Abdullah Bin Ebi Hadredü’l-eslemi

Abdullah bin Ebû Hadred’in asıl isminin Selâme olduğu için bazı kaynaklar onu, Abdullah bin Selâme diye de tanıtır.

Abdullah Bin Ebi Hadredü’l-eslemi

Abdullah Bin Ebi Hadredü’l-eslemi
عَــبْـدُاللهُ بْــنُ أبـي حَــدْرَدُاْلآسْـلَـَمـِي


 Baba Adı    :    Ebi Hadred.
 Anne Adı    :    Bilgi yok.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Bilgi yok.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Bilgi yok.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Ka’ka’ veya Muhammed.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Hudeybiye sulhu, Hayber ve sonrakiler.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Bilgi yok.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Ebi Hadredü’l-Eslemi bin Ümeyr bin Ebi Seleme bin Sa’d bin Mus’ab bin el-Haris bin Abs bin Hevazin bin Eslem.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebû Muhammed.
 Kimlerle Akraba idi    :    Ümmü Derda’nın kardeşi, Ebu’d-Derda’nın kayınbiraderidir.
HAYATI

Abdullah bin Ebû Hadred’in asıl isminin Selâme olduğu için bazı kaynaklar onu, Abdullah bin Selâme diye de tanıtır. Onun Kabile neseb ve soyu ise: Abdullah bin Ebi Hadredü’l-Eslemi bin Ümeyr bin Ebi Seleme bin Sa’d bin Mus’ab bin el-Haris bin Abs bin Hevazin bin Eslem’dir. Lakab ve Künyesi: Ka’ka’ veya Ebû Muhammed’dir. Abdullah bin Ebi Hadred (r.a), Hangi tarihte, ve nerede doğdu. Hangi tarihte ve nerede vefat etti, hangi tarihte İslâm ile müşerref oldu, âile bireylerine dair elimizde yeterli hiç bilgi yoktur. Ancak onun, Hudeybiye Andlaşması’ndan itibaren Resûlullâh (s.a.v)’ın emrinde bir çok seferlere katıldı. Ayrıca muhtelif seriyyelerde görev aldı. Bunlardan bazıları sırasıyla şöyledir:

Hadıra seferi:

Hicretin sekizinci yılının Şaban ayında vuk’u bulmuştur. Hadıra, Necid taraflarında Beni Muhariblerin yurdlarındandır. Hadıra’nın Tihame-’de ve Medine’nin mülhakatından olduğu da rivayet edelir. Hadıra, İbn-i Amir’in bostanının yanındadır. Medine’ye uzaklığı yirmi mildir.

Hadıra Seferi Niçin ve Nasıl Yapıldı?:

Mûte Savaşı’nda İslâm mücahidlerinin karşısına dikilen iki yüz bin kişilik düşman orduları topluluğunun yüz binini Arab askerleri teşkil edi-yor, ve bunlar arasında da Kudaalar’dan bir çok kabileler bulunuyordu. Kudaa Kabileleri: Beni Mehre, Beni Behra, Beni Beliy, Cüheyne, Beni Selâmen, Beni Selih, Beni Tenuh ve Beniy Huşayş gibi kabilelerdi. Beni Reşden ve Beni Ğatafan ise, Beni Cüheynelerdendi.

Cüheyneliler, Sifülbahr’ın, Habat Nahiyesi’nde, Beni Ğatafanlar ise, Necd’de, Muariblerin yurdu olan Hadıra’da oturmakta idiler. Resûlullâh, Ebû Katade’yi, onbeş kişilik askeri bir birliğin başına geçirerek Necd’de Muhariblerin yurdunda oturan Beni Ğatafanlara gönderdi. Bu Mücahidleri Gönderirken de, onlara:

      “-Geceleri yürüyünüz! Gündüzleri gizleniniz! Dağınık düzenle dört taraftan kuşanarak Ğatafanlara birden baskın yapınız! Kadınları ve çocuk-ları öldürmeyiniz!”buyurdular.

