Abdullah Bin Huzafe Es-sehmi

Abdullah bin Huzafe es-Sehmi (r.a), Kureyş’in Benî Sehm kabilesine mensuptur. Mekke doğumlu olup doğum tarihi ise bilinmemektedir.

Abdullah Bin Huzafe Es-sehmi

Abdullah Bin Huzafe Es-sehmi
عَــبْــدُاللهُ بْــنُ حُــذَافَــةُ اْلسَّـهْـمِـي


 Baba Adı    :    Huzafe bin Kays bin Adiy.
 Anne Adı    :    Temime bint-i Hürsan bin Haris bin Abdi Menat bin Kinane dir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok. Mekke’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hz.Osman devrinde Mısır da vefat etmiştir. Kabri Mısır dadır.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Bilgi yok.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Bedir’den sonraki bir çok seferlere katıldı.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Mekke 2.Habeşistan, Medine, Muhacir’dir.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Huzafe bin Kays bin Adiy bin Sa’d bin Sehm bin Amr bin Hüsays bin Kâ’b bin Lüe, Kureyşiy es-Sehmi.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Huzafe-Ebû Nuayim- ve Ebû Ömer.
 Kimlerle Akraba idi    :    Kays bin Huzafe, ve Hz.Ömer’in damadı Hz.Hafsa’nın ilk kocası Huneys bin Huzafe’nin kardeşidir.

HAYATI

Abdullah bin Huzafe es-Sehmi (r.a), Kureyş’in Benî Sehm kabilesine mensub’dur. Mekke doğumlu olub doğum tarihi ise bilinmemektedir. Kabile ve soyu:Abdullah bin Huzafe bin Kays bin Adiy bin Sa’d bin Sehm bin Amr bin Hüsays bin Kâ’b bin Lüey Kureyşiy es-Sehmi’dir. Nesebi: Resûlullâh (s.a.v) ile Kâ’b bin Lüey’de birleşmektedir. Babası: Huzafe bin Kays olub, Annesi ise; Temime bint-i Hürsan, bin Haris, bin Abdi Menat, bin Kinane dir. Künyesi ise: Ebû Huzafe veya Huzeyfe, Ebû Nuaym ve Ebû Ömer’dir.

Abdullah bin Huzafe, ve bir rivayete göre annesi, Temime bint-i Hürsan, İslâm’ın ilk davet günlerinde Müslüman olub sabikun’u evveline dahil olmuşlardır. Abdullah bin Huzafe (r.a), Müslüman olduktan sonra, Resûlullâh (s.a.v)’in hizmetinden hiç ayrılmayarak O’nun maiyetinde bulunmuştur. Müslüman olan diğer sahâbîler gibi o da, Kureyş müşrikle-rinin çeşitli eza ve cefâlarına maruz kalmıştır. Bundan dolayı da ikinci Habeşistan hicretine Annesi Temime ile kardeşleri Kays bin Huzafe, ve Hz.Ömer’in damadı ve Hz.Hafsa’nın ilk kocası olan Huneys bin Huzafe- de bu hicrete iştirak etmişlerdir. Ancak, Medine’ye ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemektedir.

Ebû Saîd’el-Hudrî’ye göre, Bedir Ğazvesi öncesi Medine’ye gelib, bilâhare Bedir Ğazvesi’ne iştirak etmiştir. Hakim’in el-Müstedreki’nde yer alan bir rivayette Ebû Said el-Hudri şöyle der:

      “-Bedir de onu bir bölük askerin başında komutan olarak gördüm!” 1

Oysa Ebû Said el-Hudri, kendisi yaşının küçük olmasından dolayı Bedir ordusuna alınmamıştır. Belki de başka birinden nakletmektedir.

İbn-i İshak’a göre; Bedir dışındaki bütün ğazvelere iştirak etmiştir. Medine’de bulunduğu zamanlarda ki bütün seferlere katılmıştır. Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke fethi Huneyn, Taif, Tebük gibi bir çok seferlere katıldı.

Resûlullâh (s.a.v)’ile Veda Haccı’nda beraber oldu, ve Resûlullâh’ın irtihalinden sonra da Hz.Ebû Bekr devrindeki irtidat olaylarıyla savaştı. Yemame’ye katıldı Suriye’de ki bir çok seferlerde bulundu. Hz.Ömer döneminde Şam’ın fethinde bulundu.

Abdullah (r.a)’ın âile bireylerinin isimlerı hakkında bize geniş bilgi ulaşmamıştır. Ancak, ondan zamanımıza bir çok hadisi şerifler nakil edil-mektedir. Hz.Osman devrinde, Mısır’ın ve Kuzey Afrika’nın fetihlerinde aktif görevlerde bulunmuştur. Mısır’da yakalandığı Amansız bir hastalık-tan dolayı orada vefat etmiştir. Kabri, Mısır’da dır. Allâh’u Â’lem.

