      “-Yavrucuğum, sana Allâh’dan korkmanı tavsiye ederim. Rahatı evinde ara. Hatalarını hatırladıkça ağla!” 50

Abdullah İbn-i Mes’ûd der ki:

      “-Müezzin olsaydım Hac’da etmesem Umre’de yapmasam Cihad’da etmesem ğam yemezdim!” 51

İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-Allâh’ın bir amelimi kabul ettiğini bilmem, Yeryüzü dolusu altına sahib olmamdan daha çok hoşuma gider!” 52

Şâ’bi’den:

“-İbn-i Mes’ûd şöyle derdi:

“-Benim görüşüm budur, benim görüşüm şudur, demekten sakının. Çünkü, sizden öncekiler benim görüşüm budur, benim görüşüm şudur, dediklerinden dolayı helâk oldular. Bir meseleyi bir başka meseleyle kıyas etmeyin. Yoksa doğru yolda iken ayağınız kayar. Birinize bilmediği bir şey sorulduğu zaman,

      “-Allâh bilir!”desin. Bu da ilmin üçte biridir!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Her sonraki yıl bir önceki yıldan daha kötüdür!

Her önceki yıl bir sonraki yıldan daha hayırlıdır!

Her sonraki nesil de bir önceki nesilden daha hayırlı değildir!

Fakat alim ve iyi kimselerinizin ölmesi bir felâkettir!

Meselelerini şahsi görüşleriyle çözmeye çalışan bazı kavimler ortaya çıkacak. İşte o zaman İslâm binası yıkılacak ve çökecek!” 53

İsâ bin Ukbe naklediyor:

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Kendisinden başka ilah olmayan Allâh’a yemin ederim ki, yer-yüzünde, dilden başka, uzun müddet hapiste tutulmaya lâyık başka bir şey yoktur!”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Sizi fazla konuşmanın tehlikeli olduğu hususunda uyarıyorum! Halinizi arz edecek kadar konuşmanız kâfidir!”

Bu hususta başka bir rivâyet de şöyledir:

      “-Kıyamet günü insanların çoğunun hatası, bâtıla çok dalmış olma-larındandır!” 54

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Kıyamet günü, herkes dünyada yediklerini ister. Dünya da hepiniz Allâh’ın takdir ettiği kaza ve kadere razı olursunuz. Ancak, buna razı olmayanların kalblerinde bir sıkıntı olur. Sizin, ağzınızda kor ateşi sön-dürmeniz kaza ve kadere razı olmamanızdan daha hayırlıdır!” 55

Tarık bin Şihab anlatıyor:

“-İdris bin Arkub eş Şeybani, İbn-i Mes’ûd’a gelerek şöyle dedi:

      “-İyiliği emretmeyen ve kötülüğe engel olmayan kimseler helâk olmuşlardır!”

Bunun üzerine Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’da:

      “-Kalbi iyiliği tanımayan ve kötülüğü kınamayanlar helâk olmuş-lardır!”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-İnsanlar üç ğrubdur. Bunların dışındakilerde hayır yoktur.

Birincisi: Allâh yolunda savaşan bir ğrub gördükleri zaman, malı ve canı ile cihada katılanlardır. İkincisi: iyiliği emredib kötülüğe engel ola-rak dili ile cihad edenlerdir. Üçüncüsü: kalbi ile hakikati tanıyanlar dır!”

İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Münafıklara karşı elinizle (kuvvetle) cihad ediniz. Eğer yüzlerine surat asmaktan başka bir şeye gücünüz yetmiyorsa, yüzlerine karşı surat asınız. Bir kötülüğü görüb de onu düzeltmeye muktedir olamazsan, yüce Allâh’ın onu, Kalben kınadığını bilmesi de senin için kafidir. Bir adam günah işlenirken görür ve onu kınarsa, hiç görmemiş gibidir. İşlenen günahı görmeyen, fakat rıza gösteren, onu yapmış gibidir. Olaylar olacak bu olayları görüb onu kınayanlar görmemiş olanlar gibidiler. Salih kimseler kalmayacak, iyiyi tanımayan ve kötüyü kınamayan şüpheci kimseler, onların yerlerini alacaklar!” 56