Abdullah bin Ebi Hadredü’l-Eslemî der ki:

“-Bedir’de şehid edilen, Sûraka bin Hârise’nin kızı ile nişanlanmış idim. Bana, dünyada, ondan daha sevgili olan hiçbir şey nasib olmamıştı. Kendisine mehr olarak iki yüz dirhem gümüş para verecektim. Buna karşı, ona gönderecek hiç bir şey bulamadım. Başvurulacak kapı, Allâh ve Resulüdür! Dedim. Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına vardım. Durumumu, ken-disine arz ettim. Nişanlımın mehrini ödememe yardımını istedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ona, kaç dirhem mehr tayin ettin?”diye sordu.

      “-Yâ Resûlallâh! İki yüz dirhem!”dedim.

      “-Sübhânallâh! Eğer siz, dirhemleri, vâdi’nin karnından avuçlayarak almış olsaydınız bile, yine, bu miktarı geçirmez, artırmazdınız!”buyurdu.

      “-Yâ Resûlallâh! Onun mehrini ödemem hususunda ne olursun, bana yardım et!”dedim.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Vallâhi, yanımda, size verebileceğim, yardım edebileceğim hiç bir şey yok!”buyurdu.

Bunun üzerine, bir müddet bekledim. Daha sonra, yanına çağırdı.

      “-Ebû Katade’yi, askerî bir birliğin başında cihada göndermek üzere hazırlamış bulunuyorum. Onlarla birlikte gitmek istersen, sen de bu seri-yenin içinde git! Umarım ki: Allâh, sana, o kadınının mehrini, elde edebi- leceğin ğanimet mallarından ödeme imkanı verir!”buyurdu.

      “-Olur!”dedim.

Ebû Katade, başımızda olduğu halde, biz on altı kişi ile yola çıktık. Necd taraflarında Ğatafanlara gönderildik.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Geceleri yürüyünüz! Gündüzleri gizleniniz! Düşmana, dağılmış olarak her taraftan ani baskın yapınız. Kadın ve çocukları öldürmeyiniz!” diye tekrar bunu hatırlattılar.

Nihayet, Benî Ğatafanların nahiyesine vardık.

Ebû Katade, orada, bize bir konuşma yapıp Allâh’ın buyruklarını yerine getirmemizi, yasakladıklarından sakınmamızı tavsiye etti. Herkesi, ikişer kişi halinde arkadaş yaptı.

“-Ölmedikçe, hiç kimse, arkadaşından ayrılmayacak, bana dönünce, onun hakkında bilgi verecek, arkadaşından sorulduğu zaman:

      “-Onun hakkında benim bilgim yok! Demeyecektir! Ben, Tekbir getirdiğim zaman, siz de Tekbir getireceksiniz! Ben, hücuma geçtiğim zaman, siz de hücuma geçeceksiniz! Kaçan düşmanları yakalamak için ardlarına düşüp birlikten uzaklaşmayacaksınız!”dedi.

Ğatafanların yurduna geceleyin inmiştik. Kumandanımız, bizi ikişer ikişer keşfe gönderdi. Gönderirken tekrar hatırlatarak:

      “-Birbirinizden hiç ayrılmayacaksınız. Her hangi birinizin yanında arkadaşını göremediğim zaman, ona, arkadaşının ne olduğunu soracağım. Sakın, kaçanı yakalamak için peşine düşüb birbirinizden uzaklaşmayın!” diye sıkı sıkı tenbihde bulundu.

Ğatafan cemaatinin konak yerlerini öğrendik. Ğatafanlara hücum etmek istediğimiz sırada konak yerinden bir adamın:

      “-Ey Hadıra!”diye bağırdığını işittim.

Ben bunu, onların ellerinden Hadıra’yı alacağımıza yordum. Her ha- de ğanimet elde edeceğiz. Ben de artık evlenebilecek, hanımımla bir araya gelebileceğim!”dedim.

