Abbad Bin Bişr Bin Vakş

Sahâbeler arasında Abbâd bin Bişr adını taşıyan iki tane meşhur olan sahabe vardır, bunlar dan biri; Abbâd bin Bişr, bin Kayzi, diğeri ise bizim burada anlatmaya çalışacağımız, Resûlullâh (s.a.v)’ın zekât memurlarından, yiğitliği ile nam salan, meşhur sahâbelerden Medineli Ensâr’dan olan Abbâd bin Bişr, bin Vakş’dır.

Abbad Bin Bişr Bin Vakş

Abbâd Bin Bişr Bin Vakş
عَـبّـا دُ بْــنْ بـِشْـرِ بـِـنْ وَقـْـش


 Baba Adı    :    Bişr bin Vakş bin Züğbe.
 Anne Adı    :    Fatıma binti Bişr bin Adiy el-Hazreci dir.
 Doğum Tarihi ve Yeri    :    Takriben Miladi 589.yılda Medine’de doğdu.
 Ölüm Tarihi ve Yeri    :    Hicretin 12. Miladi 633 yılların da Yemâme Savaşı’nda 45 yaşlarında şehid oldu. Kabri, Yemâme bölgesinde dir.
 Fiziki Yapısı    :    Bilgi yok.
 Eşleri    :    Bilgi yok.
 Oğulları    :    Bilgi yok.
 Kızları    :    Adını bilmediğimiz bir kız çocuğu vardı.
 Gavzeler    :    Bedir, Uhud, Hendek, Zaturrika seferi, Beni Kureyza, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin fethi, Tebük Seferi, ve Yemâme.
 Muhacir mi Ensar mı    :    Medineli Ensâr’dandır.
 Rivayet Ettiği Hadis Sayısı    :    2 tane.
 Sahabeden Kim ile Kardeşti    :    Ebû Huzeyfe bin Utbe, bin Rebiâ
 Kabile Neseb ve Soyu    :    Abbâd bin Bişr bin Vakş bin Züğbe bin Zaûra bin Abdüleşhel bin Cüşem bin el-Hâris bin Hazrec bin Amru, (Ve, O, ) Nebit bin Mâlik bin el-Evs el-Ensâriy el-Evsi, sonra Eşheli’dir.
 Lakap ve Künyesi    :    Ebu Bişr, veya, Ebû’r-Râbi’dir.
 Kimlerle Akraba idi    :    Bilgi yok.
HAYATI

Sahâbeler arasında Abbâd bin Bişr adını taşıyan iki tane meşhur olan sahabe vardır, bunlar dan biri; Abbâd bin Bişr, bin Kayzi, diğeri ise bizim burada anlatmaya çalışacağımız, Resûlullâh (s.a.v)’ın zekât memurlarından, yiğitliği ile nam salan, meşhur sahâbelerden Medineli Ensâr’dan olan Abbâd bin Bişr, bin Vakş’dır. Abbâd bin Bişr, bin Vakş (r.a), takriben Miladi 589. yılda Medine’de dünyaya geldi, ve, Hicretin 13. Miladi 634 yıllarında Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın hilafeti devrinde meydana gelen Yemâme Savaşı’nda şehâdet mertebesine erişmiştir.

Abbâd bin Bişr, bin Vakş (r.a)’ın kabile veya neseb silsilesi şöyledir: Abbâd bin Bişr bin Vakş bin Züğbe bin Zaura bin Abdüleşhel bin Cüşem bin el-Hâris bin Hazrec bin Amru (Veya O, ) Nebit bin Mâlik bin el-Evs, el-Ensâriy el-Evs’i sonra Eşheli’dir. Lakab ve Künyesi ise: Ebû’r-Rebi’ Ebû Bişr dir.

Abbâd bin Bişr, Evs kabilesinin Abdüleşhel kolundandır. Medine’de doğdu ve orada yaşadı. Resûlullâh (s.a.v)’in Medine’ye hicretinden önce Medine’ye öğretmen olarak göndermiş olduğu Mus’ab bin Umeyr (r.a)’in vasıtasiyle Ensâr’ın ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr, ve, Sa’d bin Muâz (r.a)’dan daha önce Müslüman olmuştur. Bu itibarla da Ensâr’ın faziletlilerindendır. Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye hicret ettikten sonra onu Muhacirinden Ebû Huzeyfe bin Utbe, bin Rebia ile din kardeşi ilan etti.

Hz.Âişe (r.a)’nin:

“-Ensâr içinde en faziletli üç kişi”diye vasıflandırdığı ve Sa’d bin Muâz’dan sonra adlarını andığı Üseyd bin Hudayr ile Abbâd bin Bişr’in bazı menkibeleri geniş olarak bazı hadis kitablarında yer almaktadır.

Abbâd bin Bişr (r.a) hicri ikinci yılda meydana gelen Bedir Ğazvesi-’nde bulunarak, Ashâb-ı Bedir’den olma vasfını almıştır. daha sonra, hicretin üçüncü yılında Uhud Ğazvesi’ne de iştirak etmiştir. Kendisi, çok cesur ve şecâat sahibi bir sahabe olduğundan genellikle savaşlarda öncü kuvvetlerine kumanda ederdi. Ayrıca savaş dönüşlerinde geceleyin sabaha kadar nöbet tutarak Resûlullâh (s.a.v)’in güven ve emniyetini de sağlamak için uğraşırdı. Nitekim, Zatü’r-Rika Ğazvesi’nden dönüşde, Nahle mevki-inde tutmuş olduğu bir nöbet sırasında aynı anda üç yerinden ok yarası almasına rağmen, hem namazını kesmemiş ve hem de nöbetini tutmuştur.

Abbâd bin Bişr, Hendek Ğazvesi’nde, ve Beni Kurayza Yahudileri Muhasarası’nda bulunduktan sonra, Hudeybiye Musalahası’na giderken yirmi kişilik öncü kuvvetin kumandanlığını da yapmıştı. Hudeybiye de o meşhur ağaç altında Resûlullâh (s.a.v) ile biatı Rıdvân’da bulunan Abbâd bin Bişr, Şecere-i Rıdvan’da bulunan Ashâb’dan olma şerefine ermiştir.

Hicretin 7. yılının başlarında, Miladi 628 yılında meydana gelen Hayber Seferi’nde Resûlullâh (s.a.v)’ın öncü kuvvetlerinin kumandanı idi. Yolda yakalamış olduğu bir casusu konuşturmak suretiyle, Hayber Yahudilerinin durumları hakkında bilgi almıştır.

Mekke’nin fethi’ne Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte iştirak eden Abbâd bin Bişr (r.a), buradan Huneyn Ğazvesi’ne iştirak etmiştir. Huneyn’de alınan ğanimet malları Ci’râne mevkiinde toplandığında bunların muhafa-zası yine Abbâd bin Bişr’e verilmişti.

Ayrıca, Huneyn Ğazvesi bittikten sonra, ordunun gece emniyetini sağlamak için Resûlullâh (s.a.v) tarafından gece nöbetini tutmakla görev-lendirilmiştir. Bu durum, onun ne kadar cesur, ve ne kadar güvenilir bir kişi olduğunu açıkça göstermektedir.

Abbâd bin Bişr (r.a)’in en önemli faaliyetlerinin başında o tarihlerde Resûlullâh (s.a.v) ve Müslümanları şiirleriyle zemmeden, Mekkelileri ve Arab kabilelerini Müslümanlar âleyhine kışkırtan, Resûlullâh (s.a.v)’e karşı gizli suikastler tertibleyen, Yahudi zengin ve şairlerinden olan ve Cebrâil (a.s)’ında tâlimatıyla öldürülmesi kesin olarak istenen Kâ’b bin Eşref’i, saf-dışı eden cesur fedâilerden birisidir. Bu, cesurane hareketi ile Resûlullâh’ın dualarına mahzar olmuştur.

