Abdullah bin Abdullah bin Übeyy bin Selül

Meşhur baş münafık olan babası Abdullah bin Übeyy, bin Selül’ün tam zıddı olarak ortaya çıkan ve Resûlullâh’ın ara sıra vahy kâtibliğini de yapan İslâm tarihinde eşine pek ender rastlanan bir kişiliğe sahib büyük bir sahabedir. Abdullah bin Abdullah bin Übeyy bin Selül

Abdullah bin Abdullah bin Übeyy bin Selül

Abdullah Bin Abdullah Bin Übeyy Bin Selül
عَــبْــدُ اللهُ بْـن ُعَــبْـدُاللهُ بْــنُ اُبـيِّ بْــن ُسَـلــُـول


 Baba Adı    :    Abdullah bin Übeyy, bin Selül.
 Anne Adı    :    Havle bint-i el-Münzir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Tarih yok. Medine doğumludur.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 12. Miladi 633. yılda Yemâme’de şehid oldu. Kabri Yemâme bölgesindedir.
 Fiziki Yapısı    :    Bedeni şişmancaydı.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Ubâde, Cüleyha, Hayseme, Havli.
 Kızları    :    Ümame.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, Beni Kureyza , Beni Mustalık, Hayber, Mekke’nin fethi, Huneyn, Tebük, Yemame.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Medineli Ensâr’dan dır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    Rivayeti var, sayısı belli değildir.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Bilgi yok.
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abdullah bin Abdullah bin Übey bin Selül bin Mâlik bin Hâris bin Übeyd bin Mâlik bin Salim bin Ganm bin Avf bin Hazrec el-Ensari el-Hazreci,ve Sülemi Beni Hübli dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Bilgi yok.
 Kimlerle Akraba idi    :    Meşhur baş münafık İbn-i Selül’ün oğludur.
HAYATI

Meşhur baş münafık olan babası Abdullah bin Übeyy, bin Selül’ün tam zıddı olarak ortaya çıkan ve Resûlullâh’ın ara sıra vahy kâtibliğini de yapan İslâm tarihinde eşine pek ender rastlanan bir kişiliğe sahib büyük bir sahabedir. Abdullah bin Abdullah bin Übeyy bin Selül’ün neseb silsilesi: Abdullah bin Abdullah bin Übeyy bin Mâlik bin Haris bin Übeyd bin Mâlik bin Salim bin Ğanm bin Avf bin Hazrec el-Ensari el-Hazrecî ve Sülemi Beni Hübli dir.

Abdullah bin Abdullah’ın asıl adı Hubab idi. Müslüman olduktan sonra, babasının da künye olarak kullandığı bu isim, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hubab şeytandır!”diyerek adını Abdullah’a çevirdi.

Abdullah (r.a)’ın lakab ve künyesi, bilinmemekle beraber doğum tarihi de tam belli değildir. Annesinin adı Havle bint-i el-Münzir bin Haram bin Amr bin Zeydümenat bin Adi bin Amr bin Mâlik bin en-Neccar’dır. Ubâde, Cüleyha, Hayseme, Havli ve Ümame adlarını taşıyan çocukları vardı, fakat hanımının ismini bulamadık. Abdullah bin Abdullah, Benî Hazrec’den olmasına rağmen kabilesinin adı Benî Hüblî’dir. Bu ad, dedelerinden Sâlim’in lâkabı idi. Bu lâkab, Sâlim’-in oğullarına teşmil edilerek devam ede gelmiştir. Hüblî lâkabı, Sâlim’in karnının pek büyük olmasından dolayı kendisine verilmişti.

Abdullah bin Abdullah (r.a)’ın dedelerinden Mâlik bin Haris, Benî Huzâa’dan Selül adında bir kadın ile evlenmişti. Babası Übeyy bin Mâlik bu kadından doğmuştu. Ve kendisine Ebû Hubbâb künyesi verilmişti. Abdullah İbn-i Übeyy, münafıkların reisi olduğundan, kendisi, dedesinin adı yerine, baba annesinin adı ile anılmaya başlanmıştır. Bu yüzden İslâm tarihine adı, Abdullah bin Übeyy, bin Selül olarak geçmiştir.

Abdullah bin Abdullah bin Übeyy, Hicretten önce Müslümanlık din-ini kabul ederek ilk Müslümanlar arasında yerini almıştır.

Babası Abdullah bin Übeyy, Hazrec Kabilesi’nin ileri galenlerinden ve en zenginlerindendi. Kuvvet ve kudreti, servet ve emvali ile meşhurdu. Evs ile Hazrec arasında Yahudilerin kışkırtmaları ile meydana gelen Buas Savaşları’nda iki tarafa durumu anlatarak İki büyük kabileyi barışmaya ikna ederek razı etmişti.

Bu iki büyük kabilenin reisleri hicretten önce aralarında anlaşarak Abdullah bin Übeyy’i kendilerine kral yapmak istediler. Bu sebeple ona bir de tâc giydirme hazırlıkları bile yaptılar. Tam bu sıralarda, Resûlullâh Medine’ye hicret edince, Abdullah bin Übeyy’in krallığı ve taç giyme töreni unutulduğu gibi kendisi de geri plânda kaldı.

Bu durumu iyice içerleyen İbn-i Übeyy, bin Selül, akıllı, bilgili, ileri görüşlü ve dirayetli diplomat bir adam olmasına rağmen gerçek iman etme şerefinden mahrum kalarak bütün hayatı boyunca Müslümanları çeşitli oyunlarla engellemeye çalışmıştır. Ve, dolaysiyle de baş munafık olarak İslâm tarihinde ismi yad edilir. Kûr’ân-ı Kerim’de onun baş munafık oluşunu tescil etmiştir. Onun bu haline en çok üzülüb içerlenen, ise oğlu Abdullah (r.a) olmuştur.

Resûlullâh (s.a.v)’ın Medine’de İslam dinini gün geçtikçe daha da ileriye götürmesi Abdullah bin Übey bin Selül ve arkadaşlarının kinini ve hasedini o nisbette arttırdı. Müslümanlık Medine’de iyice kuvvetlenince, İbn-i Übey bu durum karşısında görünürde boyun eğmek mecburiyetinde kaldı. Münafık maiyyeti ile birlikte İslâm camiasına dahil olma yolunu tuttu ise de baş münafık olma sıfatını hiç kaybetmedi.

İbn-i Übey’in oğlu Abdullah bin Abdullah ise, babasının her hareketi için hemen hemen her gün üzülür dururdu. Çünkü kendisi, îmanı tam, ve Resûlulâh’a olan muhabbeti çok büyük olan bir sahâbî idi. Babasının en büyük oğlu oluşu itibariyle Bedir Ğazvesi’ne bizzatihi iştirak etmiştir. Bu ğazveye giderken, babasının bazı kişileri geri döndürmesi, onu, bir hayli üzmüşse de, buna rağmen savaş esnasında büyük bir gayret, şecaat ve cesaret göstermiştir.

Uhud Savaşı:

Hicri üçüncü, Miladi 625 yılında yapılan Uhud Ğazvesi’ne de iştirak eden Abdullah bin Abdullah bin Übeyy, bu ğazvede de cân-ü gönülden savaşmış ve bu arada iki dişini kaybetmiş, Resûlullâh, ona, gümüşten iki diş yapmasını emir buyurmuşlardı. Uhud günü, büyük bir imtihan ve herkesin içindekini dışına vurma sınavı olmuş, Mü’min, münafıkdan ayırt edilmişti. Abdullah (r.a)’ın, babası, baş münafık İbn-i Selül işin başından beri nifak yolunu tutmuştu. Resûlullâh (s.a.v) Uhud’a çıkmadan:

“-Eğer Medine’de müdafaada kalmayı uyğun görürseniz, müşrikleri

oldukları yerde kendi hallerine bırakırsınız. Onlar, üzerinize gelemeyib kondukları yerde bekler dururlarsa kötü, ve güç bir durumda bulunmuş olurlar. Eğer, Medine’ye girib bize saldıracak olurlarsa, Medine’de kendi-leriyle çarpışırız. Siz de, bu yoldaki görüşünüzü bana açıklayınız!”