Yatsı vaktine girdiğimiz zaman, kumandanımız. Ebû Katade, kılıcını sıyırdı. Biz de kılıçlarımızı sıyırdık. Ebû Katade, Tekbir getirdi. Biz de Tekbir getirdik. Kumandanımız, hücuma geçti. Biz de hücuma geçtik. Beni Ğatafanların konak yerindeki büyük bir topluluğa saldırdık. Onların savaş erleri de, bizimle çarpışmaya tutuştular. En şereflileri öldürüldüler. İçlerinden, uzun boylu bir adam kılıcını sıyırıp geri geri gidiyor ve:

      “-Ey Müslüman! Cennete gel cennete!”diyordu, onun ardına düştüm.

Arkadaşımlarımdan biri bana:

      “-Kumandanımız, kaçanı, yakalamak için arkasından gitmeyece-ğimiz hakkında bize tembihatta bulunmuştu. Geri dön!”dedi.

Benim, onun arkasını bırakmadığımı görünce de:

      “-Vallâhi, ya geri dönersin, ya da, seni kumandana şikayet ederim!” dedi. Ben, o, arkadaşımın tavsiyesine yanaşmadım:

      “-Vallâhi, onu takib edeceğim!”dedim ve, izlemeğe devam ettim.

Adam, yine bana:

      “-Cennete gel cennete!”diyor ve bize hakaretler ediyordu.

Arkadaşım:

      “-Uzaklaşma!Kumandanımız, kaçanı, kovalamaktan bizi men etmiş-tir. Yahu! Nereye gidiyorsun? Vallâhi. Ebû Katade’nin yanına gittiğim de seni, benden sorduğu zaman, bu yaptığını, ona haber vereceğim!”diyerek durmadan sesleniyordu.

Adama yetiştim. Bir ok atıb onu kafasından vurdum. Beni görünce:

      “-Ey Müslüman! Cennete yaklaş!”dedi.

Yanına yaklaşmadım. Ona, bir ok daha attım. Adam, ölü olarak yere düştü. Onun kılıcını aldım. Başını, gövdesinden ayırdım. Pek çok deve ve davar iğtinam ettik.

Ebû Katade’nin yanına varmadan önce arkadaşımla buluştum.

      “-Kumandanım, beni, senden sordu mu?”diye sordum.

      “-Evet! Bana ve sana çok kızdı!”dedi.

Ğanimetlerin bir araya toplandığını, Beni Ğatafanların ileri gelen-lerinin öldürüldüğünü haber verdi. Ebû Katade’nin yanına vardım. Beni çok kınadı. Ona, bir adamın ardına düşüb gittiğimi, onun söylediklerini, kendisini nasıl öldürdüğümü birer, birer haber verdim.

İğtinam edilen deve ve davarlarını sürdük. Esir tutulan kadınları hayvanlara bindirdik. Kınlarına sokulu kılıçları devenin semerine astık. Medine’ye yöneldik. Katranlanmış devemde, genç ve çok güzel bir kadın vardı. Sanki, bir ceylandı. Sık sık arkasına dönüb bakıyor, ağlıyordu. Ona:

      “-Ne için böyle bakınıyor, aranıyorsun?” diye sordum.

      “-Vallâhi, sizden canını kurtarabilenlerimizden, sağ kalıb da, aranıza karışmış, olabileceğini sandığım adamıma bakıyorum!”dedi.

“-Onun adamını ben öldürdüm diye kalbime geldi.

      “-Vallâhi, adamını, ben öldürmüş bulunuyorum. Kendisinin kınında sokulu kılıcı da işte burada, devenin semerinde asılı duruyordur!” dedim.

Ben, bunu söyleyince, kadın.

      “-Bu, vallâhi, onun kılıcının kınıdır. Doğru söylüyorsan, kınından sıyır da kılıcını da bir göreyim?”dedi.

Kılıcı alıb kınından sıyırdım. Kadın, onun, tıbkı kocasının kılıcına uyduğunu görünce, ağlamaya başladı.

Ğanimet olarak elde ettiğimiz deve ve davarları sürüb, Medine’ye getirdik. Hadıra Ğazası’ndan dönünce, ğanimet malları bizlere bölüştür- üldü. Herkesin payına on ikişer deve düştü. Allâh’ın, bana nasib ettiği bu malla nişanlımla evlendim, bir araya geldim!”