Abdullah bin Huzâfe’es-Sehmi (r.a), çok kuvvetli bir îmana sahib olduğu gibi, bir o kadar da güzel konuşur, tatlı latifeler yapardı. Hitabet kabiliyeti ve ikna edicilik kuvveti çoktu. Bu sebeble Hicretin 7. Miladi 629. yılda Resûlullâh (s.a.v)’in civar hükümdarlara mektublar göndererek onları İslâmiyet’e davet etme işinde elçi olarak devrin süper gücü İran’ın devlet başkanı Kisra’ya gönderilmişti.

Abdullah bin Huzafe (r.a.) der ki:

“-Resûlullâh (s.a.v)’e halkın olur olmaz sorular yöneltib Resûlullâh-’ın de çok kızdığı o gün ayağa kalkarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Benim, babam kim dir?”diye sordum.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Senin baban Huzafe’dir!”buyurdu:

Çünkü, Abdullah bin Huzafe (r.a), kiminle çekişecek olursa hemen kendisini babasından başka birisine nisbet edib, tâhkir ve tezyif ederlerdi. Abdullah bin Huzafe’nin annesi, oğlunun, kendisi ile alakalı sorusunu işitince ona:

      “-Ben, annesine karşı, senden daha hayırsız, daha asi, bir oğul bulun-duğunu görmedim, işitmedim. Sen, anneninde, bazı cahilliye devri kadın-larına isnad edilen kötülüğü yapmış olabileceğinden emin mi oldun da, onu halkın gözleri önüne serdin! Hey oğul, senin o gün ayağa kalkman annenin âleyhinde bir kalkıştır. Resûlullâh (s.a.v), yâ başka bir şey söylese idi. Yani bende vaktiyle o kötülüğü yapmış olsaydım da, Resûlullâh’da senin baban-dan başka birisinin adını anmış olsaydı! Be oğul halimiz nice olurdu?!” diyerek Abdullah’a çıkıştı.

Abdullah bin Huzafe (r.a) ise:

      “-Anne!Vallâhi, Resûlullâh (s.a.v), Beni kara bir köleye ilhak edeydi ona, tereddütsüz ilhak eder onu baba olarak kabullenirdim!” 2

Bu münasebetle inen âyette Cenab-ı Allâh, şöyle buyurur:

      “-Ey İman edenler! Size, açıklandığı takdirde hoşunuza gitme-yecek şeyleri Resûlullâh’a sormayın. Eğer, Kûr’ân indirilirken onları sorarsanız hükmü size açıklanır! Allâh sorduklarınızı af etmiştir. Allâh çok yarğılayıcıdır halimdir” 3

Abdullah bin Huzâfe (r.a)’in Kisra’ya Gönderilmesi:

Abdullah bin Huzâfe (r.a)’in, İran devlet başkanı Kisra’ya elçi olarak gönderilişi, Hicretin yedinci yılı Muharrem ayındadır. Bunun, altıncı yıl Zilhicce ayında olduğu da rivayet edilir.

Rivayete göre; bir gün, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bazılarınızı, yabancı ülke Hükümdarlara elçi olarak göndermek istiyorum. Sakın, İsrail Oğulları’nın, İsâ İbn-ü Meryem’e karşı aykırı davrandıkları gibi, siz de bana karşı, aykırı davranmayasınız!”buyurdu.

Muhacir Sahabiler:

      “-Yâ Resûlallâh! Biz, Sana karşı, hiç bir zaman, hiç bir şey hakkında aykırı davranmayız. Sen, bize, istediğini, emret. Bizi, istediğin yerlere gönder!”dediler.

Bunun Üzerine İslâmiyet’e davet etmek üzere, Hükümdarlara birer davet mektubuyla gönderilen altı elçiden birisi de, Abdullah bin Huzâfe es-Sehmi (r.a) idi. Resûlullâh (s.a.v), Onu, Kisra’ya (İran Şâhı’na) gön-dermişti. Abdullah bin Huzâfe (r.a)’in yanına sahabe’den Sucâ’ bin Vehb-’in katıldığı da rivayet edilir.

Resûlullâh (s.a.v)’ın İslâmiyete davet mektubunu Kisrâ’ya sunmak üzere Bahreyn büyüğüne (vâlisine) vermesini de Abdullah bin Huzefe (r.a)’e emretti.

Resûlullâh (s.a.v), Kisra’ya yazdığı mektubunda şöyle buyurdu:

“-Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allâh'ın Rasûlü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisrâ’ya!

“-Hidâyete uyan, doğru yolu tutanlara, Allâh ve Resulüne iman edenlere, Allâh’dan başka hiç bir ilâh ve mâbud olmadığına, O'nun eşi, ortağı bulunmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve Resulü olduğuna şahâdet getirenlere selâm olsun!

Ben, seni, Allâh’a imana davet ediyorum! Çünkü, ben Allâh’ın, kalbleri diri ve akılları başında olanları uyarmak, kâfirler hakkında- da, o azab sözü gerçekleşmek için bütün insanlara göndermiş olduğu Peygamberiyim dir!

Öyle ise, Müslüman ol, Selâmeti bul! Davetimden yüz çevirir, kaçınırsan, bütün Mecûsîlerin günahı senin boynuna olsun!”

