Abdullah bin Revâha

Abdullah bin Revâha (r.a), Medine doğumlu olub Ensâr’dan dır. Babası, Hazrec kabilesinın Beni Hâris kolundan Revâha bin Sâ’lebe’dir. Annesi ise: Kebşe bint-i Vâkıd bin Amr bin itnâbe olub, Benî Haris bin Hazrec’den dir.

Abdullah bin Revâha

Abdullah Bin Revâha
عَــبْــدُاللهُ بْــنُ رَوَاحَـة

 

Baba Adı  Revâha bin Sâ’labe.
Anne Adı Kebşe bint-i Vakıd bin Amr bin İtnâbe
Doğum Tarihi ve Yeri  Tarih yok, Medine doğumludur.
Ölüm Tarihi ve Yeri Hicri 8. Miladi 630. yılda Mûte Savaşı’nda şehid oldu. Kabri, Ürdün’ün Belka kasabası, Kerek köyündedir.
Fiziki Yapısı Resûlullâh’ın şairi ve bir o kadarda güzeldi.
Eşleri Amre bint-i Sa’d.
Oğulları Bilgi yok.
Kızları Bilgi yok
Gavzeler Bedir, Uhud, Beni Mustalik Hendek, Beni Kureyza, Hudeybiye, Hayber, Mûte, gibi bir çok seferler
Muhacir mi Ensar mı 2. Akabe beyatı’nda bulunan Ensâr’dan dır.
Rivayet Ettiği Hadis Sayısı Bilgi yok.
Sahabeden Kim ile Kardeşti  Mikdad bin Esved ile din kardeşiydi.
Kabile Neseb ve Soyu Abdullah bin Revâha bin Sa’lebe bin İmrül-kays bin Amr bin İmrülkaysü’l-Ekber bin Malikü’l-Eğarr bin Sa’lebe bin Kâ’b bin Hazrec bin Hâris, bin Hazrec el-Ensari el-Hazreci. Sonra Beni el-Hâris’ler den dir.
Lakap ve Künyesi Ebû Muhammed, Ebû Revâha, Ebu Amr, veya Ebû Ömer, Şâir-i Resûlullâh (s.a.v),
Kimlerle Akraba idi Beşir bin Sa’d onun eniştesi idi. Kendisi’de Beşir bin Sa’d’dın eniştesi olurdu. Ebû’d-Derda’nın da ana bir kardeşiydi.

 

Abdullah bin Revâha Hayatı

Abdullah bin Revâha (r.a), Medine doğumlu olub Ensâr’dan dır. Babası, Hazrec kabilesinın Beni Hâris kolundan Revâha bin Sâ’lebe’dir. Annesi ise: Kebşe bint-i Vâkıd bin Amr bin itnâbe olub, Benî Haris bin Hazrec’den dir. Babası ile annesinin dedeleri aynı neseb kökünde birleş-mektedir. Kabile neseb ve soyu: Abdullah bin Revâha bin Sa’lebe bin İmrülkays bin Amr bin İmrülkaysü’l-Ekber bin Malikü’l-Eğarr bin Sa’lebe bin Kâ’b bin Hazrec bin Hâris bin Hazrec el-Ensari el-Hazreci. Sonra Beni el-Hâris’ler den dir.

Lakab ve Künyesi: Ebû Muhammed, Ebû Revâha, Ebu Amr, veya Ebû Ömer, Şâir-i Resûlullâh’dır. Medineli Ensâr’dan Beşir bin Sa’d’ın eniştesi olurdu. Beşir bin Sa’d’da Abdullah’ın eniştesi olurdu. Ebû’d-Derda’nın da anne bir kardeşidir. Sadece bir hanımı, Amre bint-i Sa’d’ın ismini biliyoruz. Çocukları hakkında bilgimiz yoktur.

Abdullah bin Revâha, şair olması hasebiyle, câhilliye devrinde de kudreti yüksek olan zevattandı. Asr-ı saadette üç büyük şair vardı: Hassan bin Sabit, Kâ’b bin Mâlik, ve Abdullah bin Revâha. Bunlardan Hassan bin Sabit, müşriklerin neseblerini çok iyi bildiği için onlara nesebleri açısın-dan şiirlerle hicv ederdi. Kâ’b bin Mâlik, müşriklerin ahvâl ve harekâtını hicv ile meşgul olurdu. Abdullah bin Revâha ise, onların küfür ve dalâle-tini kalblerine ok saplamış gibi hicvederdi. Câhilliye devrinde okur yazar kişilerden olup, câhilliye devrinde de, İslâmiyet devrinde de kadri kıymeti çok yüce olan bir zat idi.

Abdullah bin Revâha (r.a) İslâmiyeti ilk kabul eden Medinelilerden olduğu için, Medineli Ensâr’ın Sâbikûnu evvelinler’in den sayılmaktadır. Birinci Akabe biatı’ndan hemen sonra, Medineden gelen on iki kişi:

      “-Yâ Resûlallâh! Bize İslâmiyet dinini öğretmesi için bir muallim gönder!”dediler.

Resulûllah (s.a.v)’de Mus’âb bin Umeyr (r.a)’ı Medine’de İslâm nurunu yaymak ve Müslüman olanlara İslâm’ı öğretmek için ilk muâllim olarak vazifelendirmişti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla bu vazifeyi en güzel bir şekilde ifâ eden, Mus’ab bin Umeyr (r.a), gece ve gündüz demeden Medinede islamın nurunu yayıyordu. Resûlullâh (s.a.v) henüz Medine’ye hicret etmemişti, ama İslâmiyet Medine’de her geçen gün hızla yayılı-yordu. Mus’ab (r.a), bir yıl sonra bir hac mevsiminde ikisi, kadın olmak üzere, 75 Müslüman ile Resûlullâh (s.a.v)’i ziyaret etmek maksadıyla Mekke’ye geldi, işte bu 75 kişiden birisi de Abdullah bin Revâha (r.a) idi.

Resûlullâh (s.a.v) Medineli Müslümanlarla Mekke’nin Akabe denen mevkiindeki yerde görüştü. Aralarında güvence ile ilgili epey konuşmalar cereyan etti. Her kabilenin temsilcileri birer konuşma yaptılar. Bir ara Ebû’l-Heysem Mâlik bin Teyyihan, sözün arasına girdi.

      “-Yâ Resûlallâh! Bizlerle Yahudiler arasında, anlaşmalar, sözleşme-ler var. Biz, onları, Senin ile yapacağımız bu bey’atımız ile, kesib atmış oluyoruz. Allâh, Seni, muzaffer kıldıktan sonra, bizi bırakıb da kavminin yanına dönmeyi umar mısın?”dedi

Resûlullâh (s.a.v) gülümsedi. Sonra da şöyle buyurdu:

      “-Hayır! Benim kanım, sizin kanınız dır. Benim zimmetim, sizin zimmetiniz dir. Ben sizdenim! Siz de, bendensiniz! Ben, sizin savaştığınız kimselerle, savaşırım. Ben, sizin barıştığınız kimselerle barışırım!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sizlerden, bana on iki Nakıb temsilci çıkarınız ki, onlar kavim-lerinin vekili ve temsilcileri olsunlar!”buyurdu.

Bunun üzerine Medineli Müslümanlar dokuzu Hazrec’den üçü de, Evs’den olmak üzere on iki temsilci seçtiler. Bunlar arasında Abdullah bin Revâha (r.a)’da vardı.

Ebalheysem Mâlik bin Teyyihan:

      “-Yâ Resûlallâh! İsrail Oğulları’ndan on iki temsilci, Hz.Mûsa bin İmran’a, ne üzerine bey’at ettiyse, ben de, Sana, onların bey’ati üzerine bey’at ediyorum!”dedi.

Abdullah bin Revâha (r.a)’da:

      “-Yâ Resûlallâh! On iki Hâvari, İsâ bin Meryem’e, ne üzerine bey’at etti ise, ben de, Sana, onun üzerine bey’at ediyorum!”dedi 1

Havarilerin Hz.İsa’ya her zaman onunla birlikte hareket edeceklerini Kûr’ân-ı Kerim şöyle anlatır:

      “-Vaktâ ki, İsâ’bnü Meryem, Yahudilerin inkâr da ısrarlarını ve ihânetlerini hissedince, Allâh yoluna davette benim yardımcılarım kimlerdir?”dedi.

Havariler de,

      “-Allâh'ın dinine yardımcılar biziz!”dediler.

      “-Biz, Allâh'a iman ettik. Sen de şahid ol ki, (bizler gerçekten Müslümanlarız.)!”

      “-Ey Rabbimiz! Biz, indirdiğin kitaba inandık, ve Peyğambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve Peyğamberinin doğruluğuna şahidlik edenlerle beraber yaz!”dediler. 2

İşte, Abdullah bin Revâha, Havarilerin Hz.İsa (a.s)’a bey’at ettikleri gibi bey’at etmekle, müşriklere karşı malıyla, canıyla Allâh’ın Resulüne yardımcı olacağını, ve O’nu koruyacağını anlatmak istedi. İkinci Akabe bey’atı’nda Resûlullâh (s.a.v) ile bey’atlaştığı sırada Resûlullâh tarafından Benî Hâris üzerine nakîb olarak tâyin edilmiştir.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’ye Hicret etmelerinden sonra, Abdullah bin Revâha ile Miktad bin Esved arasında din kardeşliği tesis edilmişti.

Abdullah bin Revâha, Resûlullâh (s.a.v)’ın şair ve hatiblerindendi. Hitabetteki kudreti, şairlikteki derecesi herkes tarafından bilinir ve takdir edilirdi. Şiirleri, ashâb tarafından hemen ezberlenerek ağızdan ağıza yayı-lırdı. Resûlullâh (s.a.v)’de onun şiirlerini beğenir, onların düşmana atılan oktan daha tesîrli olduğunu beyân ederdi.

Bedir’den başlayarak şahâdet mertebesine eriştiği Mûte Savaşı’na kadar Resûlullâh (s.a.v)’in iştirak etmiş olduğu hiçbir savaşı kaçırmayan Abdullah bin Revâha (r.a), şairliği ile birlikte son derece cesur, ayrıca son derece âbid ve zâhid bir sahâbî idi. Bütün dostları onun, Sohbeti Nebevi ile îmanının tadını çıkardığını söylerlerdi. Resûlullâh (s.a.v)’e çok bağlı idi. Resûlullâh’da onu çok severdi. Hastalandığı zaman ziyaretine gider hâl ve hatırını sorardı.

Abdullah bin Revâha (r.a) Medine’de İslâm’ın yayılması hususunda çok büyük hizmetlerde bulundu. O, putlardan aşırı derecede nefret eder, insanların cansız ağaç taş parçalarına tapmalarına hiçbir mânâ vermezdi. Onları bu sapıklıkdan kurtarmak için elinden gelen gayreti gösterirdi.

Anne bir kardeşi Ebû’d-Derdâ, henüz İslâmla müşerref olmamıştı. Onun kendine özel bir putu vardı. O putunu çok sever ve ona tapardı. Abdullah bin Revâha, Ebû’d-Derdâ’nın putlardan yüz çevirib imanın huzuruna kavuşmasını çok arzuluyordu. Defalarca onu İslâm’a davet ettiyse- de istediği neticeyi birtürlü alamamıştı. Aralarında fazla bir samimiyet ve dostluk vardı. Ne yapıp etmeli, onu kurtarmalıydı. Bir gün onun evden çıktığını gördü. Baltasını eline aldı, putun bulunduğu odaya girdi.

      “-Allâh’dan başka tapılan her şey bâtıldır!”deyip bir şiir okuyarak putu param parça etti.

Ebû’d-Derdâ’nın hanımı gürültüyü duyub da geldiğinde Abdullah’ın putu kırdığını görünce:

      “-Ey Revâha’nın oğlu! Sen, ne yaptın? Beni mahvettin!”dedi.

Abdullah bin Revâha hiç aldırış etmeden putu kırmaya devam etti. Onu iyice parçaladıktan sonra da çekib gitti. Eve geldiğinde hanımının ağladığını gören Ebû’d-Derdâ, niçin ağladığını sordu. Kadın, olub biteni haber verdi. Ebû’d-Derdâ ilk anda çok kızdı. Sonra,

      “-Benim putta bir hüner olsaydı, kendisini savunur, korurdu!”dedi.

Hidayet meşalesi göğsünde yanıb parlamaya başlamıştı. Gidib anne bir kardeşi Abdullah bin Revâha’yı buldu ve Müslüman oldu.

Abdullah bin Revâha (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in mümtaz ve kahra-man şairlerindendi. Müşriklerin küfür ve cehâletlerini açıkça onların yüz-lerine vuran, onları his ve şuuru olmayan putlara tapmakla ayıplayan şiirleri, Resûlullâh’ın takdirini kazanmıştı. Onu şöyle taltif etti:

      “-Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, onun sözleri, Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha tesirlidir!”

