Abdullah Bin Atik El-ensari

Hicret-i Nebevi’den önce Müslüman olan Abdullah bin Atik’in, kaç tarihinde doğmuş olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, Hicretin 12. Miladi 633. yılda Yemâme’deki Savaşlarda şehid olmuştur.

Abdullah Bin Atik El-ensari

Abdullah Bin Atîk El-ensâri
عَــبْـدُاللهُ بْــنُ عَــتـِـيـكُ اْلأ نـصَـا ريّ


 Baba Adı    :    Atik bin Kays.
 Anne Adı    :    Ümmü Abullah bint-i Süheyl bin Atik.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok. Medine doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 12. Miladi 633. Yıllar da Yemâme Savaşı’nda Şehid olmuştur.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Leyla bint-i Zeyd Beni Selime dendir.
 Oğulları    :    Muhammed.
 Kızları    :    Bilgi yok.
 Gavzeler    :    Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Tâif, Yemâme gibi savaşlara katılmıştır.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Medineli Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    1 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Atik bin Kays bin Esved bin Ber’a (Murey) bin Kâ’b bin Ğanm bin Seleme bin Hazrec el- Ensâri el-Hazreci beni Seleme’den dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Bilgi yok.
 Kimlerle Akraba idi    :    Hâris, Cebir, Cabir bin Atik’in kardeşleridir.
HAYATI

Hicret-i Nebevi’den önce Müslüman olan Abdullah bin Atik’in, kaç tarihinde doğmuş olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, Hicretin 12. Miladi 633. yılda Yemâme’deki Savaşlarda şehid olmuştur. Abdullah bin Atîk’in Nesebi Buhârî’nin tarihinde:Abdullah bin Atîk bin Benî Mâlik bin Muâviye bin Avf olarak geçmektedir. Ayrıca kardeşi Cebr bin Atîk’in ismi üzerinde de, ihtilâf bulunmaktadır. Bâzı eserlerde, Cebr’in ismi, Câbir olarak da geçer, bâzı eserlerde ise; Cebr ile Câbir’in iki ayrı kişi olduğuda belirtilmektedir.

Abdullah bin Atîk’in Bedir Ğazvesi’ne, iştirak edip etmediği husu-sunda ihtilâf vardır. Zira Bedir ashabı arasında ismine rastlanmamaktadır. Ancak Uhud Ğazvesi’ne iştirak ettiği kat’î olarak sabittir. Hicri üçüncü yılda, İslâm tarihinde kendi adıyla anılan bir fedâi seriyyesin de bulun-muştur. Bu seriyye aslında fedailik idi.

Yahudi Tüccar Ebû Rafi’ Niçin Ve Nasıl Öldürüldü:

Hicretin üçüncü yılında Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Atik’i dört arkadaşı ile birlikte Hayber Yahudilerinin en büyük reislerinden Ebû Râfi' Selâm bin Ebû Hukayk üzerine gönderdi.

Abdullah bin Kâ’b bin Mâlik (r.a) anlatıyor:

Ensâr’dan Evs ve Hazrec, Allâh’ıın Resûlü’ne bahşettiği iki kabile idi. Bunlar, iki kahramanın yiğitlikleriyle övündükleri gibi, Resûlullâh’ın yanında birbirlerine karşı övünürlerdi. Evs, Resûlullâh (s.a.v)’ı memnun edecek bir şey yaptığı zaman, Hazrecliler:

      “-Vallâhi bu hareketinizle, Resûlullâh (s.a.v) yanında bize karşı bir üstünlük iddia edemezsiniz!”derler.

Çok geçmeden onlar da, Resûlullâh (s.a.v)’ın hoşuna gidecek bir şey yaparlardı. Hazrec bir şey yaptığı zaman, Evsliler aynı şeyi söylerlerdi. Evs, Allâh’ın Resûlü’nün düşmanı Kâ’b bin Eşref’i öldürdüğü zaman, Hazrecliler:

      “-Vallâhi bununla, bize karşı hiçbir zaman üstünlük iddia edemez-siniz!”dediler.