Resûlullâh (s.a.v)’in, İran Şâhı’na göndermiş olduğu bu mektubun aslı, Lübnan dışişleri bakanlığında bulunmuş olan Mr.Henri Pharaon’un, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda babası tarafından Şam’da yüz elli altına satın alınmış olub 1962 yılı kasımının sonuna doğru Dr.Salâhaddin el-Müneccid’e okutturulmak için başvurulması Üzerine ortaya çıkmıştır.

Dr.Salâhaddin Müneccid’in târif ve tasvirine göre:

“-Parşömen üzerine yazılmış bulunan bu mübarek mektub, zamanla rengi değişmiş ve dokuması eskimiş yeşil bir kumaşa yapıştırılmıştır. Mahfaza, ayrıca camdan bir çerçeve tarafından muhafaza edilmiş olub parşömen oraya yapışıb kalmıştır. Parşömen, epeyce eski ve yumuşaktır. Parşömen’in rengi, koyu kahve rengidir. Sahife kenarları, bu yüzden siyahlanmıştır.

Mektubun boyu: Yirmisekiz santimetre, Eni: Yirmibirbuçuk Santi-metredir. Mektubun eb’adı, ince uzunsa da, üst kısmı, alt kısmından geniştir. Mektub da; yerine göre, uzunluktan Yirmibir Santimetre’den, Yirmibirbuçuk Santimetre’ye kadar değişen on beş satır vardır. Çizilen satırların altında, dâiremsi yuvarlak bir mühür izi olub bunun çapı: üç santimetre kadar dır.

Mektub’da, yukarıdan aşağıya doğru akmış su izleri vardır. Bunlar, bazı yerlerde harfleri veya kelimeleri silmiş, bazı yerlerde mürekkeb izini hafifletmiş ve mühürün ortasına doğru bulunan “Resûl” kelimesindeki R, harfi hariç olmak üzere mühürdeki yazıyı da silmiştir.

Denilebilir ki: Mektub, yırtılmak istenilmiştir.

Gerçekten de, yırtık, başlangıçtaki ufkî üçüncü satırdan bu satırın ortasına kadar gitmekte, sonra, diklemesine olarak onuncu satıra kadar inmekte, böylece, yırtık izi tersine bir L, harfi manzarası arz etmektedir. Yırtık, Mektubun yazıldığı parşömenden ayırt edilebilen ve daha sonraki devre ait deriden yapılmış ince bir iplikle dikilmiştir. Mektubun yazı karakteri, Hendek Savaşı sırasında Sel’ Dağı’ndaki ğranit kaya Üzerine yazılmış bulunan en eski yazı karakterine uymaktadır.

Abdullah bin Huzâfe (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in Mektubunu Kisra’ya sunmak üzere, Bahreyn Vâlisi Münzir bin Sava’ya başvurdu. O da, onu Kisra’ya yolladı. Abdullah bin Huzâfe (r.a)’in bildirdiğine göre:

Kendisi, Kisra’nın kapısına kadar vardı. Yanına girmek için izin istedi. Kisrâ, önce, köşk salonunun iyice süslenmesini emretti. Sonra, Fars devlet adamlarının, daha sonra da, Resûlullâh (s.a.v)’in elçisinin içeri alınmasına müsâade etti. Resûlullâh (s.a.v)’in elçisi içeri girdi. Kisrâ, mektubun elçi-den alınmasını emretti.

Abdullah bin Huzâfe (r.a) dedi ki:

      “-Onu, Resulullâh (s.a.v)’ın buyruğu üzere sana kendim vereceğim!”

İran Kralı Kisrâ:

      “-Öyle ise, haydi yanıma yaklaş!”dedi.

Abdullah bin Huzâfe (r.a), yaklaşıb Kisra’ya mektubu sundu. Kisrâ, mektubu okutmak için Hıreli kâtibini çağırdı. Mektubu ona okuttu.

Kâtib, mektubu:

      “-Allâh’ın Resûlü Muhammed’den, Farslar’ın büyüğü Kisra’ya!”

Diyerek okumağa başlayınca, Kisrâ, mektuba, Resûlullâh (s.a.v)’in kendi ismi ile başlamış olmasına son derecede öfkelendi. Bağırdı, çağırdı.

Abdullah bin Huzâfe (r.a), Kisra’nın huzurunda şöyle konuştu:

“-Ey Fars cemâati! Sizler, Peygambersiz, Kitabsız ve yeryüzünden ancak ellerinizde bulunanın bir kısmına hâkim olarak sayılı günlerinizi geçiriyor, bir düş hayatı yaşıyorsunuzdur! Halbuki, yeryüzünün hâkim olamadığınız kısımları daha çoktur.

Ey Kisrâ! Senden önce, nice dünyalık ve âhiretlik Hükümdarlar gel- miş, geçmiş ve hüküm sürmüşlerdir. Onlardan, âhiretlik olanlar, dünyadan da, nasiblerini almışlar, dünyalık olanlar ise, âhirete aid nasiblerini yitirmiş-lerdir! Dünyaya çalışmakta birbirlerinden geri kalanlar, âhirette bir hizaya gelmişlerdir. Sana getirib sunduğumuz bu iş, sence küçümseniyor amma, Vallâhi, nerede olursan ol, küçümsediğin şey gelince, ondan korkacak ve korunamayacaksın! Sen, girdiğin yerden sürülüb çıkarıldığını da, yalan-layamazsın! Zîkar Vak’ası’ndaki durum, bunun açık bir delilidir!”dedi.