O, bu etkin şiirleriyle sadece müşrikleri hicvedib kınamakla kalma-mış, Resûlullâh (s.a.v)’ı medh eden çok güzel şiirleri de söylemiştir, Bu şiirlerinden birisi şu mealdir:

      “-Şafak söktüğü, tan yeri ağardığı sırada, ne mutlu bize ki, aramızda Resûlullâh bulunuyor ve Kûr’ân okuyor. Dalâlet ve sapıklıktan sonra bize doğru yolu O, göstermiş, gönüllerimiz de O’na tereddütsüz, inanmıştır. O, Allâh’dan her ne tebliğ ettiyse vuku’ bulmuştur. Müşrikler, yataklarında uyurken, o yanını döşeğinden uzaklaştırmış olarak gecelerdi!”

Resulûllah (s.a.v), Abdullah bin Revâha’nın bu şiiri üzerine:

      “-Şüphesiz kardeşimiz bâtıl söz söylemez!”buyurarak, Abdullah bin Revâha’yı takdir ediyor, hem de şiirdeki şaşmaz ölçüyü veriyordu.

“Şiir bâtılı tasvir etmemeliydi”

Nevfel Oğulları’nın azadlısı Ebu Hasan dan:

“-Şûâra Sûresi indikten sonra Abdullah bin Revâha ile Hassan bin Sabit (r.a), ağlayarak Resûlullâh (s.a.v)’e geldiler. O sıralarda, Resûlullâh, etrafındakilere:

      “-Şairlere ancak azğınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapamadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?”

Kısmını okuyunca, Abdullah bin Revâha ile Hassan bin Sabit (r.a) çok üzülüb renkleri sarardı.

      “-Ancak inanıb yararlı işler işleyenler!”

Âyetine gelince Abdullah bin Revâha ile Hassan bin Sabit’e:

“-İşte bunlar sizsiniz.

      “-Allâh’ı çok ananlar!”

      “-İşte bunlar da sizlersiniz!”

      “-Ve haksızlığa uğradıklarında haklarını alanlar bunun dışın- da dırlar!”

      “-İşte bunlar da sizlersiniz!”diyerek Şûâra Suresinin bu ayetlerini tefsir ederek okudu. Onlar da sevinerek oradan ayrıldılar. 3

Abdullah bin Revâha (r.a), Resulûllah (s.a.v)’in bütün emirlerini hiç tereddüt etmeden hemen yerine getiren bir sahâbîydi. Bu ise; onun en bariz, ve öne çıkan en belli vasıflarından biriydi. Bunun içinde, Allâh ve Resûlü’ne teslimiyette müstesna bir yere ulaşmıştı. Çünkü gönül verdiği insan Allâh’ın Resûlü idi. Her emrinde bir hikmet, her hareketinde büyük mânâlar vardı.

Bir gün Resûlullâh (s.a.v)’in huzurlarına geliyordu. Resûlullâh’da o esnada Mescid’de hutbe irad ediyorlardı. Abdullah bin Revâha, Mesci’de yaklaşmış, fakat içeri girememişti. Resûlullâh (s.a.v)’in cemaate:

      “-Oturun!”buyurduklarını işitti.

Bu emri duyar duymaz hemen bulunduğu yere çöküverdi. Resûlullâh hutbesini bitirinceye kadar öylece bekledi. Ashâb, Resûlullâh (s.a.v)’e:

“-Yâ Resûlallâh! Abdullah bin Revâha’nın nerede oturduğunu görü-yor musunuz? Sizin cemaate:

      “-Oturun!”diye emrettiğinizi işitince, kendisi hemen olduğu yerde oturu verdi!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v) Abdullah’ın teslimiyetini ve itaatini gösteren bu hareketinden çok memnun oldu, ve kendisine şöyle dua etti:

      “-Yüce Allâh, senin Allâh’a ve Resûlû’ne olan itaâtini arttırsın!”

Abdullah (r.a) müsaid bulduğu her fırsatta insanlara hakkı ve hakika-ti anlatmaya ğayret eder. Resûlullâh’dan duyub öğrendiklerini çevresine eksiksiz ve Nebevi bir uslûbla ulaştırır, onların İman, İslâm ve Kûr’ân Hakikatleri’nden istifade etmeleri için çok çalışırdı.

Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v) Abdullah bin Revâha’nın yanına geldi. Abdullah arkadaşlarıyla birlikte oturmuş Allâh’ı zikrediyorlardı. Resûlullâh (s.a.v), onlara şöyle dedi:

      “-Şunu bilin ki, siz, Allâh’ın bana kendileriyle birlikte sabretmemi emrettiği kimselersiniz!”sonra da şu ayeti okudu :

      “-Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlarla birlikte sende sabret. Dünya hayatının güzelliklerini arzu ederek göz-lerini onlardan ayırma. Bizi anmayı kendisine unutturduğumuz, hevâ-sına uyan ve aşırı giden kimselere uyma!” 4

“-Haberiniz olsun ki sayınız kadar melek de sizinle birlikte oturmak-tadır. Siz, Allâh’ı tesbih ettikçe, onlarda tesbih eder. Siz, Allâh’a hamd ettikçe, onlarda hamd eder. Siz tekbir getirdikçe, onlarda tekbir getirirler. Sonra Rablerinin huzuruna çıkarlar. Allâh, her şeyi onlardan daha iyi bildiği halde onlar:

      “-Ey Rabbimiz! Kulların seni tesbih ettiler. Bizde tesbih ettik. Onlar tekbir getirdiler. Bizde tekbir getirdik. Onlar sana hamd ettiler. Bizde sana hamd ettik!”derler.

Bunun üzerine yüce Rabbimiz:

      “-Ey Benim Meleklerim! Şahid olun ki, bende onların günahlarını affettim!”buyurur.

Melekler:

      “-Onların arasında devamlı günah işleyen filan, filan da var?”derler.

Allâh’u Teâla da:

      “-Onları böyle arkadaşları bozamaz!”buyurur, dedi. 5

Abdullah bin Revâha (r.a) takva ehli bir zâttı, ibadete çok düşkün, sünnete çok bağlı, Allâh’dan çok korkan bir sahâbeydi. Eve girerken ve evden çıkarken iki rekât namaz kılardı. Hanımı, Abdullah’ın bu namazı hiç ihmal etmediğini rivayet eder. Ayrıca, sıcağın şiddetinden insanın gölge yapmak için elini başına koymak zorunda kaldığı günlerde çıkılan seferlerde dahi oruçlu bulunurdu. Bir sefer esnasında Resûlullâh’dan baş-ka, sadece onun oruçlu bulunduğu rivayet edilir.

Abdullah bin Revâha (r.a), Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaş-larına katılmış, Hudeybiye sulhu ve kaza Umresi Seferi’nde bulunmuştu. Bedir Savaşı sonunda Kureyşli esirler getirildiğinde Resûlullâh (s.a.v), Sahâbelerine sordu:

      “-Bu esirler hakkında ne dersiniz?”

Hz.Ebu Bekr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bunlar, Senin kavmindendir. Onları sağ bırak. Kendileri hakkında teenni ile hareket et. Allâh’ın, onlara tövbe nasib etmesi umulur!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Onlar, Seni yalanladılar. Senin, memleketin olan Mekke’den çıkardılar. Vur gitsin onların boyunlarını!”dedi.

Abdullah bin Revâha (r.a) ise Mekkeli müşriklerin Mekke’de iken zayıf Müslümanlara yaptıkları işkenceleri düşünüb:

      “-Yâ Resûlallâh! Bak, ağacı çok olan bir vadi bul. Onları oraya soktuktan sonra ağaçları tutuştur onları ateşe ver!”dedi.

Kureyşli esirlerin arasında bulunan Resûlullâh (s.a.v)’in Amcası Abbas bin Abdulmuttalib ona:

      “-Sen merhameti ve akrabalık münasebetini kesib attın!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de sustu hiç birine cevab dahi vermedi. Sonra kal-kıb kendi çadırına girdi. 6

Bedir esirleri daha sonra kurtulmalık akçe vererek kurtuldular. Bu akçeyi veremeyeler ise; Medine de, Medineli çocuklardan her on kişiye okuma yazma alıştırdıkları takdirde serbest kalacakdılar. Öyle de oldu.

Abdullah bin Revâha (r.a) Bedir Ğazvesi’ne iştirak ederek Bedir Ashâbı’ndan olma sıfatını kazandıktan sonra, arkasından Uhud Savaşı’na katıldı. Hicretin dördüncü yılında meydana gelen Bedrü’l-Mevid Seferine çıkılırken Resûlullâh (s.a.v) onu, Medine’de yerine vekil bırakmıştır.

Hicretin beşinci yılında meydana gelen Beni Mustalık Oğulları veya diğer adıyla Müreysi Seferi’ne de katılmıştır. Câbir bin Abdullah (r.a)’ın bildirdiğine göre:Beni Mustalık Ğazvesi’nden Medine’ye geri dönülürken gece yarısı halkın uykuda bulunduğu sıralarda Akik Vâdisi’ne eriştiler. Bu sefer, 28 gün sürmüş, Ramazan hilali doğduğu zaman Medine’ye gelinmişti. İkisi de genç olan Abdullah bin Revâha, Cabir bin Abdullah’a:

      “-Herkesten öne geçib ev halkımıza ulaşsak olmaz mı?”diye sorar.

Câbir bin Abdullah (r.a):

      “-Ey Ebû Abdullah! Ben, İslâm toplumuna aykırı iş tutmak istemem. Bu hususta hiç kimsenin bizden önce geçib gittiğini görmüyorum!”der.

Abdullah bin Revâha (r.a):

      “-Vallâhi ev halkımızın (eşimizin) yanına herkesten önce dönmekten Resûlullâh (s.a.v), bundan bizi men etmiş değildir ki?!”der.

Câbir bin Abdullah (r.a):

      “-Ben gidici değilim!”der.

Abdullah bin Revâha (r.a), Cabir bin Abdullah’a veda edib Medine’-ye evine, eşine ve çoluk çocuğuna gider. Yolda hiç kimseye rastlamaz. Hâris bin Hazreciler’in mahallesinde bulunan evine yaklaştığı zaman gece sabaha yakın evinin ortasında bir kandil ışığının yandığını, ve hanımının süslenmiş, yanında da uzun boylu bir insanın uzanıb da yattığını görür. Gecenin loşluğunda onu yabancı bir erkek sanar. İki kolu yanına düşer. Herkesten önce Medine’ye gelip geleceğine pişman olur. Kendi kendine:

      “-Şeytan, tecrübesiz kişinin yanında bulunur!”der.

Hemen kılıcını kınından sıyırıb her ikisini kılıçla biçmek için içeriye dalar. Sonra birden bire duraklayıb düşünür, ve ayağının ucuyla hanımına dokunur. Kadın birden Heyecanla uyanır:

      “-Ne yapıyorsun! Ey Abdullah!”der, çığlığı koparır.

Abdullah bin Revâha (r.a):

      “-Bağırma! Ben, Abdullah! Ya şu yanında yatan da kim?!”

      “-Hangisi?”

      “-Şu yanında yatan!”diye sorar.

Hanımı:

      “-Haa, o mu? O, bizim hizmetçimiz Ruceyla dır! Yâ Abdullah, gele-ceğini duymuştuk da, saçımı başımı tarayayım, kendime çeki düzen vere-yim de, Kocama karşı kendimi hazırlatayım, diye onu çağırtmıştım. Vakit geçince de yanıma uzanıb yattı!”der.

Abdullah bin Revâha (r.a) hanımıyla o geceyi geçirir. Sabaha çıkınca Resûlullâh’ı karşılamak üzere yola çıkar. Ebû Utbe Kuyusu mevkiinde Resûlullâh (s.a.v) ile karşılaşırlar. O sırada, Resûlullâh, Hz.Ebû Bekr’le Beşir bin Sa’d’ın arasında bulunuyordu. Beşir bin Sa’d ile Abdullah bin Revâha karşılıklı birbirlerinin kayın ve eniştesi olurlardı Resûlullâh, Beşir bin Sa’d’a dönerek:

      “-Ey Ebû Nu’man!”diye seslendi.

Beşir bin Sa’d (r.a)’da:

      “-Lebbeyk yâ Resûlallâh!”der.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Abdullah, geceleyin âilesinin yanına girişini, ve hoşlanmayışını, başına gelenleri sana haber vermek üzere sana yönelecek!”buyurur.

Abdullah bin Revâha, Resûlullâh (s.a.v), ve Beşir bin Sa’d’a doğru yönelince, Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Ey İbn-i Revâha! Ne gibi haberlerin var?”diye sorar.

O da, nasıl herkesten önce Medine’ye girdiğini ve bu gece başına nelerin geldiğini anlatır. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurur:

      “-Geceleyin kadınların yanına (baskın yapar gibi) girmeyiniz!”