Yahudi Şair Kâ’b bin Eşref Niçin öldürüldü?

Resûlullâh (s.a.v) Mekke’den Medine’ye geldiği zaman, Medine hal-kı, Müslüman, müşrik, Yahudi, ve bunların müttefiklerinden oluşmaktaydı. Kendileri Müslüman oldukları halde, babaları müşrik olarak kalan nice Medineliler vardı. Medineli müşrikler ve Yahudiler, Resûlullâh (s.a.v), ve ashâbını gerek içerden, gerek dışardan, gerek açık, gerek gizli olarak son derece rahatsız etmekteydiler.

Halbuki Medine sözleşmesine göre hiç bir kimse, diğer bir kimseyi, inancından ötürü rahatsız etmeyecek, Medine’de hep beraber emniyet için-de yaşayacaklardı. Aralarında bu konuyla ilgili bir sözleşme yapmışlardı. Fakat buna rağmen Yahudiler, fırsat buldukça düşmanlıklarını gizli ve âşikâr olarak hâlâ sürdürmekteydiler. Yüce Allah, bu yolda indirdiği âyet-lerle Resûlullâh (s.a.v)’a ve Müslümanlara sabır tavsiye etmekteydi:

      “-Kesinlikle mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan oluna-caksınız. Sizden önceki kitab verilenlerden ve müşriklerden birçok incitici söz duyacaksınız. Eğer sabreder ve takva yoluna gider, koru-nursanız, işte bu, hadiselere karşı gösterilecek bir azim ve bir meta-nettendir” 1

      “-Ehl-i kitabdan birçoğu, gerçek, kendilerine apaçık belli olduk-tan sonra, sırf nefislerinden kaynaklanan hasedden dolayı, sizi iman-ınızdan vaz geçirip sonra dinden döndürerek kâfir etmeyi isterler. Şimdi siz, Allâh emrini verinceye kadar onları affedip bağışlayın. Şüphesiz Allâh, daima her şeye gücü yeten kâdirdir.” 2

Mâ’mer bin Râşid’in, Zühri’den rivâyetine göre:

Âl-ı İmran sûresi’nin yukarıda meâli yazılan 186. âyetinde anılan, Ehl-i kitab kişilerden maksad, Yahudi zındıklarından Kâ’b bin Eşref idi. Kâ’b bin Eşref, Hicaz bölgesinde yalan ve iftira ile karışık etkili şiirleri ile Kureyş müşriklerini, Resûlullâh (s.a.v), ve ashâbı âleyhine kışkırtır. Resûlullâh’ı ve onun ashâbını hicv ve zem eder dururdu. O, fesat yayan bir zındıktı. Zira o gün şairlerin etkisi, bu günün Medyası gibi insanlar üzerinde çok büyük etkiye sahipti.

Yahudilerden bazıları, Allah’ın selâmını verirken bile, Resûlullâh için kötülük dilemekten geri durmazlardı.

Bu konuda Hz.Âişe (r.a) şöyle der:

“-Yahudilerden bazı kimseler, Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelerek bulunduğu yere girdiler ve ona,

      “-Essâmü aleyke!” (ölüm senin üzerine olsun), dediler. Ben, onların, belli belirsiz söyledikleri şeyin farkına varınca,

“-Ölüm ve lânet sizlerin üzerine olsun, dedim.

Benim bu sözüm üzerine Resûlullâh (s.a.v) bana,

“-Yâ Âişe! Sâkin ol. Allah, her işde yumuşak davranmayı sever, diye buyurdular.

Ben,

“-Yâ Resûlallâh! Sen, ne söylediklerini işitmedin mi, diye sordu-ğumda,

Resûlullâh (s.a.v) bana,

      “-Ben de, onlara, “ve âleyküm” (sizin üzerinize olsun), diyerek karşılık verdim ya!”diye buyurdular.

Abdullah ibn-i Ömer (r.a)’in bildirdiğine göre:

Resûlullâh (s.a.v),

      “-Yahudilerden herhangi birisi, size selâm vereceği zaman, “-Essâmü âleyküm, (ölüm sizin üzerinize olsun) derse, siz de onlara, “ve âleyküm” deyin, diye buyurdular.

Yahudiler, öteden beri böyleydiler. Vaktiyle, kendilerine Hz.Mûsâ vasıtasıyla telkin edilen bir sözü de, başka bir sözle değiştirmişler, başka şekle sokmuşlardı. Yani, “günahlarımızı affet”anlamına gelen (hıtta) sözünü, buğday manasında olan (hınta) şeklinde değiştirmişler ve “Ey Rabbımız! Günahlarımızı düş”, diye Yüce Allâh’dan yarğılanma dileyecek-leri yerde, “Buğday isteriz!” diyerek Allah ve Peyğamberi ile alay etmişlerdi. 3

Yahudilerin, Resûlullâh (s.a.v)’a karşı amansız bir kıskançlıkları ve kinleri vardı. Bunun için, Yahudi erkekleri ve kadınları tarafından zaman zaman suikasdler yapılmıştır. Medine barış ve sulh anlaşmasına rağmen bu fiilden kesinlikle geri durmuyorlardı.

Örneğin, Abdullah ibn-i Abbas’dan nakledilen bir rivâyet şu şekilde-dir:

Resûlullâh (s.a.v), Bedir’de müşriklerle çarpıştıktan sonra, Medine-’ye geri dönerlerken, yolda bir Yahudi kadın ile karşılaştı. Yahudi kadının başında bir çanak, çanağın içinde kızarmış oğlak kebabı ve kolundaki kab da da tatlı yiyecekler vardı. Yahudi kadın, Resûlullâh (s.a.v)’a:

      “-Yâ Muhammed! Yüce Allah’a hamd olsun ki, seni, sağ salim geri getirdi. Eğer, Medine’ye sağ, salim döner gelirsen, şu birtek oğlağı kesib kızartayım, yemen için sana getireyim, diye adak adamıştım!” dedi.

O sırada Resûlullâh (s.a.v)’ın karnı çok açtı. Tam oğlaktan yemeye hazırlanırken, Yüce Allâh, kebap olmuş o oğlağı dört ayağı üzerine kaldırdı. Daha sonra oğlak dile gelerek Resûlullâh (s.a.v)’a

“-Yâ Muhammed, sakın, beni yeme, ben, zehirliyim, dedi.

Kâ’b bin Eşref de Resûlullâh (s.a.v)’a diş bileyip tuzaklar ve tertibler düşünen Yahudi zındıklarındandı.

Kâ’b bin Eşref bir gün, davet ettiği düğün ziyafetinde Resûlullâh’ı öldürmek için Yahudilerden bir cemâatle anlaşarak, yemek hazırlamıştı. Düğünün yapıldığı mekanda, Resûlullâh’ın oturacağı yerin tam üzerine, oldukça büyük bir kayayı sanki kendiliğinden düşmüş gibi yuvarlamak üzere hazırlıklar yaptılar. Resûlullâh (s.a.v) ve ashabı, davete icabet etmek için oraya gittiklerinde, Cebrâil (a.s), hemen bu suikastı O’na haber verdi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v) ve ashâbı, onların yanından erkenden ayrıldı.

Kâ’b bin Eşref, Yahudilerin zındıklarından, ve şeytanlarındandı.

“-Onlar iman eden mü’minlerle karşılaştıkları zaman:

      “-Bizde iman ettik! Derler”

Ancak ayrılıb şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise:

      “-Gerçek şu ki, biz, sizinleyiz, ancak biz, onlarla alay ediyoruz!” derler. 4

Âyeti’ndeki şeytanlardan maksad, Yahudiler den Kâ’b bin Eşref ile Huyey bin Ahtab, Ebû Bürdetü’l-Eslemi, İbnü’s-Sevdâ ve Abdüddar bin Hudayb gibileridir.