Hadıra’da iğtinam edilen mallar, iki yüz deve ile, bin, veya iki bin davardı. Ğanimetin beşte biri ayrıldıktan sonra kalan beşte dördü müca-hidler arasında bölüştürüldü, her hisseye on ikişer deve ile bir devenin karşılığı on davar hesabıyla tutarları olan davarlar düşmüştü. Beni Ğata-fanlardan ayrıca, esirler de alınmıştı. Esirler arasında dört te kadın vardı. Bunlar, Beni Ğatafanlar’ın Eşraf ve ileri gelenlerinin kadınları idiler. Esirler arasında çocuklar, kız ve oğlanlar da vardı. 1

Başka bir rivayet ise şöyledir:

“-Kavmimden bir kadınla evlenmek üzere iki yüz dirhem mehir vermeyi kabul ettim. Bunun Üzerine Resûlullâh’a gidip, evlenmem için bana yardım etmesini istedim, bana:

      “-Ne kadar mehir verdin?” diye sordular.

      “-İki yüz dirhem!”dedim.

      “-Allah, Allah, bu kadar parayı nereden bulacaksınız? Yerden topla-sanız, yetiştiremezsiniz. Bende, sana yardım edebilecek bir şey yok!” buyurdular.

Birkaç gün bekledim. O sırada Cüsem kabilesinin büyük bir boyuna mensub, Rifâa bin Kays denilen bir adam gelerek, yanındakileri ve kav-mini Medine’nin kuzeyindeki bir koruluğa konaklatıb Resûlullâh’a karşı savaşmak üzere, Kays Kabilesi’nden asker toplamak istedi. Cüşem kabil-esinde de adı sanı anılan birisiydi. Resûlullâh beni ve Müslümanlardan iki kişiyi çağırarak:

      “-Bu adama gidin, durumu ile ilgili bilgi getirin!”buyurdular.

Bize zayıf, yaşlı bir deve verdiler. Birimiz üzerine binince, ancak halkın arkasından yardım etmesiyle yerinden kalkabildi. Az kalsın bu vaziyette dahi kalkamayacaktı. Allâh’ın Resulü:

      “-Bunun üzerinde oraya kadar gidersiniz!”buyurdu.

Yola çıktık. Ok ve kılıçlarımız da yanımızdaydı. Güneş batarken, bu kafileye yaklaşınca, ben bir tarafa gizlendim. Arkadaşlarıma da diğer tara-fa gizlenmelerini emrettim. Onlara:

      “-Tekbir getirerek hücum ettiğimi görünce, siz de tekbir getirib hücum edin!”dedim.

Biz bu vaziyette pusuda beklerken, gece hayli ilerlemişti. Vaktin geç olmasına rağmen, sürüyü güden çobanın gelmemesi, onları iyice endişeye düşürmüş olmalı ki; Reisleri olan Rifâa bin Kays, kılıcını alarak çobanı aramaya çıkmak istemiş.

      “-Çobanın durumunu öğreneceğim. Herhalde başına bir iş geldi?” demiş, içlerinden bir gurb:

      “-Sen gitme, biz senin yerine bakarız!”demişler.

Fakat o, ısrar ederek:

      “-Mutlaka ben gideceğim!”demiş,

Öbürleri:

      “-O halde, biz de seninle beraber geleceğiz!”demişler. Fakat o, kabul etmeyerek:

      “-Katiyen, benimle kimse gelmesin!”diye keşin emir vermiş.

Çobanı aramaya çıkarak, benim bulunduğum tarafa doğru yaklaştı. Ok hedefine girince, ilk attığım ok, kalbine saplandı. Tek bir kelime kon-uşmaya fırsat vermeden başını kopardım. Sonra, ordusunun bulunduğu tarafa tekbir getirerek hücum ettim. Arkadaşlarım’da tekbir getirerek hüc-um ettiler. Bu vaziyette onların kaçıb kurtulmaktan başka çareleri yoktu;