Bu, Resûlullâh (s.a.v)’in bu yolda koyduğu ilk yasağı idi. 7

Resûlullâh (s.a.v), bir gün Abdullah bin Revâha ile Ebû’d-Derda’nın yanlarına gitmişti. Onlara:

      “-Ne yapıyorsunuz?”diye sordu.

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın Mescid’ini Şam Mescidi gibi yapmak istiyo-ruz!”dediler.

Onlar, yanlarında Mescid-i Saâdet’in damını örtmek için kamışlar ekmişlerdi. Resûlullâh (s.a.v) onlara:

      “-O kamışları bana getirin!”

Onlardan kamışları aldı. Mescid’in kapısına kadar geldi kamışları Mescid’in üzerine döşedi yaydı ve sümam otunun yaprakları ve kuru ağaç yaprakları ile gölgelendirdi:

      “-Mûsa (a.s)’ın gölgeliği gibi gölgelik olmaz!”buyurdular. 8

Resûlullâh (s.a.v), bir gün Ashab’dan Sa’d bin Ubâde’yi hastalığın-dan dolayı ziyarete gitmek için merkebine bindi. Terkisine de Üsame bin Zeyd’i alıb, Sa’d bin Ubâde’nın mahallesine doğru gidiyordu. Giderken Münafık Abdullah bin Übey İbn-i Selül’ün evinin gölgesinde Müslüman-lardan Medineli müşriklerden ve Yahudilerden bazı kimselerle oturmakta olduklarını görünce, nezaketen onlara yanaştı ve hayvanını durdurunca yerden kalkan topraklardan havada tozlar oluştu. Tozlar, o meclisi sardı. Münafık İbn-i Übey hemen elbisesiyle burnunu kapadı ve yüzünü ekşitti:

      “-Üzerimize tozutma!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) selâm verdi, merkebinden inip yanlarına oturdu. Oradakileri Allâh’ın birliğini ikrara davet etti. Onlara, Kûr’ân okudu, iyi hareketlerin sonucu cennet olduğunu, kötü hareketlerin sonucu cehennem olduğunu, hatırlatıp ikaz etti. İbn-i Übeyy hiç konuşmuyor susuyordu. Resûlullâh (s.a.v)’in sözleri bitince:

      “-Ey konuşan kişi! Eğer, sözlerinde sadıksan bundan daha güzel bir şey yok. Fakat, sen kendi evinde otur, onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!”dedi.

Orada Abdullah bin Revâha ve Müslümanlardan bazı kimseler vardı. Abdullah bin Revahâ (r.a) dayanamıyarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Sen, bize meclislerimize ve evlerimize her zaman gel. Allâh’ın bize ikrâm ettiği doğru yola kavuşmamıza sebeb kıldığı bu sohbetini ve Kûr’ân-ı Kerim’i dinlemeyi vallâhi biz çok severiz!”dedi.

Baş münafık Abdullah bin Übey kavminden gördüğü bu büyük tepki karşısında kendi kendine söylenerek oradan kalkıp gitti. Bunun üzerine o meclisteki Müslümanlar, Yahudiler ve müşrikler birbirleriylen atıp tutuş-maya başladılar. Resûlullâh’da onları teskin etmeye çalıştı. Daha sonra merkebine binib oradan ayrıldı. 9

Hicri beşinci yılın içerisinde meydana gelen Hendek Savunması’na katılmış, ve bu savunma öncesinde Medine etrafına Hendekler kazılırken, halkı coşturucu şiirler söyleyerek bütün ashâbı büyük bir şevk ve iştiyakla çalıştırmıştır. Resulûllah (s.a.v) ile yaşadığı müddetçe meydana gelen tüm ğazvelere iştirak etmiştir.

Abdullah bin Revâha’nın Hayber’e gönderilmesi:

Abdullah bin Revâhâ (r.a), Hayber’e tam iki defa gönderilmiştir. Hayber’e ilk gönderilişi, Hicretin altıncı yılı ramazan ayında idi. Hayber, Medine’ye bugün takriben yüzyetmişsekiz kilometre kadar uzaklıkta olan bir yerdir. Hayber, Yahudi dilinde kale demektir. Hayber; suları ve bir çok ekinlikleri, hurma bahçeleri bulunan bir yerdir. Hayber’in: Nâim, Kamus, Şakk, Natat, Sülâlem, Vatîh, Ketîbe, adları ile anılan yedi tane oldukça muhkem kalesi vardır.

Abdullah bin Revâha (r.a)’ın Hayber’e gönderilme sebebi ise:

Yahudi zındık Ebû Râfi’ öldürülünce, Yahudiler, Üseyr bin Zârim’i yahut Yüseyr bin Rizam’ı, kendilerine lider seçmiş bulunuyorlardı. Üseyr veya Yüseyr, adında ki bu adam; gözü pek, korkmak nedir bilmez bir adamdı. Bir gün, Yahudilerin meclisinde ayağa kalkarak:

      “-Vallâhi, Muhammed, Ashâbın dan her kimi, Yahudilerden dilediği her kime göndermiş ise, muhakkak, onu öldürülmüştür. Fakat ben, O’na, kendisinin adamlarıma yapamadığını yapacağım!”dedi.

Yahudiler:

      “-O’nun, senin adamlarına yapamadığı ve fakat senin, O’na yapmayı umduğun şey nedir?”diye sordular.

Üseyr bin Zârim:

      “-Ğatafanların yanına gideceğim. Onları Muhammed’le çarpışmak için toplayacağım!”dedi.

Üseyr bin Zârim, dediğini yaptı. Ğatafanlara ve daha başkalarına baş vurarak onları Resûlullâh ile çarpıştırmak üzere bir araya topladı. Üseyr bundan sonra:

      “-Ey Yahudi cemâatı! Kendi yurdunun tam ortasında bulunduğu bir sırada Muhammed’in üzerine yürüyeceğiz! Çünkü, hiç kimse yoktur ki, yurdunun ortasında çarpışılsın da, düşmanı umduklarından bir kısmını ondan elde etmemiş olsun!”dedi.

Yahudiler:

      “-Ne güzel görüşün var!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), Hayber Yahudilerinin bu hazırlıklarını haber aldı. Hemen Abdullah bin Revâha’yı üç kişinin başına geçirdi ve onları gizlice Hayber’e gönderdi. Gönderirken de Abdullah bin Revâha’ya:

      “-Hayber’i gözetle! Halkın içine gir. Ne yapmak istiyorlar ve neler konuşuluyor, öğren!”buyurdu.

Abdullah bin Revâha (r.a), arkadaşları ile birlikte Hayber’e gitti Arkadaşlarından birini Natat, birini Şakk, birini de Ketibe kalelerine gönderdi. Üseyr bin Zarim’den ve başkalarından işittikleri şeyleri ezber ettiler. Hayber’de üç gün kaldıktan sonra, Ramazan’ın son gecelerinde Medine’ye geri dönüb bütün gördüklerini işittiklerini Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdiler.

Abdullah bin Revâha’nın Hayber'e ikinci gidişi:

Hicretin altıncı yılında, Şevval ayında idi. O sıralarda, Resûlullâh’ın yanına Hârice bin Hüseylü’l-Eşcaî gelmişti. Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Arkandakilerden ne haber var?”diye sormuştu.

Hârice bin Hüseylü’l-Eşcai:

      “-Useyr bin Zarim’i, Yahudilerin bir çok askerî birlikleri ile birlikte, Senin üzerine yürür bir halde gerimde bırakmış bulunuyorum!” demişti.

Sanıldığına göre; Resûlullâh (s.a.v), Hayber Lideri Üseyr’i Hayber’e vali yapmayı ve böylece çarpışmayı durdurub barışı sağlamayı tasarladı. Harice’nin verdiği haber üzerine, Resûlullâh (s.a.v), Hayber’e tekrar gön-dermek üzere Ashâbı’ndan otuz kişiyi yanına çağırdı.

Abdullah bin Üneys der ki:

      “-Hayber’e gönderilmek üzere çağırılanlar arasında bende, vardım. Resûlullâh Âleyhisselâm, Abdullah bin Revâha’yı başımıza geçirdi. Yola çıktık, ve nihayet, Hayber’e vardık. Bize emân verilirse, yanına gelelim. Ne için geldiğimizi sana anlatalım?”diye Üseyre haber saldık.

Useyr bin Zarim:

“ -Olur! Siz, böylece, geldiğiniz gibi dönüp gidersiniz!”

      “-Olur!”dedik, ve yanına girdik.

      “-Resûlullâh, seni, Hayber’e vali yapmak ve sana ihsan da bulunmak üzere kendisine gitmen için bizi sana yolladı!”dedik.

      “-Eğer sen, Resûlullâh’ın yanına varırsan, seni vali yapmak ve sana ikrâmda bulunmak ister!”denilince, Useyr buna son derece isteklendi.

Bunu Yahudilere danıştı. Yahudiler, onun Hayber dışına çıkmasına itiraz ettiler, ve dediler ki:

      “-Muhammed, İsrail Oğulları’ndan hiç kimseyi vali yapmamıştır!”

Üseyr bin Zarim:

      “-Evet! Amma harbler de bizi bıktırmıştır!”dedi.

Useyr yanına Yahudilerden 30 kişi alarak yola çıktı ki her birinin arkasında Müslümanlardan biri bulunuyordu. Yol almaya başlanmış ve Karkarat-i Siber veya Tiyar’a gelmiş bulunuyorduk ki, Useyr bin Zarim’in Resûlullah’ın yanına gitmesine pişman olduğunu anladık: elini yavaşça kılıcıma uzattığını sezdim. Hemen devemi ileri sürdüm ve:

      “-Ey Allâh düşmanı! Bu bir, ahd bozmaktır. Verilen sözü bırakmak-tır, ve hainlik etmektir!”dedim.

Bu ikazımı kendisine üçdefa tekrarladım. Sonra uyuklar gibi yaptım. Bakayım ne yapacak? diye yanına yaklaştım. Yine hemen elini kılıcıma uzattı. Bunun üzerine, devemin yularını çektim:

      “-Bizden inibde bizi yederek çekip götürecek bir adam var mı?”diye sordum. Kimse, inmedi.

Hemen devemden indim. Kafileyi çekip götürdüm. Useyr bin Zarim, tek başına kaldı. Ona kılıçla öyle bir darbe indirdim ki, ayağını gerisinden kestim. Tamimiyle uyluğunu bacağını düşürdüm. O da elindeki değnekle vurub, benim başımı yardı. Kendisi de yere düştü. Bunun üzerine bizde Useyr’in adamlarının üzerlerine yürüdük. Kaçarak yakalamaktan bizi aciz bırakan bir tek kişiden başka onların hepsini öldürdük. Müslümanlardan hiç ölen olmadı. Bundan sonra, Resûlullâh’ın yanına döndük. O sırada Resûlullâh (s.a.v), Ashâbına:

      “-Seniyetü’l-Veda’a kadar yürüyüb gitsek de, Ashabımızdan iyi bir haber alsak!”buyurdu. Birlikte gittiler. Seniyetü’l-Veda üzerine çıkınca, bizleri gördüler ve koşarak arkadaşlarımızı karşıladılar. Resûlullah (s.a.v), Ashâbının ortasına oturdu. Gidişimizden yanına dönüb gelişimize kadar bütün olan bitenleri Kendisine anlattık:

      “-Allâh, sizi, o zalimler, haksızlıklar güruhundan kurtardı!”buyurdu.

Resûlullâh’ın yanına yaklaştım. Başımın yarığına üfledi. O günden sonra, başımın yarığı ne irinlendi, ne de beni, rahatsız etti. Yüzümü sığadı ve bana dua etti. Benim için, âsalarından bir âsa ayırıb:

      “-Tut bunu! Yanında kalsın. Kıyamet Ğünü, seni, onunla tanımama aramızda bir âlamet olsun! Çünkü, sen, Kıyamet Ğünü elinde âsa ile geleceksin!”buyurdu. 10

Hayber’in Fethi’nden sonra, Resûlullâh (s.a.v), mahsul zamanında, Abdullah bin Revâha’yı ve sonra da, Cebbar bin Sahr’ı, Hayber’e gönde-rir; mahsul ve meyvaları, adalet ve hakkaniyet üzere tahminlettiripb yarı yarıya bölüştürürdü. Ketibe’de yetişmiş kırk bin hurma ağacı vardı.

Abdullah bin Revâha, mahsulü tahminleyib ikiye böldükten sonra, istedikleri bölüğü almakta Yahudileri serbest bırakır, yahut, şöyle derdi:

      “-Siz tahminleyib bölünüz. Birisini almakta beni serbest bırakınız!”

Buna rağmen, Yahudilerin, Abdullah bin Revâha’ya:

      “-Bize haksızlık ettin!”diyecek kadar ileri gittikleri olur, Abdullah bin Revâha’da onlara:

      “-İsterseniz, bize düşen, sizin olsun! Size düşen de, bizim olsun!” diyerek olğunluk gösterirdi. Yahudiler, karılarının ziynet ve süs takılarını toplayıb Abdullah bin Revâha’ya rüşvet teklif ettiler:

      “-Bunlar, senin olsunda, bize bölüştürmede iyilik et, göz yum!”