Onlar, Kâ’b bin Eşref gibi. Resûlullâh (s.a.v)’e düşman olan birini öldürmeyi kafalarına koydular. Hayberli, İbn-i Hukayk’ı öldürmeyi tasar-ladılar. Resûlullâh (s.a.v)’den, onun işini bitirmek için izin istediler. Resûlullâh (s.a.v), kendilerine izin verdi. 1

Ebû Rafi’in öldürülmesinin sebebi neydi?

Müslüman olmadan önce, aslında iki kardeş aile olan Evs ve Hazrec kabileleri mensubları arasında şiddetli düşmanlık ve kıskançlık vardı. Bunlar, birbirleriyle çarpışmaktan geri durmazlardı. Yahudiler de, onları birbirlerine düşürmek için kışkırtır, dururlardı. Özellikle Buas Savaşların-da birbirleri ile vuruştururlardı. Buas Savaşları, her yılın mahsül alma döneminde olurdu. Bu husumetten ve kan davalarından dolayı mahsul kaldırılamazdı. Medine’de, bölgecilik, ırkçılık ve korku, hakimdi. Bu da, Arabistanda yaşayan sömürücü Yahudilerin işine geliyordu. Bu kavğadan ekonomik ve siyasi çıkarları vardı.

En azından, her iki tarafa gizli silah satışı, faizle erzak satışı gibi. Medinelilerin saflığından istifade edip başlarına melik olarak baş, münafık İbn-i Selül’ü getireceklerdi, bu da onların sömürü işlerini kolaylaştıracaktı bir de bu Savaşlarda Medine’nin kahramanları karşı karşıya gelip, ya ölüyor, veya yaralanıb sakat kalıyordu buda Yahudilerin güvenliği açısın-dan onlara soluk aldırıyordu. Ayrıca, o yıl boyunca, her iki tarafın, Buas Savaşları’nda ölenleri için anma günleri geceleri ve merasimleri yaparak sahte medhlerle ölenleri anarak cahiliye damarlarını kabartırlardı. İkinci seneye yeni bir kabile savaşlarına hazırlık yaptırırlardı.

Dolaysıyla Yahudiler bu minval üzere hakimiyetlerini,ve çıkarlarını kolayca sürdürüyorlardı. Yani özet olarak: Bu iki kardeş kabileyi savaştı-ran onlar! Barıştıran onlar! İki tarafa gizlice silah satan onlar! Savaşlardan doğan ekonomik zararlarını yardım severlik adına, faizli kredi ile ödeyen tefeciler de onlar dı! O günlerde insanlar üzerinde medya kadar etkili şiir söyleyen şairlerin çoğu onlardandı! Kimi, şiirleri ile, kimi mali güçleriyle, Medinelileri sömürenlerin başı onlar dı.

Ne zaman ki Hz.Muhammed (s.a.v), Medine’ye İslamiyetle geldi. Evs ve Hazrec kabileleri barıştı. Kûr’an’ın dediği gibi bir ateş çukurunun kenarındaydınız! İşte o ateş çukurundan çekilip kurtarılınca Yahudiler çok rahatsız oldular. Müşrik Arablarla, Medine’deki münafıklar ve zındık Yahudiler sürekli entrika peşindeydiler. Zira, onların geçimleri buydu, ve bunu yapmaya da mecburdular.

Medine anlaşmasını bozuyorlar, Resûlullâh (s.a.v)’e sinsice suikast-ler hazırlıyorlar Müslümanlığın âleyhinde ellerinden gelen her mel’aneti yapıyorlardı. O gün, bir nevi medya gücü ve medya etkisi kadar etkili olan şairlerinin şiirleri, hicvleri ile, Müslümanları hor ve hâkir, basit ve fesatçı kan dökücü anarşist göstermek, için bir takım, etkili ve yıkıcı propağan-dalar yaparak, insanları, sömürmek için, siyasi ve ekonomik planlar kuru-yorlardı. Bu işlerin başında da, zındık Yahudi Şair’i Kâ’b bin Eşref, ile Hayber’de oturan Hicaz’ın Taciri Ebû Râfi’ Sellâm bin Ebi’l-Hukayk gelmekte idi.