      “-Alın, toplayın, toparlayın!”diyerek, imkan nisbetinde, karılarını, çocuklarını, ufak tefek eşyalarını alıb kaçtılar. Biz ise, birçok develer ve koyunları ğanimet alarak Medine’ye geri döndük. Bunları ve yanımda taşıdım! Rifâa bin Kays’ın kesilen başını Resûlullâh’a getirdim. Resûlullâh-’da, bana bunlardan, mehri verebilmem için on üç deve ayırdı. Ben de akrabalarımı toplayarak düğün yaptım!” 2

Abdullah bin Ebû Hadred (r.a)’dan:

“-Resûlullâh (s.a.v) bizi, içlerinde Ebu Katâde el-Hâris bin Rib’i ve Muhallim bin Cessâme bin Kays’ın da bulunduğu bir grub la birlikte Medine yakınlarında İdam mevkiine gönderdi. Yola çıktık. Batn’ı-İdam’a vardığımızda, Âmir bin el-Edbat, el-Escaî’ye rastladık. Oturan devesine binmişti. Devenin üzerinde biraz yiyecek ve sütten mamul tatlı vardı. Bize İslâm usulüyle selâm verdi. Biz ona dokunmadık. Fakat, sahabeden Muhallim bin Cessâme, aralarındaki bir anlaşmazlık sebebiyle üzerine saldırarak onu öldürdü. Ve devesiyle eşyalarını aldı.

Resûllullâh (s.a.v)’in yanına geldiğimizde, olanları anlattık. Bunun üzerine, bizim hakkımızda şu âyet nâzil oldu:

“-Ey iman edenler, Allah yolunda savaşa çıktığınızda son derece dikkatli davranın. Size (Müslüman olduğunu ifade etmek için) selâm verene (dünya menfaatinin temini için),

      “-Sen, Mü’min değilsin!”demeyin.

Halbuki, Allâh katında daha çok ğanimet vardır.

Evvelce siz de onlar gibiydiniz de, Allâh'ın lütfuna nail oldunuz. O halde, dikkat edin, araştırın, inceleyin. Zira, Allâh, sizin bütün işlediklerinizden haberdardır!” 3

Abdullah bin Ömer (r.a.) den:

“-Resûlullâh (s.a.v), Muhallim bin Cessâme’yi bir müfreze ile bir-likte İdam mevkiine gönderdi. Oraya vardıklarında Âmir bin el-Edbat’a rastladılar. Âmir bin Edbat, onlara İslâm’ın emrettiği şekilde selâm verdi. Âmir’le Muhallim arasında Cahiliyye devrinden kalma kin ve düşmanlık olduğundan, Muhallim bir okla Âmir’i orada öldürdü. Resûlullâh (s.a.v), bu hâdiseyi duydu. Uyeyne ve Akra, Resûlullâh’a gelib bu hususta şunları söylediler. Akra:

      “-Yâ Resûllallâh! Dün haram olan bugün helâl mi oluyor?”dedi. Uyeyne ise:

      “-Vallâhi, onun karıları da benim karılarım gibi dul kalıncaya kadar, mücadele edeceğim!”dedi.

Muhallim iki hırka giymiş, Allâh’dan kedisine af dilemesi için Resûlullâh’ın huzuruna geldi. Fakat Resûlullâh (s.a.v), ona:

      “-Allâh, seni affetmiyor!”dedi.

Bunun üzerine Muhallim, gözyaşlarını silerek Resûlullâh’ın huzurundan çıktı. Aradan yedi gün geçmeden de öldü. Muhallim’i gömdüler. Fakat toprak, onu kabul etmeyib dışarı attı. Bunun üzerine Resûlullâh’a gelerek durumu söylediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Toprak, sizin arkadaşınızdan daha kötü kimseleri de kabul etmiş-tir. Lâkin, Allâh, size ibret olsun diye böyle yaptı!”buyurdular.