Abdullah bin Revâha (r.a):

      “-Ey Yahudi cemaatı! Vallâhi, siz, bana, Allâh’ın yaratıklarından en sevimsizi ve en iğrencisiniz! Sizin bana teklif ettiğiniz ücret, bir rüşvettir. Rüşvet ise, haramdır! Biz, onu ağzımıza koymayız, yemeyiz!”dedi.

Yahudiler:

      “-Gökler ve yerler durdukça hak ve gerçek olan da budur!” diyerek

rüşvetin, kendilerince de, haram olduğunu itiraf ettiler.

Abdullah bin Revâha, mahsûlü, kırk bin vesk (yük) olarak tahmin-lemiş, her iki tarafa yirmişer bin vesk (yük) düşmüştü.

Hayber Yahudileri, bundan sonra Abdullah bin Süheyl’i öldürünceye kadar, Müslümanlardan hiç bir sert muamele görmediler. Resûlullâh’ın vefatından sonra, Hz.Ebû Bekr’de, Hayber Yahudileri hakkında aynı şekilde hareket etti. Hz.Ebû Bekr’in vefatından sonrada Hz.Ömer, Hayber Yahudileri, işi azıtıncaya kadar, böyle hareket etti. Hz.Ömer’in devrinde, Müslümanların elinde işçiler epey çoğalmış, toprağı işlemek kolaylaşmış, Yahudilere, pek ihtiyaç kalmamıştı. 11

Abdullah bin Ömer (r.a) anlatıyor:

“-Abdullah bin Revâha her sene Hayber’e gelir; Hayber mahsulü-nün takdirini yaparak, onların verecekleri vergileri tesbit eder, sonra da, verginin yarısını onlardan alırdı. Hayberliler, Abdullah bin Revâha’yı, mallarını fazla takdir etmesi sebebiyle, hem Resûlullâh’a şikâyet ettiler, hem de, kendisine rüşvet vermeyi teklif ettiler.

Bunları gören Abdullah bin Revâha:

      “-Ey, Allâh düşmanları! Bana haram mı yedireceksiniz? Vallâhi ben size, en çok sevdiğim insanın yanından geldim. Maymunlar ve domuzlar, bana, sizden daha sevimlidir. Size olan kinim, ve Resûlullâh’a olan sev-gim, beni, size adaletsizlik etmeye sevk etmeyecektir!”dedi.

Bu sözler üzerine onlar:

      “-Böylelerinin yüzü suyu hürmetine gökler ve yer, ayakta durmak-tadır!”dediler. 12

Abdullah bin Revâha (r.a), Hicretin 6. Miladi 628 yıllarda yapılan Hudeybiye Musalahasına katılarak Bey’at’ı-Rıdvan’da bulunub Bey’at’ı-Rıdvan Ashâbı’ndan olmuştur. Ertesi yıl, Umretü’l-Kazâ’ya gidilirken tam Mekke’ye girmek üzere, Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde şiir okumuştu. Kasva’nın yularını çekerek, Resûlullâh (s.a.v)’ın önünde yürümekte ve:

      “-Ey kâfirlerin dölleri! O’nun yolundan çekiliniz! Çekiliniz ki, Rahman olan Allâh, O’na Kûr’ân-ı indirmiştir. Her hayır ve iyilik, Resulullâh’da ve O’nun yolundadır! En hayırlı ölüm de, O’nun yolunda çarpışarak ölmektir! Ben, O’nun, gerçekten Resûlullâh olduğuna şehadet etmişimdir. Yâ Râb! Ben, O’nun sözlerine, buyruğun üzere inanmış, O’nun sözlerini kabul etmenin ilahî bir gerçek olduğunu anlamışımdır. Kûr’ân’ın, Allâh tarafından indirildiğini inkâr ettiğinizde, başları, boyun ve gövdelerden ayıran, dosta, dostunu unutturan darbeleri size indirdi-ğimiz gibi, onun manasını inkar ettiğinizde de size darbeler indiririz!” diyerek Recez söylemekte idi.

Resûlullâh (s.a.v) Hacerü’l-Esved’e yaklaştı. Elindeki değnekle dok-unarak onu istilam etti ve değneği öptü. Sahabeler de, Hacerü’l-Esved’e ellerini, yüzlerini sürdüler. Kâbe’yi, tavafa, silkelene silkelene, hızlıca dolaşmaya başladılar. Yemen köşesine eriştiler. Oradan, Hacerü’l-Esved köşesine kadar ağır ağır yürüdüler. Sonra, tekrar Yemen köşesine kadar silkelene silkelene çalımlıca ye hızlıca, oradan, Hacerü’l-Esved köşesine kadar ağır ağır yürüdüler. Üç tavafı, böylece yaptılar.

Resûlullâh (s.a.v)’in, Mescid-i Haram’a yürüyerek girdiği, tavaf ve koşmaları, yaya olarak yaptığı da, rivayet edilir.

Abdullah bin Revâha (r.a):

      “-Başlarım, ismi ile O Allâh’ın ki, dininden başka gerçek din yoktur O’nun! Başlarım, O Allâh’ın ismi ile ki, Muhammed, Resulüdür O’nun. Çekiliniz, Resûlullâh’ın yolundan ey kafirlerin dölleri!”diyerek yine recez okumaya başladı.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Ey İbn-i Revâha! Daha devam edecek misin? Kessen, artık! Sen, Resûlullâh’ın önünde, Allâh’ın Haremin’de bu şiirleri daha söyleyib duracak mısın?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Ömer! Ben, onu dinliyorum. Ona, engel olma! Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki; onun sözleri, Kureyş müşrik-lerine ok yağdırmaktan daha çabuk, daha çok tesirlidir!”

      “-Ey İbn-i Revâha! Devam et!” buyurdular. Hz.Ömer, sustu.

Resûlullâh (s.a.v), biraz sonra, Abdullah bin Revâha’ya:

      “-Allâh’dan başka ilâh ve mâbud yoktur! Bir olan, O’dur. Vâadi’ni, gerçekleştiren O’dur! Bu kuluna yardım eden O’dur! Askerlerini güçlen-diren O’dur. Toplanmış olan kabileleri, bozguna uğratan, yalnız O’dur de!”buyurdu.

Abdullah bin Revâha, bunu, söylemeğe başlayınca, Müslümanlar da onun söylediği gibi söylemeğe başladılar. Müslümanlar, tavafın ilk üç dolaşımında Remel yapıp, silkelene silkelene, çalımlıca ve hızlıca yürü-dükleri zaman, müşrikler:

      “-Demek, Medine’nin humması, sıtması, onları, zaif düşürmemiş! Demek, bunlar, zinde imişler! Bunların, sıtmadan, zaif düştükleri, size anlatılmıştı. Halbuki, bunlar, bizden daha zinde ve diridirler. Baksanız a! Bunlar, yürümeğe razı olmuyorlar, kanâat etmiyorlar geyiklerin sıçrayışı, zıplayışı gibi sıçrıyorlar!”dediler. 13

Enes bin Mâlik (r.a.) anlatıyor :

“-Abdullah bin Revâha, Resulûllah (s.a.v)’ın Ashâbı’ndan birine rastladığı zaman ona:

      “-Gel biraz Allâh’ı zikredelim!” yine bir defasında bu sözleri adamın birisine söyledi. Adam buna kızarak Resûlullâh (s.a.v)’e geldi ve:

“-Ey Allâh’ın Resûlü! İbn-i Revâha’ya bak! Senin telkin ettiğin imân yerine:

      “-Gel, biraz zikir edelim!”diyor, dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, İbn-i Revâha’nın hayrını versin. Zira o, meleklerin bile imrendiği zikir meclislerini seviyor!”buyurdular.

Atâ bin Vesam anlatıyor:

“-Abdullah bin Revâha bir arkadaşına:

      “-Gel biraz iman edelim!”dedi.

Arkadaşı ise:

      “-Mü’min değil miyiz de, yeniden imân edeceğiz?”diye sordu.

Abdullah bin Revâha (r.a):

      “-Yok canım, Allâh’ı zikredib, imânımızı kuvvetlendirelim, demek istedim!”dedi.

Şüreyh bin Ubeyd’dan:

“-Abdullah bin Revâha arkadaşlarından birinin elinden tutarak:

      “-Gel biraz zikredelim, zikir meclisinde oturalım!”derdi.

Ebû’d-Derdâ (r.a)’dan:

“-Abdullah bin Revâha elimden tutar ve:

      “-Gel seninle biraz zikir yapalım. Zira kalb, beraber zikrederken, kaynayan kazandan daha çabuk coşar!”derdi.

Yine Ebû’d-Derdâ (r.a)’dan:

“-Abdullah bin Revâha benimle karşılaştığı zaman:

      “-Ey Uveymir! Otur da biraz zikir yapalım!”derdi.

Böylece oturub, bir müddet zikir yapardık. Sonra şöyle derdi:

      “-Bu, imân meclisidir, iman giyince çıkardığın, çıkarınca giydiğin gömleğine benzer. Kalb, zikir meclislerinde kaynayan bir kazandan daha çabuk coşar!” 14

Ümmü Derda dan:

“-Ebû’d-Derda bana şöyle anlattı:

      “-Resûlullâh ile beraber, korkunç sıcak bir günde yaptığımız bir seferi hatırlarım. Sıcağın şiddetinden dolayı insan elini başının üzerine koymak mecburiyetinde kalıyordu. Aramızda sadece Resûlullâh (s.a.v) ile Abdullah bin Revâha’dan başka oruçlu yoktu!” 15

Kays bin Ebû Hazım anlatıyor:

“-Abdullah bin Revâha, başını hanımının kucağına koymuş ağlıyor-du. Hanımı da onunla birlikte ağlıyordu. Abdullah hanımına:

      “-Sen niçin ağlıyorsun?”diye sorunca,

Hanımı:

      “-Senin ağladığını görünce ben de ağladım!”diye cevab verdi.

Bunun üzerine Abdullah (r.a):

      “-Sizden cehenneme uğramayacak yoktur!”Âyetini hatırladım. Oradan kurtulup, kurtulmayacağımı bilmiyorum?”dedi. 16

İkrime anlatıyor:

“-Abdullah bin Revâha, hanımının yanında yatıyordu. Sonra kalka-rak, yan odada bulunan cariyesinin yanına, gitti, ve onunla yattı. Bir ara hanımı korkmuştu. Kocasını yanında bulamayınca, yataktan kalkıp odadan çıktı. Onu câriyesiyle yatarken gördü. Bunun üzerine hemen odasına döndü ve bir ustura alarak cariyenin odasına doğru yürüdü. Bu esnada Abdullah’da işini bitirmiş cariyesinin odasından çıkıyordu, hanımıyla karşılaştı. Elindeki usturayı görünce:

      “-Ne oluyor?”dedi.

Hanımı:

      “-Daha ne olsun?”diye çıkıştı:

      “-Eğer, seni cariyenin yanında iken gördüğümde yetişebilseydim, şu usturayı iki küreğinin ortasına indirecektim!”

      “-Beni nerede gördün ki?”

      “-Seni cariyenin yanında gördüm!”

      “-Hayır, sen beni görmedin! Unutma ki Resûlullâh (s.a.v) bizi cünüb iken Kûr’ân okumaktan men etti!”

Hanımı:

      “-Madem cünüb değilsin, öyle ise, Kûr’ân oku!”

Bunun üzerine Abdullah bin Revâha’da şu şiiri okudu:

      “-Allâh’ın Resûlü bize, Güneş’in tan yerinden parlak bir şekilde doğduğu gibi Kûr’ân-ı okuyarak geldi. O, sapıklıkdıktan sonra hidâyeti getirdi. O’nun söylediği her şeyin gerçek olduğunda asla şüphemiz yoktur. Müşrikler, yataklarında yan gelib yatarlarken, O’nun yatağında yan tarafı ağrımaktaydı!”

Bu mısraları Kûr’ân âyeleri zanneden hanımı:

      “-Allâh’a inanıyor gözüme inanmıyorum!”dedi.

Daha sonra; Abdullah bin Revâha Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek bu olayı anlatınca, Resûlullâh (s.a.v) azı dişleri gözükecek şekilde güldü” 17

Tüm Tafsilatıyla Mûte Savaşı:

Mûte Savaşı, Hicretin sekizinci yılında Cümadelûlâ ayında vuku’ bulmuştur. Mûte Ğazvesı, veya diğer adıyla, Ceyşü’l-Ümera Ğazvesi, (Kumandanlar Ordusunun Ğazası) diye de anılır. Bu da, ya orduya katılan müteaddid kumandanların katılışından veya orduya katılan Mücahidlerin çok sayıda oluşundan, ya da, düşmanlarla karşılaşılınca, son derece şid-detli çarpışma yapılışından ötürü idi.