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

“-Ey İnsanlar! İtaatkâr olun, bir ve beraber olun. Zira, bunlar Allâh-ın kitabında emrettiği hususlardır. Bir ve beraberken hoşunuza gitmeyen hususlar, tefrika halindeyken hoşunuza giden şeylerden daha hayırlıdır. Allâh’ın yarattığı bütün varlıkların ömürleri sınırlıdır. Belli bir yerde her şey yok olacaktır. İslâm’da gelmiştir. O da belli bir müddet kalacaktır. Bunun da nihayet bulunması mümkündür. Kıyamete kadar kuvvetlenerek ve zayıflayarak devam edecektir.

Bunun belirtisi ise yokluk, yoksulluktur. Ve bu yoksulluk o kadar artacaktır ki, bir fakir, halini hatırını soracak birisini bulamayacaktır. Bir zengin elindekinin kendisine yetmediğini görecektir. Bir adam, kardeşine ve amca çocuğuna dert yanacak ve hiç bir şey elde edemeyecektir. Bir dilenci bir hafta dolaşacak, fakat eline tek şey verilmeyecektir. Yerin altından sesler gelmeye başlayacak, her bölge halkı, bu seslerin kendi bulundukları yerin altından geldiğini hissedecek, sonra, bir müddet sesler kesilecek. Daha sonra da, toprak içindekini dışarı fırlatacaktır. Ciğeri parça parça dışarı çıkacaktır!”dedi.

Kendisine:

      “-Yâ Abdullah! Ciğerinin parça parça olması ne demek?”diye soru-lunca:

      “-Altın ve gümüş madenleridir. Bundan sonra, kıyamete kadar altın ve gümüşten artık faydalanılamayacaktır!”diye cevab verdi.

Bir diğer rivâyette şu ilave vardır:

“-Akrabalar arasında münasebet kesilecek!

Zengin, fakirlikten başka bir şeyden korkmayacak!

Fakir kendisine acıyan birisini bulamayacak!

Bu adam, amca çocuğu zengin olduğu halde yoksulluktan dert yana-cak ve kendisine hiçbir şey verilmeyecektir!” 57

İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Hadisleri devamlı müzakere edin. Çünkü hadislerin müzakeresi unutulmamalarını sağlar!”

İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-İlim için çalışma namaz sayılır!” 58

İbn-i Mes’ûd (r.a) der ki:

      “-Eğer birinin Allâh’ın kitabını benden daha iyi bildiğini işitsem mutlaka yanına giderdim!”

Yine İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-Eğer, deve ile gidilebilecek bir yerde ilmime ilim katmak için mutlaka ona kadar giderim!” 59

İbn-i Mes’ûd’dan:

Bir gün halkın kendisine çok soru sorması üzerine, Hârise:

      “-Ey Hârise bin Kays! Bunların çok soru sormalarına ne mana veriyorsun?”dedim.

      “-Öğrenib yapmamak için soruyorlar!”diye cevab verdi.

      “-Kendisinden başka ilah olmayan Allâh’a yemin ederim ki doğru söyledin!”dedim.

İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

“-Eğer, âlimler ilmi koruyub lâyık olanlara öğretselerdi yaşadıkları devrin efendileri olurlardı. Fakat, onlar ilmi dünya menfaati elde etmek için öğrettiler ve İnsanların da gözlerinden düştüler. Ben, Peyğamber’in şöyle dediğini işittim:

      “-Kimin tek düşüncesi derdi ahiret olursa, Allâh, ona başka düşünce vermez. Kimde çeşitli dünya meselelerine dalarak bunlara üzülürse, Allâh hiçbir hususta onunla ilgilenmez ve o helak olur!” 60

Abdulullah İbn-i Mesud’dan:

      “-Birisi savaştan bile kaçmış olsa üç defa Estağfirullah ellezi lâ ilâhe illâhu el Kayyum ve etubü ileyh, derse Allâh onu mutlaka affeder!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-Eğer benim günahlarımın ne kadar çok olduğunu bilmiş olsaydınız peşimden iki kişi bile gelmezdi. Başıma toprak atardınız. Günahlarımdan birinin affedilmesi pahasına Abdullah bin Revse diye bile çağrılmaya razıyım!” 61