Daha sonra onu bir dereye bırakıb üzerine taş attılar. Bu hâdiseyle ilgili olarakda yukarıda ki âyet nazil oldu: 4

Hayber Seferi:

Müslümanların, Hayber’e gitmek üzere hazırlanmaları, Resûlullâh ile anlaşmalı bulunan Medine Yahudilerini çok kaygılandırdı ve harekete getirdi. Bunlar; Resûlullâh (s.a.v)’in, Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudilerini silib süpürdüğü gibi, Hayber Yahudilerini de, silib süpüreceğini anladılar. Buna tepki olarak Müslümanlarda az çok alacağı olub da, onu tahsil etmek için Müslümanların yakasına sarılmayan hiçbir Medineli Yahudi kalmadı.

Yahudi Ebüşşahm’ın, Abdullah bin Ebî Hadredü’l-Eslemî’de beş dirhem alacağı vardı. Abdullah, ev halkı için bu Yahudi’den bir miktar arpa satın almıştı. Ebüşşahm, yakasına sarılınca,

Abdullah bin Ebî Hadredü’l-Eslemî:

      “-Bana, biraz mühlet ver. Ben, İnşallâh yanına gelib alacağını sana ödeyeceğimi umuyorum. Çünkü, yüce Allâh, Resûlullâh (s.a.v)’e Hayber ğanimetini vaâ’d buyurmuştur. Ey Ebüşşahm! Biz, Hicazın, yiyecek ve servetçe en zengin şehrine gidiyoruz!”dedi.

Ebüşşahm’ın kıskançlığı ve azgınlığı kabardı:

      “-Sen, Hayber Savaşını, Arablardan karşılaştıklarınız gibi mi sanıyorsun? Tevrat üzerine yemin ederim ki orada savaşçı olarak on bin kişi vardır!”dedi.

Abdullah bin Ebî Hadredü’l-Eslemî (r.a):

      “-Ey Allâh düşmanı! Sen, bizim himayemiz altında bulunuyorsun. Vallâhi, seni Resûlullâh’ın huzuruna çıkaracağım!”dedi.

Yahudi’yi tutub Resûlullâh (s.a.v)’in huzuruna getirdi:

      “-Yâ Resûlallâh! Bu Yahudi, bak ne söylüyor dinle!”dedi.

Ebüşşahm’ın söylediklerini haber verdi. Resûlullâh (s.a.v), sustu. Ona hiç bir şey söylemedi. Yalnız dudaklarının kımıldadığı görüldü. Fakat, ne söylediği işitilemedi.

Yahudi tüccar Ebûşşahm:

      “-Yâ Ebâlkasım! Bu, bana haksızlık etti. Yiyeceğimi aldı. Hakkımı tuttu, ödemedi!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Ebi Hadred’e:

      “-Ver şunun hakkını!”buyurdu.

Abdullah bin Ebî Hadred (r.a):

      “-Seni, hak Peyğamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederini ki: onu, ödeyecek güçte değilim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ver şunun hakkını!”buyurdu.

Abdullah bin Ebî Hadred (r.a):

      “-Varlığım, kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki: onu, ödeyecek güçte değilim. Senin, bizi Hayber’e götüreceğini, bize, Hayber ğanimetinden bir şeyler düşeceğini umduğumu ve dönünce de, borcumu ödeyeceğimi kendisine haber vermiştim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ver şunun hakkını!”buyurdu.

Bunun Üzerine, Abdullah bin Ebi Hadred (r.a), kalkıb çarşıya gitti. Başından itibaren omuzuna aldığı atkıyı çıkardı. Omuz atkısı yerine, sarığına büründü. Bir Yahudi’ye:

      “-Şu omuz atkısını, benden satın al!”dedi.

Yahudi, onu, Abdullâh’dan dört dirheme satın aldı. Abdullah bin Ebi Hadred, kalan borcunu da, bulub buluşturub Yahudiye ödedi. Sarığına bürünmüş olarak gelirken yaşlı bir kadın, Abdullah’a rastladı:

      “-Ey Resûlullâh’ın Sahabîsi! Bu, ne hal?”diye sordu.

Abdullah bin Ebi Hadred (r.a) de, ona, durumu, haber verdi. Kadın-cağız, hemen üzerindeki atkısını çıkarıb ona verdi ve:

      “-İşte, sana omuz atkısı!”dedi.