Mûte, Şam sınırlarında Belka köylerinden bir köy, Şam Meşref-lerinden (yaylalarından) bir yayla olup kılıçların en iyisi orada yapılır ve orada yapılan kılıca da, oraya izafeyle Meşarif yapısı Kılıç denilirdi. Meşarif, bu gün Ürdün’ün Belka köylerindendir. Mûte, ise Belka, yakı-nındadır. Beytü’l-Makdis Kudüs’e iki merhaleliktir. Belka, Dımaşk nahi-yelerinden olub Şam ile Vadi’l-Kurâ arasındadır. Amman’ın kasabasıdır. Belka’da bir çok köyler ve geniş ekinlik alanlar vardır. Buğdayının kali-tesi ve iyiliği dillere destandır. Mûte halkı, Gassan’larla Rum’lardan karışıktı. Bizans Rum İmparatorluğu ile Hicaz arasında tampon idi.

Mûte Seferi Niçin ve Nasıl Hazırlandı?:

Resûlullâh (s.a.v), Beni Lihbler den olan Hâris bin Umeyrü’l-Ezdî’yi Busrâ Hükümdarına bir mektubla göndermişti. Rivayete göre: Hâris bin Umeyr, Resûlullâh (s.a.v)’in mektubunu, Şam’a, Rum Kayseri’ne götür-mekte idi. Hâris bin Umeyr, Mûte’ye varınca, durdurulub Şurahbil bin Amrü’l-Gassânî’nin huzuruna çıkarıldı. Şurahbil bin Amr, Kayser’in, Şam ülkesi bölge valilerindendi. Şurahbil, Hâris bin Umeyr’e:

      “-Sen, nereye gitmek istiyorsun?”diye sordu.

Hâris bin Umeyr (r.a):

      “-Şam’a!”dedi.

Şurahbil bin Amr:

      “-Sen, Muhammed’in elçilerinden olmayasın, olabilirsin de?”dedi.

Hâris bin Umeyr (r.a):

      “-Evet! Ben, Resûlullâh’ın elçisiyim!”dedi.

Şurahbil bin Amr, emretti. Bir iple bağlandıktan sonra götürülüb Hâris bin Umeyr’in boynu vuruldu. Resulullâh (s.a.v)’in, o güne kadar, Hâris bin Umeyr’den başka hiçbir elçisi öldürülmemiş idi. Hâris bin Umeyr’in öldürülmesi, Resulullâh (s.a.v)’e çok güç ve ağır geldi. Hemen Müslümanları topladı. Onlara, Hâris’in öldürüldüğü yeri ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi. Kendilerini, Medine’nin Cürf mevkiinde bulunan ordugâh da toplanmaya davet etti. Müslümanlar, acele gidip Cürf ordugâhında toplandılar.

Resûlullâh (s.a.v), daha önce, Kâ’b bin Umeyr’in kumandası altındaki on beş kişilik İslâm propağanda heyetini Şam’ın Zât-i Atlah nahiyesin-de şehid edenlere bir birlik göndermeğe niyetlenmiş İdiyse de, oradaki halkın başka bir yere çekib gittiklerini haber alınca, bundan vazgeçmiş bulunuyordu. Zât-i Atlah halkı, Kudaalar dan olub, Sedüs adında ki bir Liderin idaresi altında idiler. Silahlanıb yola çıkmağa hazırlanan İslâm Mücahidleri üç bin kişi idiler.

Resûlullâh (s.a.v), Mescidinde öğle namazını kıldırdıktan sonra oturdu. Ashâbı da kendisi ile birlikte oturdular. O sırada; Nû’man bin Funhus adındaki Yahudi de gelib, Resûlullâh (s.a.v)’in başucunda halkla birlikte durdu. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Cihada çıkacak olan şu insanlara, Zeyd bin Hârise’yi kumandan tayin ettim! Zeyd bin Hârise, öldürülürse, yerine Ca’fer bin Ebû Tâlib geçsin! Ca’fer bin Ebû Tâlib, öldürülürse, yerine Abdullâh bin Revâha geçsin! Abdullâh bin Revâha’da öldürülürse, Müslümanlar, aralarından münasib birini seçsin ve onu, kendilerine kumandan yapsınlar!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v)’ın:

      “-Zeyd, öldürülürse, yerine Ca’fer geçsin. Ca’fer, öldürülürse, yerine Abdullâh bin Revâha geçsin!” buyurduğu zaman, Ca’fer bin Ebû Tâlib yerinden sıçrayıp kalktı ve:

      “-Babam, anam Sana fedâ olsun, ey Allâh’ın Resûlü! Zeyd’i, benim üzerime kumandan tayin edeceğini sanmamıştım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, emre göre hareket et! Böylesinin, senin hakkında daha hayırlı olduğunu bilmezsin!”buyurdu. Bunun üzerine, Müslümanlar, ağlaşmaya üzülmeye başladılar.

      “-Yâ Resûlallâh! Keşke, sağ kalsalar da, kendilerinden yararlansa idik?”dediler. Resûlullâh (s.a.v), cevab vermeyib sustu.

Yahudi Nu’man bin Funhus:

“-Yâ Ebülkasım! Eğer, Sen, gerçekten Peyğamber isen, az veya çok isimlerini andığın bu kişilerin hepsi ölürler! Çünkü, İsrail Oğulları içinde zuhur eden peyğamberler, bir adamı, bir cemaat üzerine kumandan tayin ettikleri ve:

      “-Filan, filan... öldürülecek!”dedikleri zaman, yüz kişinin bile ismini anmış olsalar, onların hepsi ölürler, sağ kalmazlardı!”dedi.

Sonra da, Zeyd bin Hârise’ye dönüb:

      “-Vedânı, vasiyetini yap! Eğer, Muhammed, gerçekten Peyğamberse, artık, sen, hiç bir zaman O’nun yanına geri dönemeyeceksin!”dedi.

Zeyd bin Hârise (r.a), şöyle dedi:

      “-Ben, şehâdet ederim ki, O, hiç şüphesiz, gerçek Peyğamberdir!”

Mücahidler, Medine’den yola çıkacakları sırada, Resûlullâh (s.a.v), beyaz bir sancak bağlayıb Zeyd bin Hârise’ye verdi.

Hâris bin Umeyr’in öldürüldüğü yere kadar gitmesini ve orada bulunanları İslâmiyet’e davet etmesini, Müslümanlığı kabul ederlerse, ne âlâ, etmedikleri takdirde, Allâh’ın yardımına güvenerek onlarla çarpışma-sını tavsiye etti. Uğurlamak üzere Medine’nin Şam cihetindeki Vedâ yokuşuna kadar Mücahidlerle birlikte gitti. Vedâ yokuşuna varınca, orada bir müddet durdu, ve:

“-Ben, size, Allâh’ın buyurduklarını yerine getirmenizi, yasakladıklarından sakınmanızı, Müslümanlardan yanınızda bulunanlara karşı hayır-lı olmanızı, iyi davranmanızı tavsiye ederim. Allâh yolunda ve Allâh’ın ismi ile ğaza ediniz! Allâh’ı tanımayanlarla çarpışınız! Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz! Asla ahde vefasızlık göstermeyiniz! Küçük çocukları öldürmeyiniz! Müşriklerden düşmanınla karşılattığın zaman, onları, üç husustan birisine davet et. Onlardan hangisine icabet ederlerse, icabet-lerini kabul et. Onlardan elini çek! Sonra, onları, muhacirler yurdu olan Medine’ye, yurdlarını değiştirmeye davet et! Onlar, davetine icabet eder, dediğini yaparlarsa, muhacirlerin sahib oldukları haklara kendilerinin de sahip olacaklarını ve onların mükellef bulundukları vazifelerle kendileri-nin de, mükellef olacaklarını bildir!

Eğer, Müslüman olub kendi yurtlarında oturmayı tercih ederlerse. Müslümanlardan göçebe Arablar gibi olacaklarını, ve onların hakkında uyğulanan ilâhî hükmün kendileri hakkındada aynen uygulanacağını, harb ğanimetinden kendilerine bir şey verilemeyeceğini ve ganimetten ancak Müslümanların yanında savaşmış olanların yararlanacağını haber ver!

Eğer, Müslüman olmaya yanaşmazlarsa, onları, cizye vermeye davet et! Onlardan, bunu yapanlardan elini çek! Cizye vermeğe de yanaşmaz-larsa, Allâh’ın yardımına sığınarak onlarla çarpış! Eğer, kuşattığın kale veya şehir halkı, kendilerini Allâh’ın hükmüne göre kalelerinden indirip teslim almanı senden isterlerse, onları, Allâh’ın hükmüne göre indirib teslim alma! Fakat, kendi hükmüne göre indirib teslim al! Çünkü, sen Allâh’ın, onlar hakkındaki hükmüne isabet edib edemediğini bilemezsin!

Eğer, kuşattığın kale veya şehir halkı, senden kendileri için Allâh’ın ve Resûlünün emânını isterlerse, sen, onlara, Allâh ve Resûlü adına emân verme! Fakat, kendi emânını babanın emânını ve arkadaşlarının emânını ver! Çünkü, siz, kendinizin ve babalarınızın vermiş olduğunuz emân sözünü bozacak olursanız, bu, Allâh ve Resûlü adına vermiş olduğunuz emân sözünü bozmanızdan, sizin için vebalca, daha hafiftir!”buyurdu.

Bir çok halk da ordugâha kadar gelip kumandanlarla vedalaştılar ve onlara duâ ettiler. Mücahidler de halktan bazıları ile vedalaştılar. Ordu, ordugâhtan hareket ettiği zaman, Müslümanlar:

      “-Allâh, sizleri her tehlikeden korusun! Yine, sağ salim ve ğanimet-ler elde etmiş olarak, geri çevirsin!”diyerek seslendiler.

Abdullâh bin Revâha (r.a)'nın Ağlaması:

Abdullâh bin Revâha, yanındaki kumandan arkadaşları ile birlikte vedalaştıkları sırada, ağladı. Ona:

      “-Ey Revâha’nın oğlu ne için ağlıyorsun?”diye sordular.

Abdullâh bin Revâha:

“-Vallâhi, ben, ne dünya sevgisinden, ne de sizleri özleyeceğimden dolayı ağlıyor değilim! Fakat, ben, yüce Allâh’ın Kitabı’ndan, içinde cehennem ateşi anılan:

      “-İçinizden, Cehenneme uğramayacak yoktur! Bu, Rabbi’nin yapmayı üzerine vacib ve gerekli kıldığı, bir gerçektir!” 18

Âyetini okurken, Resûlullâh (s.a.v)’den işitmişimdir. Cehenneme uğradıktan sonra, oradan nasıl geri dönebileceğimi bilmiyorum ve bunun için ağlıyorum!”dedi.

Müslümanlar:

      “-Allâh, sizin yardımcınız olsun! Sizleri, her tehlikeden korusun! Sağ, salim bize geri çevirsin!”dediler.

Abdullâh bin Revâha (r.a) ise onlara:

“-Fakat, ben, Rahman olan Allâh’dan yarğılanmak, kanlar fışkırtıb köpürten bir kılıç darbesi ile, yahut ciğer ve barsakları kasıb kavuran bir kargı saplaması ile şehid olmak isterim ki kabrime uğrayanlar:

      “-Allâh, bu savaşçıya doğru yolu göstermiş, o da, doğru yolu bulmuştur!”desinler, mealli beyitleri okudu.

Ordu gitmeğe hazırlandığı sırada, Abdullâh bin Revâha, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardı. Resûlullâh (s.a.v) ile vedalaştıktan sonra:

      “-Allâh, Mûsâ’ya olduğu gibi, Sana olan ihsanlarını da sabit ve devamlı kılsın. Yardım olunan ve zafere kavuşturulanlar gibi, Sana da, yardımını ihsan buyursun! Ben, Sana Allâh tarafından hayır ihsan olunduğunu hemen anlamışımdır. Allâh bilir ki ben, keskin görüşlüyümdür! Sen, hiç şübhesiz, Allâh’ın Resûlüsün’dür!”mealli beyitleri okudu.

      “-Allâh, Sana olan ihsanını sabit ve devamlı kılsın!”dediği zaman,

Resûlullâh (s.a.v):

“-Ey Revâha’nın oğlu! Allâh, seni de, iyilikte en güzel şekilde sabit

ve devamlı kılsın!” diyerek karşılık verdi.

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bana, ezberleyeceğim, aklımdan hiç çıkarmayaca-ğım bir şeyi emir ve tavsiye buyur?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sen, yarın, Allâh’a, pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada, secdeleri, namazları çoğalt!”buyurdu.