Birisi, o gün medya gücü kadar etkili olan şiirleriyle, öteki’de maddi para (kapital) gücüyle bu işleri rahatlıkla orğanize ediyorlardı. Cebrâil Âleyhisselâm bunların öldürülmesi için Resûlullâh (s.a.v)’e emir getirdi. Müslümanlık dini, Medine’deki Evs ve Hazrec Kabilesinin aralarındaki düşmanlık ve kıskançlılara son verince, Evs ve Hazrec kabileleri İslâm dinine ve Resûlullâh’a yararlı olma yolunda birbirleriyle adeta yarışmaya başladılar. Evs kabilesinden bazı fedâiler, gidip azılı İslâm düşmanı olan Yahudi zındıklarından Şair Kâ’b bin Eşref’i öldürmüş, onun kötülük ve zararlarının önüne geçmişler, dolaysıyla Allâh’ın ve Resûlullah (s.a.v)’in rızasını hoşnutluğunu kazanmışlardı.

Bu olay, Medine’ki Hazrec kabilesi mensublarını harekete geçirdi. Kâ’b bin Eşref ayarında başka bir İslâm düşmanını bulup temizlemeyi ve bu yolda Evs kabilesini hayırlı olan yarışta geçmekti. Hayber de oturan Yahudi zındıklarından Hicaz Taciri Ebû Râfi’ Sellâm bin Ebi’l-Hukayk’ı öldürmek üzere, Resûlullâh (s.a.v)’den izin istediler.

Ebû Râfi’ bir çok topluluklara faizle borç para vererek ticari yönden onları eline almış ve bu gücü kullanarak da onları kışkırtıb, Resûlullâh’ın ve Müslümanların başına belâ etmişti. Resûlullâh (s.a.v)’e düşman olan kabilelerı, servetiyle destekleyen azılı bir İslâm düşmanı idi. Ğatafan’ları ve bunların çevresindeki müşrik Bedevi Arabları kandırarak Resûlullâh ile çarpışmak üzere onlardan büyük bir topluluk meydana getirmişti.

Resûlullâh ve Ashabını daima rahatsız ve huzursuz etmekte, Kâ’b bin Eşref gibi, o da, toplulukları, Resûlullâh (s.a.v) ve âshab’ının âleyhine kışkırtmaktan geri durmamakta idi. Resûlullâh (s.a.v), Hicretin üçüncü yılında, Kâ’b bin Eşref gibi, Ebû Râfi’in de şerrinden emin olmak üzere öldürülmesine müsâade etti.

Abdullah bin Atik (r.a)’in kumandası altında, Mes’ûd bin Sinan, Abdullah bin Üneys, Ebû Katâde Hâris bin Rib’iy ve Huzai bin Esved’ den oluşan beş kişilik bir fedâi birliği kuruldu. Resûlullâh (s.a.v), onlara kadın ve çocukları öldürmemelerini emir ve tavsiye buyurdu.

Abdullah bin Atik (r.a) ile arkadaşları hemen hazırlanıb yola çıktılar. Medine ile Hayber’ın arası, altı konak, yani, bugün takriben, yüzseksen kilometre’dir. Ebû Râfi’in Hayber’deki kalesine yaklaştıkları zaman, gün, batmıştı. Hayber halkı da, deve sığır ve koyun gibi yaylım hayvanlariyle mer’adan dönmüşlerdi. Abdullah bin Atik arkadaşlarına:

      “-Siz, yerinizde durunuz. Ben, gidip kale kapıcısının yüzüne bir güleyim bakayım. Belki, kaleye girme imkanını bulurum!”diyerek kale kapısına doğru yürüdü.

Kapıya yaklaşınca, kendisini saklamak üzere maşlahına bürünüp ihtiyacını gideriyormuş gibi yere çömeldi. Kale halkı, tamamıyla kaleye girmişti. Bu sırada kale kapıcısı, Abdullah bin Atik’e:

      “-Ey Allâh’ın kulu! Kaleye gireceksen gir! Ben, kapıyı kapamak istiyorum!”diyerek seslendi. Abdullah bin Atik (r.a)’da:

      “-Tamam geldim!”deyip hemen kaleye girdi ve kapının yanındaki bir merkep ahırına gizlendi.