Kâ’b bin Eşref, çok kuvvetli bir şairdi. Söylediği etkili şiirleriyle, Resûlulâh ve sahâbelerini hicv etmekten, Kureyş müşriklerini, Resûlullâh ve Müslümanlar âleyhine kışkırtmakta idi. Özellikle, Kureyş müşrikleri-nin Bedir’de kesin bir hezimete uğramalarından sonra, Zeyd bin Hârise, Medine’nin aşağı kısmında oturan Müslümanlara, Abdullah bin Revaha ise, Medine’nin yukarı taraflarında oturan Müslümanlara Bedir zaferini müjdelemek, müşriklerden öldürülenleri haber vermek üzere müjdeci olarak önden gönderilmişlerdi.

Annesi; Nadir Oğulları Yahudileri’nden, Babası; Nebhan Oğulları ve Tayyi’ kabilesinden olan Kâ’b bin Eşref, zafer müjdesini haber alınca:

      “-Yazıklar olsun size! Bu haber doğru olabilir mi? Muhammed, şu adamların, isimlerini andıkları, Arabların eşrafı ve insanların liderleri olan bu önemli kişileri, gerçekten de öldürmüş olabileceğini zan eder misiniz? Eğer, Muhammed, bu kadar cemâatı öldürmüş ise, artık, bizim için, yerin altı, yerin üstünden daha hayırlıdır!”demişti.

Daha sonra, verilen bu haberin doğru olduğunu anlayınca da, hemen çekib Mekke’ye gitmiş, orada Muttalib bin Ebi Vedâa’nın evine inmişti. Muttalib ile hanımı Âtike, onu, evlerinde son derece ağırladılar.

Kâ’b bin Eşref, Bedir’de Müslümanlar tarafından öldürülüb, kör bir kuyuya atılan Kureyş’in müşrik büyükleri üzerine yanık mersiyeler şiirler söyleyerek ağladı, ve ağlattı. Mekkelileri, Resûlullâh âleyhinde kışkırtıb ayaklandırmaya çalıştı. Söylediği şiir ve mersiyeler, Mekke’de erkek ve kız çocukları tarafından ezberlenib okunmaya başlandı.

Huyey bin Ahtab ile Kâ’b bin Eşref, Mekke’ye gidib Resûlullâh ile çarpışmak üzere Kureyş müşrikleriyle andlaştılar. Kureyş müşrikleri:

      “-Siz, en eski ilim ve kitab sahiblerisiniz. Siz, bize, gerek kendimiz, gerek Muhammed hakkında bilgi veriniz!”dediler.

Huyey bin Ahtab ile Kâ’b bin Eşref:

      “-Siz ne haldesiniz? Muhammed ne haldedir?”diye sordular.

Müşrikler:

      “-Biz, hörgüçlü dişi develeri boğazlar, halka yediririz ve su üzerine süt içiririz. İnsanların sıkıntılarını gideririz. Hacıları sularız. Akrabaları- mızla ilgileniriz!”dediler.

      “-Peki, Muhammed ne haldedir?”diye sordular.

Kureyş müşrikleri:

      “-Kim olacak ki, O, oğulsuz, kızsız, kabilesiz, tek başına kalan bir hurma ağacı gibidir. Bizimle akrabalık ilgisini kesmiş, hacıları soyan, ve, hırsız olan, Ğıfar Oğulları ancak kendisine tabi olmuştur!”dediler.

Huyey bin Ahtab ile Kâ’b bin Eşref:

      “-Yok yok! Siz, onlardan çok daha hayırlısınız! Ve, daha doğru bir yoldasınız!”dediler.

Ebû Sûfyan ve öteki müşrikler, Kâ’b’a:

      “-Sence, bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed ve ashâbı’nın dinimi daha makbuldür?”diye sordular.

Kâ’b bin Eşref, müşriklere yaranmak için:

      “-Elbette ki siz, onlardan üstün ve daha doğru yoldasınız!”diyerek menfaat ve çıkarı için hasedle bir ehli kitab olarak vicdan ve ilme karşı ihanetin en açık örneğini göstererek, putperest müşrikliği, Müslümanlığa üstün tuttu. Gerek Kâ’b’ın ve gerek öteki Yahudi biginlerinin bu yoldaki tutum ve davranışları Kûr’an-ı Kerim şöyle açıklanır:

“-Görmedin mi? Şu kendilerine Kitâb dan biraz nasib verilen-lerin yaptıklarına? Kendileri, Cibt ve Tâgut gibi putlara, boş şeylere inanırlar. Kafir ve müşrikler hakkında:

      “-Bunlar, Mü’minler den daha doğru bir yoldadır!”derler. 5

Rivâyete göre: Ka’b bin Eşref hakkında, Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, bize karşı düşmanlığını açıklamakta, bizi, şiir ve hicivleri ile rahatsız etmekte, müşrikleri desteklemektedir. Bizim ile çarpışmak için Kureyş’i kışkırtıb bir araya toplamıştır. Yüce Allâh, bunu, bana haber verdi” buyurduktan sonra, Nisa suresinin 51. âyetini sonuna kadar ve:

“-Onlar, öyle kimselerdir ki, Allâh, onlara lanet etmiştir. Allâh, kime lanet ederse, artık, onun için bir yardımcı bulamazsın!“

Mealli 52. âyetin de baş tarafını okudu.

Medineli Ensâr’dan Muhammed bin Mesleme’ye göre:

“-Kâ’b bin Eşref, Resûlullâh (s.a.v) ile yaptığı Medine anlaşmasını bozmuş, Resûlullâh ve Müslümanları, hicv etmek suretiyle düşmanlığını açığa vurmuş, Kureyş müşriklerini Resûlullâh (s.a.v) ve Müslümanların âleyhinde ayaklandırmaya çalışmış, ve bu yüzden öldürülmeye müstehak olmuştu.

Enes bin Mâlik’in rivâyet ettiği bir hadis’de, hem Mekkeli, hem Medineli müşriklere karşı, Müslümanların, servetleri, elleri ve dilleriyle cihad etmeleri emrolunmuştur.

Büyük alim ve siyerci Diyar Bekri’nin açıkladığına göre:

Kâ’b bin Eşref, Mekke’ye kırk tane Yahudi ile birlikte gitmişti. Ebû Sûfyan’la görüşmüştü. Ebû Süfyan, kırk hemşerisi ile, Kâ’b bin Eşref’ de, kırk Yahudi ile birlikte Mescid-i Harem’e girib, Kâbe ile Kâbe örtüsü arasında Resûlullâh (s.a.v)’e ve Müslümanlara karşı birbirleriyle andlaş-tılar. Cebrâil Âleyhisselâm, onların bu anlaşmalarını Resûlullâh (s.a.v)’e haber verdi. Bunun üzerine de Resûlullâh (s.a.v)’de, Kâ’b bin Eşref’ın öldürülmesini emretti.

Medineli Ensâr Müslümanlardan şair Hassân bin Sâbit, Muttalib bin Ebû Vedâa ile karısı Âtike’nin Kâ’b’ı evlerinde barındırmalarını ve ona aşırı derecede yakınlık göstermelerini diline dolayınca, Mekkeli bu aile, bunları evilerinden kovmak zorunda kaldılar. Kâ’b bin Eşref kime gitti ise, Hassân bin Sâbit, Resûlullâh (s.a.v)’ın emriyle onu, şiirleriyle diline doladı ve Kâ’b’ı oradan tedirgin etti. Kâ’b, Mekke’de barınacak bir yer bulama-yınca Medine’ye geri geldi.

Kâ’b bin Eşref, Medine’ye geri dönünce yine boş durmadı. Bu defa söylediği şiir ve destanlarla, ilk önce, Mekke’de evinde misafir olarak kaldığı Muttalib bin Ebû Vedâa’nın karısı Atike’yi ve onun güzelliğini diline dolayıb iftiralar atarak nankörlükte bulundu. Bu da yetmedi. daha sonra, başta Resûlullâh’ın amcası Hz.Abbas (r.a)’ın hanımı Ümmü’l-Fadl olmak üzere Müslüman kadınlarını söylediği pis şiirlerle iyice rahatsız etmeye başladı.