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bana, nasihatini artır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ı, dâima zikr et! Çünkü, Allâh’ı zikr, umduğuna ermende, sana yardımcı olur!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v)’in Mücahidlere En Son Emir ve Tavsiyeleri:

Resûlullâh, Seniyetü’l-Vedâ’da Mücahidlerle vedalaştı. Onlara:

      “-Haydi Allâh’ın adıyla ğaza ediniz! Allâh’ın ve sizin Şam’da bulu-nan düşmanlarınızla çarpışınız! Orada Nasranîlerin kiliselerinde, halktan ayrılmış, kendilerini ibâdete vermiş bir takım kimseler bulacaksınızdır. Sakın, onlara dokunmayınız! Onların dışında, başlarında şeytanların yuvalandıkları daha bir takım kimseler de bulacaksınız. Onların başlarını kılıçla koparınız! Siz, ne bir kadını, ne süt emen bir çocuğu, ne yaşlanmış bir pîr-i fâniyi öldürecek ne bir ağacı kesib yakacak, ne de bir evi yıkıb yakmayacaksınız!”buyurdular.

Kendilerini, sis bürüdüğü ve hiç bir yeri göremez bir halde bulun-dukları sırada, sabahlamadıkça, Mûte’ye girmekten nehy etti. Resûlullâh, Mücahidlerle vedâlaşıb Medine’ye geri dönerken, Abdullâh bin Revâha, Resûlullâh (s.a.v)’i şu beyitlerle selâmladı:

      “-Geride kalan, hurmalıkta Kendisine veda ettiğim Zât’a, O, en hayırlı uğurlayıcıya, en hayırlı Dosta selâm olsun!”dedikten sonra İslâm Mücahidleri Medine’den ayrıldılar. 19

Abdullah ibn-i Abbas (r.a)’dan gelen başka bir rivayette şöyledir:

“-Resûlullâh (s.a.v) Mûte’ye bir ordu gönderdi. Zeyd’i ordu kuman-danı tayin etmişti. Zeyd şehid düşerse Ca’fer, o da şehid düşerse kumandanlığı İbn-i Revâha ele alacaktı. Fakat İbn-i Revâha ordu ile çıkmayarak Resûlullah ile beraber cuma namazını kıldı. Resûllulâh, onu görünce:

      “-Niçin geri kaldın?”diye sordu.

Abdullah bin Revâha:

      “-Seninle beraber Cuma namazı kılmak için!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bir an önce Allâh yolunda savaşa çıkman, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır!”buyurdular.

Başka bir rivayette de İbn-i Abbas şöyle anlatıyor:

“-Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Revâha’nın bir seriyye ile gitme-sini istedi. Bu hâdise, Cuma gününe tevafuk etmişti. Abdullah’ın arkadaş-ları önden gittiler. O ise kendi kendine:

      “-Biraz ağır davranır, Resûlullâh (s.a.v) ile beraber cuma namazını kılarım, sonra’da onlara yetişirim!”diye düşündü.

Resûlullâh (s.a.v), namazı kıldırdıktan sonra, Abdullah bin Revâha-’yı görünce:

      “-Niçin arkadaşlarınla beraber erkenden gitmedin?”diye sordu.

Abdullah bin Revâha şöyle dedi:

      “-Seninle Cuma namazı kılmak istedim, nasıl olsa onlara yetişirim!”

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v), şöyle buyurdu:

      “-Yeryüzündeki her şeyi infak etseydin, yine onların erken çıkmala-rının sevabını elde edemezdin!” 20

Bizans Rum İmparatorluğu’nun Şam eyâleti vâlisi Şurahbil bin Amr, el-Ğassani İslâm Mücahidlerinin, kendilerine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, pek çok asker topladı. Şurahbil’in topladığı askerlerin sayısı yüz bini aşkındı. Şurahbil, Müslümanların gelecekleri yollara casuslar, gözcüler çıkardı. İslâm Mücahidleri, o sıralarda Vâdi’l-Kura denen yere gelip kondular, ve orada günlerce oturdular.

Şurahbil bin Amr, kardeşi Sedus’u veya Vebr bin Amr’ı, ileri sürmüştü. Mücahidler, Sedus’un elli kişilik birliğini bozguna uğrattılar. Sedus, öldürülünce, Şurahbil, korktu ve kalesine sığındı. Mücahidler, yol-larının üzerindeki bir köyün kalesine uğramışlardı. Kale halkı, Mücahid-lerden birini vurub şehid ettiler. İslâm Mücahidleri, yollarına devam ederek Şam topraklarından Maân’a (Bu gün Maan Ürdün’dedir.) varınca, orada konakladılar.

Bizans Rum İmparatoru Herakliüs’un, Rumlar’dan yüz bin askerle, Ürdün’ün Belka topraklarından Maab’a kadar gelib konduğunu ve Beliy Kabilesi’nden Mâlik bin Zafile adında birinin kumandası altında Lahm, Cüzam, Kayn, Behra, Vâil, Bekr ve Beliy Hıristiyan Arablarından yüz bin kişilik bir kuvvetin de, gelib onlara katıldığını haber aldılar.

Başka rivayete göre: toplanan düşmanların sayısı yüz elli bin veya iki yüz bini Rum’lardan ve elli bini Arab’lardan olmak üzere iki yüz elli bindi. Bunların yanlarında atlar ve silâhlar da, bulunuyordu. Müslümanlar ise, bunlardan mahrumdu. Lahm ve Cüzam, Hıristiyan çöl Arablarından-dı. Behra, Beliy ve Kayn’da Kudâa Kabilelerinden di. Kudaa kabileleri: Benî Mehre, Beni Behra, Benî Beliy, Beni Cüheyne, Beni Selâman, Benî Selîh ve Beni Huşeyş kabileleridir.

İslâm Mücahidleri, durumu görüşmek üzere, Ürdün’ün Maan şehri toprakların da iki gece oturdular. Zeyd bin Hârise, Rum’ların, kendileri ile savaşmak için pek çok asker toplamış olduklarını Mucahidlere haber verip Mücahidlerin bu yoldaki görüşlerini sordu.

Mucahidler:

      “-Rumlarla karşılaşmaktan vazgeçip memleketlere akın yap. Halklarını esir al. Medine’ye geri dön!”dediler.

Abdullâh bin Revâha (r.a), susuyor, konuşmuyordu. Zeyd bin Hârise, ona, bu hususta ne düşündüğünü sordu:

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Biz, ğanimetler elde etmek için yola çıkmadık. Fakat, Rumlar’la karşılaşmak için yola çıktık!”dedi.

Diğer Mücahidler ise:

Resûlullâh (s.a.v)’a yazı yazıb düşmanımızın sayısını bildirelim. Bize, savaş erleri yetiştirmesini ya da bu yolda yapmak istediği şeyi bize emir etmesini isteyelim!”dediler, ve bu hususta söz ve görüş birliğine vardılar.

Abdullâh bin Revâha (r.a):

      “-Ey kavmim! Vallâhi, sizin şimdi istememiş olduğunuz şey, arzu-layıb elde etmek için sefere çıktığınız şehidliktir! Biz, insanlarla, ne sayı-ca, ne silahça, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allâh’ın, bizi şereflendirdiği şu din kuvveti ile savaşıyoruz! Gidiniz! Çarpışınız! Bunda, muhakkak, iki iyilikten biri; ya zafer, ya da şehidlik vardır! Vallâhi, Bedir Savaşı gününde yanımızda iki at, Uhud Savaşı gününde de bir tek at bulunuyordu. Eğer, bu seferimizde düşmana ğalib gelmek Kaderde, varsa, zâten Allâh’ın ve Peyğamberimizin bize vaadi de, böyle-dir, Allâh, vadinden dönmez. Eğer, kader de şehidlik varsa, böylece Cennetlerde kardeşlerimize kavuşmuş oluruz!”dedi.

Abdullâh bin Revâha’nın bu sözleri, Mücahidleri cesaretlendirdi .

      “-Vallâhi, Revâha’nın oğlu, doğru söylüyor!”dediler ve yollarına devam ettiler.

Rum’lara katılan Arab kabilelerinden Lahmlar: Beni Darlar, Benî Nadrlar, Benî Raşideler, Benî Hadesler ve Beni Zu’rlar gibi bir çok kollara, dallara ayrılmakta idi. Benî Hadeslerin kâhin bir kadınları vardı. Kadın, Resûlullâh (s.a.v)’in askerlerinin gelmekte olduğunu işitince, Benî Hadeslerden olan kavmi Benî Ganmlere:

      “-Ben, sizi, gözlerinin ucuyla hınçla bakan, atlarını yedeklerinde taşıyan ve kanlar döken bir kavme karşı koymaktan sakındırırım!”diyerek onları uyardı.

Beni Ğanmler de, onun sözünü tutub Lahmlardan ayrıldılar. Bundan sonra, Benî Hadesler, sayı ve servetçe, çoğalmaktan geri kalmadılar. Benî Hadeslerden bir kol olub o zaman, Müslümanlarla savaşan Benî Sâlebeler ise, bundan sonra git gide azaldılar. Küçüldüler, küçüldüler ve yoksul düştüler.

Abdullâh bin Revâha'nın Şehidliği Özlemesi:

Zeyd bin Erkam (r.a) der ki:

“-Ben, Abdullâh bin Revâha’nın terbiyesi altında bir yetimdim. Kendisi, Mûte Seferi’ne çıktığında, beni de devesinin terkisine bindirmiş idi. Vallâhi, geceleyin biraz gidince, Onun şu beyitleri okuduğunu işittim:

      “-Ey devem! Beni ve yükümü, kumluktaki kuyuya vardıktan sonra, dört konak daha götürürsen, artık, seni .başka bir sefere çıkarmayacağım! Sen, sahibsiz, kendi başına serbest kalacaksın! Ben, her halde, geriye, âilemin yanına dönmeyeceğim. Umarım ki şehid olacağım! Şam’ın en son konak yerinde Müslümanlar gelib beni geçtiler. Ey Revâha’nın oğlu! En yakınların bile kardeşlik bağlarını kopararak seni Rahman olan Allâh’a bırakıb gittiler. Artık, benim o canım hurma ağaçları ve meyvelerinin ne en üstünleri, ne de enginleri umurumdadır!”dedi.

Kendisinden, bunları işitince, ağladım. Abdullâh bin Revâha, bana kamçısı ile dokunarak:

      “-Ey yaramaz! Sana ne oluyor? Sana, ne zararı var? Allâh! bana şehidlik nasib ederse, sen de, hayvan üzerinde geri dönüp çeker gidersin! Ben de, dünyanın dertlerinden, tasa ve üzüntülerinden, hâdiselerinden kurtulmuş, rahata kavuşmuş olurum!”dedi.

Geceleyin devesinden inib iki rekât namaz kıldı. Sonunda, uzunca bir duâ yaptı ve bana:

      “-Ey çocuk!”diye seslendi.

      “-Buyur!”dedim.

      “-Bu sefer, İnşaâllâh şehidlik nasib olacaktır!”dedi.

İslâm Mücahidleri, ilerleyerek Belka sınırlarına varıb dayandıkları zaman, Belka köylerinden Meşarif diye anılan köyde Bizans Rum İmpa-ratoru Herakliüs’un Rum ve Arablardan mürekkeb asker toplulukları ile karşılaştılar. İslâm Mücahidleri, Mûte’de İbn-i Ebî Sebretü’l-Ğassâni ile buluştular. İbn-i Ebi Sebre, kalesini, üç gün, Müslümanlardan başkasına kapalı tutub içeriye kimseyi almadı Kale, Müslümanlara açık tutulmakla, kendilerinin ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanmış oluyordu.

Meşarif köyünde rastladıkları düşman askerleri, yaklaşmağa başla yınca, İslâm Mücahidleri, Mûte diye anılan köyün düzüne çekildiler ve savaş düzenine girdiler. Düşman askerleri ile orada savaştılar. İslâm ordu-sunun sağ kanat kumandanlığına Benî Uzrelerden Kutbe bin Katâde, sol kanat kumandanlığına da, Ensâr’dan Ubâde bin Mâlik tayin edildi.

Ebû Hûreyre (r.a) der ki:

“-Mûte Savaşı’nda bende bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman, sayı, silah at gibi askerî, atlas, ipek ve altın gibi mâlî güç bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında hiç kimse dayanamayacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Sâbit bin Erkam, bana:

      “-Ey Ebû Hüreyre! Sana ne oldu? Sen, galiba pek çok orduların toplandığını görünce, şaşırmış gibisin?”dedi.

      “-Evet!”dedim.

Sâbit bin Erkam şöyle dedi:

      “-Sen bizi, Bedir’de görecektin. Biz, orada her halde, çok olduğu-muz için, Allâh tarafından yardım olunmuş, zafere eriştirilmiş değildik!”