Resûlullâh (s.a.v), çarpışmak için Medine’den dışarı çıkmayı hoş görmüyordu. Baş münafık İbn-i Selül de aynı kanaattaydı. Muhacirlerle Ensâr’ın büyüklerinden çoğunun kanaatı da, böyle idi. Ancak son karar; Uhud’a çıkılsın yolunda olmuştur. İşte bundan sonra baş munafık İbn-i Selül için gün doğmuştu. Bu olayı parmağına dolayacak, Uhud gecesi şeyheyn kararğahına gelecek ve şöyle diyecekti:

      “-O, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi de, beni dinlemedi. Ey ahali! Şuracıkta, biz ne diye kendimizi öldüreceğimizi bir türlü anlayamadık!”

Kendi kavminden ve münafıklarla kuşku içinde bulunanlardan ken-disine uyan adamlarıyla birlikte oradan geri döndü. Geri dönenler, İslâm ordusunun üçte birini teşkil ediyordu, ve bunların sayısı takriben üçyüz kişi kadardı.

Uhud günü bir bela, bir imtihan ve deneme, herkesin içindekini dışı-na vurma günü olmuş, Mü’mini münafıktan ayırd ettirmişti. Uhud Savaşı sonunda münafıklar, Müslümanların kendi şehidlerine ağlayıb sızlanlan-malarını, büyük bir fırsat bulmuş gibi, Müslümanları, Resûlullâh (s.a.v) ’den ayırmak için vesile saydılar. Öyleki, Müslümanların kendi ölenleri-ne ağlarlarken bunun sebebinin İslâmiyet ve, Hz.Muhammed (s.a.v) oldu-ğunu ima ederek Müslümanların gönlüne şübhe atmaya çalışıyorlar dı.

Bu arada Yahudilerin hiyanet ve yaramazlıkları da açığa çıkıyordu. Medine nifakla kazan gibi kaynadı. Abdullah bin Übeyy, bin Selül ve onunla birlikte bulunan münafıklar Resûlullâh (s.a.v)’in ve sahabelerinin yaralanmış olmalarına çok seviniyorlar ve ağır sözler söylüyorlardı. Uhud Savaşı’ndan geri dönenlerin hemen hemen hepsi yaralı idi. Abdullah bin Übeyy’in oğlu, Abdullah (r.a)’da yaralanmıştı. Yaraları ateşle dağlanarak bütün gece geçirilmişti.

Babası İbn-i Selül:

      “-Sen, benim görüşümü hiç dinlemiyen, gençlerin görüşüne uyan, Muhammed’le Uhud’a çıkmasaydın bu felakete uğramazdın! Vallâhi ben, işin bu sonuca varacağını görür gibi idim!”diyordu.

Oğlu Abdullah bin Abdullah (r.a) ise:

      “-Allâh’ın, Resûlüne ve Müslümanlara, yapmış olduğu herbir şeyde muhakkak bir hayır ve hikmet vardır!”demekte idi.

Abdullah’ın ayrıca bu savaşta burnu kesilmişti. Resûlullâh (s.a.v), ona, altın madeninden bir burun yaptırmasını tavsiye etti. Abdullah’ın burnunun kesildiği değil dişlerinden ikisinin kırıldığı onların yerine altın-dan diş yaptırması için emir olunduğu rivayeti de vardır. 1

Beni Mustalık, Müreysi Seferi:

Abdullah (r.a)’ın çok meşhur olduğu sefer ise Beni Mustalık veya diğer adıyla Müreysi Seferi’dir. Hicretin beşinci yılının Şaban ayın da, Beni Mustalık Oğulları Seferi’ne Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte katılmıştı. Savaşın kazanılmasından sonra, Resûlullâh (s.a.v) Müreysi Kuyusu başın-daki orduğahında bulunduğu sırada idi, su yüzünden, Hz.Ömer’in, Beni Gifâr dan, ücretle tutmuş olduğu seyisi, Cahcah bin Mes’ûd ile Ensâr dan, Beni Avf bin Hazrec’in müttefikı, Sinan bin Veberü’l-Cüheni ile niza’ ederek vuruştular. Müreysi’ Kuyusu’nda azıcık su vardı. Salınan kovanın ancak yarısı dolabiliyordu.

Beni Sâlim’in müttefiki olan Sinan bin Veberü’l-Cüheni, Sâlim Oğulları gençlerinden bazıları ile birlikte su içmek için geldiği zaman, orada Muhacirlerle Ensâr’dan bir topluluk buldu. Hz.Ömer’in ücretlisi Cahcah, Sinan’ın yakınında kovası ile su çekiyordu. Bir ara, Sinan’ın kovası birbirine karıştı. İki kovadan birisi yukarı çıkmıştı. Çıkan kova, Sinan’a aid idi. Sinan:

      “-Çıkan, benim kovam!”dedi.

Cahcah bin Mes’ûd:

      “-Vallâhi, o ancak benim kovamdır!”dedi.

Bunun üzerine aralarında sert tartışmaya ve münakaşaya başladılar. En sonunda, Cahcah bin Mes’ûd, elini kaldırıb Sinan’a vurdu. Cahcah ona vurunca, Sinan’ın yüzünden kan akmaya başladı. Bunun üzerine, Sinan bin Veberü’l-Cüheni:

      “-Yetişin, yetişin! Ey Ensâr cemaatı !”diyerek bağırdı.

Cahcah bin Mes’ûd da:

      “-Yetişin, yetişin ! Ey Muhâcir cemaatı!”diye bağırdı.

Muhacirler, acele, koşub geldiler. Evs ve Hazrec Kabileleri’nden olanlar da, geldiler. İki taraf, kılıçlarını sıyırdılar. Az kalsın, büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar, birbirlerine gireceklerdi. Muhacirler ile Ensâr’ın ileri gelenlerinden bazıları bu hususta uyarıcı ve yatıştırıcı konuşmalar yaptılar. Muhacirlerden bazıları, Sinan’a:

      “-Gel, sen hakkından, davandan vaz geç!”dediler.

Sinan’ın kavim ve kabilesi ise, bunun ancak Resûlullâh’ın emriyle olabileceğini, aksi taktirde, Cahcah’dan kısas suretiyle ödeşilmesi gerek-tiğini ileri sürmekte idiler. Bundan sonra, Muhacirler, Sinan’ın müttefik-lerinden olan Ubâde bin Sâmit ve daha başkalarıyla konuştular. Onlar da, Sinan’la konuştular. En sonunda, Sinan, davasını Resûlullâh’a kadar götürmekten vaz geçti.

O sırada, oraya Resûlullâh (s.a.v) geldi:

      “-Cahiliyet halkının dâvâsı mı güdülüyor?!”buyurduktan sonra

      “-Nedir bunların halleri, dertleri ?”diye sordu.

Muhacirin, Ensâriye vurduğunu söylediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bırakınız şu cahilliyet davâsını! Çünkü, o, bir murdarlık ve kötü-lüktür! Câhilliyet dâvâsını güden, Cehenneme atılmış olur!” buyurdular.

      “-Ya Resûlallâh! Oruç tutsa, Namaz kılsa, ve Müslüman olduğunu söylese de mi cehenneme atılır?”diye soruldu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet! Oruç tutsa, Namaz kılsa, ben Müslüman olduğunu söylese de Cehennem’e atılır!”buyurdular.

Bunun üzerine, Sinan, Cahcah üzerindeki dâvâsından ve hakkından vaz geçti, dava sulh’a ve hoşnutluğa bağlandı.