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh’ım!Beni, Kâ’b bin Eşref’in şerrinden dilediğin şekilde kurtar artık! O, kötülüğünü açığa vurmakta ve yaymaktadır!”diye dua etti.

Resûlullâh (s.a.v) Ashabına dönerek:

      “-Beni, şu Kâ’b bin Eşref’in dilinden şerrinden kim kurtarır? Çünkü, o, Allâh’ı ve Resûlullâh’ı rahatsız etmektedir!”buyurduğu zaman, hemen Abdu’l-Eşhel Oğulları’nın kardeşi Muhammed bin Mesleme:

      “-Yâ Resûlallâh! Onu, ben, Senin için öldürür, Seni, onun dilinden kurtarırım!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de:

      “-Gücün yeterse, yap bu işi!”buyurdu.

Muhammed bin Mesleme (r.a) evine döndü. Üç gün evinden dışarı çıkmadı. Bir şey yemedi, içmedi. Onun bu hali Resûlullâh’a duyurulunca Resûlullâh (s.a.v), Onu yanına getirtti:

      “-Sen, yemeyi, içmeyi ne için bıraktın?”diye sordu.

Muhammed bin Mesleme (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, Sana bir söz vermiş bulunuyorum. Bilmem ki, onu, yerine getirebilecek miyim, getiremeyecek miyim?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v) ona:

      “-Sen, ancak, elinden gelebileni yapmakla mükellefsin?” buyurdu.

Muhammed bin Mesleme (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Kâ’b bin Eşref’e, Senin âleyhinde bir şeyler söyle-memiz gerekecek!?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bu hususta istediğinizi söylemeniz size helâldir!”buyurdular.

Muhammed bin Mesleme, hemen, Hâris’e oğullarından olan yakın akrabalarıyla çok acil bir toplantı yaparak. Yahudi şairi Ka’b bin Eşref’i nasıl öldüreceklerini kararlaştırdılar. Bu mücahidler sırasıyla şöyledir:

1-Muhammed bin Meseleme (r.a)

2-Ebû Nâile Silkan bin Selame (r.a)

3-Abbâd bin Bişr, bin Vakş (r.a)

4-Hâris bin Evs (r.a)

5-Ebû Abs bin Cebir (r.a)

Başka rivâyetlerde değişik olarak şunlarda söylenir:

Resûlullâh (s.a.v)’ın, Kâ’b bin Eşref’i öldürmeleri için bazı kişilerin gönderilmesini Abdü’l-Eşhel’in reisi olan Sâ’d bin Muâz’a emrettiği ve Muhammed bin Mesleme’nin bu iş için vazifelendirilib gönderildiği de rivâyet edildiği gibi, Muhammed bin Mesleme’nin:

      “-Yâ Resûlallâh! Kâ’b bin Eşref’i ben öldürmek istiyorum!”dediği zaman, Resûlullâh (s.a.v)’ın biraz sustuktan sonra:

      “-Git, bunu Sâ’d bin Muâz ile görüş!”buyurduğu, Sâ’d bin Muâz’da:

      “-Allâh’ın bereketi üzerine git. Kardeşimin oğlu. Hâris bin Muâz ile Abbâd bin Bişr, Ebû Abs bin Cebr ve Ebû Naile bin Silkan’ı da yanına al!”dediği de rivâyet edilir.

Başka bir Rivâyete göre:

Muhammed bin Mesleme, Kâ’b bin Eşref’i öldürmeğe söz vererek evine dönerken, Resûlullâh (s.a.v)’in yanına gitmekte bulunan Silkân bin Selâme’ye kabristanda rastladı. Ona:

      “-Resûlullâh (s.a.v), Kâ’b bin Eşref’i öldürmeyi bana emretti. Sen, onun, cahilliye devrinde dostu idin. O, senden başkasına itimat etmez. Sen, onu, benim yanıma getir, öldüreyim!”dedi.

Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Bunu bana, Resûlullâh (s.a.v) emrederse yaparım!”dedi.

Muhammed bin Mesleme, Silkân bin Selâme ile birlikte Resûlullâh-‘ın yanına döndü. Silkân bin Selâme şöyle sordu:

      “-Yâ Resûlallâh! Kâ’b bin Eşref’in öldürülmesini emrettiniz mi?”

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Evet!”buyurdular.

Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Kâ’b bin Eşref’e, Senin âleyhinde birşeyler söyle-mem için müsaade buyur?”dedi

Resûlullâh (s.a.v):

      “-İstediğini söylemek, sana helâldir!”buyurdular.

Bunun üzerine, Silkân bin Selâme, Muhammed bin Mesleme, Abbâb bin Bişr, Seleme bin Sâbit ve Ebû Abs bin Cebr ile birlikte, mehtablı bir gecede hurma ağaçlarının gölgesinde gizlenerek gittiler.

Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Ey Kâ’b!”diye seslendi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Kim o?”diye sordu.

Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Ben Ebû Leyla’yım!”dedi. Rivâyeti de vardır.

Mücahid fedâiler önce, Ebû Nâile Silkân bin Selâme’yi Kâ’b bin Eşref’in yanına gönderdiler. Ebû Nâile onunla bir müddet konuştu şiirler okudular. Ebû Nâile bir ara:

      “-Ey Eşref’in oğlu! Ben, senin yanına çok önemli bir ihtiyacımız için geldim. Eğer, gizli tutar, kimseye açmazsan, sana o önemli ihtiyacımızı söyleyebilirim?!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Söyle, isteğini yerine getireyim!”dedi.

Ebû Nâile Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Şu adamın (Resûlullâh (s.a.v)’in) gelmesi, başımızı beladan belaya soktu. Arablar, bize düşman kesildiler. Bizi sanki tek yaydan oka tuttular. Yollarımız kesildi. Çoluk çocuklar mahvoldu. Biz de, çoluk çocukları-mızda çok zor sıkışık duruma düştük!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Ben, Eşref’in oğluyum! Vallâhi, ey İbn-i Selâme! Ben, zaten işin bu sonuca varacağını sana önceden haber vermiş, söylemiştim!”dedi.

Ebû Nâile Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Ben, senin bize yiyecek satmanı istiyorum. Sana, bunun karşılı-ğında rehin olarak güvenebileceğin, ve uyğun görebileceğin teminatı da vereceğiz!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Bana kadınlarınızı rehin verir misiniz ?”dedi.

Ebû Nâile Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Sana kadınlarımızı nasıl rehin verebiliriz ki? Sen, Yesribliler’in (Medine) en genci, en yiğidisin! Onlar, sana gönül verirler!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Oğullarınızı rehin verir misiniz?!”dedi.

Ebû Nâile Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Ey Kâ’b! Sen, bizi rezil etmek mi istiyorsun? Benim durumumda ve benim görüşümde olan diğer arkadaşlarım da, var. Ben, onları da, sana getirmek istiyorum. Sen, onlara da yiyecek satarsın, gel, sen uygun gör de biz sana silah ve zırhlarımızı rehin bırakalım. Bunda sana yeteri kadar teminat var!”dedi.

Böyle yapmakla Kâ’b’ın yanına silahlı olarak geldikleri zaman, onun ürkmemesini sağlamak, silahla gelişlerinin, taahhüdleri icabı olduğunu ona inandırmak istemişti.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Eh, silahlar da, teminat olarak yetebilir!”dedi.

Ebû Nâile Silkân bin Selâme, arkadaşlarının yanına dönüb durumu onlara anlattı, silahlarını yanlarına almalarını söyledi. Resûlullâh’ın yan-ında toplandılar. Resûlullâh, onlarla Bâki mezarlığına kadar yürüdü

      “-Haydi, Allâh’ın ismiyle gidiniz!”buyurarak uğurladıktan sonra:

      “-Allâh’ım! Onlara yardım et!”diye dua etti ve evine döndü.