Savaşa Başlanması, ve Zeyd bin Hârise’nin Şehid Düşmesi:

İki taraf, yeşil ekinler üzerinde birbirleri ile amansızca çarpışmağa başladılar. İslâm ordusunun Başkumandanı Zeyd bin Hârise, Resûlullâh- (s.a.v)’in sancağını eline aldı. Resulullâh (s.a.v)’in Medine’de Mescid’de Ashâbı ile oturub Allâh’ın izniyle Mûte’yi görüb bildirdiğine göre:

“-Şeytan, hemen gelip ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Zeyd bin Hârise (r.a) ise:

      “-Bu an, Mü’minlerin kalblerinde imanı bekiştirecek zamandır. Halbuki, sen, bana, dünyayı sevdirmek istiyorsun!?” dedi ve ilerledi.

Vücudu, Rumların mızrakları ile delik deşik edilip kanları saçılın-caya kadar çarpışmaktan geri durmadı. En sonunda, cansız olarak yere düştü şehid oldu!”

Ca’fer bin Ebû Tâlib (r.a)'in Şehid Düşmesi:

Zeyd bin Hârise (r.a), şehid düşünce, sancağı, Ca’fer bin Ebû Talib aldı. Yine, Resûlullâh (s.a.v)’in sancağını eline aldı. Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’de Mescid’de Ashâbı ile oturub Allâh’ın izniyle Mûte’yi görüb bildirdiğine göre:

“-Şeytan, hemen gelib ona da, hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Ca’fer ise:

      “-Bu an, Mü’minlerin kalblerinde imanı bekiştirmek zamanıdır. Halbuki, sen ise, bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?”dedi.

Hemen zırh gömleğini giydi. Atına bindi. Sancağı elinde olduğu halde, ilerledi.

Düşmanlar:

      “-Bunu, arkadaşının yanına ulaştıracak kim var?”diye birbirlerine seslendiler. İçlerinden biri:

      “-Ben ulaştırırım!”dedi.

Ca’fer bin Ebû Tâlib, düşmanların ortalarına kadar dalmış bulunu-yordu. Kurtuluş yolu kalmadığını görünce, “Şukra” diye anılan atından yere atladı ve onu sinirledikten sonra son nefesine kadar çarpıştı. Ca’fer (r.a), İslam’da, atını sinirleyen Müslümanların ilki idi. Ca’fer (r.a), bunu, kendi atı düşman eline geçer de, onun üzerinde Müslümanlarla çarpışırlar korkusuyla yapmıştı. Ca’fer bin Ebû Talib, çarpışırken şöyle diyordu:

      “-Cennet’de, ona yaklaşmak’da, ne güzeldir! Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur. Rumlara gelince, Rumların âkıbetleri yakındır. Onlar, kâfir ve uzak soydandırlar. Bana düşen; onlardan, karşılaştığıma kılıç vurmaktır!”

Ca’fer (r.a), çarpışırken, düşmanlar tarafından vurulub bir eli kesildi. Sancağı, o bir eline aldı. O da, vurulub kesilince, sancağı, koltuğunun altına kıstırdı. O sırada, bir adam varıb ona mızrağını sapladı. Sonra, bu Rum, Ca’fer bin Ebû Tâlib (r.a)’in bedenini kılıçla vurub ikiye ayırdı. Ca’fer bin Ebû Tâlib (r.a), yere düştü.

Abdullâh bin Ömer (r.a) der ki:

Ca’fer bin Ebû Talib’i, ölüler arasında aradık. Kendisinin vücudunda doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk!”

Abdullâh bin Revâha (r.a)'ın Şehid Düşmesi:

Ca’fer bin Ebû Tâlib, şehid olunca, Ebü’l-Yeser Kâ’b bin Umeyr sancağı alıb Abdullâh bin Revâha (r.a)’a verdi. Abdullâh bin Revâha, sancağı alınca, atının üzerinde düşmanlara doğru ilerledi, ilerlerken de, nefsini, kendisine boyun eğdirmeye ve bazı tereddüdlerini gidermeğe uğraşıyor ve şöyle diyordu:

      “-Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun eğdirib Şehid olacağım diye yemin ettim. Sen, buna, ya kendiliğinden razı olursun, ya da, sana bunu zorla kabul ettiririm!”

Müslümanlar, toplanmışlar, bağırıyorlar ve içlerinden:

      “-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!”diye ağlamaklı sesler yükseliyor.

      “-Görüyorum ki: sen, cennetten pek hoşlanmıyorsun! Yıllar, uzayıb gittiği halde, sen, hâlâ, ıtmi’nana ermiş değilsin. Sen, beden kırbası içinde bir damla su durumunda olmaktan başka nesin ki? Ey nefsim! Sen, şimdi öldürülmesen, ölmeyecek misin ki? İşte, ölüm sana geldi, çattı! Arzu etmediğin şey, sana verilecektir! Eğer, o iki kişinin yaptıklarını yapar, şehidliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun! Eğer, gecikirsen, bedbaht olursun!”

Abdullâh bin Revâha (r.a), savaşırken, parmağı yaralanınca atından yere atladı. Elinin yaralı parmağını ayağının altına koydu ve:

      “-Sen, ancak, kanayan bir parmak değil misin? Bu kazaya da, Allâh yolunda uğramış bulunuyorsun!”diyerek kesik parmağını çekip kopardı. Nefsinin tereddüdünü hâlâ giderememişti. Ona:

      “-Ey nefs! Şehidlikten seni çekindiren, sakındıran hangi şeylerdir? Eğer, çekinmen: karım filanca hatundan mahrum kalmaktan ileri geliyor ise, o, üç talakla boşanmıştır. Eğer, çekinmen; filan, filan kölelerimden mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, onlar, zâten âzad edilmiş, hürriyet-lerine kavuşturulmuşlardır. Yok, eğer, çekinmen; bakımsız, verimsiz hale gelmiş bulunan bahçemden, bostanımdan mahrum kalmaktan ileri geliyor ise, o, Allâh ve Resûlullâh’a bırakılmış bulunuyor dur!”dedi.

Abdullâh bin Revâha, biraz çarpıştıktan sonra dönüb atından indiği sırada, Amcasının oğlu, ona, üzeri etli bir kemik getirdi ve:

      “-Al, bunu ye de biraz güçlen! Çünkü, sen, hayatında hiç karşılaşma-dığın şeyle, bu gün, karşılaştın!”dedi.

Abdullâh bin Revâha, üç günden beri hiç bir şey yememişti. Etli kemiği, amcazadesinin elinden alıb ondan azıcık ısırmıştı ki, tam o sırada, Müslümanların bulundukları köşede bir karğaşalık koptu, ve bir bozulma oldu. Abdullâh bin Revâha (r.a) nefsine:

      “-Sen, hâlâ dünyadasın! Dünyada, yeyib içmekle uğraşıyorsun!”

Diyerek kendi kendisini kınadı ve hemen elindeki etli kemiği attı. Kılıcını sıyırıb savaşa girişti. Mızrakla yaralandı. Müslümanlarla düşman safları arasında yere yıkıldı:

      “-Ey Müslümanlar cemaatı! Kardeşinizin cesedini düşmanlar tarafın-dan kesilib biçilerek, oyuncak edilmekten koruyunuz!”dedi.

Çok geçmeden, kaldırıldığı yerde, can verdi! Abdullâh bin Revâha, şehid olub İslâm sancağı yere düşünce, Müslüman, müşrik birbirlerine karıştılar. Müslümanlar, görülmedik bir bozğuna uğradılar. Darma dağın oldular. İki kişi, bir arada görülmez oldu! Müşrikler, Müslümanların peş-lerine düştüler. Müslümanlardan bazıları şehid oldular.

Sahabe’den Kutbe bin Âmir (r.a):

      “-Ey kavmim! İnsanın, yüz yüze öldürülmesi, arkasından vurulub öldürülmesinden iyidir!”diyerek arkadaşlarına sesleniyordu.

Fakat, onu hiç bir dinleyen, onun dâvetine icabet eden, olmuyordu! Abdullâh bin Revâha, şehid olunca, Ebü’l-Yeser Kâ’b bin Umeyr, sancağı alıb Benî Aclanlardan Sâbit bin Akrem’e vermişti. Sâbit bin Akrem, sancağı, alır almaz, koştu mücahidlerin önüne geçti. Sancağı, yere dikti:

      “-Ey İnsanlar! Ey Ensâr Hânedanı! Bana doğru geliniz!”diyerek ses-lenmeye başladı. Müslümanlar, her taraftan sıçrayıb onun etrafında başı ucunda toplandılar. Sâbit bin Akrem (r.a) da:

      “-Ey Müslümanlar cemaatı! Siz, içinizden birini kendinize kuman-dan olarak seçiniz ve onun çevresinde toplanınız!”dedi.

Mücahidler de:

      “-Biz, seni kumandan seçtik. Biz, sana razıyız!”dediler.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Ben, bu işi yapamam!”dedi. Hâlid bin Velid (r.a)’e baktı:

      “-Ey Ebû Süleyman! Al şu sancağı!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a)’da:

      “-Ben, bu sancağı, senden alamam. Sen, buna, benden daha lâyıksın! Çünkü, daha yaşlısın ve Bedir Savaşı’nda da bulunmuşsundur!”dedi.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Al şunu, be adam! Vallâhi, ben, onu, ancak sana vermek için aldım!”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Gel, sen, bunu bana verme!”dedi.

Sâbit bin Akrem (r.a):

      “-Sen, çarpışma usûlünü benden daha iyi bilirsin!”dedi.

Müslümanlara da:

      “-Hâlid’i, kumandan seçmek hususunda görüş ve söz birliği ediyor musunuz?”diye sordu. Hep birden:

      “-Evet!”dediler.

Müslümanlar, Hâlid bin Velid’in kumandanlığı üzerinde böyle, görüş ve söz birliğine varınca, Hâlid bin Velid, sancağı, aldı. Hâlid bin Velid, sancağı alır almaz, hücuma geçti. Düşmanlar da hücuma geçtiler. Hâlid bin Velid’in yerinden kımıldamadığını görünce, şaşırdılar. Hücuma geçen Müslümanlar ise, Rumların topluluklarından bir topluluğu bozguna uğrattılar ve dağıttılar. Bir hayli düşman öldürdüler.

Sağ kol kumandanı Kutbe bin Katâde, Hıristiyan Arabların kumandanı Mâlik bin Zafile’yi mızrakla yaraladı. Sonra da boynundan kılıçla vurub başını gövdesinden ayırdı. Düşman orduları yığın halinde hücuma geçincede, Müslümanlar, tutunamadılar, bozguna uğradılar. Şehid olanlar şehid oldu. Abdullâh bin Revâha, akşama doğru şehid olmuştu.

Hâlid bin Velid (r.a), geceyi geçirib ertesi günün sabahına çıkınca, Mücahidlerin önde bulunanlarını arkaya, arkada bulunanlarını öne, sağ yanındakileri, sol yana, sol yandakileri de, sağ yana geçirdi. Rumlar, sabahlayın, daha önce tanıdıkları o bayraklı, şekil ve kıyafetli Müslüman-lardan başkaları ile karşılaşınca, hoşlanmadılar ve:

      “-Her halde, bunlara yardımcı kuvvetler gelmiş!”dediler.

Yüreklerine korku düştü. Müslümanlar, düşmanlarının maneviyatı-nın sarsılmasından yararlandılar. Hâlid bin Velid’in kumandası ve sancağı altında hücuma geçtiler ve düşmanı bozguna uğrattılar. Bozguna uğrayan düşmana, istedikleri gibi, kılıç vurdular. Düşmanlar, görülmedik şekilde, pek çok öldürüldüler.

Hâlid bin Velid (r.a) der ki:

      “-O gün, benim, elimde yedi kılıç parçalandı elimde. Geniş yüzlü bir Yemen pala’sından başka silah kalmadı!”

Müslümanlar, düşmanlardan az çok ganimet de aldılar. Müslüman-lardan birisi iğtinam ettiği bir yüzüğü Resûlullâh (s.a.v)’e getirmiş ve:

      “-Ben, o zaman, bunun sahibini öldürmüştüm!”demiştir.

Umâre bin Huzeyme’nin, Mûte Savaşı’na katılmış bulunan babası- da, o zaman çarpıştığı bir adamı öldürüb miğferindeki yakutu iğtinam etmiş, Hz.Ömer (r.a)’in devrinde o yakutu yüz altına satarak, onunla, Benî Hatmelerden bir hurma bahçesi satın almıştır.

Hımyerîler den bir adam, yardım için gelib Müslümanlara katılmıştı. Kendisinin yanında bir tek kılıçtan başka silâhı yoktu. O sırada, Müslü-manlardan birisi bir deve kesmişti. Yardımcı Hımyeri varıb devenin derisinden bir parça verilmesini istedi. Kendisine hediye edilince, deriden bir kısmını kalkan biçiminde kesti. Güneşe serib kuruttu. Çarpışırken, onu kalkan olarak kullandı.