Kale dışında kimse kalmayınca, kapıcı, kale kapısını kilitleyerek anahtarları bir direğe astı. Vakit geceye meyil edince, Abdullah bin Atik, kapıyı açtı arkadaşlarını içeriye aldı.

Ebû Râfi’in yanında, akşamdan sonra gece sohbetleri yapılırdı. Bu sohbet, kalenin en üst katlarında olurdu. Gece sohbeti sona erib, dostları Ebû Râfi’in yanından dağıldılar. Ebû Râfi’in konağı surların içindeydi. Kendisi, konağının üst katında ve topluluk arasında oturuyordu. Abdullah bin Atik’le Abdullah bin Üneys, gizlice Ebu Rafi’nin konağının kapısına vararak yanına girmek için izin istediler.

Ebû Râfi’in karısı:

      “-Siz kimsiniz?”diye sordu.

      “-Biz, Arablardan bazı kimseleriz. Yiyecek erzak almak istiyoruz!” dediler.

Abdullah bin Atik, biraz Yahudice bilirdi. Yahudice:

      “-Ebû Râfi’ye armağan getirdim!”dedi.

Ebû Râfi’in karısı:

      “-Bu, Abdullah bin Atik’in sesidir!”dedi.

Ebû Râfi’ kadına:

      “-Hay anan ağlasın! O, Yesrib’tedir. Bu saatte senin yanına nasıl gelebilir? Kalk, kapıyı aç!”dedi.

Ebû Râfi’in karısı kapıyı açıp silahlı olduklarını görünce, bağırmak istedi. Kılıçla sus işareti ile tehdit edilince, kadın sustu. İslâm fedâileri, konağın kapısını içerden kilitlediler.

Abdullah bin Atik, Ebû Râfi’in yattığı odaya doğru ilerledi. Oda, karanlıktı. Ebû Râfi’ âilesi arasında yatıyordu. Abdullah bin Atik, onun odanın neresinde yatmakta olduğunu pek farkedemiyordu. Yerini iyice anlamak için:

      “-Ebû Râfi’!!”diye seslendi.

Ebû Rafi’:

      “-Kim o?”dedi.

Abdullah bin Atik, ses gelen tarafa yaklaşıb, ona kılıçla ilk darbeyi indirdi. Ebû Râfi’in karanlıkta, karartısı, ancak Kibti bezine benziyen elbisesinin beyazından sezilebiliyordu. Zaten, Abdullah bin Atik’ın de gözleri çok az görürdü. Ebû Râfi’in karısı, İmdad! Çığlıkları koparmak isteyince, Abdullah bin Üneys, kılıcını kaldırıb onu öldürmek istedi ise; Resûlullâh’ın bu yoldaki yasağını hatırlayarak onu öldürmekten vazgeçti.

Abdullah bin Atik, Ebû Râfi’a bir şey yapamamış olmanın telâş ve heyacanı içindeydi. Ebû Râfi’ feryad edince oda dan dışarıya fırladı. Biraz

sonra, tekrar içeri daldı. Sesini değiştirerek:

      “-Nedir bu çığlık ey Ebû Râfi’!”diye sordu.

Ebû Râfi’:

      “-Anan Cehenneme girsin! Sen, seslenmeden önce, birisi beni oda içinde kılıçla vurdu yaraladı!”dedi.

Ebû Râfi’ Abdullah bin Atik’in elindeki kılıcı ve kendisini vurmak istediğini görünce, kendisini yastıkla korumaya çalıştı Abdullah bin Atik ona kılıçla bir daha vurmaya çalıştıktan sonra Abdullah bin Üneys’in yanına çıktı ve:

      “-Git de öldür onu!”dedi.

Abdullah bin Üneys:

      “-Olur!”diyerek içeri girdi.

Abdullah bin Üneys, kılıcını Ebû Râfi’in karnına saplayarak öbür tarafına geçirirken, Ebû Râfi’:

      “-Yeter! Yeter!”diye bağırmakta idi.