Başka bir rivâyete göre:

Kâ’b bin Eşref ile ilk görüşmeye Muhammed bin Mesleme ile arka-daşları da gitmişlerdi. Muhammed bin Mesleme, Kâ’b bin Eşref’e:

      “-Şu kişi (Resûlullâh (s.a.v) bizden sadaka ve zekat istedi. Bize ağır vergi yükledi. Ben de, ödünç birşeyler almak için, sana geldim!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Muhakkak ki, O, sizin bıkkınlığınızı daha da, artıracaktır!”dedi.

Muhammed bin Mesleme (r.a):

      “-Ne yapalım, bir kere O’na uymuş bulunduk. Biz, kendisini hemen bırakmak istemiyoruz. Bakacağız: O’nun hali ne olacak, sonuna kadar bekleyeceğiz. Şimdi, biz, senin bize bir Vesk (yük), yahut iki vesk (yük) hurma borç vermeni istiyoruz!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Peki, bana bir rehin veriniz!”dedi.

Muhammed bin Mesleme ile arkadaşları, ona:

      “-Rehin olarak ne istersin?”dediler.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Kadınlarınızı rehin verin!”dedi.

Muhammed bin Mesleme ve arkadaşları:

      “-Kadınlarımızı sana nasıl rehin bırakabiliriz? Bugün, sen Arab’ın en yakışıklı bir simasısın. Kadın gönlü, akıverir!”dediler.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Öyleyse, çocuklarınızı (oğullarınızı) rehin veriniz!”dedi.

Muhammed bin Mesleme ve arkadaşları:

“-Oğullarımızı nasıl rehin veririz ki, gelecekte bunların herhangi biri hakkında:

      “-Bir iki vesk hurmaya rehin olunmuştur!”denilmesi, bize temelli, silinmez ağır bir leke olur. Gel, biz sana silahlarımızı ve zırhımızı rehin bırakalım?”dediler.

Kâ’b bin Eşref de bunu kabul ederek şöyle dedi:

      “-Olur. Silahlarınızı bana getiriniz. İstediğinizi yükleyib götürünüz!”

Hicretin üçüncü yılının başında Rebiü’l-Evvel ayının ondördüncü gecesinde mehtablı bir gecede bu fedâiler, Kâ’b bin Eşref’ın kalesine var-dılar. Ebû Nâile Silkân bin Selâme (r.a) seslendi. Kâ’b bin Eşref, yeni evlenmişti. Sesi işitince, yerinden fırlayıb kalktı. Kâ’b bin Eşref’ın karısı onun eteğine yapıştı:

      “-Sen, savaşçı bir adamsın. Savaş eri olanlar, gecenin bu vaktinde kaleden aşağı inmezler! İşittiğim bu sesten kan damlıyor!”dedi.

Fedâiler:

      “-Kaleden inip yanımıza kadar gel! Sendekini biz alalım. Bizdekini de, sen al!”dediler.

Kâ’b bin Eşref, İnmeye davranınca karısı:

      “-Bâri, kavminden, onların sayısı kadar kimseleri yanında indir de, senin yanında bulunsunlar!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Bunlar, beni uyur bulsalar, uyandırmaya kıyamazlar!”dedi.

Kadın:

      “-Öyleyse sen aşağı inme. Onlarla konağın damından konuş!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Yiğide yaraşan, çarpışmaya, ve, süngülenmeye davet edilse dahi, icabet etmektir!”diyerek aşağıya indi.

Onlarla bir müddet konuştu. Ona:

      “-Ey Kâ’b bin Eşref! Acuz vadisine doğru gezib dolaşsak, bu gece-mizin geri kalanını orada konuşmakla geçirsek, olmaz mı?”dediler.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Peki, dolaşmak istiyorsanız dolaşalım!”dedi.

“-Dolaşmaya çıktılar. Bir müddet gezib dolaştıktan sonra, Ebû Nâile, elini, Kâ’b’ın başının örgülü saçına sokub kokladı.

      “-Ben bu gün, bu geceki gibi hiç böyle güzel koku görmedım!”dedi.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Yâ sen, beni ne sandın? Arab’ın en asil ve en güzel kokulu kadın-ları benim yanımda bulunuyor!”dedi.

Fedâilar:

      “-Bu, kimin yaptığı kokudur?”diye sordular.

Kâ’b bin Eşref:

      “-Filânın annesi olan karımın yaptığı kokudur!”dedi.

Yine böylece bir müddet bu minval üzere dolaştılar. Ebû Nâile veya Muhammed bin Mesleme, elini Kâ’b’ın başının örgülü saçlarına tekrar sokub kokladı. Biraz daha dolaştılar. Kâ’b’a, iyice emniyet ve sükunet gelmişti. Ebû Nâile veya Muhammed bin Mesleme, elini Kâ’b’ın örgülü saçına tekrar sokub kokladı ve saçlarını sımsıkı tuttu. Arkadaşlarına:

      “-Vurun şu Allâh düşmanına!”dedi.

Hemen ona vurdular. Öyle ki fedâilerin kılıçları birbirine karıştı. bir şey yapamadılar. Kâ’b bin Eşrefi kılıçlarıyla öldüremediklerini görünce, Muhammed bin Mesleme, kılıcında bağlı bulunan ufak hançerini hatırla-yıb eline aldı. Kâ’b’ın karnını göbeğinden kasığına kadar hançeri ile yırttı. Kâ’b, öyle bir çığlık kopardı ki, çevrelerindeki kalelerinden ışıklarını yakmayan kalmadı. Kâ’b yere yıkıldı. Arkadaşlarının telaşla vurdukları kılıçlarından Hâris bin Evs’de başından veya ayağından yaralanmıştı. Acele, geri döndüler.

Ümeyye bin Zeyd Oğulları yurduna, sonra, Kurayza Oğulları mahal-lelerine geldiler. Sonra, Bûas’a gelib kavuştular. En sonunda Medine’nin kara taşlık mevkiindeki Urayz vadisine çıktılar.

Yahudiler, kaleden inib İslâm fedâilerinin peşine düşüb bir müddet takib ettilerse de, başka bir yola saptıkları için, onları yakalamaya asla muvaffak olamadılar. Hâris bin Evs (r.a), ağırca yaralandığı veya yarası kanadığı için, arkadaşlarından geride kalmıştı. Arkadaşları, onu, Urayz’ mevkiinde bir müddet beklediler. Gelince onu sırtlarında taşıyarak gece-nin sonlarına doğru, Medine’ye Resûlullâh (s.a.v)’in Mescidine kadar getir-diler. Resûlullâh (s.a.v), tam o sıralarda, namaz da ayakta idi. Kendisini selâmladılar. Namazını bitirince Resûlullâh (s.a.v) onların yanına geldi.

Muhammed bin Mesleme ile arkadaşları, Allâh düşmanı Kâ’b bin Eşref’ı öldürdüklerini Resûlullâh (s.a.v)’e bildirdiler.

Rivâyete göre: fedâiler, Baki’ mezarlığına gelib kavuştukları zaman tekbir getirdiler. Resûlullâh (s.a.v), O gece, kalkıb namaza durmuşlardı. Fedâilerin Tekbirlerini işitince, kendisi de, Tekbir getirdi ve Kâ’b’ı öldür-düklerini anladı. Fedâiler, Resûlullâh (s.a.v)’i Mescid’in kapısında ayakta buldular. Resûlullâh (s.a.v):

      “-Murâdınıza erdiniz!”buyurdu.

Fedâiler:

      “-Sen de, erdin yâ Resûlallâh!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v), onun ölümünden dolayı Yüce Allâh’a Hamd etti. Sabaha çıkınca, Resûlullâh (s.a.v), sahâbelerine:

      “-Yahudi Ricalinden (İleride gelen zındıklarını) öldürmeye fırsat bulabildiklerinizi öldürürünüz!”buyurdular.