İbn-i Mes’ûd’dan:

      “-Biz, Resûlullâh (s.a.v)’den on ayet öğrenince, bu âyetlerde geçen hükümleri tatbik edinceye kadar, bir sonraki on ayete geçmezdik!” 62

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Hükümdarların kapılarında devenin hörgücü gibi fitneler vardır. Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, Onlar size bir dünyalık verseler dininizden de bir o kadarını alırlar!” 63

Sakik bin Seleme’den:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a) yanımıza gelerek:

      “-Sizin toplandığınızı biliyorum. Fakat sizi usandırırım korkusuyla yanınıza gelmiyorum. Çünkü, Resûlullâh (s.a.v) bizi usandırmamak için aralıklı vaaz ederdi!”dedi.

Ameş’den:

“-İbn-i Mes’ûd bir gün halka vaaz eden bir adamın yanına geldi ona:

      “-Ey vaiz! Cemaati ümitsizliğe düşürme!”diye tavsiyede bulundu. 64

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Cenaze kabre konduğu zaman azab melekleri ölünün ayak tara-fından gelmek isteyince ayaklar: Buradan gelemezsiniz çünkü sahibim Mülk Sûresini okudu! Derler. Melekler göğüs tarafından gelmek iste-yince, göğüs veya karın: Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim üzerime Mülk sûresini okurdu! der. Bu defa melekler baş tarafıma gelmek isterler. Fakat baş: Buradan gelmezsiniz, çünkü sahibim Mülk Suresini okurdu! der. İşte böylece Mülk Sûresi kabir azabına mani olur. Mülk Suresi Tevratta da vardı. Geceleri Mülk Suresini okuyanlar büyük servete kavu-şurlar ve çok güzel bir amel işlemiş olurlar!” 65

İbn-i Mes’ûd (r.a)’dan:

      “-Yarın Allâh’a Müslüman olarak kavuşmak isteyenler ezan okun-duğu zaman beş vakit namazı kılsınlar! Çünkü Allâh-u Teâla’ya hidayet yollarından biridir. Eğer siz de bizden ayrılarak evinde namaz kılan şu adam gibi evlerinizde namaz kılarsanız, Peyğamberimizin sünnetini terk etmiş olursunuz. Eğer, Peygamberimizin yolunu bırakırsanız mutlaka dalalete düşersiniz. Allâh, güzelce abdest aldıktan sonra herhangi bir mescide gitmek için yola çıkan kulun her attığı adım için bir sevab yazar, mevkiini bir derece yükseltir, ve bir günahını siler. Ben, münafık olduk-ları açıkça bilinenlerin dışında bizden kimsenin camiye gelmemezlik ettiğini hatırlamam!” Bu sözler üzerine hasta olanlar bile, iki kişinin koluna girerek camiye cemaate geliyordu.

Bir başka rivâyette de şöyle, denilmektedir:

      “-Ben apaçık münafık olanların ve hasta onların dışında bizden herkes cemaate gelirlerdi. Resûlullâh (s.a.v), bize hidâyet yollarını göster-di. Beş vakit ezan okunan mescid’de kılınan namaz’da bu hidayet yolla-rındandır!” 66

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), Hz.Osman (r.a) döneminde Medine’ye çağrılır; Kûfelilerin karşı koymalarına rağmen isyân kapısını ilk açan kişi olmamak için Medine’ye gelir ve ölünceye kadar orada kalır.

Ebû Zabye’den:

“-Abdullah İbn-i Mes’ûd, son hastalığına yakalandığı zaman kendi-sini halife Osman İbn-i Âffan (r.a) ziyaret etti ve:

      “-Şikayetin nedir?”diye sordu.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Günahlarım!”cevabını verdi.

Osman (r.a):

      “-Canın ne istiyor?”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Rabbimin rahmetini!”dedi.