Fakat baş münafık Abdullâh İbn-i Übeyy, bin Selül o sırada, kendisi gibi münafıklardan olan Mâlik, Dais, Süveyd, Evs bin Kayzi, Mu’attib bin Kuşayr (veya Kays), Zeyd bin Lusayt (veya Salt), Abdullah bin Nebtel ve daha başkaları ile birlikte oturuyordu.

Cahcah’ın:

      “-Ey Kureyş Hânedanı!”diyerek haykırdığını işitince, son derecede kızdı. Ve bu söz üzerine:

      “-Ey Evs Oğulları! Ey Hazrec oğulları! Ben, size, dostunuz ve müt-tefikiniz olan, Sinan bin Veberü’l-Cüheni’ye, yardımcı olmanızı tavsiye ederim!”diyerek, Ensâr’ı kışkırtmıştı.

Abdullah bin Übey, bu kadarla da kalmamış, yanında kendi kavm ve kabilesinden bazı kimseler ve o sırada pek genç olan, Zeyd bin Erkam-’da orada bulunduğu halde, Mekkeli Muhâcirleri kasdederek şöyle konuş-maktan kendisini alamamıştı:

      “-Gördünüz mü şunların yaptıklarını?! Kendi yurdumuzda bize ğalebe çaldılar. Milletimizi tanımadılar. Vallâhi iş, ancak eskilerin mesel- lerinde dedikleri gibidir! Besle, semirt köpeği, yesin seni! Vallâhi bizim meselemizle, Muhammed’in meseli de başka değil ancak deyicinin dediği gibidir. (Köpeğini semirt, seni yesin!) Vallâhi, eğer, Medine’ye dönecek olursak, en izzetli ve kuvvetli olan, en zelil ve zaif olanı oradan muhak-kak sürüb çıkaracaktır!”veya:

      “-Aziz olan, Zelil olanları oradan, Medine’den, Muhakkak sürüb çıkaracaktır! Ama ben ne diyeyim ki, bunu, siz kendi elinizle yaptınız! Onlara, yurdunuzu, yuvanızı, peşkeş çektiniz. mallarınızı onlarla bölüş-tünüz! Vallâhi, siz, ellerinizdekini peşkeş çekmeyip onlara karşı sıkı davransa idiniz, Muhakkak ki, onlar, sizin yurdunuzdan başka yerlere çıkar giderlerdi. Sizler, onların uğrunda ölüb, kendi evladlarınızı yetim ettiniz, ve azaldınız. Onlar ise, çoğaldılar! Resûlullâh’ın yanındakilere nafaka zekât ve sadaka vermeyiniz ki, onlar, Onun, etrafından dağılıb, gitsinler!”dedi.

Zeyd bin Erkam, Abdullâh bin Übeyy’in sözlerine çok kızdı:

      “-Vallâhi kavminin için de zelil, kalil (Az) ve menfur olan ancak sensin! Resûlullâh (s.a.v) ise, Rahman ve Rahim olan Allâh tarafından, Aziz kılınmıştır!”diyerek, ona, sert karşılık verdi.

Abdullâh bin Übeyy, Zeyd bin Erkam’a:

      “-Vallâhi seni hiçbir zaman sevmeyeceğim!”dedi.

Daha sonra da sinsi bir siyasetle işi çevirerek:

      “-Sus sevgili yeğenim! Kardeşimin oğlu sus! Ben, şaka yapmıştım!” dediyse de, Zeyd bin Erkam (r.a) hızla oradan kalkıb Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gelerek, tüm olanları işittiklerini Resûlullâh (s.a.v)’e haber verin-ce Resûlullâh, çok üzüldü mübarek yüzleri renkten renge döndü.

O sırada Resûlullâh (s.a.v)’in yanında Hz.Ebû Bekr, Hz.Osman, Sa’d bin Ebi Vakkas, Muhammed bin Mesleme, Evs bin Havliy, Abbad bin Bişr, gibi Muhacir ve Ensâr ashabı’ndan bazıları bulunuyordu.

Resûlullâh (s.a.v), Zeyd bin Erkam’a:

      “-Ey çocuk! Ona kızmış olmayasın!”buyurdu.

Zeyd:

      “-Hayır ! Vallâhi, bunları ondan işittim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İşittiklerinde yanılmış olmayasın?”buyurdular.

Zeyd bin Erkam (r.a):

      “-Hayır! Yâ Resûlallâh, yanlışım yok!”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Onun hakkında sana bir benzetme, veya bir yakıştırma yapılmış olmasın?”buyurdu.

Zeyd bin Erkam (r.a):

      “-Hayır! Vallâhi! Yâ Resûlallâh! Bunları, ondan işitmişim!”dedi.

Abdullah bin Übeyy’ın sözü, orduğaha dağıldı. Herkesin ağzında bu olay konuşuluyordu. Ensâr dan bir topluluk Zeyd bin Erkam’ı tövbeye davet ettiler. Ona:

      “-Zeyd! Sen kavminin büyüğüne söylemediği bir şeyi söyledi, demek ile, zulüm ve haksızlık ettin, akrabalık bağlarını kopardın!”diyerek kına-dılar. Zeyd bin Erkam ise:

      “-Vallâhi ben, tüm bunları ondan işitmişimdir. Vallâhi Hazrec kavmi arasında bana Abdullâh bin Übeyy’den daha sevimli sevgili bir adam yoktu. Vallâhi bu sözleri babamdan dahi işitmiş olsaydım, ben onu yine Resûlullâh (s.a.v)’e yetiştirirdim. Yüce Allâh, Resûlüne bu hususta vahiy indirib, benim mi, yoksa başkasının mı, yalancı olduğunu bildireceğini Resûlullâh (s.a.v)’in, sözlerimi doğrulayacağını umuyorum!”dedi, ve:

      “-Allâh’ım! Resûlüne, benim sözlerimi doğrulayacak vahyini indir!” diyerek Allâh’a yalvardı.

Bundan sonra, Zeyd bin Erkam, utancından Resûlullâh’ın yanına yaklaşamayarak yola devam etti.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Bırak, beni, şu İbn-i Übeyy’in boynunu vurayım? Yâ Resûlallâh! Eğer, onu Muhacirlerden birisinin öldürmesini uyğun görmüyorsan, Ensâr’dan Sa’d bin Muaz, veya Muhammed bin Mesleme’ ye, emret. Onu, onlar öldürsünler! Yahut, Abbad bin Bişr gidib öldürsün onu!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) bu tekliften hiç hoşlanmadı. O’na:

      “-Sen bunu yapabilir misin?”diye sordu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Evet! Seni, hak din ile gönderen, O Allâh’a yemin ederim ki yapabilirim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

“-Öldürülmesini emr edecek olursam, onu öldürürler, fakat, çok geçmeden de, Yesrib onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar! Hayır olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halktan bazıları:

      “-Muhammed, Ashâbı’nı öldürüyor! Diye, konuşmaya başladıkları zaman, hal, nice olur?”buyurdular.

Mücahidlerin hemen Medine’ye doğru yola çıkmalarını emr etti. Halbuki, Resûlullâh (s.a.v), o güne kadar, günün böyle, en sıcak bir vakt-

tinde yola çıktığı olmamıştı.

Abdullah İbn-i Übeyy’ın söylediği sözler, Mücahidler arasında yayılmıştı. Resûlullâh (s.a.v), yolda gelirken, Abdullâh bin Übeyy, bin Selül’ü yanına çağırttı. Abdullâh İbn-i Übeyy, Ensâr’ın büyüklerinden bir çok kişileri de, kendisine yardımcı olmak, ve Zeyd bin Erkam’ı yalanlat-mak ve tartaklatmak üzere yanında getirdi.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Bana erişmiş olan sözlerin sahibi sen misin?”diye sorunca,

Abdullâh İbn-i Übeyy:

      “-Hayır! Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allâh’a yemin ederim ki, ben, bu o sözlerin, hiç birini söylemedim! Zeyd, muhakkak yalancıdır! Senin yanındaki şu ğazilerden, Allâh’ın beni Cennete koymasına, Senden başka vesile olacak, kendime daha yakınını bilmiyorum!”dedi.