Abdullah bin Atik ile, Abdullah bin Üneys, Ebû Râfi’in işini bitirin-ce, dışarı çıktılar. Abdullah bin Atik’in gözleri iyi görmediği için, konak-tan inerken merdivenden düşüb bacağı fena halde incindi:

      “-Vay bacağım! Vay bacağım!”diye sızlanmaya başladı.

Abdullah bin Üneys, onu yere indirdi:

      “-Yürü! Ayağında fazla bir zarar yok!”dedi.

Yürüyerek arkadaşlarının yanlarına geldiler. Ebû Râfi’in karısı ve ev halkı ortalığı velveleye verdiler. Hâris Ebû Zeyneb, Ebû Râfi’i öldürenleri ele geçirmek için, üç bin kişiyi harekete geçirdi. Işıklarla her tarafı ara-maya çıktılar. Abdullah bin Atik ile arkadaşları, kalenin dışarıdan içeri gelen su kanalına girip saklandılar. Bir hayli arama ve taramalardan sonra ümitleri kesilen kale halkı Ebû Râfi’in yanına döndüler.

Ebû Râfi’i son dakikalarını yaşıyordu. Abdullah bin Üneys, yayını merdivenin yanındaki yerde bıraktığını hatırlayarak geri döndü. Hayber halkı, kaynaşmakta idi. Herkes:

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebu Rafi’yi kim öldürmüş?!”

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebu Rafi’yi kim öldürmüş?!” sözünden başka bir söz söylemiyordu.

Abdullah bin Üneys de, kimin yüzüne baksa veya kim onun yüzüne baksa Hayberliler gibi:

      “-Ebû Hukayk’ın oğlu Ebu Rafi’yi kim öldürmüş?!”demekte idi.

Kale halkı merdivenden inip çıkarlarken, Abdullah bin Üneys de, merdivenden çıkarak yayını koyduğu yerden aldı. Yahudilerin ileri gelen-leri, Ebû Râfi’in çevresinde toplanmışlardı. Karısı elinde bir kandil tutu-yor, kocasının yüzüne bakıyor, Yahudilerin iler gelenleriyle konuşuyor ve:

“-Vallâhi, işittiğim ses, Atik’in oğlunun sesi idi. Sonra, kendi kendimi yalanladım:

      “-Atik’in oğlu bu beldelerde ne gezer? dedim!”diyordu.

Kadın, dönüb kocasının yüzüne bakarken:

      “-Yahudilerin Tanrısına and olsun ki öldü!”diyerek feryada başladı.

Abdullah bin Atik ise, kendi kendine:

      “-Şu herifi öldürüb öldürmediğimi iyice anlayıncaya kadar bu gece, kaleden çıkmam!”diyordu.

Horozlar ötmeye başlayınca, ölü ilancısının kale surunun üzerine dikilip:

      “-Hicaz halkının Tâciri Ebû Râfi’in ölümünü sizlere bildiririm!” diyerek seslendiği işitildi.

Abdullah bin Atik arkadaşlarına:

      “-Artık, halâs! Yeter! Allâh, Ebû Râfi’yi öldürdü!”dedi.

Fedailer, su kanalında iki gün kadar beklediler. Yahudilerin arama ve taramalarının yavaşladığını iyice anlayınca saklandıkları yerden ayrılıp Medine yolunu tuttular. Gündüzleri gizlendiler, geceleri ise, yürüdüler. Gündüzün gizlendikleri zaman, aralarından birisi gözcülük etmekte, bir şeyler gördükçe, işaret vermekte idi. Böylece, yollarına devam ederek Medine’ye yakın Beyza mevkiine geldiler. Orada Abdullah bin Üneys gözcülük vazifesini üzerine aldı. Bir ara, işaret vererek arkadaşlarını koşturdu. Medine’ye yaklaştıkları sırada arkalarından yetişti arkadaşları:

      “-Sana ne oldu? Bir şey mi gördün de, bizi acele acele koşturdun durdun?”dediler.

Abdullah bin Üneys ise:

      “-Hayır, bir şey görmedim. Fakat, size yorğunluk geldiğini anladı-ğım için, korkutarak sizi yürütmek istedim!”dedi.