Kisrâ, daha mektubun içinde ne denildiğini öğrenmeden mektubu eline alıb yırttı.

      “-Şuna bak! Benim, kulum, kölem olan kişi, kalkıyor, bana mektub yazıyor hâ! Mülk ve saltanat, bana mahsustur! Benim, bu hususta ne yenilgiye uğramaktan, ne de bana bir ortak çıkacağından korkum vardır! Firavun, İsrail Oğullarına hâkim olmuştu. Siz, onlardan daha iyi ve güçlü değilsinizdir. Sizi, hemen hâkimiyetim altına alıvermeme ne engel var? Ben, Firavundan daha iyi ve daha güçlüyümdür! Bununla beraber, bu mülkün köpeklere kadar nasib olacağını da, bilmekteyizdir! Sizler, karın-larınızın doyduğunu gözlerinizle inkâr eder kimselersiniz! Zikar Vak’a-sı’na gelince, o, Şam Vak’ası’dır!”dedi.

Kisra, Resûlullâh (s.a.v)’in elçisini dışarı çıkarmalarını adamlarına emretti. Dışarı çıkardılar. Abdullah bin Huzafe, Kisra’nın huzurundan çıkar çıkmaz, hayvanının üzerine atlayıb yol almağa koyuldu. Kendi kendine şöyle dedi:

      “-Vallâhi, benim için her iki yoldan hangisi olursa, ğam çekmem. Resûlullâh’ın mektubunu vermiş, vazifemi yapmış bulunuyorum ya!”

Öfkesi geçtikten sonra, Kisrâ, elçinin içeri tekrar alınmasını emretti. Onu, Hire’ye kadar arattırdı ise de, bulduramadı.

Abdullah bin Huzafe, Medine’ye gelip durumu, Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdi. Abdullah bin Huzafe, Kisra’nın kızarak mektubu yırttığını söyleyince, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Parça parça olsunlar! O, Benim mektubumu parçaladı. Allâh’da, onun mülk-ü saltanatını parçalasın! O, kendi eliyle mülk-ü saltanatını parçalamış oldu! Ey Allâh’ım! O, nasıl mektubumu parçaladı ise, sen de onu ve onun mülk-ü saltanatını parça parça et!”demiş ve ilâve etmişti:

      “-Bundan başka Kisrâ gelmez!” 4

Kisra’nın Yaptıklarına Nadim Olması:

Kisrâ Resûlullâh (s.a.v) âleyhinde ağzına geleni söyledikten ve en şiddetli emirleri verdikten sonra kendi kendine düşünmüş, ve belki de evvelce gözüne görünüb kendisini imana zorlamış bulunan ruhani varlığı veya daha önce görmüş olduğu rüyayı hatırlamış olmalı ki korkmaya başlamış ve Resûlullâh (s a v)’e hediye göndermeye karar verdi.

Kisra’nın Rüyaları Neydi?:

Kisra Perviz, daha Resûlullâh (s.a.v)’in Mekke’den çıktığında ve Medine’ye hicretinden haberi yokken rü’yasında yerden göğe doğru bir merdiven kurulduğunu ve halkın o merdivenın çevresinde toplandıklarını, başında sarık ve üzerinde ihram bulunan bir zatın merdiven üzerindeki bir yere çıkıb oturduğunu:

      “-Farslılar! Fars erkek ve kadınları! Farsların hazineleri nerededir?”

Diye seslenildiğini, geldikleri ve getirildikleri zaman, hepsinin bir çuvala doldurularak o zata teslim edildiğini görür.

Abdullah bin Huzafe, Resûlullâh (s.a.v)’in mektubunu getirinceye kadar Kisra bu rüyasından korkar tasalanır dururdu. Üç yıl önce de saray odalarından birisinde öğle sıcağında uyuduğu ve yanına hiç kimsenin gir-mediği bir sırada elinde asa ile biri gelib Kisra’nın baş ucuna dikilir. Ona:

      “-Ey Kisrâ! Müslüman olur musun? Yoksa şu asayı kırayım mı?” diye sorar.

Kisrâ:

      “-Biraz mühlet ver! Biraz mühlet ver! Kırma!”der.

Adam dönüp gider. Kisrâ kapıcılarını ve muhafızları çağırır. Onlara:

      “-Şu giden adamı yanıma kim soktu? Ona, Kim izin verdi?”diyerek çıkışır.

Kapıcılar, ve muhafızlar:

      “-Biz, senin yanına hiç kimsenin girdiğini görmedik!”derler.

Kisrâ:

      “-Yalan söylüyorsunuz!”der, ve onlara kızar.