Yanında getirdiği kişiler de onu tasdik ettiler. Abdullâh İbn-i Übeyy, kavmi içinde şerefli ve büyük tanınmış bir kimse idi. Bunun için Ensâr olan kişiler, onu kayırmak ve korumak maksadıyla:

      “-Yâ Resûlalâh! Belki de, bu genç, bu zatın sözlerini, yanlış anlamış, iyi kavrıyamamış, veya iyi ezberliyememiştir!”dediler.

Yolda, Resûlullâh’ın yanına Üseyd bin Hudayr geldi. Resûlullâh’a:

      “-Esselâmü Âleyke Eyyühennebiyyü ve Rahmetullâhi ve Berekâtüh-ü!”diyerek Peyğamberlik selâmıyle selâmladı. Sonrada:

      “-Yâ Nebiyyallâh! Vallâhi, bu saatte yola çıkmak uyğun değildir. Sen, böyle zamanda yola hiç çıkmazdın?”dedi

Resûlullâh (s.a.v):

Adamınızın söylediği şey, sana haber verilmedi mi?”buyurdu.

Useyd bin Hudayr (r.a):

      “-Hangi adam yâ Resûlallâh?”diye sordu:

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Abdullah bin Übeyy!”buyurdu.

Üseyd bin Hudayr (r.a):

      “-Ne söylemiş?”diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Medine’ye dönünce, en aziz ve kuvvetli olan, en zelil ve zaif olanı oradan muhakkak sürüb çıkaracaktır!”demiş buyurdu.

Useyd bin Hudayr (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! İstersen, Sen, onu Medine’den sürer, çıkarırsın. Vallâhi, zelil ve zaif olan odur. Aziz ve kuvvetli olan da, Sensin! Yâ Resûlallâh! Sen, ona yine de, rıfk ve şefkatla muamele buyur. Vallâhi, Allâh, Seni, bize getirdiği sırada, kavmi, onun için hükümdarlık tacı hazırlıyordu. O, elinden saltanatı Senin çekib aldığını sanmaktadır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), o gün, Mücahidlerle birlikte akşama kadar ve bütün gece yola devam ettiler. Sabah olub güneşin harâreti bunaltmaya başlayınca, oraya kondular. Mücahidler, yorğunluk ve uykusuzluktan, kendilerini yere atıb hemen uykuya daldılar. Resûlullâh’ın böyle yapması, Mücahidleri, Abdullah İbn-i Übeyy tarafından dün söylenmiş olan sözler ile uğraşmaktan alıkoymaktı.

Resûlullâh (s.a.v), hareket emrini verib Mücahidlere Hicaz yolunu tutturdu. Hicaz bölgesinde El-Naki’den yüksekçe bir mevkide bulunan Bak’a’ya kadar yola devam etti ve oradaki su başına indi.

Baş münafık Abdullâh İbn-i Übeyy, İbn-i Selül’ün çok samimi Sahabelerden olan öz oğlu, Abdullâh (r.a) babasının söylediği bu sözleri haber alınca, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gitti:

      “-Yâ Resûlallâh! Sana haber verilen hareketi üzerine Abdullah İbn-i Übeyy’i öldürmek istediğini haber aldım. Eğer, bu işi muhakkak yapacak isen, onu öldürmeyi bana emr et! Ben, onun başını keser, Sana getiririm! Vallâhi, Hazrec Oğulları, benim, babasına karşı benden daha hayırlı ve sayğılı bir kimse bulunmadığını bilirler. Korkarım ki, onu öldürmeyi, benden başkasına emredersin de nefsim, Abdullah İbn-i Übeyy’ın katlinin halk arasında gezib dolaştığını görmeye beni bırakmaz, tahammül ede-mez de, bir kâfire karşı, bir Mü’min bir kardeşimi öldürmüş ve dolaysiyle Cehenneme girmiş olurum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Hayır! Ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda yaşadıkça, iyi arkadaşlık yaparız!”buyurdular.

Abdullah İbn-i Übeyy, bundan sonra, bir hadise çıkardığı zaman, kendi kavmı onu azarlarlar, suçlarlar ve kınarlardı. Resûlullâh (s.a.v); kendi kavmının Abdullah İbn-i Übeyy’e karşı bu tutum ve davranışlarını haber alınca, Hz.Ömer’e:

      “-Gördün mü ya Ömer? Eğer, onu öldür! Dediğin gün, onu öldürmüş olaydım, muhakkak, onun yüzünden yer yerinden oynardı!”buyurdu.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Vallâhi, anladım ki, Resûlullâh’ın işinde, benim işimden daha büyük hayır ve bereket vardır!”demiştir.

Benî Mustalık (Müreysi) Seferi’nde baş münafık Abdullah ibn-i Übeyy’in, Resûlullâh (s.a.v) ve Muhacirler âleyhindeki kışkırtmaları mey-dana çıkmış halk’ın yanındaki mevkii ve itibarı oldukça sarsılmıştı. Kendi öz kavmi bile onu kınamaktan suçlanmaktan ve hatta azarlanmaktan geri durmuyorlardı.

Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selül’de, üzerine çevrilmiş olan nazarı dikkatleri başka taraflara çevirtecek, gündemi değiştirecek, daha doğrusu Müslümanları kendi derdine düşürüb birbirleriyle uğraştıracak bir hadise çıkartmaktan, yahut herhangi bir hadiseyi istismar etmekten başka çare kalmamıştı. Nitekim Resûlullâh (s.a.v)’in pâk zevcesi Hz.Âişe’nin herkes gibi makul ve meşru bir mazeretle savaş birliğinden geride kalıb bir müddet sonra ordunun kalan veya düşen şeylerini sahiblerine teslim etmek üzere geri hizmetlere vazifelendiren Safvân bin Muattal gibi saf ve temiz kalbli, ve hatta, sonradan hasur olduğu, yani erkekliği bile olmadığı söylenen gerçek bir Mü’min ve Müslüman tarafından getirilmesi hadisesi kendisine hiç bulunmaz, ve kaçırılmaz bir fırsat gibi görünmüş ve hemen iftira şebekesini harekete geçirtmişti.

Kûr’ân-ı Kerîm’e göre:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Mü'minlere kendi öz nefislerinden evlâdır. Ve, O’nun zevceleri de Mü'minlerin anneleri hükmündedir!” 2

Hatta aynı surenin elli üçüncü âyetinde Resûlullâh (s.a.v)’den sonra bile, zevcelerinden herhangi birisini, nikâhlamak kat’i surette yasaklan-mıştır. Dolayısıyla Allâh’a ve Resûlullâh’a gerçekten îmân etmiş ve bağ-lanmış olan bir Müslümanın bu açık âyetler karşısında Resûlullâh (s.a.v) ’in gerek sağlığında, gerek vefâtlarından sonra zevcelerinden herhangi birisine değil kötü gözle bakması, hatta böyle bir kötülüğü kalbinden bile geçirmesi dahi düşünülemez. Böyle kötülükler ancak münafıklara yaraşır.

Çünkü, Kûr’ân-ı Kerîm’de de açıklandığı gibi, onların kalblerinde maraz hastalık vardır. Peyğamberin hanımlarına kötülük için ve kötü göz ile bakanlar da ancak böyle kalblerinde hastalık bulunan münafıklar olabilir. Allâh’a ve Resûlü’ne gerçekten îmân etmiş olan bir Mü’min, aziz Peyğamberinin zevcesini örtüsüne bürünmüş ve yapayalnız uyuya kalmış görünce onu hürmetle deveye bindirib orduya yetiştirmesi kadar tabii ve zaruri ne olabilirdi ki?

Ancak, henüz Medine’ye ulaşılmadan, yolda iken baş munafık Abdullâh bin Übeyy, bin Selül İslam tarihinde en çirkin bir olay olan ifk hadisesine sebeb olmuştu. İfk, Nedir?