Çünkü, onlar, Resûlullâh (s.a.v) ile yaptıkları anlaşmayı bozmuşlar, Allâh ve Resûlullâh ile çarpışma yolunu tutmuşlardı.

Şair Kâ’b bin Eşref’ın öldürülmesi Yahudileri ve onlarla işbirliği yapan müşrikleri korkuya ve endişeye düşürdü. Sabah olunca onlardan bir topluluk Resûlullâh (s.a.v)’in yanına geldiler:

      “-Geceleyin adamımızın başına bir hal geldi. O, bizim büyüklerimiz- den biriydi, hiç suçsuz ve sebebsiz olarak öldürüldü. Bu anlayamadığımız bir hadise oldu!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-O, kendi görüşündeki başka kimseler gibi yerinde ve kabında dursaydı, öldürülmezdi. Fakat, o, bizi şiirleriyle hep rahatsız eder, yerer dururdu. Sizden her kim böyle yaparsa, onun cezası kılıçtır!”buyurdular.

Kâ’b’ın yaptığı kötülükleri, müşrikleri Müslümanlarla çarpışmağa kışkırtıb savaşmaya hazırladığını, Müslümanları rahatsız etmekten geri durmadığını onlara bir kerre daha hatırlattı.

      “-O Müslümanları da dili ile rahatsız etmekten müşrikleri üzerimize kışkırtmaktan geri durmazdı!”deyince, korktular ve sustular.

Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v), onları Müslümanlarla aralarında bir mûsallâha (sulh anlaşması) yazısı yazmaya davet etti. Remle bint-i Hâris’in evinde ki, hurma ağacının altında bir mûsallâha yazısı yazdılar. Bu sulh yazısı, Hz.Ali’nin yanında bulunduruldu.

Kâ’b bin Eşref’ın öldürülmesinden sonra, Yahudiler korkub uysal davranmaya başladılar.

Resûlullâh’ın şairi Hassân bin Sâbit, Kâ’b bin Eşref ile onun gibi şerli olan, Hayber taciri Ebû Râfi’ hakkında söylediği bir şiirde:

“-Allâh, o topluluğu hayırla mükafatlandırsın ki, Ey Ebü’l-Hukayk-’ın oğlu! Ve, Ey Eşref’in oğlu! Onlar, sık ormanların Arslanları gibi, sevinerek zağlı kılıçlarla sizin yurdunuza yürüdüler, size eriştiler. Bir anda öldürücü kılıçlarla ölüm şerbetini size içirdiler. Onlar, Peygamberlerine yardım için, mallarını ve canlarını giderecek her şeyi göze aldılar. 6

Zatü’r-Rika Seferi:

Resûlullâh (s.a.v), hicretin dördüncü yılında Yahudi Nadir Oğulları üzerine yapılan ğazveden döndükten sonra, o yılın Rebiü’l-Âhir ayı ile Cümade’l-Evvel ayından bir kısmını Medine’de geçirdi. O sıralarda, davar sahibi bir adam, satmak için Medine’ye davar getirmişti. Bu adam, Enmar ve Sâlebe Oğulları kabilelerinin, Müslümanlarla çarpışmak için bir araya toplanmış olduklarını haber verdi. Resûlullâh (s.a.v) acele ile hazırlandı. Yerine Medine’de Hz.Osman’ı vekil bırakarak, dört yüz veya yedi yüz kişilik bir kuvvetle Zatü’r-Rika’a doğru sefer başlattı.

Resûlullâh (s.a.v) ve ordusu, Zatü’r-Rika’da Ğatafanlılar dan büyük bir toplulukla karşılaştı. İki taraf birbirlerine yaklaştılar. Fakat, aralarında bir çarpışma olmadı. Müşrikler, İslâm ordusunu görünce, Müslümanlarla çarpışmaktan yüz çevirib, korkup dağ başlarına çekildiler. Müslümanlar orada güzel bir kadından başka kimseyi bulamadılar ve kadını esir aldılar.

Müslümanlar Zatü’r-Rika’da bulundukları sırada namaz vakti girmiş bulunuyordu. Müslümanlar, namazlarını cemâatle kılarken, Bedevi’lerin hucümuna uğramaktan korktular. Resûlullâh (s.a.v), onlara Salât’ı-Havf korku namazı halinde namaz kıldırdı. Bir müddet sonra Resûlullâh (s.a.v) mucahidlere elde ettikleri ğanimetlerle birlikte Medine’ye dönme talimatı verdi, ve Zatü’r-Rika’dan ayrıldılar.

Câbir bin Abdullah (r.a) der ki:

Zatü’r-Rika Seferin’de müşriklerden birinin hanımı esir edilmişti. Resûlullâh (s.a.v), kafile ile geri döndüğü sırada, esir kadın’ın başka yerde bulunan kocası gelmiş, karısının esir edilib götürüldüğü kendisine haber verilince:

      “-Muhammed’in Ashâbı’ndan kime yetişirsem onun kanını dökmeye and içiyorum!”demişti.

Başka bir rivâyete göre:

      “-Muhammed’in kanını dökmedikçe, yahut karımı esir edilmekten kurtarmadıkça geri dönmeyeceğim!”diye yemin etmişti.

Kadının kocası olan o adam, Resûlullâh (s.a.v)’ın izi sıra yola çıktı. Resûlullâh (s.a.v), konak yerlerinden birisine, bir vadinin boğazına inmişti ki, bu vadiye çok rüzgarlı bir gecede gelib konmuştu.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Bizi, bu gece kim bekleyecek!”diye sordu.

Muhacirlerden Ammâr İbn-i Yâsir ile Ensâr’dan Abbâd bin Bişr, hemen ortaya çıkıb cevab verdiler:

      “-Biz bekleriz yâ Resûlallâh!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-ikiniz, vadinin yol ağzında durunuz ve iyice göz kulak olunuz!” diye buyurdular.

Nöbet bekleyecek olan Ammâr İbn-i Yâsir ile Abbâd bin Bişr, yol ağzına doğru gittiler. Abbâd bin Bişr, Ammâr İbn-i Yâsir’e:

      “-Gecenin hangi kısmında, başında mı, yoksa sonunda mı, beklemek istersin?”diye sordu.

Ammâr İbn-i Yâsir (r.a):

      “-Ben, gecenin önü sıra beklemek isterim!”dedi. ve yanı üzerine uzanınca uyuyuverdi.

Abbâd bin Bişr (r.a) ise, kalkıb namaza durmuştu. O sıralarda, esir edilen o kadının kocası çıkageldi. Uzaktan bakınca, bir insan karaltısı gördü. Buranın Müslümanların karargahının ileri karakolu, ve bu insanın da onların nöbetçisi olduğunu anladı. Hemen, ona bir ok atıb vucüduna sapladı. Abbâd bin Bişr, vücuduna saplanan oku vucudundan çıkarıp yere bıraktı ve ayakta namaz kılmaya devam etti.

Esir kadın’ın kocası, ona, ikinci bir ok daha atıb vucuduna sapladı. Abbâd bin Bişr, saplanan ikinci oku da vucudundan çıkarıb yere bıraktı, ve ayakta namazı kılmaya devam etti. Esir kadın’ın kocası, ona, üçüncü bir ok daha atıb vucüduna sapladı. Abbâd bin Bişr, vucuduna saplanan bu oku da vücudundan çekib çıkardı, yere bırakarak rüku’ ve secdeye vardı. Namazdan selâm verib bitirdikten sonra, arkadaşı Ammâr İbn-i Yâsir’i uyandırdı. Ona şöyle dedi:

      “-Yâ Ammâr! Kalk, otur! Ben, kımıldıyamıyacak halde yaralandım!”