İslâm fedâi birliği, Resûlullâh’ın huzuruna gelib Allâh düşmanı Ebû Râfi’in öldürüldüğünü haber verdiler. Ebû Râfi’i kimin öldürdüğü kesin olarak bilinmiyordu. Abdullah bin Atik’de, Abdullah bin Üneys’de, onu kendisinin öldürdüğünü zan ve iddia ediyordu.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Haydi, kılıçlarınızı getiriniz!”buyurdu.

Kılıçları gösterdiler. Abdullah bin Üneys’in kılıcına bakınca:

      “-Ebû Râfi’i, bu öldürmüştür: Onda, yemek eseri görüyorum!” buyurdular.

Resûlullâh, Abdullah bin Atik’in ayağının incindiğini işitince:

      “-Uzat ayağını!”buyurdu.

Abdullah bin Atik, ayağını uzattı. Resûlullâh (s.a.v), onu sıvazlar sıvazlamaz, sanki hiç ağrı sızı geçirmemişe döndü.

Şair Hassan bin Sâbit (r.a), Ebû Râfi’le, Kâ’b bin Eşref hakkındaki bir şiirinde şöyle dedi:

      “-Allâh, o topluluğu hayırla mükafatlandırsın ki, ey Ebû’l-Hukayk-’ın oğlu! Ve sen ey Eşref’in oğlu! Onlar, sık ormanların arslanları gibi sevinerek zağlı kılıçlarla sizin yurdunuza kadar yürüdüler, size eriştiler. Bir anda öldürücü kılıçlarla ölüm şerbetini size içirdiler. Onlar, Peyğam-berlerinin dinine yardım için, mallarını ve canlarını giderecek herşeyi göze aldılar, hiçe saydılar!” 2

Abdullah bin Atik (r.a), İslâm tarihinde kendi adını taşıyan bu seri-yeden, sonra Hicrî beşinci yılda yapılan Hendek Ğazvesi’nde bulundu. Hayber Savaşı’na katılarak burada da çok büyük başarılar gösterdi. Daha sonra, Hicri sekizinci yılda Mekke’nin fethine, aynı yıl Huneyn Savaşı’na katıldı. Hicri dokuzuncu yılda ise, Resûlullâh (s.a.v), onu Beni Tayyi Kabilesinin putlarını kırmak için Hz.Ali (r.a) komutasındaki seriyyenin hazırlıklarını görmek ve malzemelerini temin etmekle görevlendirdi.

Tebuk Seferi’ne iştirak eden ve daha sonra Resûlullâh (s.a.v), ile Veda Haccı’na katıldı. Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatlarından sonra, birinci halife Ebû Bekr (r.a) döneminde, Hicretin on ikinci yılında irtidat hadise-lerini bastırmak, ve yalancı peyğamber Müseylimetü’l-Kezzab’a haddini bildirmek için, Yemâme Savaşları’na katılmış ve bu savaşta kendisinden bekleneni hakkıyla vermiş, Yüce Allâh’da onun beklediği şehâdeti ona vermiş, Yemame’de şehid olmuştur. Kabri, o bölgede dir.

Abdullah bin Atik (r.a) Leyla bint-i Zeyd bin Abd bin Kâ’b bin Ganm bin Selime ile evliydi. Gerisinde Muhammed adında, Asr’ı Saadette doğmuş olan bir oğlu kalmıştı. Bu oğlundan’da babasından aktardığı bir hadisi şerif rivayet edilmiştir. Bu hadis ise şöyle aktarılır.

Ahmed İbn-i Hanbel tarih adlı kitabında Buhâri ve İbn-i Şahin ile Taberâni, İbn-i İshak tarikiyle Muhammed bin İbrahim, Muhammed bin Abdullah bin Atik, babasından rivayet etmişlerdir:

Resûlullâh (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu duydum:

      “-Kim Allâh yolunda mücahid olarak yola çıkıb, hayvanından düşüb ölürse, artık karşılığındaki ecir, Allâh’a aid olmuş olur!” 3

Şübhesiz ki en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-1-376 
2- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-22-28 
3- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-3-224-No-4819