“-Namuslu, Müslüman bir hanım efendiye gözüyle görmediği halde şek ve şübhe üretib ona iftira atmaktır.

Hz.Âişe (r.a), der ki:

“-Mustalık Oğulları Seferi’nden dönerken konakladığımız yerden harekete yakın bir sırada ben ihtiyaç ve abdest bozmak için oradan uzak-laştım. Boynumda ise Yemen göz boncuğundan dizilmiş gerdanlık vardı. Bu gerdanlığı ben gelin giderken annem Ümmü Ruman gelinlik hediyesi olarak vermişti. Hacetimi kaza ettikten sonra konak yerine geri geldim. Göğsümü iyice yoklayınca gerdanlığımın koptuğunu düştüğünü anladım. Hemen dönüb onu aradım, bulamadım. Fakat, onu aramak beni yoldan alıkoymuştu. Vakit ise gecenin sonu etraf çok zor görünüyordu. Yolculuk sırasında bana hizmet edenler gelmişler hevdecimi yüklemişler devemi hareket ettirmişlerdi. Onlar beni hevdec içinde sanmışlardı.

O zaman kadınlar hafif, ve zaif idiler. Ağır ve şişman vücudlu değillerdi. Et yağ onları kaplamazdı. Çünkü onlar ancak sabahları biraz bir şeyler yerlerdi. Zaten ben küçük yaşta bir kadındım. Devemi sürüb gitmişlerdi. Gerdanlığımı ordu ayrılıb ordan gittikten sonra buldum. Hemen gerdanlığımı alıb ordugâha geldim ise de orada onlardan hiç kimseler yoktu. Hepsi çekilib gitmişlerdi. Bende oradan evvelce bulunduğum yere geldim. Çarşafıma bürünüp yanımın üzerine uzandım. Hevdec içinde beni bulamayınca aramak üzere yanıma gelirler sandım. O sırada, gözlerimi uyku bürüdü. Uyuyub kalmışım.

Safvân bin Muattalü’s-Sülemi ordunun arkasında kalır, emtiasını araştırır ordudan geride bir şey kalmışsa zayi olmamak için alıb diğer konak yerine götürürdü. Safvân, Vallâhi askerin arkasından yürüyerek sabaha karşı bulunduğum yere doğru gelmiş, uyuyan bir insan karaltısı görünce gelib başucumda dikilmiş ve beni görünce şaşırarak:

      “-İnna lillâhi ve inna ileyhi raciun!” Biz Allâh içiniz, dönüşümüz de Ona’dır!”dedi.

Hemen onun sesine uyandım. Çarşafımla yüzümü örtüp büründüm. Vallâhi onunla ne bir kelime konuşmuşumdur, ne de istircadan, yani: İnna lillahi ve inna ileyhi raciun âyetinden, başka hiçbir kelime işitmişimdir. Bundan sonra Safvân devesini ıhdırdı beni binsin diye ayağını devesinin ön ayağına bastı.

      “-Bin!”dedi ve kendisi geri çekildi.

Ben de hemen kalkıp deveye bindim. Kendisi de devenin başını yularını çekerek askere yetişmek için süratle ilerlemeye başladı. Sabaha kadar askerin arkasından yetişemedik. Nihayet asker konak yerine inip yetiştiği sırada idi ki, Safvân bin Muattal, Beni deve üzerinde getirirken, baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy:

      “-Kimdir bu?”

      “-Âişe dir!”dediler.

Abdullah İbn-i Übeyy:

      “-Âişe mi? Vallâhi, ne Âişe, o adamdan kurtulur. Ne de, o adam Âişe’den kurtulur. Demek Resûlullâh’ın hanımı bir adamla gecelemiş sabaha kadar da kalmış sonra da adam devesinin yularından tutub onunla yanımıza gelmiş?”diyerek ilk önce yayğarayı koparmıştı.

İşte iftiracılar âleyhimde söyleyecekleri sözleri söylemişler ordugâh bununla çalkalanmış, vallâhi benim bunların hiçbirinden haberim yoktu. Âleyhimde iftira ederek helak olanlar olmuş. İftiranın en büyüğünün ve

çoğunun gerisinde, Abdullah İbn-i Übeyy, İbn-i Selül varmış!”

Bu ve bunun benzeri olaylar bu yolculuk boyunca böyle sürüb gitti. daha sonraları Resûlullâh (s.a.v), Akik Vâdisi’ne geldiği zaman, baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy’ın oğlu Abdullah (r.a) ilerleyib babasının önünü kesti. Devesini ıhdırıb çöktürdü.

      “-İzzet ve kuvvetin, Allâh ve Resûlüne âid olduğunu ikrar ve itiraf edinceye kadar, senden ayrılmayacağım!”dedi.

Abdullah İbn-i Übeyy:

      “-Demek, sen, beni bu kadar insanlar arasında Medine’ye bırakma-yacaksın?”dedi.

Abdullah (r.a):

      “-Evet! Ben, bugün, insanlar arasında en aziz kimdir? En zelil kim-dir? Sana öğretinceye kadar seni bırakmayacağım! İzzet ve kuvvetin Allâh ve Resûlüne aid olduğunu ikrar ve itiraf etmeyecek olursan, boynunu vuracağım!”dedi.

Babası Abdullah İbn-i Übeyy:

      “-Yazıklar olsun sana! Sen, bu işi işleyecekmisin?!”dedi.

Abdullah (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Abdullah İbn-i Übeyy, oğlunun kararlı olduğunu anlayınca:

      “-Ben, şehâdet ederim ki; İzzet ve kuvvet, Allâh’a Resûlü’ne ve Mü’minlere aiddir!”demek zorunda kaldı.

Resûlullâh (s.a.v), bunu duyunca:

      “-Allâh, seni, Resûlü’nden ve Mü’minlerden dolayı hayırla müka-fatlandırsın!”diyerek Abdullah’a dua etti ve babasının yolunu açmasını da emreyledi:

      “-Bırak onu, vallâhi, aramızda bulundukça, biz onunla güzelce görü-şüb konuşacağız!”buyurdular.

Medine’ye dönüldüğü zaman, Allâh, baş münafık Abdullah İbn-i Selül ve onunla birlikte olan münafıklar hakkında Münafikun süresini nazil buyurdular.

“-Münafıklar, Sana geldiği zaman:

      “-Şehâdet ederiz ki, Sen, muhakkak Allâh’ın Peyğamberi’sin!” dediler. Allâh da, bilir ki, Sen elbette O’nun Peyğamberi’sin. Fakat, Allâh, o münafıkların hiç şübhesiz yalancılar olduğunu da, iyi bilir. Onlar, yeminlerini bir kalkan edindiler de, yüce Allâh’ın yolundan saptılar. Hakikaten, onların yapmakta oldukları şeyler, ne kötüdür!

Bu da, onların zahiren Mü’min, kalben kâfir olmaları yüzün-dendir. Onların kalblerinin üzerine küfür mührü basıldığından, imanın hakikatini anlayamazlar.

Onları gördüğün zaman, belki gösterişleri, kalıb ve kılıkları hoşuna gider. Söz söylemeye başlarlarsa, sözlerini dinlersin. Halbuki, onlar giydirilmiş, kocaman kütükler gibidirler. Her gürültüyü kendi âleyhlerinde sanırlar. Asıl düşman, onlardır. O halde Sen, onlardan sakın. Allâh, gebertsin onları!

Onlar, nasıl da, hakdan döndürülüyorlar! Onlara:

      “-Geliniz Allâh’ın Peyğamberi sizin için istiğfar ediversin!” denildiği zaman, başlarını çevirdiler. Gördün ki, onlar, özür dilemeyi bile, kibirlerine yediremeyecek hala yüz dönüyorlar!