Osman (r.a):

      “-Sana bir tabib çağırtayım mı?”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Beni tabib hasta etti!”dedi.

Osman (r.a):

      “-Sana maaş bağlıyayım mı?”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

      “-Maâşa ihtiyacım yok!”dedi.

Osman (r.a):

      “-Senden sonra kızlarına faydası dokunur!”dedi.

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a):

“-Kızlarımın fakir düşmesinden mi korkuyorsun? Ben, kızlarıma her gece Vakı’a sûresini okumalarını emrettim. Çünkü ben, Resûlullâh’ın:

      “-Kim, her gece Vakı’a süresini okursa, o, asla darlık görmez!”

Buyurduğunu duymuştum!”dedi. 67

Abdullah İbn-i Mes’ûd (r.a), altmış yaşlarında, Hicretin 32. Miladi 652 yıllarında Medine’de vefat etti. Zübeyr bin Avvam, onu yıkadı. Hz.Osman veya Ammâr İbn-i Yâsir, namazını kıldırdı. Gece kabrine indirildi. Mirası ise: bir yastık, bir libas, bir misvak, bir çift çarık idi.

Kabri Medine’de Cennetü’l-Baki’dedir..

Ebû’l-Ahvas Avf bin Mâlik bin Nadle el-Cüşemi el-Kûfi şöyle dedi:

“-İbn-i Mes’ûd vefat edince, Ebû Musa’l-Eş’ari ile Ebû Mes’ûd el-Ensâri’yi gördüm; biri diğerine:

      “-Ne dersin, acaba geride kendisi gibi birini bıraktı mı?”diye sordu. Öbürü de:

      “-Sen böyle dedinse…(Resûlullâh (s.a.v)’ın evine girmek için) bize perde çekildiğinde bile, ona (evin içerisine girmek için) izin veriliyordu. (Resûlullah’ın) yanında bizim bulunamadığımız zamanlarda İbn-i Mes’ûd bulunuyordu!” 68

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-3-175-180 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-79 
3- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-80-87 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-124 
5- M.ÂSım Köksal İslâm Tarihi-4-178 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-121 
7- Hilfü’l-Fudul: Haşim, Muttalib, Esed, Zühre ve Teym oğulları temsilcilerinin, Abdullah bin Cüd’an’ın evinde toplanıb zülmü önlemek, mazluma yardım etmek hususunda andlaşarak yaptık-ları işbirliğine denilir. Hilfü’l-Mutayyıb ise: Abduddar, Mahzum, Sehm, Cümah ve Adiy oğulları-na karşı; Abdimenaf, Esed, Zühre, Teym, ve Hâris oğullarının bir çanak içene doldurdukları kokuya Kâbe’nin yanında ellerini batırıp andlaşarak yaptıkları iş birliğine denilir. 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-151-152 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-173 
10- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1945 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-216 
12- Kasas:83 
13- Zümer:60 
14- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-18-16-18 
15- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-1-115-117 
16- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-204-212 
17- Nisa:41 
18- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-213 
19- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-219 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1855 
21- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1242 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-310 
23- M.Yusuf Kandehlevi, Hadislerle Müslümanlık-4-1441 
24- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1066 
25- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1607 
26- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1589 
27- M.Yusuf Kahdehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1279 
28- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-5-1982 
29- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1224 
30- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-957 
31- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1039 
32- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1354 
33- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1197 
34- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1147 
35- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-917 
36- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-605 
37- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1066 
38- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1026 
39- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1120 
40- Buhari, Fedâilu’l-Kûr’ân,8-Müslim,Fedâilu’s-Sahabe-22-114-15 
41- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-208 
42- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1882-1885 
43- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1556 
44- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1593 
45- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1586 
46- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1550 
47- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1505 
48- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1433 
49- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1492 
50- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1253 
51- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1460 
52- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1216 
53- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1600 
54- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1237 
55- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1221 
56- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1250 
57- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-604 
58- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1556 
59- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1548 
60- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1613 
61- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1666 
62- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1522 
63- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1614 
64- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1559 
65- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1639 
66- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1466 
67- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-1220 
68- Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe-22-112-13