Yıl başı girince, o adam, yine aynı saatte elinde asa ile gelib Kisrâ’- nın yanına girer. Evvelce söylediği gibi:

      “-Ey Kisrâ! Müslüman olur musun? Yoksa, şu asayı kırayım mı?” diye sorar.

Kisrâ:

      “-Biraz mühlet ver! Biraz mühlet ver! Kırma!”der.

Adam da, yine dönüp gider. Kisrâ kapıcılarını ve muhafızları çağırır. Onlara kızar ve:

      “-Şu giden adamı, yanıma kim soktu?”diye sorar.

Onlar da:

      “-Biz senin yanına hiç kimsenin girdiğini görmedik!”derler.

Üçüncü yıl olunca, aynı adam, elinde asasıyla aynı saatte tekrar gelir. Kisrâ’ya:

      “-Ey Kisrâ! Müslüman olur musun? Yoksa, şu asayı kırayım mı?” diye sorar.

Kisrâ:

      “-Biraz mühlet ver! Biraz mühlet ver! Kırma! Kırma!”der.

Fakat adam asayı kırar, ve dönüb gider!

Kral Kisrâ daha önce gördüğü bu rü’yadan etkilenmiş olmalı ki, Resûlullâh (s.a.v)’e hediye olarak bir katır gönderdiği gibi yazdığı bir mektubuda iki beyaz ipek kumaş arasına bir miktar miskle birlikte koyub bir elçi ile göndermişti. Elçi Medine’ye gelerek Resûlullâh’a, mektubu ipek bohça ile sundu. Resûlullâh (s.a.v), bohçayı açınca, miskten bir avuç alıp kokladı ve Ashâbı’na da koklattı:

      “-Şu ipeğin bize gereği yoktur. Çünkü, bu, bizim giyeceklerimizden değildir!”buyurdular.

Resûlullâh (s.a.v) Kisrâ’nın mektubuna şöyle cevab verdi.

      “-Yâ getirdiğim şeye (İslâmiyete) girersiniz, ya da, kendim yanım-dakilerle birlikte sana gelirim. Allâh emredince bunu hemen yapacağım. Mektubuna gelince, ben, onu senden çok daha iyi biliyorum. İçinde şöyle şöyle diyorsun!”buyurdu.

Kisrâ’nın mektubunu, ne açtı, ne de okuttu.

Rivayete göre; geri çevrilmiş olan mektubu kendisine sunulacağı sırada Kisra meşin bir döşek üzerine boylu boyunca itilmiş gözleri kapanmış bulunuyordu. (yani onu öldürmüş idiler).

Aradan çok geçmeden Yemen eyalet valisi Bazan’a Kisra’nın oğlu Şirviyeh’in bir mektubu geldi. Mektub da şöyle deniliyordu:

“-Bundan sonra derim ki: Ben, Kisra’yı öldürdüm. Ben, onu ancak Fars eşrafından birçok kimseleri öldürmeyi, onları hudud boylarında top-layıb tutuklamayı mübah saymasına kızdığım için öldürdüm! Bu mek-tubum sana gelince halkın benim için bey’atını al!

Kisrâ’nın sana yazı yazmış olduğu zat (Resûlullâh (s.a.v) hakkında da buyruğum gelinceye kadar bekle onun üzerine pek düşme!”

Şirviyeh babası Kisrâ’yı hicretin 7. yılı cümadel ula ayından üç gece geçince Salı gecesinde ve geceden de altı saat geçtikten sonra yedinci saatte öldürmüştü. Kisrâ Perviz’in oğlu Şirviye, babasını hançerle paralamış onu tahttan indirmişti. Hz.Ömer (r.a)’ın hilafeti devrinde Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a)’da onun saltanatının altını üstüne getirmişti”

Şirviyeh’ın mektubu okunub sona erince Yemen eyalet valisi Bazan:

      “-Bu zat, (Resûlullâh’ı kast ederek) muhakkak ki, Allâh tarafından insanlara gönderilmiş bir peyğamber dir!”diyerek Müslüman oldu.

Aslen Fars’lı olup Yemen’de oturan Ebnalar da, kendisile birlikte Müslüman oldular. Bazan, kendisinin ve yanındakilerin Müslüman olduk-ları hakkında Resûlullâh’a haber gönderdi. Resûlullâh, Yemen’in idare-sini ona vermiş, sağ oldukça’da kendisini bu görevden almamıştı.

Yemen eyalet valisi Bazan hasta iken süvarileri başında toplandılar:

      “-Sen birisini başımıza Hükümdar tayin et!”dediler.

Bazan, sizin için gelmiş bir hükümdar her işin önünü sonunu gören gözeten bir hükümdar vardır. Şu Zat’a uyunuz! O’nun dinine giriniz Müslüman olunuz!”dedi.