Sen, onlara, ha istiğfar etmişsin, ha etmemişsin, birdir! Allâh, onları katiyyen yarğılamaz. Şüphe yok ki, Allâh, fasıklar gürühunu doğru yola iletmez.

Onlar öyle kimselerdir ki,

      “-Resûlullâh’ın etrafında bulunanlara bir şey vermeyin de, O’nun etrafından dağılıb gitsinler!”diyorlardı.

Halbuki, göklerin ve yerin bütün hazineleri Allâh'ın dır. Fakat o münafıklar anlamazlar.

Onlar:

      “-Eğer, Medine’ye geri dönersek, and olsun ki, en şerefli ve en kuvvetli olan, en hakîr ve zayıf olanı, oradan Medine’den muhakkak çıkaracaktır!”diyorlardı.

Halbuki, şeref, kuvvet ve ğalibiyet ancak Allâh'ın, Peygamberin ve Müminlerindir! Fakat, münafıklar bunu bilemezler!” 3

Bu âyetler, nazil olduğu zaman, Abdullah İbn-i Übeyy’e:

      “-Ey Ebû Hubab! Senin hakkında pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullâh (s.a.v)’e git de, senin için Allâh’dan yarğılanmak dilesin?” demişti. Fakat, o başını çevirib:

      “-Benim iman etmemi emr ettiniz, iman ettim. Malımın zekâtını vermemi emr ettiniz, verdim. Muhammed’e secde etmemden başka bir şey kalmadı!”dedi.

Münafikun sûresi nâzil olunca, Resûlullâh (s.a.v), Zeyd bin Erkam-’ın kulağını tuttu. Sonra da:

      “-İşte, Allâh yolunda kulağıyla vazifesini hakkıyla yerine getirmiş olan genç budur! Ey Zeyd! Allâh seni tasdik etti!”buyurdular.

Bundan sonra artık hiç kimse Abdullâh bin Übeyy’e inanmadı. Böyle bir şey olduğunda onu azarladılar, kınadılar. 4

Abdullah bin Übeyy’in Soyu, İçtimâi Durumu, Ölünceye dek Peyğamberimize karşı Tutum ve Davranışından bazı örnekler:

Baş Münafık Abdullah bin Übeyy’in baba ve Ataları şöyle sıralanır:

Abdullah bin Übeyy, bin Mâlik, bin Hâris, bin Übeyyd, bin Malik, bin Sâlim Hublâ, bin Ganm, bin Avf, bin Hazrec, bin Hârise, Abdullah bin Übeyy, bin Selûl’ün, Babaannesi, Huzâalar’dan Selûl adında bir kadındı. Bundan dolayı Selûl’e nisbet edilirlerdi. Abdullah bin Übeyy’in evi, Benî Neccarlarla Benî Saidelerin evleri arasında idi. Abdullah bin Übeyy’in annesi Benî Neccarlardan Münzir bin Haram’ın kızı Havle idi.

Ebû Âmir’in halasının da oğlu olan Abdullah bin Übeyy, cahilliye çağının sonlarına doğru Hazreclerin Seyyid’i ve Ulusu idi, Medinelilerin, ona Taç giydirmeğe ve Tacın üzerine de Hükümdarlık sarıgı sarmağa hazırlandıkları bir sırada, Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye gelişi, Abdullah bin Übeyy’i derin üzüntüye uğratmış, Kendisine, böyle Hükümdarlık Tacı düzülürken, saltanatının elinden gidişini, Resûlullâh (s.a.v)’den bilmişti.

İslâmiyet’in, Medine’de hızla yayılıb halkın birbirleri ile yarışırca-sına Resûlullâh (s.a.v)’in başına toplanmaları, Abdullah bin Übeyy’i, büsbütün kıskandırmış ve çileden çıkartmıştı. Gerek Resûlullâh (s.a.v), ve gerek sahabîleri, müşrikler ve kitablılarla savaşmağa Allâh tarafından izin verilinceye kadar, Allâh’ın emir ve tavsiyesine uyarak müşriklerin de, kitablıların da, tutum ve davranışlarına, işkencelerine katlanmışlardı.

Savaşa izin verilince, Resûlullâh (s.a.v), müşriklerle çarpışmak üzere Bedir Ğazvesı’ne çıktı. Orada, Kureyş müşriklerinin en azılı ve belli başlı olanları öldürüldü! Bunun üzerine, Abdullah bin Übeyy ile müşriklerden ve puta tapanlardan yandaşları:

      “-Bu, zafer ve ğalebenin Müslümanlara yöneldiğini açıkça gösteren bir hâdisedir!”dediler.

İster istemez artık Resûlullâh (s.a.v)’e gelib, İslâmiyet üzerine beyat ettiler ve Müslüman oldular. Fakat, Abdullah bin Übeyy, ölünceye kadar, Müslümanları, birbirlerine düşürmeğe, İslâm birliğini bozup dağıtmağa, İslâmiyeti içinden yıkmaya ne kadar çalışmış durmuşsa, Resûlullâh’da, onun ve yardımcılarının sinsi sinsi kurdukları tuzaklardan Müslümanları ve Müslümanlığı dâima kurtarmış, ellerini boşa çıkarmıştır.

Resûlullâh (s.a.v), Abdullah bin Übeyy’i, hiç bir zaman bir köşeye itib onun İslâmiyet’e ve Müslümanlara karşı açıktan bir cebhe kurmasına meydan vermemiş, kendisine dâima Müslüman muamelesi yapmış, yum-uşak davranmış, onu da, yumuşak davranmak ve yumuşak davranınca da, onun, eline geçen fırsatları, değerlendirmesini etkisiz kılmıştır.

İbn-i Übeyy’in Kötü Tutum ve Davranışlarından Bazı örnekler:

1-Abdullah bin Übeyy, Uhud Savaşı’na giderken, yolda, İslâm ordusunun üçte birini teşkil eden üç yüz on kişi ile geri dönmüştü.

2-Benî Nadîr Yahudileri, Medine’den göç etmeğe hazırlandıkları sırada, İbn-i Übeyy, onlara adamlarından Süveyd ile Dâis’i göndermiş:

      “-Abdullah bin Übeyy, size, sakın yurdunuzu ve mallarınızı bırakıp gitmeyiniz! Kalenizde oturunuz. Benim yanımdakilerden, kavmimden ve başka Arablardan iki bin kişi sizinle birlikte kalenize girecek, son nefes-lerine kadar hepsi ölmeyi göze alacaklardır. Kurayza Oğulları Yahudileri- de, size yardım eder, sizi bırakmazlar. Gatafanlardan olan müttefikleriniz- de size yardım ederler diyor!”dedirmişti.

3-Beni Mustalık Savaşı’nda Muhacirlerle Ensâr’ı kışkırtıb birbirlerine düşürmüş, kılıçlarına el attırmış ve Peyğamberimiz’in yetişip teskin etmesi ile büyük bir kavğanın önüne geçilebilmişti. Ayrıca bu seferde Hz.Âişe validemize iftira atmıştı.

4-Hendek Kuşatması’nda da, uydurma bahanelerle evlerine dönmek isteyen münafıkların başında bulunuyordu.

5-Beni Kurayza Yahudilerini direnmeğe ve Resûlullâh (s.a.v)’e karşı koymağa teşvik etmekten geri durmamıştı.

6-Nihayet, Tebük Seferi’ne çıkılacağı sırada başındaki münafıklar ve Yahudi müttefikleriyle birlikte karargâhlarını, İslâm ordugâhının sonuna doğru kurduktan ve ordu harekete geçtiği sırada, da Resûlullâh (s.a.v) ve ordusu için şöyle demişti.

      “-Muhammed, güç bir durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla savaşacak hâ! Halbuki, kendisinde buna yetecek güç yok. Her halde, Muhammed, Beni Asfarlarla çarpışmayı, oyuncak sanıyor! Vallâhi, O’nun ashabını, bir sabah ikişer iki şer iplere bağlanmış olarak görür gibiyim sanki!”diyerek ashabı korkutmaya çalışmıştı.

Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selül’ün Ölümü:

Abdullah bin Übeyy, Hicri dokuzuncu yılda Tebük Seferi’nden sonra şevval ayının sonuna doğru hastalandı. Hastalığı, yirmi gece kadar sürdü. Zilkade ayında öldü.

Resûlullâh (s.a.v), Abdullah İbn-i Übeyy’i, hastalığı sırasında sık sık gidib onu yoklardı. Bir gün, Abdullah İbn-i Übeyy, yanına gelmesi için Resûlullâh (s.a.v)’e haber saldı. Resûlullâh (s.a.v)’de onun öleceği gün, yanına vardı. Ölmek üzere olduğunu anlayınca ona:

      “-Vallâhi, ben, seni, Yahudileri sevmekten hep nehy eder dururdum. Yahudi sevgisi, nihayet seni, helak etti!”buyurdu.

Abdullah ibn-i Übeyy’de:

      “-Yâ Resûlalllâh! Es’ad ibn-i Zürâre, onlara, kin besledi de, kendisine ne yararı oldu ki?”diyerek itiraz etme alışkanlığını sürdürdü.

Abdullah İbn-i Übeyy’in Resûlullâh’dan dilekleri:

      “-Yâ Resûlallâh! Şimdi, kınama ve azarlama zamanı değildir. Ölme zamanıdır! Ben, Seni, yanıma beni azarlayasın diye değil, benim için yar-ğılanmak dileyesin diye çağırttım. Ölürsem, yıkanışımda yanımda bulun. Bana, gömleğini ver, onun içerisine de sarılayım! Hem bana, Senin tenine değen gömleğini ver! Cenaze namazımı kıl ve benim yarğılanmam için de Allâh’a dua et!”dedi.

Baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy, öldüğünde, cenaze namazını, Resûlullâh (s.a.v)’in kıldırmasını ve Resûlullâh (s.a.v)’in gömleğine sarı-lıb kefenlenmesini! oğluna da vasiyet etti. Abdullah İbn-i Übeyy, ölünce, oğlu Abdullah, Resûlullâh (s.a.v)’e gelib:

      “-Yâ Resûlallâh! Abdullah ibn-i Übeyy, öldü! Gömleğinizi verin de, onu, gömleğinizin içine sarıb kefenleyeyim. Onun cenaze namazını kıl, ve yarğılanması için de Allâh’a dua et!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), sırtından gömleğini çıkartıb ona verdi:

      “-Cenaze hazırlanınca, bana, haber ver. Cenaze namazını kılayım!” buyurdular. Resûlullâh (s.a.v), Abdullah İbn-i Übeyy’in yıkanmasında ve kefenlenmesinde bizzat bulundu. Cenazesi cenazelerin konulacağı yere, Musâllâ'ya götürülüb konuldu. Abdullah İbn-i Übeyy’in oğlu Abdullah, cenazenin namaz için hazırlandığını, Resûlullâh (s.a.v)’e gelerek haber verdi. Resûlullâh (s.a.v)’de kalkıb gitti. Cenaze namazını kıldırmak üzere ileri vardığı sırada, Hz.Ömer (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in elbisesinden tutub çekti, varıb önüne dikildi. Abdullah İbn-i Übeyy’in, kötülük yaptığı gün-leri birer birer sayarak:

      “-Yâ Resûlallâh! Filan gün, şöyle, filan gün, şöyle söyleyen, Allâh düşmanı Abdullah İbn-i Übeyy üzerine mi namaz kılacaksınız?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v), gülümsüyordu. Hz.Ömer, sözü, çoğalttığı ve:

      “-Bunun namazı, Senin neyine gerek? Allâh, Seni, münafıklar üzer-ine, şu adamın üzerine namaz kılmaktan nehy etmedi mi?”dediği zaman, Resûlullâh (s.a.v):

“-Ben, iki şeyden birini tercih etmekte serbest bırakılmış ve ben de, tercihimi yapmış bulunuyorum. Bana, yüce Allâh tarafından:

      “-Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme! Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de, Allâh, onları yarğılamayacaktır!” 5

Buyuruldu.

      “-Eğer, ben, yetmişi artırınca, bunun yarğılanacağını bilseydim, muhakkak, artırır, yarğılanmasını sağlardım!”buyurdu.

Sonra da, onun üzerine cenaze namazı kıldı. Ashâb’da, Resûlullâh ile birlikte kıldılar.

Mücemmi bin Câriye:

      “-Resûlullâh (s.a.v)’ın, cenaze üzerinde, Abdullah İbn-i Übeyy’in ki kadar vakti uzattığını hiç görmemiştim. Sonra, kabre ulaşıncaya kadar gittiler. Cenazesi, Nubayt Hanedanı katında bulunan ve üzerinde kendi-lerinin cenazeleri taşınan tabutun üzerinde taşınmıştı!”demiş,

Enes bin Mâlik (r.a)’de:

      “-Abdullah İbn-i Übeyy’in, uzun boylu oluşundan ötürü, ayaklarının tabuttan dışarı çıkmış olduğunu gördüm!”demiştir.

Amr bin Ümeyyetü’d-Damri der ki:

“-Abdullah İbn-i Übeyy’in tabutuna yaklaşalım diye ne kadar uğraş-mıştık da, yanaşmaya muvaffak olamamıştık. Şu belli münafıklar, onun üzerine üşüştülar. Müslümanlara üstün geldiler.

Onlar, Beni Kaynukalar ve başkalarındandı, içlerinde:

Sa’d bin Huneyf, Zeyd bin Lusayt, Selâme bin Humam, Nûman bin Ebî Amir, Râfi bin Harmele, Mâlik bin Ebî Nevfel, Dâis, Süveyd.....gibi münafıkların en kötülerinin de içinde bulunduğu bir takım kimseler olub Abdullah İbn-i Übeyy’in cenazesine geliyorlardı. Abdullah ibn-i Übeyy’in oğlu Abdullah (r.a)’a, onları görmek kadar ağır gelen, can sıkan hiçbir şey yoktu. Onlara karşı kapıyı kapardı.

Baş munafık Abdullah ibn-i Übeyy ise ölmeden önce:

      “-Onlardan başkası, benim yanıma yaklaşmasın!”

Her birine de:

      “-Vallâhi, sen, bana susuzluğa karşı, sudan daha sevgilisin!”derdi.

Onlar da:

      “-Keşke, Sana, biz, canlarımızı, çocuklarımızı ve mallarımızı feda etseydik!”derlerdi.

Resûlullâh (s.a.v) Abdullah İbn-i Übeyy’in tabutunun yanında kabre kadar yürüdü. Münafıklar, Abdullah İbn-i Übeyy’in kabrinin başına gelib durdukları zaman, Resûlullâh (s.a.v) onları gözlerinin ucuyla süzüyordu. Münafıklar, kabrinin içine girmek için birbirlerinin üzerine yığıldılar. Bağırmalar, çığlıklar yükselmeğe başladı. Nihayet, Ubâde bin Sâmıt (r.a), onları, bu tutum ve davranışlarından men etmek için:

      “-Resûlullâh’ın yanında seslerinizi kıssanız a!”dedi.

O sırada, Münafık Dâis de, kabre inmek isterken burnundan yaralan-dı, kan akmağa başladı. Kendisi bir köşeye çekildi.

Resûlullâh (s.a.v)’in Abdullah İbn-i Übeyy’in cenazesinde bulundu-ğunu, cenaze namazını kıldığını ve kabrinin başında durduğunu görünce, Abdullah İbn-i Übeyy’in kavminden Müslüman ve fazilet sahibi bazı kişiler, Abdullah İbn-i Übeyy’in oğlu Abdullah ile Sa’d bin Ubâde, Ubade bin Sâmıt ve Evs bin Havli kabrin içine indiler.