Ammâr İbn-i Yâsir, hemen kalkıb oturdu. Adamı, görünce, onu tanı-dılar. O adam da, onların iki kişi olduklarını görünce kendisini görmüş olduklarını anladı ve hemen kaçtı. Ammâr İbn-i Yâsir, Abbâd bin Bişr’in vucudundan kanlar aktığını görünce:

      “-Sübhanallâh! Allâh seni yarğılasın kardeşim! Sana, ilk oku attığı zaman niçin beni uyandırmadın?”diye sordu.

Abbâd bin Bişr:

      “-Ben, Kûr’an’dan bir sure’yi (Kehf sûresini) okuyordum ki, onu bitirmeden yarıda kesmeyi istemedim. Oklar, üzerime ard arda gelmeye başlayınca, seni uyandırıb sana haber vermek için okumayı kestim, rükûa ve secdeye gittim selâm verib seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki. Resûlullâh’ın korumamızı emrettiği stratejik bir nokta olan şu vadinin ağzını koruyamayıb kaybetme endişem olmasaydım, bu sûre’yi kesmeden veya namazı bitirmeden kendim kesilirdim!”dedi.

Zatü’r-Rika’ Seferi, on beş gün sürmüştü. 7

Hayber Savaşı:

Hicri yedinci yılın başlarında meydana gelen Hayber Savaşı sırasın-da, Resûlullâh (s.a.v), Abbâd bin Bişr (r.a)’ın kumandası altında bazı süvari birliklerini keşif ve tecessüs için ileri göndermişti. Abbâd bin Bişr, Eşçâ kabilesinden olub Yahudiler hesabına casusluk yapan bir bedeviyi yakaladı.

Ona:

      “-Sen, kimsin?”diye sordu.

Bedevi ona:

      “-Ben, ğayb ettiğim devemi arayan bir arayıcıyım!”dedi.

Abbâd bin Bişr (r.a):

      “-Sende, Hayber hakkında bir bilgi var mı?”diye sordu.

Bedevi:

      “-Sen, benden, Hayber hakkında mı? Yoksa, Hayberliler hakkında mı? Hangisinden bilgi istiyorsun?”dedi.

Abbâd bin Bişr (r.a):

      “-Yahudilerden!”dedi.

Bedevi:

      “-Olur! Kinâne bin Ebi’l-Hukayk ve Hevze bin Kays, Ğatafan’dan olan müttefiklerinin yanına gittiler. Onlardan asker toplayıp Hayber’in bir yıllık hurma mahsülünü onlara va’d ettiler. Ğatafanlar, Utbe bin Bedr’in kumandası altında, atları, silahları ve hazırlıkları ile gelib Yahudilerin kalelerine girdiler. Onlar, şimdi, Yahudilerle birlikte kalelerdedirler. Kalelerde on bin savaş eri bulunuyordur! Onlar, Muhammed ve ashâbı ile çarpışmak için bekliyorlar. Onlar, oklarla vurulamaz, başa çıkılamaz kale sahibleridir. Kendilerinin yanlarında da, pek çok silâh ve yiyecekleri vardır. Yıllarca kuşatılacak da, olsalar, yine bunlar kendilerine yeterlidir. Onların kalelerinde, içecekleri devamlı akar suları da vardır. Onlara, karşı hiçbir kimsenin dayanabileceğini sanmıyorum!”dedi.

Abbâd bin Bişr (r.a), kamçısını kaldırıb ona birkaç kamçı vurdu ve:

      “-Sen, muhakkak onların casususun! Bana, doğrusunu söyle! Yoksa, boynunu vururum!”dedi.

Bedevi:

      “-Sana doğrusunu söylersem, bana emân güvence verir, kanımı bağışlar mısın?”diye sordu.

Abbâd bin Bişr (r.a):

      “-Evet!”dedi.

Bedevi:

“-Onlar, Yesrib (Medine) Yahudilerine (Yani, Beni kurayza ile Beni Nadirlere) yapmış olduğunuz şeyden korkuya düşmüş bir cemaattırlar. Medine Yahudileri, Medine’ye emtia mallar satın almağa giden amcamın oğlunu buldular. Sizin, sayıca az, atlarınızın ve silahlarınızın da, az oldu-ğunu haber vermek üzere onu, Kinâne bin Ebi’l-Hukayk’a gönderdiler. Ona demişler ki:

“-Muhammed, şimdiye kadar sizin gibi iyi çarpışan bir kavim ile karşılaşmamıştır. Muhammed’in; harb malzemelerinizin, sayınızın, silahı-nızın çokluğunu, kalelerinizin sarp ve muhkem olduğunu bilemeyerek üzerinize yürümesine Kureyşiler ve Arablar sevinmektedirler. Kureyşiler ve başkaları durumu dikkatle izliyorlar.

Kureyşiler:

      “-Hayber Yahudileri, Muhammed’i yenecektir! Eğer, Muhammed, muzaffer olursa, bu, temelli bir horluk olur!”diyorlar.

Ben, bütün bunları işitmiş bulunuyorum. Kinâne bin Ebi’l-Hukayk, bana:

      “-Sen, dedi, git de, yolda onların önlerine geç. Onlar, senin ne iş üzerinde olduğunu anlayamazlar. Sen, onları, bizim hesabımıza korkut. Bir dilenci gibi yanlarına kadar sokul. Onlara, sayımızın ve yardımcıları-mızın çokluğunu anlat. Kendileri hakkında edineceğin haberlerle yanı-mıza dönmekte acele et!”dedi.

Abbâd bin Bişr (r.a), bedeviyi Resûlullâh (s.a.v)’in yanına getirdi ve kendisinden aldığı bilgileri Resûlullâh (s.a.v)’e, yetiştirdi.

Hz.Ömer (r.a):

      “-Onun boynunu vur!”dedi.

Abbâd bin Bişr (r.a):

      “-Ben, kendisine emân güvence verdim!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Abbâd! İş, belli oluncaya kadar, sen, onu yanında tut!”buyurdu.

Bedevi, bir iple bağlandı. Resûlullâh (s.a.v) Hayber’e varınca kendi-sine İslâmiyet’i anlattı ve:

      “-Seni, üç kerre İslâmiyet’e davet edeceğim. Müslüman olmazsan boynundan ip çıkarılmayacaktır!”buyurunca, Bedevi Müslüman oldu. 8

Hicretin yedinci yılında Resûlullâh (s.a.v) Umre kazası sırasında onu bir süvari birliğinin başında müşriklerin hareketlerini ve davranışlarını gözetlemek ve keşfetmek için gönderdi.

Hicretin dokuzuncu yılında Beni Mustalık kabilesinin zekatlarını top-laması için Velid bin Ukbe’yi görevlendirmişti. Ancak Velid bin Ukbe korkusundan yanlış haberlerle bu işi içinden çıkılmaz bir hale getirmişti. Resûlullâh (s.a.v) Hâlid bin Velid’i onların üzerlerine gönderib savaş-masını emredecekti ki, tam o sıralarda şu âyetler nazil oldu:

      “-Ey iman edenler! Eğer, bir fasık, size bir haber getirirse, onu, iyice tahkik ediniz. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, yap-tığınıza pişman olursunuz!” 9

Daha sonra, Beni Mustalikliler Medine’ye geldiler. Bu haberlerin gerçektende aslının olmadığı meydana çıktı. Resûlullâh (s.a.v), Beni Mustalık heyetine:

      “-Sizin yanınıza kimi göndermemi istiyorsunuz?”diye sordu.

Beni Mustalık heyeti:

      “-Bizim yanımıza Abbâd bin Bişr’i gönder!”dediler.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ey Abbâd! Onlarla birlikte yurdlarına git!Mallarının zekâtlarını al! Mallarının en iyilerini seçib almaktan sakın!”buyurdu.