Bazan öldükten sonra ebnaların reisleri Resûlullâh (s.a.v)’e bir heyet göndererek Müslüman olduklarını bildirdiler. 5

Şuaybe Seferi:

Hicretin dokuzuncu yılında Rabîülâhir ayında, Cidde, Şuaybe iske-lesi halkının, Hâlisler’den bir cemaatın gemiler içinde Mekke yakınlarına kadar geldiklerini, gördükleri haberi alınınca, Resûlullâh (s.a.v) Alkame bin Mücezzîzü’l-Müdlicî’yi üç yüz kişilik askeri bir kuvvetle yola çıkardı. Bu seferin, Safer veya Rebiülevvel ayında vuku bulduğu da rivayet edilir. Sanıldığına göre: Safer ayının sonuna doğru, sefere hazırlığa başlanmış ve Rebîülevvel’in başında yola çıkarılmıştır. Mücahidler, denizdeki adaya kadar ilerlediler. Adada, Habeşler eğleşirlerdi.

Mücahidler, adaya çıkmak ve adalılarla karşılaşmak istedikleri sırada çıkan rüzgâr, denizi dalgalandırmaya ve kabaran bu dalgalar, kendilerine doğru gelmeğe başlayınca, geri dönüb dalgalardan kaçtılar, adaya çıkmak-dan vazgeçtiler. Alkame bin Mücezzizü’l-Müdlici ve arkadaşları, hiç bir düşmanla karşılaşıb çarpışmadılar.

Medine’ye doğru dönüldüğü ve bazı konak yerlerinde bulunulduğu sırada, mücahidlerden bazıları, âilelerinin yanına daha çabuk dönmek için Alkame’den izin istediler. Alkame de, onlara izin verdi. Abdullah bin Huzâfe (r.a)’da dönmekte acele edenler arasında idi. Alkame (r.a), onu, çabukça dönmek isteyenler üzerine kumandan tayin etti. Abdullah bin Huzâfe çok şakacı idi. Abdullah bin Huzâfe’nin arkadaşları, yolun bir kesiminde bulundukları sırada, ateş yakmışlardı. Onunla, hem ısınıyorlar, hem de, üzerinde yemek pişiriyorlardı.

Abdullah bin Huzâfe, arkadaşlarına:

      “-Beni, dinlemek, bana itaat etmek, sizin üzerinize düşen bir vazife değil mi dir?”diye sordu.

      “-Evet! Seni dinlemek ve sana itaat etmek, bizim vazifemizdir!” dediler.

Abdullah bin Huzâfe (r.a) şöyle bir şey sordu:

      “-Ben, size, neyi emredersem, onu, muhakkak, yapar mısınız?”

      “-Evet!”dediler.

Abdullah bin Huzâfe (r.a):

      “-Öyle ise, ben, şu ateşin içine sıçrayıp girmenizi, size kesin bir emirle emrediyorum!”dedi.

Bazıları, arkadaşlarının, kendilerini ateşin içine atacaklarını sanarak onları, elbiselerinden tutub geri çekmek, kendilerinin ateşe girmelerine engel olmak için ayağa kalktılar. Bunun üzerine, Abdullah, bin Huzâfe:

      “-Oturunuz! Ben, sizinle şaka yapmıştım!”dedi.

Medine’ye varılıb Abdullah bin Huzâfe’nin bu işi anlatılınca,

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Kim, size, bir mâ’siyeti, günah olan bir şeyi emir ederse, onun, bu husustaki emrini dinlemeyiniz, yerine getir meyiniz! Eğer, âteşe girmiş olaydınız, Kıyamet gününe kadar, ondan çıkamazdınız! Allâh’a mâsiyet teşkil eden emirler hakkında Âmir’e itaat etmek, yoktur! Âmir’e, itaat, ancak, meşru olan emirler hakkındadır!”buyurdular. 6

Abdullah bin Huzafe (r.a) Medine’de bulunduğu zamanlarda gerek Resûlullâh (s.a.v) ile ve gerekse gitmesi gereken tüm seferlere katılmıştır. Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke Fethi, Huneyn, Taif, Tebük gibi bir çok seferlere katıldı. Resûlullâh (s.a.v)’ile veda Haccı’nda beraber oldu ve Resûlullâh (s.a.v)’in vefatından sonra da Hz.Ebû Bekr devrindeki irtidat olaylarıyla savaştı. Yalancı peyğamber Müseylemetü’l-Kezzab ile yapılan Yemâme Savaşı’na katıldı Suriye’de ki bir çok seferlere katıldı. Özellikle Hz.Ömer döneminde Şam tarflarının fethinde bulundu.

Abdullah bin Huzafe (r.a)’ın Rumlar Tarafından Esir Edilişi:

Hz.Ömer (r.a)’ın hilafeti döneminde Şam’ın deniz sahili üzerindeki beldelerinde Kayseriyye’ye Bizans Rum İmparatoru Herakleos üzerine bir ordu gönderilmişti. Ordunun içinde Ashab’dan Abdullah bin Huzafe es-Sehmi’de bulunuyordu. Bizanslı Rumlar onu ve arkadaşlarını esir aldılar, Krallarına gönderdiler ve:

      “-İşte bunlar, Muhammed’in Ashabı’ndandır!”dediler.

Hz.Ömer (r.a), Abdullah bin Huzafe ve arkadaşlarının kurtulması için Rum Kralı Kostantine bir yazı yazdı. Kral Abdullah bin Huzafe’nin bazı şeylerle denenmesini emr etti. Kendisini bir eve kapattırıb yemekten, içmekten, günlerce alıkoyduktan sonra kendisine, İslâm dininde haram olan şarab ve domuz eti gönderdi. Onu, üç gün gözetlediler.