Abdullah bin Ebî Hadred, Hayber’e, Seleme bin. Eslem’in verdiği elbise ile gitti. 5

Abdullah bin Ebi Hadred (r.a) daha sonra, hicretin sekizinci yılında Mekke fethine iştirak etti. Daha sonra Huneyn Savaşı’na ve Taif Kuşat-masına da iştirak etmiştir.

Huneyn Savaşı:

Huneyn Savaşı öncesi Resûlullâh (s.a.v), Hevazin ve Sakîflilerin kendisiyle savaşmak için hazırlandıklarını işitti. Abdullah bin Ebi Hadred el-Eslemî’yi yanına çağırdı. Derhal, Hevazinlere gitmesini, halkın içine girib onlar hakkında bilinmesi gereken bütün bilgileri elde edinceye kadar aralarında kaldıktan sonra haber getirmesini kendisine emretti.

Abdullah bin Ebî Hadred, çıkıp gitti. Hevazinlerin ordugâhının için-de gizlice dolaştı. Liderleri olan Mâlik bin Avf’ın yanına kadar sokuldu. Hevazinlerin başkan ve kumandanlarını onun yanında buldu.

Mâlik bin Avf kendi arkadaşlarına:

      “-Muhammed, bu defakin den sonra, hiç bir zaman bir daha çarpışa-mayacaktır! O, şimdiye kadar, ancak, savaş bilgisinden haberi olmayan kavimlerle karşılaşmış ve onlara ğalebe çalmıştı. Seher vakti olunca, hay-vanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkalarınızda sıralayacaksınız. Sonra, askerlerinizi sıralayacaksınız. Müslümanlarla karşılaşınca, hücuma kalkacaksınız. Kılıçlarınızın kınlarını kırınız! Bir tek adammış gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki: yenmek, ilk saldıranındır!”

Dediğini işitti ve ezberledi. Kınları kırılan kılıçların sayısı yirmi bindi. Abdullah bin Ebi Hadred, bir veya iki gün, Hevazinlerin ordugâhında kaldıktan sonra, dönüp bütün işittiklerini Resûlullâh’a haber verdi. Resûlullâh (s.a.v) Hz.Ömer (r.a)’i yanına çağırdı. Ona, Abdullah bin Ebî Hadred’in haber verdiği şeyleri anlattı. Hz.Ömer (r.a)’da:

      “-Abdullah bin Ebi Hadred, yalan söylüyor!”dedi.

Abdullah, bin Ebî Hadred:

      “-Ey Ömer! Sen, beni yalanlarsın, vaktiyle sen hakkı’da yalanla- mıştın! Senin, o zaman, yalanladığın Zat, benden daha hayırlı idi!”dedi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Abdullah bin Ebi Hadred’in ne söylediğini işittin mi?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Doğru söylüyor! Ey Ömer! Sen yolunu şaşırmıştın da Allâh, sana doğru yolu göstermişti!” buyurdu. 6

Abdullah bin Ebî Hadredü’l-Eslemî (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’den sonra neler yaptığı pek bilinmiyor. Ancak onun seksen yaşlarında vefat ettiği söylenmektedir. Abdullah bin Ebî Hadredü’l-Eslemî (r.a), Hz.Ebû Bekr ve Hz.Ömer’den hadis rivayet etmiş, kendisinden Yezid bin Abdullah bin Kuseyt, Ebû Bekr Muhammed bin Ömer, bin Hazm, oğlu Ka’ka rivayet etmişlerdir. Oğlu Ka’ka’ bin Abdullah bin Ebî Hadred Cabiye denilen yerde Hz.Ömer’le birlikte bulunmuştur. Abdullah bin Ebi Hadred’den, diğer bazı kimseler de rivayette bulunmuştur. Rivayet ettiği hadislerden ikisi Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’inde yer almaktadır. 7

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-15-136-141 
2- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-563 
3- Nisa-94 
4- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-988 
5- M.Âsım Köksal İslam Tarihi-14-130 
6- M.Âsım Köksal İslam Tarihi-15-402 
7- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi-1-96- el-İsabe, İbn-i Hacer-3-155-No-4624