Abbâd bin Bişr (r.a), Beni Mustalıklıların yanında on gün kaldı. Onlara, Kûr’ân-ı Kerim okuttu, İslâm şeriâtını ve esaslarını öğretti. Ne hakkı zayi’ ettirdi, ne de, onların hakkına tecacüz etti. Hoşnud olarak Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına döndü. 10

Tebûk Seferi:

Hicretin dokuzuncu yılında meydana gelen Tebûk Seferi sırasında Resûlullâh (s.a.v), Abbâd bin Bişr’i Tebük’e geldiği günden Tebük’den ayrıldığı güne kadar gece muhafız kolu kumandanı olarak görevlendirdi. Abbâd bin Bişr geceleri arkadaşları ile birlikte ordugahı dönüb dolaşırdı. Bir gün sabahleyin Resûlullâh (s.a.v)’ın yanına gelib:

      “-Yâ Resûlallâh! Sabaha çıkıncaya kadar arkamızdan gelen Tekbir seslerini işitmekten uzak kalmadık. Yoksa, bizlerden başka birini koru-yucular üzerinde dolaşmakla vazifelendirdin mi?”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Ben, böyle bir şey yapmadım. Fakat, süvari atlarımızla ilgilenen Müslümanlardan bazıları birbirlerinin aldıkları Tekbirine karşılık vermiş olabilirler!”buyurdu.

Bunun üzerine, Silkân bin Selâme (r.a):

      “-Yâ Resûlallâh! Ben, on Müslüman’ın başında atlarımızın üzerinde gitmiştim. Koruyucularımızı korumuştuk!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v):

      “-Allâh yolunda, koruyucuları koruyanı, Allâh rahmetiyle esirgesin! Bütün insanlardan veya hayvanlardan, koruduğunuz her birine karşılık, size birer kırat ecir ve sevab vardır!” buyurdu. 11

Abbâd bin Bişr (r.a) Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte bütün savaşlara iştirâk etti. Cihad meydanlarında büyük fedakârlıklar gösterdi. Sahâbeler savaş esnasında iken o, Resûlullâh (s.a.v)’in yanı başında nöbet bekler gelebilecek muhtemel bir saldırıya tehlikeye karşı O’nu korumaya çalışan muhafızlarından biriydi. Uykusuz olduğu yorgun bulunduğu zamanlarda dahi bu hizmetini tam ifa eder, gönüllü olarak Resûlullâh’ın muhafızlığını yapardı. Resûlullâh (s.a.v), mühim vazifelere Abbâd bin Bişr’ı gönderirdi. O, Resûlullâh’ın emirlerini eksiksiz bir şekilde yerine getirir, üzerine aldığı hizmeti başarıyla ifa ederdi.

Bütün bu mucahidliği ve fedâkârlığının yanına Abbâd bin Bişr (r.a), bir çok zamanlar sabahlara kadar ibadet eder, teheccüd namazı kılardı. Bir defasında, Resûlullâh (s.a.v), Hz.Âişe (r.a)’nın evinde gece namazı kılarken Abbad bin Bişr’in sesini duydu. Abbâd bin Bişr (r.a), Mescid-i Nebevi’de ibadet ile meşgul idi. Resûlullâh (s.a.v), onun böyle ibadete olan rağbetini görünce:

      “-Allâhım Abbâd bin Bişr’e rahmet et!”diye duada bulundu. 12

Abbad bin Bişr, namazlarını son derece huşu içerisinde eda ederdi. O anda kıldığı namazın son namaz olduğunu düşünürdü.

Resûlullâh (s.a.v)’ın :

      “-Ensâr arasında üç kişi çok iyi kimselerdir. Sâ’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr ve Abbâd bin Bişr!”şeklinde övgüsüne mahzar oldu.

Abbâd bin Bişr, sık sık Resûlullâh (s.a.v)’i ziyaret eder, sohbetinden feyiz alırdı. Bir gün yine Üseyd bin Hudayr ile birlikte Resûlullâh (s.a.v)’ı ziyarete gitmişlerdi. Geç saatlere kadar O’nun nurlu sohbetinde bulun-dular. Huzurdan ayrıldıklarında ortalık iyice kararmıştı. Birden ellerindeki baston ışık vermeye, yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrı-lınca da ışık ikiye bölündü. Her biri kendi bastonunun ışığında yürüyerek kendi evlerine kadar gittiler.

Abbâd bin Bişr (r.a) başta Bedir ve Uhud Savaşları olmak üzere Resûlullâh (s.a.v)’ın iştirak ettiği bütün savaşlara katıldı. Hicretin 6. Yılında Ümre için hazırlık yapıldığı sırada Resûlullâh’ın Kureyşlilerin durumunu öğrenmek üzere gönderdiği yirmi kişilik öncü süvari birliği içinde Abbad bin Bişr’de vardı.

Hicreti 10. Yılında yüzyirmi bini sahabenin katılımıyla yapılan ve tarihin en şerefli tablosu olan, Veda Haccı’nda Resûlullâh (s.a.v) ile bir-likte bulundu. Daha sonra, Medine’ye geri dönüldükten kısa bir müddet sonra Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatlarıını görmüştür.

Resûlullâh (s.a.v)’ın vefatının şokunu kısa bir müddet sonra atlatan Abbad (r.a), birinci halife olan Hz.Ebû Bekr (r.a)’ın devrinde bir çok hizmetlerde bulundu. İrtidat olaylarına karşı aktif olarak savaşlara katıldı. Allâh yolunda şehid olmayı çok arzu ediyordu. Yüce Allâh’da bu sevgili kulunun arzusunu kabul buyurdu.

Hicretin 13. yılı, Miladi 634. yıllarında 45 yaşlarında iken yalancı Peyğamber Müseylemetü’l-Kezzâb’a karşı yapılan Yemâme Savaşı’nda kahramanca savaşıb şehidlik mertebesine erdi.

Ebû Said-el Hudri (r.a) anlatır:

“-Ben, Abbâd bin Bişr’den duydum. Şöyle diyordu:

      “-Yâ Ebâ Saîd, ben, geceleyin gökte bana sanki bir yol açıldığını, geçtikten sonra da kapandığını gördüm. Bu, bi iznillâh, şehidliktir!”dedi.

Ben de:

      “-Hayırdır inşallâh!”dedim.

Yemâme Savaşı’nda baktım. O, Ensâr’a şöyle bağırıyordu:

      “-Kılıçlarınızın kınlarını kırın! Ve, diğerlerinden ayrılın! Ey Ensâr, diğer savaşçılardan ayrılın!”

Onun, bu çağrısı üzerine, Ensâr’dan dört yüz kişi ayrıldı, içlerinde yabancı yoktu. Önlerinde, Abbâd bin Bişr, Ebû Dücâne, Berâ’ bin Mâlik vardı. Bunlar, Müseyleme’nin bahçe kapısına kadar geldiler. Orada çok şiddetli çarpışmalar oldu. Abbâd bin Bişr (r.a) bu çarpışmada şehid düştü. Yüzünde birçok yaralar gördüm. Onu, ancak vücudundaki bir işaretten tanıyabildim. 13

Abbâd bin Bişr (r.a)’dan sadece iki tane hadis rivâyet edilmiştir. Kabri, Yemâme bölgesindedir.

Abbad bin Bişr (r.a)’ın âile bireylerinden adını bilemediğimiz bir kız çocuğunun olduğu bu kızda vefat edince nesli devam etmemiştir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

1- Âl-ı İmran-186 
2- Bakara-109 
3- Bakara-58-59 
4- Bakara-14 
5- Nisa-51 
6- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-10-5-17 
7- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-11-121-126 
8- M.Âsım Köksal islâm Tarihi-11-139-140 
9- Hucurat-6 
10- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-42 
11- M.Âsım Köksal İslâm Tarihi-16-215 
12- Câmiu’l-Usûl-14-270-No-6.660-Buhâri-Şehâdet-11 
13- M.Yusuf Kandehlevi Hadislerle Müslümanlık-2-540