Abdullah (r.a) şiddetli açlık ve susuzluğundan dolayı yaşaması için dini ruhsat olmasına rağmen, ne şaraba, ne de domuz etine, yaklaşmadı. Hiçbir şey yemedi. Öyle ki açlıktan ölecek duruma gelmişti.

Kral’a:

      “-Onun (Abdullah’ın) boynu, büküldü. Eğer, oradan çıkarmazsan, mutlaka ölecek!”dediler.

Kral, Abdullah bin Huzâfe’yi çıkartıb yanına getirtti.

Ona:

      “-Yemekten, içmekten seni alıkoyan nedir?”diye sordu.

Abdullah bin Huzafe (r.a):

      “-Onlardan, yemeyi ve içmeyi, dinim benim için, mübah kılmıştı. Ruhsatım da vardı. Fakat, ben, seni, kendime ve İslâm davama güldürmek istemedim!”dedi.

Kral ona:

      “-Sen, Hıristiyanlığa dönsen de, mülkümün yarısını sana versem, seni, mülk ve saltanatıma ortak yapsam, kızımı da seninle evlendirirsem olmaz mı?”diye sordu.

Abdullah bin Huzafe (r.a.):

      “-Hayır! Hayır! Vallâhi, sen, bana, Muhammed Âleyhisselâm’ın Dinin den göz açıp kapayıncaya kadar dönmek üzere kendi mülkünün tümünü, ve bütün Arabların mülklerini dahi versen yapmam! Hatta bir göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, Muhammed Âleyhisselâm’ın dinin- den asla dönmem!”

Kral:

      “-Öyleyse, seni, öldürürüm!”dedi.

Abdullah bin Huzafe (r.a):

      “-O da, senin bileceğin şey!”dedi.

Kral, Abdullah bin Huzafe (r.a)’ın, çarmıha gerilmesini emretti. Çarmıha gerdiler. Okçulara da:

      “-Ona, bedeninin yakınından, ellerinin ve ayaklarının yakınından geçecek kendisine değmeyecek şekilde, ok atınız!”dedi

Ona, Hırıstiyanlığı, tekrar teklif etti. Abdullah bin Huzafe (r.a), buna yanaşmadı. Bunun üzerine Kral emr etti. Yanına sağına soluna oklar atıldı. oklar yakınına saplandıkça Kral ona:

      “-Abdullah! Hıristiyan ol kurtul yoksa ölürsün!”

Abdullah bin Huzafe (r.a):

      “-Hayır! Hayır! Ölsem dahi hayır!”diyerek direnince:

Kral:

      “-Durdurun ! Onu Açın bana getirin!”

Abdullah’ı bağlı bulunduğu çarmıhdan açıb getirdiler.

Kral, ona:

      “-Bak, Yâ Abdullah! Sana, son kez söylüyorum! Yâ Hıristiyan olur kurtulursun!Ya’da, seni, şu bakır kazanda kaynayan suyun içersine atarak öldürürüm?!”diyerek tehdidlerini hiddetle savuruyordu.

Abdullah bin Huzafe (r.a) ise direniyordu. Kazanlarda yağ ve sular kaynatıldı. Kral, Müslümandan bir veya iki esir getirtti. Onlara da aynı şekilde baskı ile teklif yapılarak:

      “-Hıristiyan ol kurtul?”denilince

O, Müslüman kişi de:

      “-Hayır!”deyib Hıristiyanlığa dönmekten kaçınınca, onun kazanın içine atılmasını emr etti.

Esir Müslüman zat, kaynayan yağ kazanın içine atıldı. Abdullah bin Huzafe’de, ona bakıyordu. Kaynayan kazana atılan esir’in etleri bir anda kemiğinden soyularak dökülüverdi ve şehid oldu.

Abdullah bin Huzafe’nin yüzünün rengi değişmişti. Kral, Abdullah bin Huzafe’ye:

      “-Ne diyorsun! Sıra sende, Hıristiyan ol yoksa kazana atılacaksın?”

Abdullah bin Huzafe (r.a):

”-Hayır! Ben, Müslüman’ım asla geri dönmem!”deyip Hırıstiyanlığa dönmekten kaçınınca:

Kral:

”-Öyleyse onu da kaynayan kazana atın!”diye emredince,

Askerler Abdullah’ı zeytin yağı ve su ile birlikte kaynayan kazana atmak için götürdüler. Abdullah bin Huzafe, kaynayan kazana atılmak üzere kaldırılırken ağlamaya başladı. Onu korkusundan ağladı sandılar.

      “-Her halde, korktu da ağladı!”dediler.

Kral Abdullah bin Huzafe’nin, Hiristiyanlığa döneceğini umarak:

      “-Bırakın onu! Ağladı herhalde kabul edecek onu bana getirin!”dedi.