Resûlullâh (s.a.v)’de, Resûlullâh’ın yanında dikilen Evs ve Hazrec büyüklerinden bazı Sahabîler de, Abdullah İbn-i Übeyy’in cesedinin kabre nasıl konulacağını onlara elleri ile gösterdiler. Cenaze gömülünceye kadar, Resûlullâh (s.a.v) kabrin başında ayakta durdu.

Abdullah İbn-i Übeyy’in yoksul münafıklardan, işlerini yoluna koy-duğu ve kendilerine iyilikler ettiği bir takım adamları da kabrin üzerine toprak çekerken:

      “-Âh! Keşke Senden önce, biz, canlarımızı Sana feda etseydik!”

Diyorlar ve başlarına toprak saçıyorlardı. Resûlullâh (s.a.v) Abdullah İbn-i Übeyy’in oğlu Abdullah’a baş sağlığı dileyib oradan geri döndü.

Ümmü Umâre der ki :

      “-İbn-i Übeyy’in mateminde biz de bulunduk. Evs ve Hazrec kadın-larından hiç biri, Abdullah İbn-i Übeyy’in kızı Cemile’ye gitmekten geri kalmadılar!”

Cemile:

      “-Vâ cebelâh! Vâ cebelâh! Vâ rüknâh!”diyor ve hiç kimse, onu, bundan men etmiyor ve ayıplamıyordu da.

Dediklerine göre: Cemile, Abdullah bin Übeyy’in kabrine kadar da gitmişti. Aradan çok vakit, geçmeden yüce Allâh, Resûlullâh’a indirdiği âyette şöyle buyurdu:

      “-Onlardan ölen hiç bir kimseye dua etme! Kabrinin başında da durma. Çünkü, onlar, Allâh'ı ve Resûlünü inkâr ile kâfir oldular. Fâsık kimseler olarak öldüler!” 6

Bundan sonra, Resûlullâh (s.a.v), Allâh’a ruhunu teslim edinceye kadar, hiç bir münafık’ın cenaze namazını kılmadı. Kabrinin başında da, durmadı. Abdullah İbn-i Übeyy’e, gömleğini niçin verdiği, ve onun cenaze namazını ne diye kıldığı sorulduğu zaman, Resûlullâh (s.a.v):

      “-Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini Rabbim-den gelecek azabdan kurtarmayacaktır. Fakat, ben, bu sayede, onun kav-minden bin kişinin Müslüman olmasını umuyorum!”buyurdular.

Rivayete göre: Abdullah İbn-i Übeyy’in, böyle, Resûlullâh (s.a.v)’in gömleğinden ve üzerine kılacağı namazdan şifâ dilediğini gören Hazreci- ler den bin kişi Müslüman olmuştur.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Bundan sonra, Resulullâh (s.a.v)’e karşı cür’etime şaştım. Allâh ve Resûlü, elbette, daha iyi bilendir!”demiştir. 7

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

“-Bir gün Resûlullâh (s.a.v), yüksekçe bir evin duvarı dibinde göl-gelenen Abdullah İbn-i Übeyy’in oturdukları yerin yakınından merkebin üzerinde gerçekten, onlara selâm vermek için onların yanına kadar geldi, O da elbisesi ile ağzını burnunu kapatarak, Resûlullâh ile dalga geçerek onu tahkir ve tezyif etmek istedi:

      “-Ebû Kebşe’nin oğlu! Bizi, toza boğdun!”dedi.

Bunun üzerine oğlu Abdullah bin Abdullah (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh, Seni Peyğamber olarak gönderen Allâh’a yemin olsun ki, istiyorsan sana onun başını getireyim?!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Sakın böyle bir şey yapma, bilâkis babana iyi davran, onunla iyi geçin!”buyurdular.

Abdullah bin Abdullah, babasını öldürmek için, Resûlullâh (s.a.v)- dan izin istiyor, fakat Resûlullâh (s.a.v):

      “-Babanı öldürme!”buyuruyordu.

Urve anlatıyor:

      “-Rahib Ebû Amir’in oğlu Hanzala ile Abdullah bin Übeyy’in oğlu Abdullah, babalarını öldürmek için Resûlullâh (s.a.v)’den izin istediler. Fakat, Resûlullâh (s.a.v), buna müsaade etmedi!” 8

Ebû Amr’ın oğlu, denen kişi ise; Meşhur Gâsilü’l-Melâike lakabı ile yad edilen Uhud şehidi Hanzale bin Ebû Amr’dır. Onun da babası rahib bozuntusu ve munafıklardandı. Hanzale (r.a) İbn-i Selül’ün kızı Cemile ile bir gecelik evli iken, Uhud’a gitmiş ve orada şehid olmuştu.

Hudeybiye anlaşması müzakereleri sırasında Hudeybiye’de bekle-mekte olan sahabeler arasında bulunan, baş münafık Abdullah bin Übey ibn-i Selül’e Kureyş müşrikleri haber salarak:

      “-Eğer, Mekke’ye girib Kâbe’yi tavaf etmek istersen, gel, tavaf et!”

Haber geldiği sırada, Abdullah İbn-i Übeyy’in oğlu Abdullah (r.a), babasının yanında oturuyordu. Babasına:

      “-Babacığım! Sana, Allâh’ı hatırlatır, and veririm; Resûlullâh, tavaf etmeden, sen tavaf edib de, bizi her yerde rezil mi edeceksin?!”deyince, Abdullah İbn-i Übeyy, tavaf etmekten vazgeçti ve:

      “-Resûlullâh, tavaf etmedikçe, ben de, tavaf etmem!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) onun bu sözünü işitince, memnun oldu. 9

Böylesine münafık ve münafıkların reisi olan bir babanın salih evladı, Abdullah bin Abdullah (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın İrtihâlinden sonra Ebû Bekr (r.a)’in hilafeti zamanında meydana gelen irtidat hadiseleri üzerine yalancı peyğamber Müseylimetü’l-Kezzab ile yapılan çok şiddetli ve kanlı Yemâme Savaşları’na iştirak etti. Hicretin 13. Miladi 633 yılında bu Savaşlarda şahâdet mertebesine erişti.

Ashabın gençlerinden olmasına rağmen çok olğun ve çok mütteki olan ve Resûlullâh (s.a.v)’e, sadakat ve bağlılığını her zaman ispatlayan Abdullah (r.a), sahabelerin faziletlilerinden idi. Hz.Âişe (r.a) dahi ondan hadîs rivayet etmiştir.

Ebû Nuaym ve İbn-i Seken, Hişam bin Urve tarikiyle babası, Âişe, Abdullah bin Abdullah bin Ubeyy’den rivayet etti:

      “-Onun ön dişleri döküldü. Resûlullâh ona, altından bir burun edin-mesini emretti!”

İbn-i Ebû Hatim’in:

      “-Âişe ondan hadis rivayet etmiştir!” sözünden işte bu kastedilmiştir.

Ancak Beğavi, başka bir varyanıttan Hişam bin Urve’den tahric etmiştir: O rivayette şöyle deniliyor:

      “-Abdullah’ın burnu yara almış ve düşmüştür!”

O rivayette Âişe zikredilmedi.

İbn-i Mende de vehme kapılıb:

      “-Burnundan yaralandı!”dedi.

İbn-i Abdilber onu, Resûlullâh’ın mektublarını yazanlar arasında saydı. Abdullah (r.a) Yemâme Savaşı’nda mürtedler ile savaşırken Hicretin 12. yılında şehid düştü. 10

Abdullah (r.a)’ın çocukları ve hanımı hakkında bir kayıt yoktur.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-236 
2- Ahzab-6 
3- Münafikun Suresi-1-8 
4- Âsım Köksal İslam Tarihi-12-42-52 
5- Tevbe-80 
6- Tevbe-84 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-418-425 
8- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-3-913-914 
9- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-13-179 
10- el-İsabe, İbn-i Hacer el-Askalani-3-216-No-4787