Rumlarla Kudaaların Hıristiyan Arablarından karışık bir toplulukla şiddetle çarpışıldığı sırada, Rumlardan bir adam, Müslüman saflarına saldırmıştı. Adam, yelesi ve kuyruğu sarı bir at üzerinde bulunuyordu. Atının eğeri altın sırmalı idi. Kılıcı da, öyle idi. Hımyerî, onu görünce, kendisinin Müslümanlara ne yapacağını gözetlemek için, bir kayanın arkasına sindi. Oradan geçerken, Rum’un atının bacaklarına kılıçla vurdu. At, yere kapanınca, Rum, atın üzerinden düştü. Hımyerî, hemen kılıçla vurub onu öldürdü. Atını ve silâhını aldı.

Hâlid bin Velid, Hımyeri’ye, Rum’un soykasından bir şeyler verdi. Diğer arkada kalanlarıda harb ğanimeti olarak elinde tuttu. Hımyerî, Avf bin Mâlikü’l-Eşcaî’nin konak yerine dönünce, ona, bunu anlattı.

Avf bin Mâlik:

      “-Hâlid bin Velid’in yanına dön! Kalanını da, sana versin!”dedi.

Hımyerî, döndü. Fakat, Hâlid bin Velid, elinde tuttuklarını, ona vermekten kaçındı. Bunun üzerine, Avf bin Mâlik, Hâlid bin Velid’in yanına gitti.

      “-Sen, Resûlullâh (s.a.v)’ın, öldürülen den alınanların, öldürene verilmesini kararlaştırdığını bilmiyor musun?”dedi.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Evet! Biliyorum!”dedi.

Avf bin Mâlik (r.a):

      “-Öyle ise, ona, öldürdüğü kimseden aldığı şeyleri vermekten seni alıkoyan nedir?”diye sordu.

Hâlid bin Velid (r.a):

      “-Ben, onları, ona fazla buluyorum!”dedi.

Avf bin Mâlik (r.a):

      “-Resûlullâh (s.a.v) ile görüşebilir isem, ben, bunu, Kendilerine muhakkak arz edeceğim!”dedi.

Müslümanlar, Mûte’de iki yüz bin, veya iki yüz elli bin, kişilik düşman orduları topluluğuyla yedi gün çarpıştılar. Gerek sayı, gerek savaş araç ve gereçleri bakımından 70-80 kat fazla güce sahib bulunan düşman orduları topluluğu, her an umumî bir taarruzla Müslümanları ortalarına alarak son neferlerine kadar hepsini yok edebilirlerdi.

Bunun için, Hâlid bin Velid, önce. Müslümanların savaş düzenindeki yerlerini birbirleri ile değiştirib düşmanların karşısına yeni şahıslar çıkarmak sureti ile takviye kuvvetleri alındığı hissini verdirerek gözleri- ni yıldırıp, korkuttuktan, maneviyatlarını sarstıktan ve ard arda yaptığı hücumlarla da, onları, peşlerinden gelemeyecek derecede şaşkına çevir-dikten sonra, Müslümanları, tere yağından kıl çeker gibi, savaş alanın-dan geri çekmek ve İslâm’ın biricik askerî gücü ve varlığı olan bir avuç ordusunu topluca yok olmaktan kurtarmak becerikliliğini göstermiştir ki bu, zafer kadar büyük ve mühim bir başarı idi.

Allâh, Mûte’de ona ve Müslümanlara böyle bir fetih ihsan etmiş o kadar güçlülüklerine rağmen düşmanları bozguna uğratmış idi. Düşman-lar da, Müslümanlar da, savaş alanında birbirlerinden ayrılmışlardı.

Resulullâh (s.a.v), Kumandanların şehid edildiklerini, kendileri hakkındaki haber Medine’ye henüz gelmeden önce, aynı günde Müslüman-lara haber verdi. Çünkü, onların şehid düştükleri saatte Resûlullâh’a semâdan haber gelmiş bulunuyordu. Resûlullâh, çok üzgündü. Cemaat:

      “-Ey Allâh’ın Rasûlü! Sende olan bu üzüntüyü gördüğümüzden beri duyduğumuz üzüntünün derecesini ancak Allâh bilir!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bende görmüş olduğunuz hal, beni hüzün içinde bırakan şey, Ashabımın şehid düşmeleri idi. Bu hal, onları, cennette karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar sürdü!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), Minbere çıkıb oturdu. Namaz için toplanmak üzere seslenilmesini, ezan okunmasını emretti Şam’la aradaki uzaklıklar ve engeller kalkmıştı. Resûlullâh (s.a.v), Mûte’deki savaş meydanına bakıyordu! Halk, toplanınca, Resûlullâh (s.a.v):

“-Onlara, hayır ve sevab kapısnın açılmasını Allâh’dan dilerim! Onlara, hayır ve sevab kapısının açılmasını Allâh’dan dilerim! Onlara, hayır ve sevab kapısının açılmasını Allâh’dan dilerim! Şu ğazaya çıkan ordunuzun başına gelenleri size haber vereyim mi? Onlar, gittiler, düşmanla karşılaştılar. Zeyd bin Hârise, sancağı eline aldı. Şeytan, hemen onun yanına geldi. Ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Zeyd bin Hârise ise:

      “-Bu gün, Mü’minlerin kalplerinde imanı pekiştirecek zamandır! Sen ise, bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?”dedi ve ilerledi. Çarpışma-ğa girişti. Nihayet, şehid olarak öldürüldü!” buyurdu.

Ğıyabi olarak onun Cenaze namazını kıldırdı.

      “-Onun için Yüce Allâh’dan yarğılanmak dileyiniz!”buyurdu.

Müslümanlar, ona, Allâh’dan yarğılanmak dilediler.

Resûlullâh (s.a.v):

“-O, şimdi, cennete girdi. Orada koşub duruyor! Sonra, sancağı, Ca’fer bin Ebû Talib aldı. Şeytan, hemen onun yanına, vardı. Ona da, hayatı ve dünyayı sevdirmek ve ölümü, çirkin ve sevimsiz göstermek istedi, Ca’fer bin Ebû Talib ise:

      “-Bu an, Mü’minlerin kalblerinde imanı pekiştirmek zamanıdır!” dedi ve ilerledi. Düşman ordularına saldırdı, çarpıştı ve en nihayet, o da, şehit olarak öldürdü. Ben, onun şehid olduğuna şahâdet derim!” buyurdu.

Ğıyabi olarak onun cenaze namazını kıldırdı.

      “-Kardeşiniz için; Allâh’dan yarğılanmak dileyiniz! O, şehid olarak cennete girdi. Şimdi, o, cennette, yakuttan iki kanadıyla dilediği gibi uçub duruyordur! Ca’fer’i, cennette Meleklerle birlikte iki kanadı ile uçuyor gördüm!”buyurdu.

Müslümanlar, o’nun için de Allâh’dan yarğılanmak dilediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ca’fer’den sonra sancağı, Abdullâh bin Revâha aldı!”buyurdu.

Bir müddet sustu. Ensâr’ın benzleri değişti, sarardı. Abdullâh bin Revâha’nın, hoşa gitmeyen bazı uyğunsuz işler yaptığını sandılar.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Abdullâh bin Revâha, iki ayağını pekiştirdi. Elinde sancak olduğu halde, düşmanlarla çarpıştı ve şehid olarak öldürüldü. İtirazlı olarak cennete girdi. Onun için de Allâh’dan yarğılanmak dileyiniz!”buyurdu.

Abdullâh bin Revâha’nın cennete itirazlı olarak girişi, Ensâr’ın çok ağırlarına gitti.

      “-Yâ Resûlallâh! Onun itirazı ne idi?”diye sordular.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kendisi yaralandığı zaman, düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra, nefsini kınadı, cesaretlendi ve şehid oldu! Cennete girdi. Onlar, cennette, altından tahtlar üzerinde bana gösterildi! Abdullâh bin Revâha’nın tahtı-nın, arkadaşlarınınkinden engin ve eğri olduğunu gördüm, Bunun ki neden böyledir?”diye sordum:

      “-Abdullâh, çarpışmağa giderken, bazı tereddütler geçirmiş, sonra da, çarpışmağa gitmişti!”denildi.

      “-Rü’yada cennete girdiğimde, Ca’fer’i, kana boyanmış iki kanatlı, Zeyd’i de, onun karşısında gördüm. Revâha’nın oğlu da, onların yanında bulunuyordu. Onlardan yüz çevirir gibi bir hali vardı. Bunun sebebini de size haber vereyim. Ca’fer, savaş meydanına ilerlediği ve ölümü gördüğü zaman, ondan çekinmedi ve yüz çevirmedi. Zeyd bin Hârise’de öyle yaptı. Revâha’nın oğlu ise, ölümden çekingen davrandı. Kılıçtan hoşlanmıyor gibi bir hali vardı!”buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v); Zeyd ile Hz.Ca’fer ve Abdullâh bin Revâha’nın şehid düştüklerini Müslümanlara böylece haber verdikten sonra:

      “-Ey Allâh’ım! Zeyd’i, yarğıla! Ey Allâh’ım! Zeyd’i yargıla! Ey Allâh’ım! Zeyd’i yarğıla! Ey Allâh’ım! Ca’fer’i ve Abdullâh bin Revâha’yı da yarğıla!”diyerek duâ buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v), bunların şehid düştüklerini Müslümanlara haber verirken gözlerinden yaşlar akmakta idi. Abdullâh bin Revâha’nın şehid olub cennete girişi, Ensâr’ı ferahlattı ve sevindirdi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Abdullâh bin Revâha’dan sonra sancağı. Hâlid bin Velid aldı!. İşte, şimdi tandır tutuştu, savaş kızıştı!”buyurdu ve iki parmağını kaldırdı:

      “-Ey Allâh’ım! O, Senin kılıçlarından bir kılıçtır! Ona yardım et!” diyerek dua buyurdu.

Mücahidler Medine’ye dönüş yolunda:

Hâlid bin Velid, Mücahidleri, düşmanların karşısından geri çekip Medine’ye döndürdü. Hâlid bin Velid, Mûte’den mücahidlerle birlikte Medine’ye geri dönüb gelirken, yolları üzerindeki bir köyün kalesine uğradılar. Kale halkı, Mûte’ye giderken, Müslümanlardan birisini öldür-müşlerdi. Kaleyi kuşattılar ve zorla ele geçirdiler. Hâlid bin Velid, kale halkından olub kendileri ile çarpışan bir çok kimseleri öldürdü. Orası, o günden beri Nakıüddem ismi ile anılmaktadır.

Ya'lâ bin Ümeyye'nin Mûte Haberini Medine'ye Getirmesi:

Mûsâ bin Ukbe’nin Meğazisinde bildirildiğine göre: Mûte haberini

Resûlullâh (s.a.v)’e ilk getiren zat, Yalâ bin Ümeyye idi. Ya’lâ bin Ümeyye, Mûte Savaşı’nı ve sonucunu halka daha anlatmağa başlamadan Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-İstersen, onu sen bana haber ver! İstersen, onu, ben, sana haber vereyim?”buyurdu.

Ya’lâ bin Ümeyye:

      “-Yâ Resûlallâh! Sen, bana haber ver!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Mûte’de, Mücahidlerin başlarından geçenlerin hepsini Ya’lâ’ya vasıfları ile birer birer haber verince, Ya’lâ bin Ümeyye:

      “-Seni, hak din ve kitâb ile Peygamber gönderen Allâh’a yemin ederim ki Sen, Mücahidlerin hâdiselerinden anlatmadık bir harf bile bırakmadın! Onların işini, Size, ben anlatsaydım, ben de ancak bu kadar anlatırdım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh, benim için yer yüzünü aradan kaldırdı da, onların savaş meydanlarını gözlerimle gördüm!” buyurdular. 21

Abdurrahman bin Ebû Leyla dan:

“-Abdullah Revâha (r.a) şehid olduktan sonra hanımıyla evlenen adam Abdullah bin Revâha’nın ne gibi ibadetler yaptığını sormuş, hanı-mı’da şöyle cevab vermişti:

      “-Evden çıkmak istediği zaman iki rekat namaz kılarak çıkar, eve girince de iki rekat kılardı. Ve bunları hiç terk etmezdi!” 22

Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Revâha hakkında:

      “-Cenâb-ı Hak, Abdullah bin Revâha’ya rahmet eylesin. Melâikeler onun meclisi ile iftihar ederlerdi!”buyurmuştur.

Mûte Şehidleri oldukları yerde defnedildiler. Onların kabri bugün Ürdün’ün Maan şehri ile Zerka arasında Belka bölgesinde Kerek’tedir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.


1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-6-35-41 
2- Âl-i İmran-52-53 
3- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1518 
4- Kehf-28 
5- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1632 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-9-195 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-12-51 
8- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-129 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-253 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-102 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-218 
12- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-696 
13- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-339-343-özet 
14- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1351 
15- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-489 
16- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1386 
17- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1354 
18- Meryem-71 
19- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-49-56 
20- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-470-471 
21- Âsım Köksal İslam Tarihi-15-56-74 
22- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-4-1492