Abdullah bin Huzafe’yi yanına getirdiler. Hiristiyanlığa dönmesini tekrar teklif etti. Abdullah bin Huzafe Hiristiyanlığa dönmekten şiddetle kaçındı:

Kral:

      “-Yâ Abdullah! Bak, korktun ve ağladın, hadi Hıristiyan ol kurtul?”

Abdullah bin Huzafe (r.a):

”-Hayır Vallâhi korkmadım!”dedi.

Kral:

”-Öyleyse niçin ağladın?”

Abdullah bin Huzafe (r.a):

“-Öyle mi sandın? Vallâhi zannetmeyin ki bana yapılan bu tehdid-lerden korkub da ağladım! Ben ancak bunun, Allâh yolunda bir tek canım bulunduğu halde yapılacak oluşuna ağladım. Kendi kendime:

      “-Sen şimdi tek can taşıyorsun. O da, şu kazana atılacak, ve Allâh yolunda bir anda (bir kez) ölüb gideceksin. Halbuki, ben vücudumda ki kıllar adedince canlarım olsun! Her bir canıma Allâh yolunda bu işkence-ler gibi işkenceler yapılsın diye ne kadar çok arzu ederdim! Fakat, bir canımdan başka yok! Ey kral! İşte, ben bunun için ağladım!”deyince,

Abdullah bin Huzafe’nın bu samimi duruşu, davranışı ve konuşması Kralı çok etkiledi. Hayretler içinde hoşuna gitti. Onu serbest bırakmak istedi. Ayağa kalkarak:

      “-Bak, yâ Abdullah! Sen benim şu başımı öpsen de, seni serbest bıraksam olmaz mı? Haydi, başımı öp de, seni, serbest bırakayım?”dedi.

Abdullah bin Huzafe (r.a):

      “-Bir şartla başını öperim yoksa öpmem!”dedi.

Kral:

      “-O şartın neymiş?”dedi.

Abdullah bin Huzafe (r.a):

      “-Benimle birlikte bütün Müslüman esirlerı de serbest bırakırsan başını öperim?”dedi.

Kral:

      “-Peki bütün esir Müslümanları da serbest bırakırım!”deyince

Abdullah bin Huzafe (r.a):

      “-İşte, şimdi olur!”dedi.

Abdullah bin Huzafe (r.a) der ki:

      “-Kendi kendime: Hem kendimi, hem Müslüman esir kardeşlerimin hürriyeti için Allâh düşmanlarından biri olan Kral’ın başını öpmem de ne sakınca olabilir ki? Öp gitsin!”dedim.

Bunun üzerine, Abdullah bin Huzafe, Kıral’ın yanına vardı:

”-Tamam şimdi oldu!”deyib Kral’ı başından öper. Kral’da verdiği sözü tutar. Abdullah (r.a) ile birlikte 80 esir Müslüman’ı serbest bırakır.

Hepsi birlikte, Medine’ye Halife Hz.Ömer (r.a)’in yanına gelirler. Arkadaşları Abdullah’ın yaptığı fedakârlıkları kahramanlıkları Hz.Ömer ve arkadaşlarına anlatınca:

Hz.Ömer (r.a):

      “-Abdullah bin Huzafe’nin başını öpmek her Müslüman’a bir hak bir vazifedir!!Bunu yerine getirmeye de, ilk önce ben kendim başlıyorum!” dedi. Kalkıp ona doğru vardı. Abdullah bin Huzafe’nın başını öptü. 7

Abdullah bin Huzâfe (r.a), Hz.Ömer’in vefatından sonra üçüncü halife Hz.Osman (r.a) zamanında da yine fetih hareketlerine iştirak etti. Mısır’ın fethinden sonra Mısır’da bulunuyordu. Mısır da Hastalandı ve orada vefat etti. Kabri Mısır’dadır.

Vefat tarihi kesin olarak bilinmemekte ise de Hz.Osman (r.a)’ın son zamanlarına rastlamaktadır da denilir, Bundan dolayı şu tarihde söylenir. Hicri 35 Miladi 655-656 yıllarında, Mısır’da vefat etti.

Abdullah bin Huzafe (r.a) buğün sayısını kesin olarak bilemediğimiz bir çok hadis-i şerifleri bizzat, Resûlullâh (s.a.v)’den rivayet etmiştir. Kendisinden hadîs rivayet edenler arasında hadîs âlimlerinden birçok kişiler bulunmaktadır. Abdullah bin Huzafe’nın aile bireyleri hakkında bir bilgiye de maalesef sahib değiliz.

Sahabelerden bazıları, Abdullah bin Huzafe’yi şakacı hareketleri var diye Resullullah (s.a.v)’e şikayet ettiler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onunla uğraşmayın. Siz, onun içini bilemezsiniz. O, Allâh’ı ve Resûlünü çok sever!”buyurmuşlardır.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- Hâkim el-Müstedrek-3-63 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-1-108 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-8-307 
3- Maide-101 
4- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-61-66 
5- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-14-71-73-Bazan, hakkında geniş bilgi almak isterseniz kitabımızın Bazan el-Farisi, bölümüne bakmanızı rica ederiz. 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-99-101 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-4-114-118